15 Ekim 2008 Çarşamba

ZENGİN Mİ OLUYORUZ? (ı)



İki gün, bir gece süren gezimizden bugün döndük. Ve ben bu süre içinde üç mevsimi yaşadım...

Kiraz ve erik ağaçları çiçek açmıştı dersem inanır mısınız bana? İnanın lütfen, gittim ağacın yanına, gözlerimi silip silp baktım.Tepeden tırnağa gelin gibiydi ağaçlar...

Akşam gelen telefondan sonra gitmeye karar verdik, sabah erkenden de yola çıktık. Hava serinceydi, sonbaharın serin havası vardı anlayacağınız...

Kurucaşile'ye gidiyorduk. Çaycuma, Bartın, Amasra yolumuzun üzerindeydi... Zengin oluyorduk. Bizim olan bağ-bahçe için tapu verilecekmiş. Tapu kadastro görevlileri köyden yaşlı kişilerle oluşturdukları bilirkişilerle nerelerin kime ait olduğunu saptayıp yıllar öncenin mallarını resmileştiriyorlarmış. Acele gelin dediler, biz de gidiyorduk...

Öğleye doğru hava açmaya başladı. Yol boyunca yeşilin ve mavinin her tonuyla gözlerimiz bayram yaptı, yüreğimiz yumuşadı, yenilendik, güçlendik. Her virajın çıkışında, her tepeye yükselişte hiçbir resmin, hiçbir tablonun yansıtamayacağı güzelliklerle buluştuk. Başka renk yoktu. Doğa yeşille maviye dönüşmüştü... Dağlarda hiç mi toprak olmaz! Hiç mi boş yer görünmez? Tüm dağlar ormandı, ağaçtı ve yeşildi. Ve yeşilin her tonu görücüye çıkmıştı sanki...

Ve deniz... Her dağın, her tepenin arasından mavi mavi gülümsüyordu... Çaycuma, Bartın nasıl da hızla gelişiyordu. Yol boyu pek çok konaklama yeri yapılmış dinlenmek isteyenlere... Ama Amasra başkaydı, bambaşka...

Fatih Sultan Mehmet'i hayran bırakan Amasra! Görünce burayı seslenmiş:

- Lala lala cennet bura mı ola ? Öyleyse tez alına !

Amasra'yı da arkamızda bırakarak öğlen olmadan Kurucaşile'ye ulaşıyoruz. Yazdan çalınmış bir hava karşılıyor bizi...

İçeri girmeyelim, diyorum. Dışarda oturuyoruz uzun süre... Güneş yakıyor. Yemek hazır, buyurun davetiyle yemeğe oturuyoruz. Güzel bir tarhana çorbası, ardından da sıcak sıcak, kızarmış balık... Pirinç pilavı da var, ama ondan yemiyoruz. En çok ben yiyiyorum turşudan. Yeşil domates, biber, patlıcan birleştirilmiş nefis bir turşu olarak soframıza kurulmuş. Yoğurttan da alamıyorum. Turşunun yarısını tek başıma ben bitiriyorum. Bir de salatanın yanındaki tabakta yeşil yeşil bakan maydanozlara dayanamıyorum. Biraz önce bahçeden toplanmış maydanozlar bunlar, yenilmez mi? Galiba ben yeşile vurgunum...

Yaz sıcağını da yanımıza alarak köye gidiyoruz. Köyde her zamankinden daha fazla kişi var bu kez. Onlar da bizim gibi zengin olmaya gelmişler köye... Yerlerinin kendilerinin olduğunu kayda geçirecekler... Herkes büyük bir sevgiyle kucaklıyor bizi, kimlerdensiniz sorusuyla sık sık karşılaşıyoruz burada. Ardından anlatılan anılar anılar, gözyaşları eşliğinde anlatılan öyküler ve sitemler büyüklerimize... Herkes kendi öyküsünü anlatıyor aslında... Yaşlı teyzeler ve amcalar... Kimi elindeki bastona tutunmaya çalışıyor, kimisi de yanındakine...

-Şu evi yaptırmadınız gitti ! Bak artık içine de girilmiyor, yıkıladı zaten üst tarafı ! Hiç gelmiyorsunuz ki? diyor biri. Bir başkası:

-Çok mu bıktı annenler buralardan? diye sitemini eşime yöneltiyor.

- Yok yok diyor eşim, yaşlılık işte, diyor sıkılarak.

Eşimi işlemlerle baş başa bırakıp köyü gezmeye çıkıyoruz kuzeniyle... Yıkılan eve bakıyoruz yakından. Evin çevresi de dikenlerle, otlarla çevrilmiş. Çok yaklaşamıyoruz, bir iki diken batmasından sonra...

Biraz ötedeki bir bahçeye gözüm kayıyor, ,inanamıyorum ! Beyaza bürünmüş bir ağaç. Evet kirazlar çiçek açmış! Kuzenimiz erikler de diyor! Ağaçlar armut dolu. Ellerimiz armut topluyor, gerçek anlamıyla. Çoğunu kuzenimiz topluyor ben azını...

Bir ses duyuyoruz karşı pencereden. Gelin çay demledim diyor içtenlikle... Yok mok derken ısrarlara dayanamayıp giriyoruz içeri. Tertemiz, sade bir köy evi. Karşıda büyük bir televizyon. Çayımızı yudumlarken sohbet ediyoruz...

Yoksulluktan yakınıyor onlar da. Gelin kaynana birlikte oturuyor burada. Geline yaşını soruyorum, otuz dört , diyor. Biri sekizinci sınıfta, diğeri dördüncü sınıfta iki oğlu var. Öğretmenlerden yakınıyor. Sürekli kitap alın diyorlar, bir test kitabı istemişler, tam kırk lira! Biz kaç ayda öderiz bu parayı? Hafta sonu kurs yapacaklarmış, o kitaptan! Paralı mı veriyorlar kursu, soruma hayır, yanıtını alıyorum. Tanımadığım bu öğretmenlere içimden selam gönderip ne güzel bakın diyorum. Tatilini çocuklarınızın geleceği için harcıyorlar! Üçüncü çocuğun yolda olduğunu öğreniyorum, gelin hamile...

(Çok uzadı, devamı diğer yazıda) Tabi sıkılmadan buraya kadar gelenler için bu not.

Gelen varsa geldiğini söylesin... Bakalım kaç sabırlı okuyucu var? Çok merak ettim de...

4 yorum:

Parpali dedi ki...

Bennn :)
Aslında uzun yazıları bilgisayar ekranından okumak yorardı beni, devam edemezdim. Ama bloglarda dolaşıp, bazı insanların yazılarını öyle merakla okuyorum ki. Sizin yazılarınızı da iyi tanıdığım birinin neler anlattığını merak eder gibi okuyorum. Şimdi izninizle ben, diğer yazınızı okumaya geçiyorum...

Adsız dedi ki...

Amasra geçince yazınızda, memleket havası aldım.
EMİR:)

aysema dedi ki...

İyi ki seni tanıdım Parpali, iyi ki varsın...

aysema dedi ki...

Amasra gerçekten çok güzel , her seferinde bir kez daha hayranlık uyandırıyor bende...
Teşekkürler sevgili Emir, siz de iyi ki buradasınız.