12 Kasım 2013 Salı

BAŞEĞMEZ ULUSAL DİRENÇ

"Ekmekle sevgi nerde birleşir bilir misin?
Özgürlükte.
Yurt uğrunda ölenler yurtlarınca sınırsızdırlar
Saygı ile dur da say.

Uyanıktır, uyanacaklardır toplumlarımız
Yöneticilerini avuçlarına alsan da
Başeğmez ulusal direnç,
Ulusu yurda say."(F.H.D.)
 

"Bir ülkeyi ele geçirmek, o ülkenin başındakilere egemen olmakla başarılamaz. Bir ulusun benliği ele geçirilmedikçe, bir ulusun direnç sistemi kırılmadıkça, o ülkeye egemen olma olanağı yoktur." ATATÜRK




"İstemdir
Ana oğul dede kız
İçi dışı yangın iken
Mustafa Kemal'in bakışlarında
Yaşamak dipdiri parlar yalnız.
İstemdir
Bende sende onda ötekinde milyon milyon ağız
İşte haykırır geleceğe
Ne çıkar yanmışsa yıkılmışsa yarısı yurdun
Biz bütün yurdu bir daha yaratacağız." (F.H.Dağlarca)


"Ey yükselen yeni kuşaklar! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk. Onu yükseltecek, sürdürecek sizsiniz." ATATÜRK


Ey Mustafa Kemal

Yüreğimde duyuyorum düşündüğün devrimleri
Özgürlüktür tek güvencim.
Ey Mustafa Kemal
Sana andiçerim ki
Varmazsam gösterdiğin yerlere
Çalışmamakla iğrencim.

Uyguladığıncadır
Sömürüye, sömürgene direncim.
Ey Mustafa Kemal
Yurduma andiçerim ki
Aşmazsam yaptıklarını
Karanlıkla iğrencim. (F.H.Dağlarca)


 

10 Kasım 2013 Pazar

ATATÜRK'Ü SAYGIYLA ANIYORUZ

Ne Senden Vazgeçeriz Ata'm, Ne senin eserinden... İlke ve devrimlerinin bekçisiyiz. Uyuyanlara inat dimdik ayaktayız...

4 Kasım 2013 Pazartesi

MAVİ MISRALAR

"Şiir deniz gibidir. Deniz sonsuzluktur. Her bitişinde yeniden başlamasıdır. Demir alıp açılmasıdır. Bu, bir bitiş değil, her seferinde yeniden varoluştur. İçinde sonsuz öz'ler vardır. Bilinç altı, macera, aşk, kavga, melankoli, boşluk, çıkış, düşüş, geriye dönüş, ileriye gidiş, dinginlik... ve hepsinin sarmalı hayatı tekrar tekrar yeniden keşif. Bundandır insan etine dokunup yakan her keşif ayrı bir zevki türetir. İşte bu, sonu olmayan şiir denizi'nin ta kendisidir. 

İşte bunun için; doğma büyüme Ankaralı, İstanbul Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve sıkı bir deniz sever olarak şiir kitabımın adı, 'Mavi Mısralardır'..."


Değerli Blog Dostum " Mehmet Osman Çağlar" ilk şiir kitabını Haziran 2013'te yayınladı; adıma imzaladığı kitap elime geçer geçmez okumaya başladım. Sizlerle paylaşmayı çok istediğim halde çeşitli nedenlerle bugüne kaldı. 
"Mavi Mısralar" sadece bir şiir kitabı  değil. Her biri bizi duygu denizinde sürükleyen, kimi zaman kendimizi dalgalarla boğuşurken bulduğumuz şiirlerinin yanında; içinde bize, toplumumuza,insanlığa dair çok şey bulacağımız denemeleri de var Mehmet Osman Çağlar dostumuzun...

"Bu şehirde de insanlar özgür değiller, bilmiyorlar ama kalabalıklar içinde çok yalnızlar ve sevgiye ihtiyaç duyuyorlar... Sadece yaşamaya çalışıyorlar sessizce ve suçluca... Acemi, sahta gülüşler... Şartlı reflekse dönüştürülmüş zavallı beyinleriyle kaderlerine boyun eğmişler. Dedim ya sevdiğim, hiçbir şey eskisi gibi değil... Ellerinde değişik oyuncaklarla mutluluk oyunu oynayan mutsuz maskeler..." 

diyor "Saklı Kent" başlıklı denemesinin son paragrafında. Dostumuz bizi uyarıyor, tehlikenin büyüklüğünü fısıldıyor yüreğimize...

 Şiirlerinde de insana dair çok şey var; aşk,özlem,hüzün, karamsarlık, deniz tutkusu, insan sevgisi, umut, umutsuzluk... 

"İNANIYORUM" adlı şiirine bakıyorum. Eski zamanlara özlem var, karamsarlık var, umutsuzluk var. Bütün bu olumsuzluk içinde pırıl pırıl umut da var; iyi ki, iyi ki... Umutsuz olmaz, umutsuz yaşanmaz; umudumuzu hep canlı tutmak zorundayız değil mi canlarım?

İNANIYORUM

Ne zaman
bu kadar yabancılaştık
nasıl da kanıksadık
ve neden bu kadar çabuk
kaçtık kendimizden...

Nerede o eski rüzgarların
kulağa hoş gelen şarkılarında
tutuklu kaldığımız özgürlük nağmeleri?
Nerede o eski romantik şövalyelerin
destansı öyküleri?
yazık, ne yazık,
bir bir düşüyor hepsi kara toprağa
KİM BİLİR BELKİ TOHUM OLUYOR
GÜBRELENİYOR ORMANA YENİ FİDANLAR.

Hava yine kararıyor
çöküyor dağların üstüne kabus gibi
yine zifiri karanlık
iyi tanıyoruz biz bu karanlığı
tünemiş avını bekliyor yarasalar
Atlantik'in ötesinden ötüyor baykuşlar.

Şiir kitapları roman gibi bir kez okunarak bırakılacak türden değil. Gerçi birkaç kez okuduğumuz romanlar da var, ancak sayıları fazla değil. Şiirler  her okuyuşta farklı duygular uyandırıyor. Bizi bize, bizi diğer insanlara yaklaştırıyor; uyuyan duygularımızı tetikliyor, az sözle çok şey anlatıyor. Sıkıldığımızda, bunaldığımızda, sözcüklerimizin duygularımızı anlatmaya yetmediğinde şiirlere sığınmamız bundandır... Şair dostumuz Mehmet Osman Çağlar, bize bu olanağı sağlıyor "Mavi Mısralar"da.

   Bakın "VAKTİ GELDİĞİNDE" şiirinde söylediklerine...

   "...........


Şimdi biz akşamları elimizde yasaklanan rakımız
kendi türkülerimizi yavaşça içiyor
gece yarılarına kadar sevişip
gün doğmadan aşk şiirleri yazıyor
hani sizin yok sanrısına kapdığınız
bireysel imgelerimizle
tenekede filizlenen tomurcukları suluyoruz ya...

...........

Sanmayın firavun beyler
bu düzen istediğiniz gibi böyle gidecek
devrim şarkıları dilimizde
hesap günü bozgununuzu bozmak için
özgür denizlerin dalgaları gibi çoğalıyoruz.

Ve hesap günü
tanrılarınız putlarınız hurafeleriniz
abileriniz bile sizi kurtaramayacak.

Denize tutkun şairimizin her biri ayrı güzellikte ve çeşitli temalardaki şiirlerinin hepsini sizlerle paylaşmamak için kendimi zor tuttuğumu itiraf etmeliyim, ama okumak isteyecek arkadaşlara haksızlık etmemek için burada bırakıyorum. 
Yok yok affınıza sığınarak son kez "DENİZ YAPACAKSIN" şiirinin bir bölümüyle veda etmek istiyorum. 

Doğacaksan denize doğacak,
Talebeliği, evliliği denizde yapacaksın.
Denizde aşık olacak,
Okyanusta savaşacak,
Öleceksen denizde öleceksin. 

Teşekkürler sevgili blog dostum, edebiyatımıza katkılarınız için. Bu daha başlangıç, yazmaya devam... Hem de dilediğin gibi yaşamaya...

 "Bunca yıl/ Ne kimsenin önünde eğildim,/El etek öptüm,/ Ne de sonradan görmüşleri, dinbazları/ Soframa oturttum,/ Uzak kalsın! 

30 Ekim 2013 Çarşamba

AÇIKLAMA

Hiç iyi değilim blog, hiç... Şairin dediği "Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında." durumları...
Yazmak isteyip de yazamamak, çaresizlik; sözcüklere dökülünce daha çok acıtacakmış hissi veren hastalıklar, ameliyatlar... 

Beş yıl önceydi. Ablam göğüsteki kitle nedeniyle ameliyat olmuş, ardından da kemoterapi almıştı. Geçti derken göğüs akciğere metastas yapmış, şimdi yeniden tedavi başladı. Hasta olan ben olsam sanki dayanma gücüm daha fazla olacakmış gibi geliyor.
 Ona yardımcı olmak için apar topar İstanbul'a taşındık. Öyle bir taşınma ki ben gitmeden eşim eşyalarımızı toplayıp getirdi; hiç kimseye veda edemedim; evime son kez bakamadım; otuz altı yılımı verdiğim şehrime hoşçakal diyemedim. Bunlar beni üzse de önemi yok; yeter ki bu çabalarımız işe yarasın... 

Siz blog dostlarıma da zaman ayıramadım, selamsız sabahsız yok oluverdim. İnternetim yeni bağlandı. Arayan, soran, ileti gönderen, merak eden tüm dostlarıma teşekkür ediyorum. 

Dünkü Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına ben de katıldım. Hem oradaki  hem de ,haberlerden, diğer illerdeki coşkuyu  görmek bana çok iyi geldi.  Bir kez daha bayramımız kutlu olsun.

    

28 Ekim 2013 Pazartesi

CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN


14 Haziran 2013 Cuma

TAKSİM ANA DOLU...

BU ANADOLU VAR YA BU ANADOLU
BU SAPSARI SITMA, BU MASMAVİ GURUR
NE TOSUNLAR DOĞURURMUŞ NE TOSUNLAR
BAK DAHA NELER DOĞURUR...


(Bedri Rahmi Eyüboğlu )

12 Haziran 2013 Çarşamba

NEDEN BU HALDEYİZ?


Affet bizi Atatürk...

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir."

"En gerçek yol gösterici bilimdir.."

"Gökte yıldız kadar köylerimiz var, ama uzak..."

"Orda bir köy var uzakta; o köy bizim köyümüzdür./Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür."Neden bu haldeyiz?

Okulun içi...

Öğretmen sandalyesi...Köy öğretmeni yok artık... "Öğretmenim canım benim..."

Okulun dışı...

Okulun bahçesi...
Yukarıdaki fotoğrafları hafta sonu gittiğim Kurucaşile'nin Hacı köyünde çektim. Burası terk edilmiş bir köy okulu; benzer görüntüler başka köylerimizde de var. "Neden bu haldeyiz?" sorusunun yanıtları bu fotoğraflarda saklı değil mi? Okullar bu halde bırakıldı, öğretmenleri köyden uzaklaştırıldı; kasabalardaki, şehirlerdeki okullara şıhlar, müritler, mele'ler girdi. Sesimizi gür bir şekilde çıkarabildik mi? 4+4+4 saçmalığına; kıyafet serbestisi adı altında, çocuklarımızın siyasetlerine alet edilmesine, garip kıyafetlerle okula gönderilmesine...

   Bir eğitim-öğretim yılının sonuna yine geldik. Karneleri elinde, tatile merhaba diyecek çocuklarımız. Sınavlar bitmek üzere.
 

Ülkemizde insanlar, ne yazık ki , uyurgezer durumda yaşamaya alıştırılmış. Sorunlar, bizim karşımıza çıkınca biraz uyanır gibi yapıyoruz. Temelden çözmek için çaba harcamak, çorbaya bir tutam tuz katmak yerine, şimdilik geçiştiriyoruz. Ne zamana kadar? Tekrar benzer sorunlarla karşılaşana kadar!

Oysa EĞİTİM, sadece öğretmenlerle sınırlandırılamayacak kadar ciddi çaba gerektiriyor. Ve toplumun her kesimini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor.

Fransız devrimci Dalton: "Ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi eğitimdir." derken yanlış mı söylüyor. 


Büyük önderimiz Atatürk: " Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır veya ulusu esirliğe ve sefalete terk eder."  diyerek konunun önemini, her zamanki gibi ne güzel vurguluyor.

Bakanlığımızın adı, Milli Eğitim Bakanlığı değil mi? Peki milli eğitim ( ulusal eğitim) yapılıyor mu ülkemizde? Başka türlü eğitim el altından himaye edilerek yürütülüyor mu? Yürütülüyor. Hepimiz, bunu görüyor, duyuyor, biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. Biliyoruz da gür bir şekilde sesimizi duyurabiliyor muyuz? Hayır!

Toplumda birbirine diş bileyen iki farklı insan tipi yetiştirilirken  bunların huzur içinde yaşayacaklarını mı sanıyoruz? Sanmasak da henüz çocuklarımız bizim yanımızda, biz onlar için her şeyi yaparız, saflığı içinde gecemizi gündüzümüzü çocuklarımızın ayaklarının altına seriyoruz. 


Hatta bazıları sadece kendi çocukları için "Başka Türlü Okul Mümkün" diye toplaşıp kendi okullarını kuruyor. Ya sonra? Bu çocuklar hangi toplumda yaşayacak? 
Sonrayı sonraya bırak öyle mi? Bence bırakamayız, bırakmamalıyız. Çocuklarımız için harcadığımız emekler boşa gitmemeli. Onlar mutlu, huzurlu,sağlıklı, akıllı kısaca insanca yaşamalı ve ahlaklı, çalışkan, üretken yetişkinler olarak ulusuna ve insanlığa katkı sağlamalı...

Çocuklarımızın istediğimiz niteliklerle yetişkin bir insan haline gelmesi için laik eğitimden geçmesi zorunludur. Laik eğitim olmazsa demokrasi; demokrasi olmazsa laik eğitim olmaz. Keşke Atamızın başlattığı demokratik laik eğitimi ödün vermeden sürdürebilseydik! Laik eğitim özümsenseydi bugün okumaz-yazmaz insanımız kalmazdı. Şeriatçı-ırkçı partiler bu denli halk desteği bulamazdı. Ülkemiz terörle yatıp terörle kalkmazdı. Ulusumuz, o zaman AB kapılarında bekletilmez, hak ettiği saygınlık içerisinde davet edilirdi. Yurtta ve dünyada barış ekseninde daha iyi ilişkiler kurabilen yetişmiş insanlarımız olurdu yönetimlerde...

Ulusal değerlerden , bilimsellikten yoksun eğitim sistemi ülkenin hastalıklarının ana kaynağıdır. Ve bizler sessiz, tepkisiz kaldıkça da palazlandılar. 

 Köylerimizden Atatürk okullarımızı, Atatürkçü öğretmenlerimizi çıkardıklarında, "DUR!" diye haykırabilseydik; eğitim kurumlarına zırcahil "MELE" ler doldurulduğunda "HAYIR!"diyen seslerimizi birleştirebilseydik keşke...
 Ekonomimize,  ulusal gelirimize, dış ve iç borçlarımıza, ulusal birliğimize, köyümüze, kentimize, ormanımıza, caddemize, sokağımıza, parkımıza, hastanelerimize, hapishanelerimize şöyle bir bakın lütfen. Eğitimdeki başarısızlıklarımızın neden olduğunu siz de göreceksiniz. Ve benim gibi çok üzüleceksiniz. Üzüleceğiz, ama bu tek başına bir işe yaramayacak.

Peki ne mi yapmalıyız? Ani bir şokla hepimiz uyanmalıyız, hepimiz ayılmalıyız ve yeni bir Kurtuluş Savaşı motivasyonu içinde eğitim seferberliğine girişmeliyiz. Sokaklara dökülelim demiyorum. Sesimizi duyuralım, yanlışlıklara tepkisiz kalmayalım. Susmayalım, en azından susmayanlara destek olalım. Sorun hepimizin sorunu, ülke hepimizin ülkesi, çocuklarsa bizim gözbebeğimiz, geleceğimiz...

Eğitim ciddi bir iştir. Sistematik programlar (müfredat) gerektirir. Ancak bu programların doğru, bilimsel değerlerle hazırlanması gerekir. Bu işi de, şunun bunun kayırmasıyla bir yerlere getirilenlerle değil, gerçek eğitimcilerle uzun süreli uygulanabilecek şekilde ve devlet politikasına dönüştürülerek hazırlatılması gerekir. Partiler üstü gerçek eğitimcilerle olmalı kesinlikle... Zırt pırt da değiştirilmemeli.Okul kitapları da buna uygun hazırlatılmalı.

Gerçek eğitimin amacı, çocukları, ZİHİNSEL-BEDENSEL-DUYGUSAL alanda kapasitesinin en yüksek alanına çıkarmak olmalıdır.

En çok önem verdiğimiz Zihinsel Eğitimde başarılı değiliz. Peki BEDENSEL Eğitimde durum nedir? Hani "Sağlam kafa sağlam vücutta..." diyoruz ya? Hiç sormayın demeyeceğim. Bence sorun, takip edin. Çocuğunuzun Beden Eğitimi öğretmenini Matamatik öğretmeni kadar önemseyin.  Öğretmenin kurguladığı oyunun ciddiyeti vardır çocuk için. Öğretmen hakemdir, yönlendirir. Sağlıklı gelişimine katkı sağlar. Ekip çalışmasını öğretir. Bedenini doğru geliştirecek yöntemleri uygular. Ama bazısı bunları yapmaz, kendi haline bırakır çocukları, bazısı yarışmalarda okulu temsil edecek olanlarla ilgilenir sadece, bazısı da Beden Eğitimi yerine TEST çözmeleri için izin verir. Bu konuya dikkat ediniz lütfen. Çok önemli!

Diğer bir konu da çocuğun DUYGUSAL Eğitimidir... Görmezden gelinir çoğu kişi için. Hatta bazı öğretmenler de dahildir buna. Çocuğun Müzik, Resim gibi sanat ağırlıklı ders saatlerini Matematikle değerlendirdiğine inanan çok öğretmen vardır. Bir o kadar da bundan övgüyle söz eden veli...

İnsan ufağı çocuk karmaşık bir yapı. Birinden biri eksik kalırsa olur mu? Olmaz! Olmadığını da görüyoruz. Çevrenize bakın, eskiyle kıyaslayın lütfen. Hepsi demiyorum ama çoğu daha az bilge, daha az çalışkan, daha az sağlıklı, daha az ahlaklı, daha az iradeli değiller mi? Giderek artan şiddet, uyuşturucu vb. bunu kanıtlamıyor mu?

Duygularımızı ifade ederken biz büyükler bile ne kadar zorlanıyoruz, karışıklıklara neden oluyoruz, yerinde ve doğru ifadeleri seçemiyoruz, iletişim sorunları yaşıyoruz. Çocuklarımızın işi daha zor. Biz farkındayız, onlar değil. O zaman Duygusal eğitimlerine de gereken önemi vermeliyiz. Resim, müzik derslerinin öğretmenlerini de en az diğerleri kadar özenle desteklemeliyiz.Kültür ve sanat, tiyatro gibi etkinliklere özendirmeliyiz çocuğumuzu.

Türkçe'nin önemini yazmama gerek yok zaten. Herkes biliyor. "Dil söyler saklanır, baş belaya katlanır." sözü dili doğru kullanmanın önemini vurguluyor, bugün bizi yönettiğini sananların diline dikkat edin lütfen. "Dilim seni dilim dilim dileyim; başıma her geleni senden bileyim." 


Kreş, Anaokulu ve İlköğretim... Bunlar eğitimin temel taşları. İyi temel atılmazsa sonradan yapılan çabaların boşa gitme sorunuyla karşılaşabiliriz.

Eğitimin temel taşını kim koyacak? Tabi ki öğretmen. Henüz onun yerini dolduracak bir şey bulunamadı. Diğer tüm çabalar öğretmenin çabasını güçlendirmek için gerekli. Ancak öğretmenin de öğretmen olarak yetiştirilmesi gerekiyor doğal olarak. Herkes okullarına gerçek öğretmenlerine sahip çıkmak zorunda. 

 Ve bağımsızlığa, adalete, özgürlüğe, eşitliğe, çağdaşlığa, laik eğitime,Atatürk Türkiye'sine...

İşimiz zor biliyorum, ama çocuklarınız için, geleceğimiz için bir hafiye gibi araştırmak, incelemek uyanık olmak zorundayız. Ve yorgunluk bilmeden çalışmak, el ele vermek, dayanışmak zorundayız.

Sevgi ve Saygılarımla...

7 Haziran 2013 Cuma

"BAŞBAKANIM SİZDEN ARTIK KORKUYORUM"

BAŞBAKANA YAZILAN BİR MEKTUP
Simto Alev

5 Haziran 2013 Çarşamba

ULUS MEŞGUL BE ANAM

 "Vites gitti, direksiyon kırıldı, tekerlekler dağıldı;
Durmak yok, yola devam..."






















































Facebook'tan seçtim. Emeği geçenlerin emeklerine sağlık...

Güven içinde özgürce yaşayacağımız; herkesin sadece kendi işini gücünü,ailesini,sevdiklerini düşündüğü, mutlu günlerinin fotoğraflarını paylaştığı normal günlere ulaşmamız dileğiyle...