19 Şubat 2008 Salı

ANKARA ANKARA DUY SESİMİZİ BU GELEN.....

Ankara mutsuz, Ankara'da da yüzler hiç gülmüyor...
Metroda, Ankarayda insanların yüzünü inceliyorum. Oturanlar da ayakta tutunmaya çalışanlar da asık suratlı, kaşlar çatılmış, yüzler gergin sıkıntılı... Kimse kimseyi görmüyor sanki... Ayakta yaşlı insanlar, hastaneden çıkmış insanlar var... Oturan gençlere bakıyorum göz ucuyla... Iııhh hiç oralı değiller. Kızamıyorum onlara; öyle sıkıntılı, öyle yorgun görünüyorlar ki ayakta olmasam bu halimle yerimi onlara vermeyi düşünebilirim....
Bu arada Ankaraya üç delikanlı bindi, sırtlarında okul çantaları, en köşeye gittiler, biri yere paltosunu serdi, oturdu. Çantasından Penguen Dergisini çıkardı başladı okumaya. Dikkatli bakmam ilgilerini çekti, kaçıncı sınıfa gittiklerini sordum, sekizinci sınıf olduğunu söylediler; birbirimize gülümsedik, kendi dünyamıza döndük tekrar.
Aklıma hastanede yatan bir hastanın kandırılış öyküsü geliyor, tekrar içimden gülüyorum. Yüzüme yansımıyor bu gülüş.
Kandırılan hastamız, hastaneye yatmak üzere gelirken yolda iki adam durduruyor onu. Almanya'dan geldiklerini , paralarını bozduramadıklarını söyleyip yardım istiyorlar. Hasta teyzemizin cebinde atmış bin lirası var eski parayla. Sana iki yüz elli dolar verelim, sen o parayı bize ver, diyorlar. Teyzemiz uyanık! elli bine pazarlığı tamamlıyor, sevinerek hastaneye geliyor. Sonra öğreniyor ki verilen para sahte... Şimdi on bin lirasını kurtardığına seviniyor.
Sağlık Bakanlığına bağlı bir hastane burası. Yıllarca öğretmen olarak bu devlete hizmet etmiş, her ay maaşını almadan sağlık sigortasına parası kesilmiş bir hasta, yakınım. Ama yine de bazı şeyleri dışardan almamız gerekiyor. Eczane görevlileri kapıda hazır bekliyor, kartları hastaların elinde. Gece kaçta olursa olsun evden aranınca eczanesini açıyor. Doktorların istediği, devletin ödemediği ilaçları, araç gereçi hasta yakınlarına ulaştırıyor. Ben de geç saatte olmasına rağmen doktorun yazdığı Slikon hemoloc topu 150 ce yi kırk bine alıyorum. Kardeşimin aldıkları da var... Devlete ödenen sağlık paraları tedavi giderlerini karşılamaya yetmiyor mu? Sağlıkta çaktırmadan paralı düzene geçiliyor...
Yine hastam için doktorlar tarafından önerilen "kom" markalı çamaşır arıyorum Ankara Demetevler semtinde. Yok... Yüzlerce mağaza dolaşıyorum, yüzüme garip garip bakıyorlar, burada kimsenin o markada çamaşırı alacak gücü olmadığı için getirmediklerini söylüyorlar. "Sen en iyisi Kızılaya git, orada bulabilirsin." önerilerine aldırış etmeden aramayı sürdürüyorum ve sonunda bir yerde aradığımı buluyorum. Saate bakıyorum, dört saate yaklaşmış aramaya ayırdığım süre. Gerçekten bilseydim önce Kızılay'a giderdim.
Bu arada girdiğim tüm mağazalarda dikkatimi çeken bir şey var. Kasanın hemen yanında mikadan yapılmış içindeki paraların göründüğü bir kutu var . Kutuların üzerinde de "......... vakfına yardım " yazıyor. Eskiden de böyle kutular vardı, ama onların üzerinde "Çocuk Esirgeme Kurumuna" , " Kızılaya" diye yazılırdı. Artık devletin kurumlarının yerini denetimsiz vakıflar mı almış ne!
Yine bir ikisi dışında mağazalarda çalışan kızlar hep türbanlı. Bana da tuhaf tuhaf baktıklarını hissediyorum. Burası Ankara Başkentimiz... Geçen yıl İstanbul'da yaşadığım iç burkutusunun daha fazlasını burada hissediyorum, gözlerim doluyor.
Yazlık giysiler almak için İstanbul'da Eminönü, Kapalıçarşı, Mahmutpaşa, Mısırçarşısı civarındaki dolaşmalarım aklıma geldi. Bir yıl önceydi, haziranın son günleri. Ucuz, yazlık giysiler aramıştım. Kolsuz bir şey bulamamıştım, üstelik türbanlı tezgahtarların çoğunluğunu oluşturduğu satıcılar olanlara bakmama bile izin vermemişti. Gerekçe olarak da Cuma Namazı gösterilmişti. Oysa tezgahlar açık, satıcılar da başındaydı. Bazı satıcıların yüzünde çaresiz katlanma ifadesini fark etmiştim. Satmak istedikleri halde çevre baskısı nedeniyle bu durumu kabullenmiş görünüyorlardı.Şimdi Ankara'da böyle bir semtle karşılaşmak nereden nerelere geldiğimizin somut ifadesi olarak beni yaralıyor.
Hastane odasına nefes nefese türbanlı, pardesölü bir kadın giriyor, elindeki kağıdı bıraktıktan sonra: " Geçmiş olsun hanımlar, hastane oto parkında eşofman dağıtıyoruz, çabuk gelip alın, bedava!" dedikten sonra aynı hızla odadan çıkıyor. Belli bütün hastane odalarını dolaşıyor, acelesi, yorgunluğu ondan. Hasta yakınları, ayaktaki hastalar kapıya yöneliyor. Ben de gidiyorum. Biraz meraktan, biraz da iyi bir şeyse gelemeyen hastalara veririm düşüncesiyle... Gittiğimde bir arabanın arkasının açık olduğunu çevresindeki kalabalıktan farkedip yanaşıyorum. Eşofman yok ama ince eski püskü denebilecek bazı giyecek ve çamaşırları hasta yakınlarının elinde görüyorum. Getirilenler bitmiş, öyle söyleniyor, üzülmeyin biz yine geleceğiz denilerek şov tamamlanıyor. Nilüfer'i görüyorum biraz ötede, yanına gidiyorum. Alabildin mi bari, diyorum. Yok abla, zaten işe yarar bir şey de getirmemişler, diyor.
Odaya döndüğümde bırakılan kağıdı alıyorum, okuyorum:

"Allahümme mağfiretüke evseu min zunübi ve rahmetüke erca min ameli."
diye başlayan ve Tövbe Duası ile devam eden bir yazı.

Kağıdın sağ alt köşesinde ise " 2007 Nursel " yazıyor.

Hastaların tövbe duası okumasını neden istemiş olabilirler ki... Bunu anlamakta zorlanıyorum. Suçlu oldukları için mi hastalandı bu insanlar? Tövbe edip arınacaklar! Yoksa başkalarının mı tövbe etmesi gerekiyor? Allahtan çoğunun okuması yazması yok. Bizim odaya bırakılanı da ben alıyorum, hastalara belli etmeden. Aklıma " 7.4 Yetmedi mi " diye pankart taşıttırılanlar ve Gani Müjde'nin yazısı geliyor.
Allahım aklımızı koru, diye dua ediyorum içimden.

İşte Ankara... Göz bebeğimiz... İşte Ankara'da yaşananlardan bir kesit...

"Ankara Ankara güzel Ankara
Seni görmek ister her düşen dara
Yetersin onlara güzel Ankara..."

diye düşündükten sonra haykırmak istiyorum, sesim çıkmıyor, çıkmıyor, çıkmıyor...

Ankara Ankara Duy Sesimizi
Bu Gelen Bu Gelen Bu Gelen
NEYİN SESLERİ...

0 yorum: