28 Aralık 2007 Cuma

BABA

28 ARALIK 2007

"Annelik doğuştan, babalık sonradan kazanılır." diye bir söz var, belki duymuşsunuzdur. Bir bakıma doğru diyebiliriz; ancak bir yere kadar.
Bebekle anne arasında fizyolojik bir bağ vardır, dokuz ay birlikte, iç içe yaşarlar , doğru. İlk aylarda annelik sorunları çözmek için yeterlidir. Peki sonra?
Müzeyyen teyzemin anneciğime sık sık söylediği bir sözü ben de hiç unutmadım. "Bacıııı dur hele, büyüsünler ki dertleri de büyüye! "
Doğru söylüyormuş teyzem, bebekler çok çabuk büyüyor; büyüdükçe sorunları da tabii... O zaman, doğuştan geldiği söylenen, annelik gücüyle bunlarla başedebilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Anne kendini yetiştirecektir.En azından İhsan Doğramacı'nın, Dr. Skot muydu adı, iyice hatırlayamadığım yazarın kitabının bir bölümünü alıp kendi yazmış gibi yayınladığı " Annenin Kitabı " nı iyice okuması gerekecektir. Ben ezberlemiştim, o kitabı.Çok da yararlanmıştım.
Görüyor musunuz , baba dedim, anneyi anlattım buraya kadar.
Annelik övülerek dövülmüştür bizim toplumda. Babalar burada da işin kolayına kaçmıştır, çoğu zaman... Oysa annelik de babalık da öğrenilen bir durumdur ihmal edilse de. El yordamıyla yapıldığı zaman sorunlu çocuklar yetiştirmiş oluyoruz.
Anadolu Teknik, Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesinde uzun yıllar Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptım. Öğrencilerimin çoğu delikanlıydı. Disiplin Kurullarında çalıştım, yıllarca. Pek çok sorunlu öğrenciyle karşılaştım. Biraz eşeleyince sorunların kökeninde babaları gördüm.Bizlerin fazla sorumluluk vermediğimiz babalarımızı...
Evet anne çok önemli çocuk için, ama baba da en az anne kadar önemli bence. Bazen anneden de fazla...
Baba güven demek, güç demek çocuk için. Yaşama karşı dik durabilmesini sağlayacak bir güç kaynağı. Çocuğu bu duygudan yoksun bırakmaya babaların ne hakkı var? Sadece anne şefkatiyle olmuyor inanın... Yarım kalıyor, eksik kalıyor, yetersiz kalıyor. Anne çaresiz kalıyor... Bu kez çocuğu babayla korkutmalar başlıyor; anneyle çocuk arasında suç ortaklığı başlıyor. "Babana söylerim!" tehditleri ; "Babama söyleme!" yakarışları başlıyor. Zaten yeterince sağlam kurulamayan köprüler hepten yıkılıyor , babayla çocuklar arasında...
"Çocuklarımla arkadaş gibiyiz!" Bu söz çoğumuz için iyi ana- baba olma yoluymuş gibi görünüyor değil mi? Bir zaman ben de öyle düşünüyordum. Ama kızımla bir sohbetimizden sonra bu düşüncemde yanıldığımı anladım. Hayır, çocuklarımızla arkadaş gibi olmamıza gerek yok. Onlar arkadaşlarını kendileri seçebilmeliler. Yeni arkadaşlar edinmeliler. İstemedikleriyle arkadaşlıklarını bitirebilmeliler. Onların arkadaştan önce iyi ana- baba gereksinimleri giderilmelidir. Arkadaş çok, anne baba ise tektir ve çocuk için önceliklidir.
Zaman değişiyor, zamanla birlikte bizler de değişmeliyiz dostlar.Eskiden babalar dışarda, anneler içerde çalışırdı. Çoğu kez aile büyükleri de birlikte yaşardı. Artık anne de dışarda çalışıyor; dolayısıyla babalarımıza daha fazla sorumluluk vermeliyiz. Erkek çocuklarımıza da oyuncak bebekler almalıyız, "Al babası, bebek acıkmış! " demeliyiz belki de...Kızlarımızı nasıl anne olacak şekilde geleceğe hazırlıyorsak oğullarımızı da baba olacak şekilde eğitmeliyiz. İnanın mutlu olacaklardır.
Babam yanımda bu sıra... Onunla birlikte olmak, yaşamı paylaşmak öyle güzel ki... Aslında babamı anlatmak için yola çıktım, neler anlattım.
Bayramda "Beyaz Melek " i izledik eşimle, çok beğendik; izlemeyenlere öneriyorum. Son yıllarda mutluluk parayla ölçülür oldu çoğu zaman, değil, hiç değil... Mutluluk sevgide inanın. İnsanı sevmekle başlıyor her şey...
Yeni Yıl sevgi yılı olsun hepimize... Çocuklarımızı, annemizi, babamızı, ailemizi, varsa ninemizi, dedemizi, arkadaşlarımızı, doğayı, sanatı, insanlığı...
Sevgiyle kalın, insan gibi yaşayın...

5 Aralık 2007 Çarşamba

TÜRBAN MI TUR - BAN MI ?

5 ARALIK 2007

BAŞIM DÖNDÜ
Her gün önünden geçtiğim caminin yanından geçemiyorum son yıllarda... Yok yok kimsenin kimseyi rahatsız ettiği yok. Rahatsızlık veren insanlar değil... Birbirinden lüks arabalar... Özellikle cuma günleri... Yoldan geçmek olanaksız...
Geçen gün bir komşumla karşılaştık. Konuşurken söz döndü dolaştı trafik konusuna geldi. Ben de son seçimden sonra , bizim caminin önündeki arabalardan yakınacaktım. Cumaya gidenlerin sayısı ne kadar arttı ... diye söze başladım, komşum hemen atıldı... "Doğru dedi, benim eşimin de birden bire içine mi doğdu ne, artık o da gitmeye başladı! " diyiverdi, mahçup mahçup... O şimdi müdür oldu...
Yine bir tanıdık bayanla konuşuyoruz... Kendisi ip gibi askılı bulüzler, mini mini eteklerle dolaşıyor. Ne oturmasını ne de kalkmasını biliyor...Ben rahatsız oluyorum, onun duruşundan, giyinişinden. Durup dururken bana "Ben artık kapanacağım, türban takacağım! " dedi. Ardından da ekledi: "SEN ? " Ben mi, ben neden kapanayım ? Ben hiç açılmadım ki...
Bir arkadaş toplantısında sohbet ediyoruz. Daha doğrusu dedikodu yapıyoruz... Ortak bir tanıdığımızın eşi müdür olmuş yeni... İşini, eşi kotarmış , İş görüşmesine giderken türban taktığını anlatıyormuş övüne övüne...
Biliyorsunuz son yıllarda değişme, dönüşme moda... "İçmişim başım dönüyor dönüyor..." Eskiden öğrenci kardeşlerimize, türban taktırıp dolaşma karşılığı dolar - mark veriliyordu... Artık o gençler büyüdü, 50-100 markı ne yapsınlar? Makam, mevki lazım artık onlara...
Bakıyorum sayın İhsan Doğramacı unutuldu... Oysa bu modayı seksenli yıllarda O başlatmıştı... Bizim annelerimiz biraz yaşlanınca başörtüsü takarlardı. Bizler de mevlitlerde başımızı örterdik...
Son yıllarda türban modası çıktı... Çok da şıklar, kaliteli kumaştan , yırtmaçlı, dar bir pardüsü oluyor çoğu kez üzerlerinde... Tüm hatlar belli oluyor. Yürüdükçe yırtmaç açılıyor... Ya yüzleri... İnsan bakmaya kıyamıyor... Biraz ağır ama güzel bir makyaj, başta sıkma baş... İnanın mini etekliğe böyle bakılmıyor. Çoğu sevgilileriyle el ele , bazen sarmaş dolaş parklarda bahçelerde geziniyorlar... Bence hiç sakıncası yok, gençler gezmek dolaşmak hakları... Türban koca bulmanın da bir yolu mu oldu ne?
Televizyonlarda şarkı söyleyip, göbek atanların çoğu kapalı, yani türbanlı... Kapalı sözcüğü türbanlı anlamında kullanılıyor... Dini inanç gereği başın örtülecek... Dinimizin gereği kapanacağız! Peki bizim güzel dinimizin başka gereği yok mu ey müslümanlar... Yalan söylemeyeceksin, kimseyi kandırmayacaksın, haksız kazanca yönelmeyeceksin, harama el uzatmayacaksın, yetim hakkı yemeyeceksin,özü sözü aynı olacaksın, ahlaksızlık, dolandırıcılık yapmayacaksın, milletin malını kendi malından aziz bileceksin...
Hayır bunlar önemli değil, TAK TÜRBANI , AL MAKAMI!.. Bu gidişle makam kalmayacak...
Tarhan Erdem anket yapmış...Herhalde birileri istedi yapmasını... Bize göre boşuna yorulmuş, herkes görüyor bunu, yakınındakilerin nasıl değiştiğinin , nasıl dönüştüğünün farkında ... Bu sonradan dönüşenlerin , gün geçip devran dönünce yeniden nasıl kabuk değiştireceklerini de biliyor... Onun bilmediği ya da Tecahül-i Arif sanatına başvurarak bilmez göründüğü bu anketten birilerinin nemalandığı... Çok söylediler, çok kullandılar kendileri, şimdi birilerine söyletiyorlar. Bunu kimilerine makam karşılığı, kimilerine odun- kömür,kumanya, kimilerine de para karşılığı... Oysa demezler mi adama iki dönemdir , büyük bir çoğunlukla yönetimdesin; neden çözmedin türban sorununu? Çözerler mi? O zaman ne konuşacaklar? Bu konu hep gündemde kalmalı, sömürülmeli, her şeyin önüne geçmeli...Bunun sürmesi için her şeyi yaparlar, herkesi kullanırlar. Çözüm mü ? Çözüm, çözümsüzlük tabiki...
Yaşarsak göreceğiz. Türban değil asıl sorun! Asıl sorun TUR-BAN... Turlamaya devam etsinler şimdilik. Dönmekten onların da başı dönecek bir gün..."Dönen dönsün , ben dönmezem yolumdan...

4 Aralık 2007 Salı

EY AKIL NERELERDESİN?

4 ARALIK 2007

AKIL FİRARDA
Artık hiçbir şeye şaşırmayacağım diyorum, ama olmuyor...
Bir bilim insanı!.. Öyle olması gerekirdi ama olmuyor işte...
İşin ilginç yanı bunların da sayılarının giderek artması...
Önce Babuna olaylarını yaşadık... Baba oğul Babunalar kandırdı bu ulusu...
Baba Babuna elinde sopasıyla bir kanalda aldığı TIP eğitimine inat hastalıkların duayla nasıl iyileştirileceğini anlattı , uzun uzun... Hastaydı oğlu, kan lazımdı, uygun kan bulunamazsa ölecekti çocuk... Çocuk diyorum ama o da doktordu.. İnandık, kanımızı verdik...Binlerce kan yurt dışına gönderildi. Ne oldu bu kanlar? Bilmiyoruz...Atıldı mı ,satıldı mı haberimiz yok. Ama Altın Saraylarda oturan birileri çıktı ortaya, biz kandırıldığımızı anladık. Sonra oğul Babuna'yı ve diğer çocuklarını, hatta torunlarını kaptırınca kanal kanal gezip ağlamaya başladı Baba Babuna... Oysa insan ektiğini biçiyor sonunda... "Ne ektin ki, ne biçeceksin?!"
Şimdilerde Jinekolog doktor Nuhoğlu'ndan söz ediyor gazeteler... Kendisi Zeynep Tokuş'un eşiymiş. Peki Zeynep Tokuş kimmiş? O da meşhur "Buzda Dans Yarışması " varmış ,onun şampiyonu... Yok yok bu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor...Yanlış anlaşılmasın. Benim derdim doktorla...
Doktor Bey , Kıbrıs'ta " Tüp Bebek Merkezi" açacakmış! Ben buna taktım. Kendi çocuklarını , Amerika'da misafir edilen çoooook büyük bir hocanın verdiği , duasıyla taçlandırdığı, altın kolye ile iyleştir, bizim çocuklarımızı bilimsel yöntemlerle tedavi etmek için TIP merkezi kur!
Olacak şey mi bu? Haksızlık yapıyorsun doktorcum, haksızlık... Farkında mısın? Hem bak ben doktorluktan anlamam, ama otuz küsür yıldır öğretmenlik yapıyorum... Öğretmenliğime ver söylediklerimi...
Her şeyi anladım da bu kadar masraf yapmanı anlayamadım... Ne gerek var bu kadar masrafa? Kolay mı açılıyor TIP Merkezi....Elinde bu kadar güçlü silah varken gidip Kıbrıslarda çalışmak niye?... Biraz kendini, biraz da bizi düşün!.. Sen demedin mi, "Hocaefendiyle görüşmek için insanlar birkaç ay önceden randevu alıp bekliyorlarmış. Biz Kalkavan'la gittik, Hocaefendi tarafından hemen kabul edildik, beni baş köşeye buyur etti, evinde birlikte yemek yedik..." diye ?.. İnan bizim bu şansımız hiç yok!...Gel, sen bırak tıpla mıpla uğraşmayı... Getir Hocaefendi'yi Türkiye'ye - çok da destekleyenin olur merak etme- oturt baş köseye... Kapatalım tüm Tıp Fakültelerini, Hastaneleri, Sağlık Kuruluşlarını... O okusun , sen üfle... Yardımcı isterseniz televizyonlarda birbirini yemekten bizi yemeye, ay pardon, bizi iyileştirmeye yetişemeyen Memo, Keko, Reco ...vd. de çağırırız. Hep birlikte ülkemizin canına okursunuz, üflersiniz de biz de kara kara düşünmekten kurtuluruz... Maliye Bakanımıza da para kalır... Bütçemiz dengini bulur...
İşte , böyle böyle güzel günler göreceğiz. Bir de şehit cenazelerinde, uçak kazasında kaybettiğimiz bilim insanlarımızın cenaze törenlerinde resimleri kaldırtan imamı da- unutmadan yazayım- uygun bir yerlere yerleştirirsiniz artık. Yoksa din elden gidecek!.. Nefesiniz boşa gitmesin, sevincimiz kursağımızda kalmasın.. "Doktor civanım, ah neler istiyor canım..."
EY AKIL GELDİNSE ÜÇ KERE ÜFLE...
Hoşça kalın, insanca yaşayın...

3 Aralık 2007 Pazartesi

BU DA MI MECZUP !

Bugün Maynet'te okuduğum haber doğru ise TBMM'de bazı milletvekillerine Haber Ajanda isimli bir dergi dağıtılmış.Dergide Abdurrahman Karakoç adlı birinin de karaladığı bir şeyler varmış.

Bu kendini bilmez, kadınları da kendi eşi gibi sanan kişi biz kadınlara saldırıyor. Zaten bu tiplerin tek derdi kadınlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Bir kısmını köleleştirmek istiyorlar. Her alanda olduğu gibi bu konuda da yetersiz olduklarını saklarcasına diğer aydın kadınlara saldırıyorlar. Korkutarak, satın alarak kullandıkları kadınların uyanmasından korkuyorlar.

Bence bu tipleri zincire vurmak gerekiyor, giderek azgınlaşıyorlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Sorunlarını insan gibi çözememenin ezikliği içinde çirkinliklerini meclise de taşımaya başladılar. Seçip gönderdiğimiz vekiller de bunları okuyor mu? Yoksa onların da mı kadınlarla başı dertte...

Aydın, ilerici kadınların ve onların eşlerinin böyle sorunları yok. Sorun sizlerde. Alnı açık , yüzü ak dolaşıyorlar sokaklarda... Herkes onları görüyor. Onlar da herkesi. Sapıklar dışında , aklını kadınla bozmuş olanların dışında kimse de rahatsız etmiyor... Diğerlerini , sizinkileri arıyorsanız, kuytularda, köşelerde sizin boşluğunuzu doldurmakla meşgul çoğu.Görülüp tanınmamak için de kara çarşafların arkasına sığınıyor.

Yazı müstehçen ötesi... Bu nedenle yazdıklarını burada tekrarlayamayacağım. Bu adam söylediği zaman müstehçenleşmiş. Çirkinleşmiş.
Millet Vekillerimiz ne yapıyor?.. Meclise bu dergi nasıl, neden gönderiliyor. Erkeklerimiz neredeler? Eşlerine hakaret ediliyor. Sadece maçlarda mı tepki göstereceksiniz? Gerçek dindarlarımız ne yapıyor? Bu adam, bu yazıyı ,din maskesi altında yazıyor. Dine saygısızlık yapıyor. Ya kadınlarımız?

Hala bu adamların kölesi olmaya devam mı edecekler?

MUTLU İNSAN YOK MUTLU GÜN VARDIR

GÜNLÜK
15 EKİM 1975

"En çok ne zaman mutlu oldun ?" diye sorsalar ; hiç düşünmeden "Bu Ramazan Bayramı'nda diye karşılık verirdim... Evet mutluluğun zirvesine eriştiğimi hissettim bir hafta boyunca...
6 Ekim- 11 Ekim...
Hayatımın dönüm noktalarından biri...
"Mutlu İnsan Yok, Mutlu Gün Vardır..." sözünü doğrularcasına kendimi çok mutlu hissettim. Şu an ne biçim , nasıl duygular içinde olduğumu tahlil edemeyeceğim. Yalnız büyük bir boşluk içinde hissediyorum kendimi...Evet evet boşluk.... Ya da karanlık bir kuyuda kaybolma duygusu... Arıyorum, özlüyorum... Özlemim büyüdükçe büyüyor, bazan katlanılmaz oluyor...
O gideli henüz dört gün oldu. Bana dört asırmış gibi geliyor. Bu sefer çok başka... İyice alıştık, yakınlaştık bu kez...Seviyorum onu, hep yanımda olsun istiyorum.Ama engel olamıyoruz bu ayrılıklara. "Ölüm Allah'ın emri , ayrılık olmasaydı..." Oluyor, biz istemediğimiz halde oluyor işte... Ne yapsam, ne yazsam anlatamayacağım. En iyisi burada bırakmak...

ZAMAN AKIYOR

GÜNLÜK
"Geçsin günler, haftalar
Aylar, mevsimler, yıllar...
Zaman , sanki bir rüzgar
Ve bir su gibi aksın...

Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın.

Ömrüm sensiz geçse de
Aşkın kalbimde kalsın
Gülen gözlerim bir
Teselli ile baksın...

Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın... "
(Enis Behiç Koryürek)

PERŞEMBE...İkindi olmak üzere...Ağustos ayının güzel bir günü...Sessizliği radyonun sesi bozuyor. Elazığ'daki Bahçeli Evimizdeyim. Pencereden bakınca çam ağaçlarını, meyve ağaçlarını rahatça görebiliyorum. Biraz ilerde annemin diktiği sebzeleri ve kurumaları için düz bir tahtanın üzerine dizilmiş domatesleri de...
Seviyorum: Bu evi, bahçeyi, ağaçları, çiçekleri, sebzeleri; bahçede yaramaz yaramaz dolaşan o çirkin kedicikleri, artık civciv olmaktan çıkmış tavukları, köpek gibi bahçeye kimseyi yanaştırmayan, hatta annemden başkasından hoşlanmayan çılgın horozumuzu bile çok seviyorum.Ailemi ,insanları... Kısaca her şeyi, herkesi çok seviyorum. İlerde burayı, evimi, ailemi , arkadaşlarımı, bu şehri çok özleyeceğimi, çok arayacağımı da biliyorum... Biliyorum ama ... Bildiğim, sevdiğim, aradığım, özlediğim bir başka kuvvet beni çekiyor, uzaklaştırıyor buradan. Düşüncelerim uzanıyor çok uzaklara... İşte bundan sonrası hayalden öteye gidemiyor. Yazık...
Bekleyiş... Bekleyiş... Yine bekleyiş... İyiyi bekliyoruz, güzeli, doğruyu bekliyoruz. Hep bekleyeceğiz. Bulup bulamayacağımızı zaman gösterecek...
Koltuğumda şöyle bir kıpırdadım. Annemin bakışlarını üzerimde hissettim. Yooo hayır, yanılmışım , annem pencereye bakıyor. Evin perdelerini değiştirme düşüncesinde... Sanırım kaç metre kumaş gider diye hesaplıyor... Bilirim bu bakışı. Canım annem nasıl da yaşama bağlı, canlı, hareketli, coşkulu ve pratik zekalı...Sözlerine, uyarılarına aldırış etmediğimiz her konuda onun dediklerinin doğru olduğunu yaşayarak öğrenmişizdir çoğu kez... Şimdi yine elindeki işine döndü. Sessizce sürdürüyor işini. Tutak örüyor. Kırmızı beyaz iplerle, biraz önce bitirdiği mandal torbasından artan ipleri değerlendiriyor. Annem kızına çeyiz hazırlıyor... Canım anneciğim benim... Seni çok seviyorum.
Odada annem ve ben yalnızız.Başka kimse yok şu an. O ve ben... Bir de radyonun sesi... Haberler başladı. 30 Ağustos Zafer Bayramı , tören hazırlıklarından bahsediyor. Bugün 28 Ağustos olmalı... Evet evet öyle.
Biraz önce A. J. Cronin 'in "Yeşil Yıllar " romanını bitirdim, çok da beğendim. Mektup yazmam gerekiyor, çok birikti gelen mektuplar. Önce önemlilerden başlamalıyım yanıtlamaya. Önemli diyorum ama bu sözcük de az kalır bir arkadaşımın mektubu için. E.....'nin mektubu geleli çok oldu. Üstelik yazmakta, buraya yazmakta bile güçlük çekiyorum. On yedi yaşındaki kardeşi aniden ölmüş. Ona hemen yazmalıydım ama yapamadım, yazamadım. Ne diyebilirdim ki ... O öldü, siz yaşayın mı? "Başınız Sağolsun " un anlamı bu değil mi? Teselli için başka sözler bulmalı. Başınız sağolsun, demeyi sevmiyorum.
Ayrıca Bursa'ya N.......' e de yazmalıyım. Resimleri aldım. Hiç olmazsa bir teşekkür mektubu yazmalıydım .Çok ayıp...Ben böyle değildim eskiden.Bana bir haller oldu. Bu son haftalarda sanki hiç yaşamadım, Hayalet gibi dolaştım durdum. Hep üzülüyorum. Neden... Neden ? Onu da bilemiyorum...

BEN ONU SEVİYORUM ...

GÜNLÜK
15 AĞUSTOS 1975
Elazığ

"Bugün gönlümden dertliyim, yar uzakta..." diye bir şarkı var radyoda. Bundan sonrakini şansımıza tuttum. Bekliyorum...
"Ben onu seviyorum kime ne ? " diyerek başladı. Evet , güzel olsun , çirkin olsun, o yar benim kime ne ? Ben onu seviyorum, onunla mutlu olacağıma inanıyorum... O yar için varsın yansın, gönül benim kime ne? Sana ne...
Birazdan mektubunun cevabını yazacağım. Oldukça geciktirdim. Düşünüyorum, ne zaman evlenebileceğimizi düşünüyorum... Ekimde olsun , 1975 Ekimin'de olsun diye yazmış mektubunda... Evet bunu ben de isterim ama şu anda olanaksız gibi görünüyor bu...Bir kere askerliğin ne zaman olacağı kesinleşmedi daha. Evlendikten sonra askere gitme düşüncesinden hoşlanmıyorum. O zaman upuzun bir ayrılık dönemi yine başlayacak... Şimdi çekiliyor ama o zaman nasıl olur bilemiyorum. Tayin de sorun olur. Ne yapsak acaba? Ne yazsam bu konuda...Aksi gibi bugün de çok canım sıkılıyor...Dün çok kötü bir gün geçirdim. Üzülüyorum, her şeye çok üzülüyorum bu sıra...
Evde yalnızım bugün... Tam bir fırsat yazmak için. Ama bir türlü kafamı toparlayamıyorum. Yarına bıraksam diyorum, o zaman da ev çok kalabalık, iş çok, nerede, nasıl yazacağım!.. Mektup gecikecek...
Ahh A.....! Keşke bir kez olsun gelseydin, gelebilseydin... Ozaman daha kolay karar verebilirdik birlikte. Belki de gelmen iyi olmazdı, bilemiyorum.
Biliyor musun şu anda altı aylık nişanlıyız ve altı aydır birbirimizi görmüyoruz. Zaten ne biçim işse ayrılıkla başladı , ayrılıkla sürüyor.Korkarım öyle de devam edecek. En basiti, işte evlilik sorunu.Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor...Aslında bunlar belki önemli değil ama bir yerde insanı sarsıyor, dayanma gücünü azaltıyor...
Ş.......... teyzemler buradaydı. Yeni gittiler. Ev iyice kalabalıktı.
Bugün H...... ile F.....'un düğün davetiyeleri geldi.Mutlu olsunlar. Darısı başımıza. Geç olsun da güç olmasın.
Şimdi mektup yazmak için bırakıyorum.