29 Kasım 2008 Cumartesi

YUKARIŞEHİR (HARPUT)






"Uzakta, Güllübağlar'dan doğru, bir bağlamacının maya söyleyen gür, yanık sesi de o sıra yükseldi:



Huma kuşu yükseklerden seslenir
Yar koynunda bir çift kumru beslenir
Sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ben ağlim ki belki deli gönül uslanır.



Bağlamacının perde perde yükselen uzun ezgisi, çiğ düşmüş boz toprağın üstünde; yalın, insancıl, acılı , yayıldı, dağıldı doğan güne.

***


"Miskin adem oğulları
Ekinlere benzer gider
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi."

Yunus Emre


Arap Yarımadası'nın kurak, kumlu topraklarından kuzeye, Anadolu'nun yüksek yaylalarına doğru gelenler; doğuda Dicle'nin sığ, durgun sularını , batıda derin yatağında gürültülerle akan Fırat'ı izler; dağlık, dar bir geçide ulaşırlardı.

Geçidin kuzeye bakan arka yamaçları; Çapakçur, Monzur, Nurhak dağlarının çevirdiği ince uzun bir vadiye inerdi. Murat Irmağı, Karasu, Peri Suyu, ayrı ayrı, çok uzaklardaki yüksek yaylalardan gelir, bu ince uzun vadinin güneyinde birleşir, Fırat'ı oluştururlardı. Gür, gürültülü, uzun yolun yolcusu Fırat'ı.

Fırat, okyanusa kadar uzanan yolculuğunun bu çıkış yerinde dik, derin vadilerden, kayalık dar boğazlardan geçerdi. Dar boğazlara gelip girdiğinde, döner, yükselir, yatağından yukarılara köpük köpük dalgalar, saydam su zerrecikleri saçardı; önünde, arkasında akıl almaz girdaplar, korkunç mağaralar oluştururdu.

Suların akıp gittiği derin vadinin iki yakasındaki dik dağ yamaçlarında bodur meşeler, alıçlar, bademler göğerirdi. Aşağıda, vadinin derinliğinde gürültülerle akan coşkun sulardan uzakta, bu ağaçlar; kavruk, tozlu, seyrek; büyür, kurur, yeniden göğerirdi.


***

Yukarışehir'e vali atandığında kırkının üstündeydi Salih Sıtkı Paşa.

Paşa, Yukarışehir'de, devleti sıkışıp kaldığı cendereden çekip çıkaracaktı. Çekip çıkaracaktı ya , anayasasız, parlemantosuz, partisiz, derneksiz yapacaktı bu işi! Misyonerlerle, konsoluslarla yüz yüze, diz dize, söyleşip görüşerek, varsıl beyleri, ağaları, şeyhleri, her bayram konağa çağırıp armağan vererek, armağan alarak... Yol, cezaevi, hükümet, adliye, kışla yapımı için salma salarak, çalışma yükümlülüğü koyarak... Tam on bir yıl!

On bir yıl Salih Sıtkı Paşa, Yukarışehir yöresinde egemenlik sürdü. Dediği dedik, çaldığı düdüktü!

***

Kahveler geldi. Hoca efendiler kahveyi alırken, yerlerinden doğruldular, sağ ellerini göğüslerine bastırdılar.
Paşa bekledi. Gözleri ile fincanların dağılmasını izledi, sonra:

"Dine, devlete kanat germenin tam zamanıdır bana kalırsa." dedi. "Herkes, gücü yettiğince, dine devlete el vermeli!"

Hocalar başlarını salladılar, onayladılar.

Müftü Nizamettin Efendi, gözlerini kaldırdı, Paşa daha konuşacak mı, diye bekledi. Aradan zaman geçince:

"Güzel söylersin; yerince, yerli yerinde söylersin Paşa Hazretleri! Devletin içinde, siyasetin yakınında olanlar bilir iyisini, ayrıntısını. Bizim bildiğimiz, ağızdan ağıza abartılana, kulaktan kulağa saptırılana dayanır. Ola ki yanlıştır, eksiktir. Lakin, kimi şeyler çok açık şeçik doğrular gibi gelir bize."

Durdu, kahvesinden bir yudum aldı. Hiç görmezmiş gibi bakındı yöresine:

"Rus'un olduğu gibi, İngiliz'in, Fransız'ın, Prusyalının; kısacası; büyüme, yayılma yarışına çıkmış devletlerin siyasalarının temel çizgisi, Osmanlı'yı dağıtmak, esir etmektir! Sade Osmanlı'yı değil; Hind'i, Çin'i, Afgan'ı, İran'ı da... Tamamını ele geçiremeyeceklerini anladıkları büyük lokmaları, içten dıştan böler, parçalar, öyle yutmak isterler! Bize arka çıkar göründüklerinde, kaygıları lokmayı başkalarına kaptırmamaktır. Böyledir. İngiliz Rus'a karşı çıkmış, bizim yanımızda olmuşsa, çok kısa zaman için bizden yana olmuştur... Böyle kısa zamanlarda, arkası önü belli yakınlaşmalar üstüne siyaset kurmak, denge tutturmak, hiç olmaz denilmese de, güç, çok güç olur Paşa Hazretleri."

"Öyle de olsa. Hoca Efendi, bunların siyasetlerinin temelinde bizi parçalamak düşüncesi de bulunsa, bizden yana görünenleri, o sıra, yanımıza çekmek zarar getirmez."

"Yana çekmenin ödünü nedir? Ona bakmalı Paşa Hazretleri. Yana çekmenin ödünü üstünde çok durmalı. Çoğu kez, dişe diş kanlı savaşların yenilgisinde verilenler bu ödünlerden daha önemli değildir."


***

"Yukarışehir" Şemsettin Ünlü tarafından yazılmış bir roman. İnkılap Kitabevi yayınlarından. Yusuf'la Helmin'in aşkının anlatıldığı bir roman. Ancak 1870'li yılların tarihi, sosyal, kültürel olaylarıyla birlikte veriliyor bu aşk. Oldukça sürükleyici bir eser. Dili şiirsel, anlatımı içten. Bir şehrin taşınma öyküsü de var.Tarihden çıkarmamız gereken dersler de...

Yukarışehir, yazarın olduğu gibi babamın da doğduğu şehir . Mezre'ye taşınmış, adı Elazığ olmuş.

Elazığ Okuyor, dedik; Elazığ Şiirin Başkenti, dedik. Elazığlılardan hiç ses çıkmadı. Aslında bu başlıkları Elazığ Valisi kampayasında kullandı, ben de sevinçle yazdım, yorumladım. Ama şimdi Elazığ gerçekten okuyor mu, emin değilim. Belki okuyordur da yazmıyordur. Çünkü pek çok Elazığ yazısı yazdım, onlardan doğru dürüst yorum alamadım.
Sayın Elazığ Valisinden küçük bir ricam var : Bu yıl ki kampanyasını düzenlerken "Elazığ Yazıyor" diye yapsın. Ve bu romanı hiç olmazsa Elazığlılar okusun...

Dostukla...

10 yorum:

lale dedi ki...

ne çok birikti okunması gerekenler, bir de sizlerden görüp duyduklarım aklımda kalanlar var mesela bunun gibiler. Sevgiler size. Ben ödevimi yaptım hocamm.Kontrol edersiniz artık. Sevgiler size

aysema dedi ki...

Sevgili Lale,

Kitaplar önemli. Okuyan insanlarımız da çok, en azından bu ortamlarda...
Sözünü ettiğim kitap günümüzde yaşananlara da ışık tutması açısından önemli. Düşünebiliyor musun 1870'li yıllarda Harput'a Amerikalı misyonerler geliyor. Kolej açıyorlar.İç ve dış ilşkilerimizde söz sahibi oluyorlar, onlarla işbirliği içinde olan görevliler var... Ders alınacak çok şey var.

Mutluluğun resmini yapmışsın gördüm, akşam birtoplantıya katıldığımız için bakamadım. Şimdi geliyorum. Sevgiler...

Adsız dedi ki...

kitap beyendim 30 YTL.çok okumak istedim ama pahalı. Korsanıda benim için ahlaksızlık, emeğe saygısızlık.
Yokmu bunun çaresi? Bari anlatacak birileri...
EMİR:)

aysema dedi ki...

Sevgili Emir,

Çok önemli bir konuya değinmişsiniz.Kitap okumak önemli. Ama çok da pahalı. Korsanları eksik gedik de olsa ucuz!

Korsanı almak emeğe saygısızlık. Saygı göstermeliyiz, ama sadece emek burada yok ki... Tüm alanlarda çalışan insanlarımızın emeğine de saygı gerekmiyor mu?

Kendi emeğinin karşılığını alamayanlardan sadece sanat,yazın,müzik eserlerindeki emeğe saygı beklemek gerçekçi değil.

Tek tek kendi emeğini savunmak bir işe yaramaz. Hepimiz emeği kutsal bilip kendimizinkiyle birlikte diğerlerini de savunabilirsek çözüm üretebiliriz.

Bu konu iki ucu b..lu değnek...

Dostlukla...

DemotikE dedi ki...

Sayın Aysema;
Şu satırları yazarken, dosyalarımı, arşivimi açıp okuma imkanım yoktu. O nedenle rakamları tam net olarak veremeyeceğim. Ne var ki; Genel çizgiden olarak bu ufak rakamsal farklılıkların (yorumunuda takdirinize bırakarak) çok fazlada etkisi olmayacaktır.
Elazığ, 2000 yılındaki sayımlara göre 600.000'e yaklaşan bir nüfusa sahipti. Bu nüfusun 350 bin kadarı merkezi kapsamaktadır.
Geçen yılbaşı itibariyle aldığım (aklımda kalan ama belgeside var) bilgi. Elazığ kırsalından büyük şehirlere göç % 16. Merkezden ise %4 yada 6 olacak.
Bu gün bu rakam arttı azalmadı.
Şimdi bakalım...
250 bin kişilik kırsalın, % 16'sı göç etti ise geri ne kalır?
Ve bu sadece 1 yılın hesabıdır...
2 sene öncesine dek Elazığ başka şehirlere sebze satmakta idi...
Bugün başka şehirlerden sebze alıyor...
Elazığ'da yılda bir kaç kere ancak yapılabilen etkinliklerde, Elazığ'ın yetiştirdiği ünlüler olsun sanatçılar olsun ancak şöyle bir boy gösteriyor.
"Taş yerinde ağırdır" ama bu böyle değil. Şartlar ve koşullar, insanımızı başkalaştırdı.
İşte, bizim ülke olarak en büyük sorunlarımızdan biride bu başkalaşma olayı.
Elazığ'lı iş adamları, Elazığ'da fabrikalarını, işyerlerini kapayıp Ankara, İstanbul ve İzmir çevresinde icra-i sanat eyliyorlar. Yine büyük bir kısmı, Ege ve Akdeniz bölgelerinde otel işletmeciliğinde.
Toprakçılığa her zaman nefretle bakmış bir insanım ama, bu insanlar "memleket" muhabbeti açıldığında da "Ben iş yerimde kendi memleketli mi çalıştırıyorum. Toprağıma daha ne hizmet yapacağım..." diyebiliyorlar.
Sayın Vali, tüm samimiyeti ile ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ciddi bir sonuç asla alamayacak...
"Taş yerinde ağırdır" derken, üç boyutlu kastımı sanırım ifade edebilmişimdir.
Dostça kalın.

DemotikE dedi ki...

Pardon önemli bir hususu atladım....
Harput 1857-62 arası ABD ve İngiliz misyonerler gelip özel kolej açmaları...
Osmanlı'da "kolej" kelimesinin ilk kez duyulması.
Bunu herkes bilmez.
Bu bilgiyi paylaşmış olmanızdan dolayı, bilhassa kutlar ve teşekkür ederim.
Dostça kalın.

aysema dedi ki...

Sevgili Demotike,

Çok önemli konular bunlar, memleket gerçekleri...

Çok yerde olduğu gibi Elazığ da göç verdi, göç aldı. 12 Eylül öncesi yaşananlar, aydın kesimin yaşam sınırlarını daralttı. Keban Barajı'nın yapımı sonrası toprakları su altında kalanlar aldıkları parayla şehre göçtü, ama şehirli olamadı. Diğerleri büyük kentlere göçtü.

Aslında Anadolu insanı has insandır, yanlış yönlendirilmeler bu özelliklerinin derinde kalmasına neden oluyor. Biraz dürtünce gün yüzüne çıkıyor. Yeter ki doğru dürten olsun...

25 Yıl sonra tekrar gitme şansını bulduğumda o güzel insan yüreklerini görmek beni çok mutlu etti. Şimdilerde deniz ürünlerinden yararlanıyorlar. Elazığ çok gelişmiş pek çok batı ülkesine göre... Kapalıçarşıda gördüğüm, konuştuğum insanlar, satıcılar bana öyle dost geldi ki... Hala bozulmamış bir saflıkları, dürüstlükleri var. Ya da özlem içindeki bana öyle geldi.

İnsan bazan görmek istediğini mi görüyor nedir? Uygun bir zamanda tekrar gitmek isterim.

Teşekkürler, bana bunları düşündürdüğünüz için.

aysema dedi ki...

Sevgili Demotike,

İlginize teşekkür ederim. Kitaptan önemli bulduğum bir bölümü de paylaşmak isterim burada, sizin için. Ayrıca ilgilenenler varsa onlar için:

" Amerikalı misyoner Wheller'in, tüccar malı getiren katır kolu yanı sıra Yukarışehir'e geldiği ilk gün, doğruca Bezirciyan'ı sorduğu, ta Amerika'dan getirdiği tanış mektubunu verip yerleşmesine yardımcı olmasını istediği bilinirdi.
Ev tutup yerleşinceye kadar Bogos Bezirciyan'ın konağında konuk kalan Amerikalının ne demeye, ne iş tutmaya geldiği, o sıra, Müslüman, Hırıstiyan, bütün Yukarışehirlilerin kendi kendine sordukları, öfkeyle tartıştıkları bir konuydu.

"Misyoner" sözcüğünü ilk kez bu Amerikalı geldikten sonra duydu Yukarışehirlilerin çoğu. Müslüman hocalar kadar Ermeni papazlar da çileden çıktı:

"Neresi burası? Dinsizler, imansızlar toprağı mı? Nasıl izin verilmiş, kim vermiş? Küfürdür bu, hayinliktir, zındıklıktır!" dediler."

İşte böyle Demotike! Müslümanız diyerek Amerikalılarla birlikte , "Ilımlı İslam" diye diye halkın inancını sömürenler de aynı oyunun bugünkü piyonları değil de nedir?

Oyun 1860'ta başlamış. Şemsettin Ünlü 1860-1876 yıllarındaki oyunları çok başarılı bir şekilde sergilemiş. Bugüne değin sürmüş oyunlar. Sadece kişiler değişmiş. Oyun aynı oyun!

Dostlukla...

DemotikE dedi ki...

Kıymetli Aysema;
Yukarıdaki yazınızı okurken, "Ermeni papazlar bile çileden çıktı" kelimesi ile yaklaşık 17 yıl kadar önceye gittim.
Moda'da deniz kenarı bir çay behçesi (halen duruyor). Rahmetli Cemal Kutay ile Toktamış Ateş'in muhabbetleri üzerine gelmiştim.
Bu ve benzeri konuları konuşmakta idiler. Onları uzun bir süre izlemiştim o gün. Ve bir ara Sayın Kutay'ın ağzından bu kelimeler aynen dökülmüştü; "Ermeni papazlar bile çileden çıktılar".
Evet. Bunlar yaşandı. Ne var ki; bugünde şekil değiştirmiş olarak yine yaşanıyor.
Daha açık söyleyemem......
Bir ülkede, gelecekte politika yapacak siyaset yapacak ve ülkeyi yönetmeye aday kişileri bir başka devlet, kendi özel eğitiminden geçiripte o söz konusu ülkeye yollayabiliyorsa, birileri buna "dur" yerine "uygundur" diyebiliyorsa, o iş bitmiş artık o ülkenin bağımsızlığı filan kalmamıştır.
Daha ne diyeyim. Başka dobrasını bilmiyorum bu işin.
Dostça kalın.

aysema dedi ki...

Seçilmeden önce soluğu bir yerlerde alışları nedensiz değil Sevgili Demotike...

Bizim de oralarda oy hakkımızın olması gerekmiyor mu?