17 Şubat 2008 Pazar

ONKOLOJİ HASTANESİ ve NİLÜFER

Onu Ankara Dr. Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Hastanesinde tanıdım.

Henüz on dört yaşında... Sekiz kardeşin ikinci büyüğü... İlköğretimi geçen yıl bitirmiş. Annesi ameliyat olmuş, kanserli bölgeler temizlenmiş... Kemoterapi ilacını bekliyorlar. İlacı alır almaz Adıyaman'ın Yaylapınarı'na , köylerine dönecekler. Gözleri, kulakları mecliste... Neden mi? Nedeni basit, çözümü ise oldukça zor! İlaç çok pahalı, bakanlıktan izin bekleniyor...

Nilüfer sevimli haliyle bunları anlatırken ben içimden:
"Ah yavrum siz daha çok beklersiniz, devlet büyüklerimiz şu anda bununla ilgilenemeyecek kadar önemli bir sorunumuzu çözmeye çalışıyor.", diye geçiriyordum...

Birlikte refakatçı ortak kimliğimizle bir hafta geçirdik. Ondan çok şey öğrendim. Hastane personelini ve hastaları yakından tanıyor, herkes hakkında söyleyecek sözü var. Çünkü herkesle çok sıcak iletişim kurmuş. En azından yedinci katın sevgilisi olmuş.

Sarıya yakın saçlarını arkadan bir tokayla at kuyruğu şeklinde tutturmuş. Kahverengi pantolonunu ve kırmızılı mont benzeri hırkasını hiç değiştirmedi. Gece gündüz, kendisine çok yakışan bu kıyafetiyle hastane içinde oradan oraya koşuşturup durdu. En sevdiği dizi "Dudaktan Kalbe" imiş.
" Dizideki Lamia'ya benziyorsun." dediğim zamanki sevincini görmeliydiniz. O güzel yanakları pembeleşti:
"Herkes öyle söylüyor!", dedi utana sıkıla...Belli ki Lamia'ya benzetilmek onu çok mutlu ediyor.

Annesi hiç Türkçe bilmiyor, babası ise kırık dökük de olsa derdini anlatmaya çalışıyor. Zorlandığı yerde Nilüfer yardımına yetişiyor. Onun Türkçesi ise olağanüstü güzel...

"Nilüfer, senden çok iyi bir hemşire olur. Sağlık Meslek Lisesine yatılı gitmeyi denesene..." dedim. Önceleri :

"Olmaz, kardeşlerim, annem bakım ister." derken sonra sonra bana :

" Abla , hastanede gezen hemşireleri gördükçe ben de onlar gibi olsam, ne güzel olur diye düşünmeye, hayal kurmaya başladım..." dedi. İçimden :

"Şu çocuğu alıp okutmalı..." diye geçirirken veremeyeceklerini de bilerek :

" Umarım olursun " dedim Nilüfere...
Ablası epilepsi hastası... Sık sık bayılıyormuş. Kardeşlerine baksın diye Nilüfer liseye gönderilmemiş, zaten köyde lise yok, şehirde kalması olanaksız, hele annesinin ameliyatından sonra sanırım bu şansı hiç olmayacak.
Annesi ,babası ve Nilüfer bir aydır hastanede kalıyorlar. Boş yatak olunca yatakta, yoksa salondaki sandalye tipi koltukta sabahlıyorlar.

En çok Anıtkabir'i ve Ankara Kalesi'ni merak ediyormuş. İkisini de göremedi. Çünkü hastalarımız... ameliyat olmuş hastalarımız vardı... Benim hastam yeni ameliyat olmuştu, zamanımız sınırlıydı, gezecek durumumuz yoktu, yoktu, yoktu... Dertlerin çok olduğu, dertlilerin kıyamet gibi olduğu bir ortamda tanışmıştık. Deva bulmaya çalışıyorduk hastanede...

Onunla birkaç kez hastane bahçesine çıktık, hava almaya. Ankara soğuk, Ankara üşütüyor insanı. Ancak her seferinde kapıdan içeri adımımızı attığımızda Nilüfer:

"Sıcaklığına kuban olduğum devletim!" diyerek sevincini paylaştı benimle. Kaloriferin yaydığı sıcaklık onu mutlu etmeye yetiyordu. Sık sık da ellerini gösteriyordu bana:

" Bak abla bak, ellerim ne kadar yumuşak oldu !"

"Neden?" diye sorduğum zaman, büyük bir olgunlukla :

"İş yok burada da ondan." diye yanıtlıyordu.

Evlerinde hiç makina yokmuş, her işi bu küçük ellerle yapıyormuş. Elleri çatlak çatlak oluyormuş her zaman, şimdi düzelmiş. Oysa benim ellerim hastanede kurumuş, çatlamak üzereydi, sık sık krem sürdüğüm halde...

"Peki, nasıl geçiniyorsunuz?" diye sorduğumda coğrafya bilgisine de hayran oldum. İnsan yaşayarak ne güzel öğreniyor.
Kayısı zamanı, Malatya'ya; elma zamanı, Niğde'ye; fındık zamanı Giresun'a gidiyorlarmış. Bahçelerine üzüm dikmişler, meyve ağacı dikmişler ama henüz küçükmüş, fidanlar büyüdüğü zaman, rahat edeceklermiş. Mahkemeyi beş yılda kazanmışlar. Onun için geç kalmışlar üzüm dikmekte. Üzümler büyüsün, pekmez yapacaklarmış, pestil yapacaklarmış...

"Ne mahkemesi bu?" diye soruyorum, anlatıyor.

"Devlet çam dikmiş ama büyümemiş, kurumuş, orman arazisi mi neymiş. Biz de herkes gibi oraya bir şeyler dikelim dedik, olmadı. Devletle mahkemelik olduk ama sonunda biz kazandık..." diyor. Fazla masrafları olmuyormuş zaten; çarşıdan şeker, çay ve cıvık yağ (sıvı yağ) alıyorlarmış. Bir de inekleri varmış.

"Tereyağı yapıyor musunuz?" diye soruyorum.

"Yok." diyor. Sonra da annesinin, ayranın üzerinde biriken yağları aldığını söylüyor.

"İşte onun adı tereyağı ! " diyorum, gülümsüyor... Gülümseyince daha da güzelleşiyor.

Nilüferi daha fazla bekletemediler. Kardeşlerinin de bakıma ihtiyacı vardı. Babası akşam otobüsüne bindirip Adıyaman'a gönderdi onu, kendileri ilacın izninin çıkmasını beklemeye devam ediyorlar, Ankara'da , Onkoloji Hastanesi'nde...

Ben de döndüm . Cumartesi günkü derslerimi yaptım, ama pazar günkü derslerimi yapamadım. Çünkü kar nedeniyle bugün dershaneler tatil oldu, yarın da okullar... Keşke gelmeseydim, biraz daha kalsaydım , gerçi hastam emin ellerde ama tatil olacağını bilseydim kalırdım. Yakında tekrar gideceğim. Sonuç bekliyoruz, umarım korkulan olmaz...
Nilüfer'in annesi eşiyle birlikte, bakanlıktan kemoterapi ilacının izninin çıkmasını bekliyor. Nilüfer köyünde ne yapıyor acaba?

Dilerim yakında tekrar Ankara'ya gittiğimde Nilüfer'in anne ve babası ilaçlarını alıp köylerine dönmüş olurlar. Bu düşüncemin gerçekleşme olasılığı çok zayıf da olsa inanmak istiyorum. Hastane anılarım devam edecek...

0 yorum: