6 Şubat 2008 Çarşamba

SÖZE NEREDEN BAŞLAMALI

"Söze nereden başlayacaktım? Dünya pek büyüktü.
En çok bildiğim ülkeyle, kendi ülkemle söze başlamalıydım. Ama benim ülkem de pek büyüktü. Kentimle başlasam daha iyi olacaktı. Ama, kendi kentim de çok büyüktü. Sokağımdan başlasam daha iyi olacaktı. Hayır kendi evimden; hayır, kendi ailemden başlamalıydım.
Neyse unutun bunları. Kendimi anlatarak söze başlayacağım."
(Elie Wiesel)

Evet ben de öyle yaptım. Söze günlüklerimle başladım. Daha sonra mektuplarımla sürdürdüm kendimi anlatmayı... Diğer mektupları yazmalı mıyım bilemiyorum. Şimdilik kararsızım... Belki de günlüklerle yaşam öykümü sürdürürüm.
Neden yapıyorum bunu ? Kim bilir, belki o günleri yeniden yaşarken kendimle yüzleşmek; veya benim için çok değerli olan bu kağıt parçalarının zamana yenik düşmesini engellemek, çocuklarıma anne ve babalarıyla ilgili bir şey bırakmak ya da geçmişle bugünü kıyaslamak için...
Evet geçmişle günümüzü kıyaslamak... Geçmiş derken otuz, en fazla otuz beş yıl önceden söz ediyorum. İnsan hayatı için uzun, toplum hayatı için kısa sayılabilecek bir süreden...
Telefon... Bugün çoluk çocuğun elinde oyuncak olan alet... Herkes eli kulağında geziyor şimdilerde... "Neredesin? "Arkandayım!" İş bazen traji komik bir duruma kadar uzanıyor.
Oysa biz telefonla konuşabilmek için ne mücadeleler vermişiz o yıllarda. Çoğu kez de başarısız olmuşuz...
Ulaşım... Gerçekten çok güçtü bizim için...
Arkadaşlık... Ailelerimiz ve çevremiz daha kısıtlayıcıydı..
Televizyon... Ankara'da izlediğim test yayınlarını saymazsam 1976 yılında evimize girdi.
Bu ve benzer konularda çok hızlı bir gelişim yaşamışız. Bir de bankacılık alanında. Bankamatikler yoktu o zamanlar. Öğrenciyken posta havalesi gelirdi önce, sonra bankaya ya da PTT'ye gidip paramızı alırdık. Postadaki gecikmeler çok canımızı yakardı...
Hiç mi güzel yanı yoktu geçmişimizin? Olmaz mı? Hem de pek çok...
Kitap okurduk, hem de kampanyaya gerek duymadan... Fazla satın alamazdık belki ama okurduk, çok okurduk. Kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, hepimiz kendi okullarımızın kitaplıklarından evde okumak üzere ödünç kitaplar alırdık. Sırayla değiştirerek okurduk. Şiir Defterlerimiz vardı, günlüklerimiz de... Sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla, ailemizle mektuplaşırdık... Kendimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, hayallerimizi anlatırdık birbirimize. Daha çok tanırdık sevdiklerimizi. Onların dertleriyle dertlenir, sevinçleriyle sevinirdik. Uzun mektuplarımızla övünürdük. Okuduğumuz kitapların adını, yazarını yazdığımız listelerle hava atardık arkadaşlarımıza... Kim daha çok kitap okumuş diye... Markalı giysilerimiz yoktu. Çevremizdeki arkadaşlarımız da bizim gibiydiler. Ailelerimiz birbirini tanırdı, kabul günleri yapardı annelerimiz. Evimiz dolup taşardı misafirlerimizle. Konuşurduk, sohbet ederdik büyüklerimizle. Şimdiki gibi herkes kendi televizyonunu izlemezdi konuşmadan...Masallar anlatılırdı bize, masallarla büyüdük.
Elazığ Atatürk Ortaokulundaki öğrenciliğimi hatırladım şimdi... 1967-68 yıllarıydı sanırım... Oyıllarda müzik odası vardı okulumuzun. Müzik öğretmenimiz bize klasik müzik dinletir, piyano çalardı. Piyanonun tuşlarından çıkan notaları tanımamızı isterdi. Hafta sonları koro çalışmalarımız olurdu. Kanon yapmayı o yıllarda öğrendim . "Hoş Gelişler Ola Mustafa Kemal Paşa; Askeri milleti, bayrağınla çok yaşa... Arş arş arş ileri arş ileri , dönmez geri Türk'ün askeri..." sözleri o günkü çoşkusuyla kulaklarımda çınlıyor... Fizik, Kimya laboratuvarlarımız vardı. O dersler bizim için bir zevkti. Gerçi laboratuvara gitmek sinemaya gitmek gibi bir şeydi bizim için çocuk aklımızla. Biraz da fazla gürültü mü ederdik ne. Hiç unutmam kimya öğretmenimiz kan ter içinde deney yaparken yaramaz bir arkadaşımız cam fanusu kırmıştı da öğretmenimizden azar işitmişti, biz de çok korkmuştuk.
Otuz yıldan fazla bir zamandır da ben öğretmenlik yapıyorum . Elazığ Ortaokulu, sonra da başka bir şehirdeki Anadolu Teknik Lise, Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi ile Atatürk Anadolu Lisesinde... Başka okulları da gördüm... Bütün içtenliğimle söylüyorum üzülerek, benim ortaokuldaki öğrenciliğimin koşullarından daha iyi değillerdi. Şehrimizdeki liselerden birinde piyano olduğunu, bazı kendini bilmezlerin, okulun bodrumuna konulan piyanoyu kırdıklarında öğrendik...
Cumartesi günleri okullar diğer resmi daireler gibi yarım gündü. Ve bizim sinema günlerimizdi. İki film birden gösterilirdi. Gözlerimiz yaşararak çıkardık salondan, ama mutlu, umutlu bir şekilde. İyiler çok acı çekerdi ama sonunda kötüler de cezasını bulurdu. Bazı akşamlar ailemizle birlikte giderdik sinemaya. Ailece gittğimiz için locadan bilet alırdı babam... Yaz sıcaklarında yazlık sinemalar olurdu.Köpeğimiz sinemanın kapısına kadar bizi götürür, çıktığımız zaman da onca kalabalığın arasından bizi bulurdu. Beğendiğimiz filmleri, kitapları birbirimize önerirdik. Anlatırdık, tartışırdık, eleştiridik...
Lisede yapılan şiir dinletileri çok hoşumuza giderdi. Münazara konuları,
günlerce tartışılmaya devam ederdi...
Samsun Eğitim Enstitüsünde iken sık sık şehre gelen tiyatroları izler, konserlerde müzikle coşardık.
Çocukluğumuzda oyuna doymazdık. Saklambaç, yakan top, istop, güzellik mi çirkinlik mi, kiremit devirmece en sevdiğimiz oyunlardı...
Şimdi çocuklara bakıyorum da bizim kadar şanslı olmadıklarını düşünüyorum bu konuda... Test, sınav, kaçamak da olsa bilgisayar ve televizyon... Aile ile çatışma... Çalış oğlum, çalış kızım en çok duyulan iletişim sözcükleri... Yeni sınav sistemi iyice çocuklarımızı çocukluklarından kopardı... Seviye Belirleme Sınavı çıktıktan sonra ilkokul dördüncü ve beşinci sınıflar da dersaneleri doldurmaya başladı... Bir yarış bir yarış ki sormayın gitsin...
Ne için bu yarış, arkadaşlarını geçmek için... Sonra çoğu işsiz kalacak binlerce çocuk... Belki iyi bir ressam, müzisyen, yazar, ozan, sanatçı olabilecek çocukların var olan yeteneklerini görmezden gelerek, geliştirmek için hiç çaba harcamayarak, hatta olmamasını dileyerek onları yetiştirmeye çalışıyoruz...
Bildiğimiz halde neden yapmıyoruz bunu? Çünkü yine biliyoruz ki bu ülkede işsizlik var, sanata, sanatçıya değer verilmiyor. Tiyatrolarımız birer birer kapanıyor.Sanatçı diye geçinenler televizyonlarda daha çok izleniyor. Şok şok şok dedikten sonra kim kimle nerede sorularıyla meraklar kamçılanıyor. Sayıları çok olmayan bazı kendini bilmezlerin yaptığı çirkinlikler sanatmış gibi, çağdaşlıkmış gibi halkın önüne sürülüyor. Halkımız da hem bunları izliyor hem de çocuklarının bunlar gibi "çağdaş!" olmasından korkuyor. Burada da bazı çıkar düşkünlerinin eline düşüyor farkına varamadan...
Halkın gerçek sorunları dile getirileceğine türban da türban diyerek zenginliklerine zenginlik, güçlerine güç katıyor bazıları. Güzel halkımız ise her geçen gün daha da yoksullaşıyor...
Durum bu... Umut yok mu? İstersek var... "ÖYLE DALMIŞ Kİ YÜZYILLAR SÜREN UYKUSUNA, UYANDIRMAZSAN UYANACAK DEĞİL!"
Uyanalım, Uyandıralım...

0 yorum: