31 Ocak 2008 Perşembe

İŞTE ÖYLE BİR ŞEY

" Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyar da insan
Hani bir şarkı söyler içinden,
İşte öyle bir şey. "

(Çiğdem Talu, 1976)

Necip Hablemitoğlu'nun eşi sayın prof. Şengül Hablemitoğlu korktuğunu açıklamış ve iki kızıyla birlikte ülkeyi terk etmekten söz etmiş...
Daha önce Fazıl Say da ülkemizde yaşanan olumsuzluklara bakıp gitme isteği duyduğunu , kızını da alıp gitme isteği duyduğunu dile getirmişti de yer yerinden oynamıştı. Hatta şarkıcılıktan milletvekilliğine seçilen devlet büyüğümüz de ona çıkışmıştı ; kaç adet satıyorsun diye!
Fazıl Say bizi dünyaya tanıtan, ünü sınırlarımızı aşmış değerli bir piyanistimiz. Sanatçımız, yüzakımız. Kendi çabasıyla başarılı olmuş , yurdu için duyarlı bir yuttaşımız.
Milletvekilimizi ilk kez bir bakanın damadı olunca tanıdım. Daha sonra dönemin başbakanının eşine övgüler dizerken izledim. Daha çok televizyonlara çıkar oldu, o sıralar. Tanındı, çok sattı. Sonra gün oldu devran döndü, zaman değişti. Şarkıcımızın partisi de değişti. Yeni partisinden milletvekili oldu. Televizyonlardan ünlü piyanistimize kaç satıyorsun, diye bağırdı...
Satmak, satılmak güzel de ne sattığın da önemli... Maddi manevi her şeyin satıldığı bu ortamda , sormazlar mı adama, kimin malını kime satıyorsun?
"Bu vatan toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır. Eğil de kulak ver , bu sessiz yığın bir vatan kalbinin attığı yerdir." şiirinde ne güzel anlatmış Orhan Şaik Gökyay, "Bu Vatan Kimin? diyerek. Evet biz bu vatanı şehitlerimizin kanıyla suladık. Sulamaya da devam ediyoruz. Kimsenin eteklerine tutunmadan, arkasına saklanmadan kendi gücümüzle, kendi emeğimizle... Gücümüzü Atatürk'ün aydınlık yolundan alıyoruz. Diğerleri gibi. Bu uğurda yitirdiklerimiz gibi...
Korkmuyor muyuz? Hem de nasıl korkuyoruz. Gördüklerimiz, yaşadıklarımız, yitirdiğimiz katledilen aydınlarımız, değerlerimiz, dinimiz, dürüstlüğümüz, kültürümüz, geleneklerimiz, göreneklerimiz, sanatımız, sanatçılarımız, kızlarımız, oğullarımız, vatanımız, geleceğimiz adına çok korkuyoruz...
Şengül Hablemitoğlu korkmakta, gitmek istemekte haksız mı? Değil, hiç değil. Acıyı ocağında yaşamış. Ateş yüreğine düşmüş. Acısını hafifletecek bir şey yapılmış mı? Sanmıyorum. Diğerleri çözüldü mü ki bu çözülsün.
Otuz Yedi Aydın , Sivas'ta cayır cayır yakılırken seyreden kalabalığı gören hangi aklı başında insan korkmaz ki...
Ülke tutuşmuş yanıyor... Kaçak, ruhsatsız, mühürlü mühürsüz binalarda patlamalar oluyor, insanlarımız ölüyor. Yollarımız kan gölü... Açık alınla çıktığımız, demir ağlarla ördüğümüz tren yollarımızdan bile ölüm haberleri alır olduk. Gaza basınca, başı türbanlı eşinin inancının gücüyle yaptıkları hızlı trenler yürümeyince şaşırıp kalanlar yönetiyor ülkemizi. Karnı aç, kalbi aç, işsiz insanlarımızı kendi çıkarları için uydurdukları dinle daha ne kadar uyutacaklar? Gerçek dindarlar neden sessiz kalıyor. Din bu değil, dindarlık sadece baş örtmekle olmuyor.Dinin gerçek kuralları ne olacak?
Denizlerimiz ölüyor, balıklarımız karaya vuruyor. İnsanlarımız hastane koridorlarında sabahlıyor. Milletin başına çorap örenler İstanbul'un en lüks çarşısını ayın belli günlerinde rahat alışveriş yapabilmek için kapattırıyor, sinema salonunu boşalttırıyor. Padişahlık geri geldi de biz mi duymadık?
Din diye diye dinden olduk; demokrasi diye diye de demokrasiden olacağız. Maşa olmaya devam edenlere duyrulur.
"Ey şimdi süzgün, rüzgarlarla dalgalı
Barışın güvercini , savaşın kartalı;
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim... "
(Arif Nihat Asya- Bayrak)
Sevgiyle kalın, insanca yaşayın...
Doğruluktan ayrılmayın...

TÜRKİYE'M UYANIYOR

"Silkindi karanlığından Türkiye'm
Pırıl pırıl sabahlara.
Tarlalar motor sesleriyle uyandı,
Bereket yüklü bahara."

Hayır hayır ... Bugün tarlalarda motor sesi yok... Üretim yok... Üretmeden tüketen bir toplum olduk. Eskiden kendimiz kazanıp kendimiz yerdik. Şimdilerde kimimiz borçlanarak yaşamaya çalışıyoruz; kimileri de sadaka kültüründen nemalanıyor. Onurlu yurttaşken kul olmaya itiliyoruz. Türbanla yatıp türbanla kalkıyoruz.
Kızlarımıza dini inaçları gereği sadece üniversitede türban izni veriliyor. Neresinden baksanız sakat... Dini ortaya attığınızda bunun devamını da getirmek zorundasınız. Sadece üniversitede mi dindar olunuyor? Bunun öncesi sonrası yok mu? İmam Hatip okullarında bugüne değin türban takan çocuklar da şimdi yasak kapsamına alınacak mı yasa gereği... Okul çıkış saatlerine rastladınız mi bilmiyorum. Sürü gibi küçük kadınlar ... İçiniz cız edecektir , eminim. Büyümüş de küçülmüş gibiler.Oysa çocukluklarını, gençliklerini yaşamak istiyorlardır onlar da. Erkekler burada da kızlarını yönlendiriyor.
Üniversiteden mezun olan kızlarımızı neden iki şeyden birini seçmeye zorlayacaksınız... Ya dini inancını unut, aç başını, doktor ol, mühendis ol, öğretmen ol vs. ya da git evinde otur. Galiba bu ikincisi yakın bir gelecekte konuşulacak. Kız kısmı otursun oturduğu yerde, zaten ülkede işsizlik var!.. Saçı uzun aklı kısa, eksik etek kadınlar... Ama üniversitede okusunlar, biz gerçek amacımıza ulaşıncaya kadar onları kullanalım, gerisi kolay... Kadınların eteğine yapışarak çok güzel yürüyoruz. Mücadeleyi biz erkekler yapsak okuldan atılırız, işimizi kaybederiz. Kızlar bu işi bizim için yapsın, sonra da otursunlar evlerinde.

"Keyfince akmayacak gayrı
Seyhan, Sakarya, Tunca.
Alabildiğine yeşermiş tohum,
Rahat topraklar boyunca."

Tohum... Eskiden dünyanın en şanslı ülkesiyiz diye düşünüyorduk. Dört mevsim yaşanıyor bu güzel ülkemizde. Her mevsimin çeşit çeşit meyvesi, sebzesi üretiliyordu. Şimdilerde organik diye anlandırdıklarımızdan. Silolarımız buğdayla dolup taşıyordu. Sularımızı musluklarımızdan içiyorduk.
Rahattık, sen ben kavgası yaşanmıyordu. Kürt komşularımızla da Türk komşularımızla da kökenlerine bakarak değil, insanlıklarına bakarak dostluk geliştiriyorduk. Sünni, alevi çatışması aklımıza bile gelmiyordu. Yoksulluğumuzu paylaşıyorduk. Çocukluğumuzu, gençliğimizi paylaşıyorduk. Ramazan aylarında orucumuzu tutuyorduk. En büyük zevkim annemden önce kalkıp sahur soframızı hazırlamaktı. Çocukken, bizi sahura kaldırmadıkları için az mı darılmıştık ailemize... Muharrem ayında komşularımızın getirdiği aşureler sevinçle paylaşılırdı. Tabaklar boş gönderilmezdi... Sonradan din tüccarları çıktı... Din din diiiiin diye diye insanları dinden de imandan da çıkardılar. Dinden de dinciden de korkar olduk... Ama bugün görüyoruz ki din din diyenlerin bir kısmı siyasetin göbeğinde, diğerleri de ticaretin tepesinde... Gerçek dindarlar ise onlardan gelecek kumanyaları beklemede, iftar çadırlarında sıra beklemede. Bu işte bir yanlışlık yok mu? Kürt yurttaşlarımızın da durumu farklı değil. Kürtçüler baş rollerde gezerken kürtler yoksullukla , itilmişlikle, ötelenmekle uğraşmıyor mu, bizim gibi. Bizim gibi dememiz için değil mi bu çabalar... Gibi değildik önceleri, şimdi gibiyle birlikte bölünmeye zorlanmıyor muyuz. Biz olabilirsek kurtuluruz belki. Bizi bize bırakırlarsa...

"Kemirmiyor yeşil kurt, pembe kurt,
Gönlünce büyümede pamuk.
Mesut günlere doğru Türkiye'm
Aydınlık ufuk..."

Yeşil kurtlar şimdi yeşil sermaye olmuş, akıyor akıyor... Pembe kurt kimliğinde karşımıza geçip YEŞİL KUŞAK yarattılar. İslamı ılımlı islama dönüştürdüler. Ne hakla, kimden güç alarak. İslamiyette ruhban sınıf mı var? Kendilerini ne sanıyorlar? Peygamberimiz bile "Allah'ın kulu ve resuluyum." dediğine göre bunlar Allah'ın emrini bile dinlemez mi oldular. İslamiyet diye diye İslamiyeti yok etmeye mi çalışıyorlar. Kaç tanesi Kuran-ı Kerim'i okumuş. Papağan olmaktan kurtulabilseler her şey bu kadar bozulmayacak. İslamı ABD'den mi öğreniyorlar. Hayır bu devam ederse korkarım "Mesut Günleri" daha çok bekleyeceğiz. Giderek ufuklarımız kararıyor. "Kara kara bulutlar, üzerimize nereden geldiniz. Bizler konuk severiz ama düşmanları sevmeyiz. Sizinle görülecek hesabımız yok, gidin üstümüzden."

"Yollar büyüdükçe ferah,
Bozkır yollara aşık,
Dost bir el gibi uzamada
Her yana ışık...

Işık getirin, ışık... aydınlansın beynimiz. Gerçek ışıktan söz ediyorum. Bilimden, sanattan... Işık evlerinde beyni yıkanan çocuklarımızı kurtarmadığımız sürece kendi kazdığımız kuyuya düşmemiz kaçınılmaz. Yıllardır yazıldı, söylendi, tartışıldı. Sağırlar sürüsü duymadı, duymaz göründü. Ana okulundan başlandı işe. Şimdi karşımızda prof. kimliğiyle dolaşıyorlar. Artık ekilenlerin biçilme zamanı gelmiş.Gerçek aydınlar şöyle mi birleşsek, böyle mi birleşsek diye tartışadursun "Atı alan Üsküdar'ı geçti."

"CÜMLE DERTLER TÜKENİR BİR GÜN
TÜRKİYE'M GÖK MAVİLİĞİNCE RAHAT
RÜZGAR GİBİ SAVRULUR HARMANLAR,
ÇALMAK ÜZERE ÖZLENEN SAAT."

(İlhan Geçer- Türkiye'm Uyanıyor-Şiir Bahçesi, 1958)

30 Ocak 2008 Çarşamba

SEN BİZİ BAĞIŞLAMA ATATÜRK

"
Varıp anıtına saygıda duranlar,
Bilirsin,
Çoğu sencil değil!

Överek yitirdiler seni.
Biçimsel sınırlamalarla, tutsak
Anlamsız, kalıplaşmış kahraman ettiler.
Ve sonra
Güle oynaya
Adına, anlamına basa basa
Ne yaptınsa Mustafa Kemal
Ne işaretledinse sevgili Gazi Paşa
Ne düşledinse Atatürk
Tümünü , acımasız yıkıp attılar.

Hem de
Adını ana ana
Sen bizi bağışlama!

"Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür"
Kuşaklardı özlemin,
Geleceğe, çağlar ötesine dönük
Bilinçle, bilgiyle, sevgiyle sarılıp
Anadolu insanına güvenle
Toprağının hem altına hem üstüne
Yaşanmış bütün uygarlıklarına
"Benim..." diyerek
Alnı ak, başı dik.
İnançla, onurla
Yaşamanın tadına vararak
Senden güçlenip
Seni aşarak.
Bir güzelim ülke doğurganlığının
Şehveti içinde
Tomurcuklanıp uç vermiş gençler
Bereketli yağmurlar gibiydiler
Yağdı yağacak...
Biz onları alanlarda, sokaklarda,
Okullarda vuruşturup
Vurdumduymaz, umursamaz,
Sinsi
Bir acımasızlıkla, her gün ama her gün
Törenli, törensiz gönderiyoruz
Kıyıma, ölüme şimdi.

Hem de
Adını ana ana
Sen bizi bağışlama!
"
M. Sunullah Arısoy

29 Ocak 2008 Salı

TİLKİ, DERİSİNDEN VAZGEÇER; HUYUNDAN VAZGEÇMEZ

"Kişinin umutsuzluğu korkunçtur. Toplumun umutsuzluğu ondan bin kez daha fazla korkunçtur."
Umudumuzu yitirmeyelim, diyorum ama öyle olaylar yaşıyoruz ki olanaksızlığın ötesine hızla sürükleniyoruz toplumca.... Gülmekle ağlamak arasındayız.... Yakında herkes gülmeye başlayacak korkarım.
Akşamki türban gösterilerinden sonra, başını şöyle bağlayacaksın, saçmalığından sonra , ne denir bilmiyorum. Alıştıra alıştıra, yavaş yavaş, adım adım sürükleniyoruz. Kurbağa testi yapıyorlar akıllarınca... Ortaya lafı at, bekle... Tepkiler büyükse şimdilik adımını küçült, sırasını, gününü bekle.... Günümüzü göster...
Sabah bir haber... Gözümü açtım, günaydın demeden , kargalar bile yeni uyanmışken duyulan ilk haber...Erzurum'da camide namaz kılınırken güüüm diye bir ses.... Cemaatten biri yere yığılıyor... Kimse kılını kıpırtatmıyor. Namazın bitmesi bekleniyor. Sonra bakıyorlar ki dindaşımız kalp krizinden ölmüş... Be adamlar, cennette de yer kapma telaşınız size neden insanlığınızı unutturuyor. Benim bildiğim selam verilip namaza ara verilebilir. Bir insanı kurtarmak daha mı az sevap getirirdi size?
"Karga karga gak dedi
Çık şu dala bak dedi
Çıktım baktım o dala
Bu karga çok budala."
Uludağ'da karların üzerinde çok şık beyler ip gibi bir sıraya dizilmiş , kayıyor mu? Yok canım, önce ben de öyle sandım. Giysiler harika... Tam mekana uygun, Avrupa moda mecmualarındaki mankenlerin giydiklerinden... Peki bu adamlar ne yapıyor? Karlar üzerinde namaz şov yapıyor... Acaba ömürlerinde bir kez olsun namaz kılmışlar mı bu zatlar... Aklıma fındıkların zaptından sorumlu bir devletlinin hanımı geldi.... Onlar da modern namaz kılmanın nasıl olması gerektiğini gösteriyorlardı ki! hemen önlemler alındı. Kocası başbakanımıza danıştı, boşa karını deseydi boşayacaktı. Sonra noldu bilmem. Şu medya gösterse ya, düşmelerini bekliyorlar sanırım. Pasta büyük, şimdilik nemalanmayı bozmasınlar. Dinle oynamayı seven bu iktidarın adamı hani "Bu adamı delikten süpürmeyin , kullanın diyen adamın karısı başı açık erkeklerle yan yana kendince namaz kılarken yakalanmıştı....
Bunların olmasına neden şaştığıma şaşırıyorum şimdi de... Eğitimin en tepesine getirilen yeni YÖK başkanı hala istifa etmedi... Bir bakan ve bürokratın konuşmaları mikrofona yakalanıp tüm Türkiye'ye duyuruldu... Bürokrat bakana, tam istediğimiz gibi konuşmaya başladı anlamına gelecek birşeyler söylüyor YÖK BAŞKANIMIZ hakkında. Bakan, SÖYLEMESİN DE GÖREYİM! diyor... Bu kişi anlı şanlı bir bilim adamı, prof. değil mi? Üniversitelerimizin sorunlarını çözsün diye getirilmedi mi? Daha göreve gelir gelmez tarafsızlığını, saygınlığını yitirmedi mi? Dini bilmin önüne geçirecekse aklın egemen olması gereken bilim kuruluşunda ne işi var? Batının ahlaksızlıklarını kimlerin aldığı ortada... Hangi batılı ülkede bu duruma düşen bir insan görevinden istifa etmez?
Bir başka prof. İktidar Partisinin toplantısında ATATÜRK'e hakaret etme cesaretini gösteriyor. Kraldan fazla kıralcı... Bir yerlere gelmeyi mi umuyordu o da , neyse. 15 Ay ceza almış. Gelecek seçimde milletvekili ya da bakan olur. Olmazlar oluyor son zamanlarda...
Bin çeşit tilkilikle uğraşmak zorundayız. Bu tilkiler ne derisinden ne de huyundan vazgeçeceğe benziyorlar....
Biz yine de umudumuzu yitirmeyelim, aydınlıklar geç de olsa karanlıkları yenecektir. Aydınlanmaya, aydınlatmaya devam...

28 Ocak 2008 Pazartesi

ERKEKLERİMİZE KIYMAYIN EFENDİLER

EŞİTLİK ve ÖZGÜRLÜK ...
ERKEKLERİMİZE DE...

Yıllardır bu ülkede erkekler tarafından bizim haklarımız için mücadele verilir.
Kadın hakları...
Kadının özgürlüğü...
Eşitlik...
Dinin gereğini yerine getirme...
Şimdilik de olsa türbanıyla üniversite de salınma...

Hükümetimiz günlerdir bu sorunumuzla ilgileniyor, tüm sorunları bir kenara atarak.
Çok şükür kadınlar, bugünü de gördük. Şimdi görev, mücadele sırası bize geldi. Buradan yöneticilerimize ve kadınlarımıza sesleniyorum, Anayasanın eşitlik ilkesi gereği erkeklerimiz de, şimdilik hiç olmazsa üniversitelerimize ,SARIK ve CÜPPE ile gelebilmeliler... Dini inançları, özgürlükleri gereği .
İki kız annesi olarak bunu tüm içtenliğimle istiyorum. Kızlarım ve kız öğrencilerim adına ısrar ediyorum.
Düşünün ... Erkek öğrenciler kendi inanışına, düşünüşüne uygun kız arkadaş arıyor ya da eş... İşte türbanlı kızlarımız, istediğini seç. Ya kızlarımız... Onlar için bu kolaylığı getirmenin kime ne zararı olacak ki... Bence yararı olacak... Yanılma, aldanma sorunlarını önleyeceğiz. Erkeklerin neci olduğunu nasıl anlayacak bu kızlarımız? Kötü niyetli kişileri, nasıl yaralanmadan şıp diye seçecek... Yine kadınlarımızın işi zorlaştı. Ben de bu erkekler ne iyi diyordum kendi kendime... Bizi bizden çok düşünüyorlar , ama yine yanılmışım...
İnanın yakışmıyor... Türbanlı , şık Emine Hanım; Hayrünisa Hanım ve diğer bakan, milletvekili, bürokrat hanımları... Ve yanlarında inançlarının ne olduğu anlaşılmayan, çağdaş giyimli devlet büyüklerimiz... "Devletin dini olmaz, devlet büyüklerimizin olur... çünkü onlar şahıstır." O zaman türbanlının yanına yakışan bir erkek cüppe ve sarığı düşünülmeli... Cemil İpekçi bu konuda seve seve yardımcı olur sanırım.
Efes'te görmüş, çok yadırgamıştım.Başı türbanlı, pardüsülü bir kadın, pardesönün altına da pantol giymişti. Kavurucu bir sıcak hepimizi buram buram terletiyordu. Kadının yanındaki eşi ise kısa şort ve atlet giymişti... İki şıktan biri arasında kalıp soruyu boş bırakmanın akıllıca olduğuna karar vermiştim. Öğrenciler bilir yanışlar doğruları götürüyor sınavlarda... Yaşam da bir sınav olduğuna göre... Yalnız merak da ediyorum... Başka sınavlarda da çıkabilir karşıma. Bilen yazsın da öğrenelim. Efes'teki adam ya dinsiz, karısı dindar, ya da bu adam dini kendisi için çağa, ortama, mevsim koşullarına, akla göre doğru yorumlayan bencil olduğu için karısını düşünmeyen biri.... Sizce hangisi doğru?
Erkekler kendileri için bir şey istemeyi erkekliklerine yediremedikleri için susuyorlar... Kadınları bu kadar düşündükleri yeter... BİRAZ DA ERKEKLERİ KONUŞALIM. ERKEKLERE KIYMAYIN EFENDİLER. Kadınlar tamam...

HAYDİ ERKEKLER... CESARET.... SIRA SİZDE...

DİL SÖYLER SAKLANIR BAŞ BELAYA KATLANIR

" DİL SÖYLER SAKLANIR, BAŞ BELAYA KATLANIR."

"DİLİM SENİ DİLİM DİLİM DİLEYİM,
BAŞIMA HER GELENİ SENDEN BİLEYİM."

"TATLI DİL YILANI DELİĞİNDEN ÇIKARIR."

" SÖZ VAR İŞ BİTİRİR, SÖZ VAR BAŞ YİTİRİR."

"DİLİN KEMİĞİ YOKTUR."

Dille ilgili daha pek çok özlü söz sıralayabiliriz, ancak bu kadarı bile dili kullanmanın ne kadar önemli olduğunu anlatıyor bize.
Şimdi aklıma geldi, günümüze uygun olsun diye şunu da eklemeliyim.

"DERVİŞİN FİKRİ NEYSE ZİKRİ DE ODUR."

Son günlerde hepimiz konuşuyoruz... Ne güzel! Tüm sorunlarımız çözülmüş, tek sorunumuz kalmış. Onu da çözdük mü çözüldüğümüzün resmidir.
Dünya bizim gibi mi ya... Bazıları bir zamanlar "MELEKLERİN KANADI VAR MI YOK MU? MELEKLER ERKEK Mİ DİŞİMİ ?" diye tartışırken İSTANBUL kucağımıza düştü... Ne güzel değil mi? Galiba onlar akıllandılar şimdi...
Dünya ekonomik krizi düşünüyor. Çözümler üretmeye çalışıyor. Durumları bizden kötü mü? Hayır. Bizim ekonomi nasıl? Tepetaklak... Cari açık korkunç. Borç kambur kambur üstüne... Dünyanın en yüksek faiziyle borçlanıyoruz. Japon ev hanımları bile parasını bizde değerlendiriyor. Kendi ülkesinde % 1-2 faiz getirisi varken Türkiye % 17 faiz ödüyor. En yüksek faizi biz ödüyoruz. Ne güzel değil mi? Bunu konuşuyor muyuz? Hayır. Bu önemsiz mi? "BİZE BİR ŞEY OLMAZ, BAKANLARIMIZ BAKARAK HALLEDİYOR. Konuşulan ne? TÜRBAN.
Güzel değil mi?
BORSA... Bu gerçekten bizi ilgilendirmiyor... İnip çıkıyormuş... Olsun "Borsada parası olanlar düşünsün..." Biz 65 milyonun parası yok ki borsayla ilgilenelim. Biz bankalara ihtiyaç kredi almak ve borçlarımızı ödemek için yeni krediler almak için gidiyoruz. Devlet borçlu, biz borçlu... Güzel değil mi? Halkın keyfi gıcır. Çözülmedik bir sorunumuz kaldı!.. TÜRBAN...
Çocuklarımız üniversitede okuyor... Güzel mi güzel... Yurt sorunları var mı? Yok... Gelsinler GÜLEN YURTLARINA OTURSUNLAR... Yurt istemiyorlarsa IŞIK IŞIK PARLAYAN EVLERİMİZ VAR... Kapıları herkese açık. Tek sorun başlar kapalı olacak. TÜRBANSIZ ALMAM ABİ... Burssa burs, yemekse yemek, türban da türban...
SAĞLIK, EĞİTİM, ADALET, HUKUK... TÜRBANI TAK , GERİSİNİ MERAK ETME SEN...
BİLİM, SANAT, EDEBİYAT,TİYATRO , MÜZİK, RESİM, HEYKEL, BALE... Onlar da ne?
TÜRBAN DA TÜRBAN...
VAN.... YÜCEL AŞKIN... İNTİHAR ... ŞEMDİNLİ RAPORU... SAVCI...
TRABZON... EMNİYET... RAMAZAN... İSTANBUL ISTİHBARAT... ERGENEKON... DANIŞTAY... CUMHURİYET...
MALATYA ... KATLİAM... İFADE... TELEFON... EKSİK GEDİK...
İHALELER...YOLSUZLUK...HORTUM...
ORMAN ARAZİLERİ, VAKIFLAR YASASI...
ÇEVRE KATLİAMI... ÇEVRECİLER...
MERKEZ BANKASI... İSTANBUL...
ŞEYHLER... MÜRİTLER... DERVİŞLER...
KAPKAÇ...TALAN.... VURGUN...SOYGUN...
TERÖR... BÖLÜCÜLÜK... ŞEHİT... ASKER... YAN GELİP YATMAK...
ANANI DA AL GİT...
HAVA YOLLARI... YOK DEVE
TREN KAZALARI, HIZLI TREN...
DUAYLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜTME..
TARİKAT....TİCARET...SİYASET

OY OY T ÜRBAN... OY
TÜRBAN DA GÜZELİM
TÜRBAN
EN BÜYÜK SORUN
TÜRBAN
OY TÜRBAN TÜRBAN
AH NELER İSTİYOR CANIM
NE İSTERSEN ALAYIM
YETER Kİ GİY TÜRBAN

Galiba çıldırmaya başladım... DİL... dedik, nereye geldik. Dilim seni dilim dilim dileyim , başıma her geleni senden bileyim... Melekler dediler, İstanbul Kanatlandı. Türban türban derken Türkiyem kanatlansın istemiyorum... Çılgınlığım ondan...

27 Ocak 2008 Pazar

KADINLARIMIZ

"
Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayaklar altında akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Önce aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlekler ölülerine.
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde,odunda ve pazardaki
ve karasapana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bacakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru...
"
Nazım Hikmet

26 Ocak 2008 Cumartesi

BAĞIMSIZLIK GÜLÜ

"
Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

Bir basmadan alıp o gülü
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan emeğimizden
Dokuduğumuz halk gülü.

Hoyrat ellerinden alıp o gülü?
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların
Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.

Yerine koymak, kutsamak o gülü
Hangi yerine?
MUSTAFA KEMAL'İN BAHÇESİNE
BİR ULUSUN SULADIĞI BESLEDİĞİ
YEDİVEREN BAĞIMSIZLIK GÜLÜ!
"
( Ceyhun Atuf Kansu )

RÜZGARLARIM KONUŞUYOR

"
Anne girmem bu oyuncak dükkanına
Orda toplar, tayyareler, tanklar var.

Seviyorum söğüt dalı atımı
Tekme atmaz, ısırmaz.

Ben yaşamak istiyorum
Ağaç gibi sessiz sessiz ve rahat.
Karınca karınca değil,
Serile serile boylu boyunca.

Anne girmem bu oyuncak dükkanına
Orda toplar, tayyareler, tanklar var.
"
( Cahit Irgat)

UTANMAK

" su korkusuna uğradığım geceler
yıldızsız geceler
ıssız bir ova ıslığıyla kolaklarıma dolan
artık ne bir tek satır yazıyorum
ne bir tek satır okuyorum
herhangi bir kitaptan

gözlerim sonuna kadar karanlığa açılmış
bir deniz feneri inat ve çalışkanlığıyla durup durup
kırık sakallı bir dağ köylüsüne bakıyorum
damarları düğümlü kuvayı milliyeci ellerine
ve göz kapaklarının arkasından
bir yeraltı nehri gibi gizli gizli akan
devler yorgunluğuna
utanıyorum "

(Attila İlhan)

LAİKLİK NE DEĞİLDİR



"Dünyanın başka uygar toplumlarında olduğu gibi Atatürk Türkiyesinde de laiklik, bireylerin birey olarak diledikleri dinsel inanca sahip olmalarına ya da hiçbir dinsel inanca sahip olmamalarına başta devlet, hiç kimsenin karışmaması olarak anlaşılır.
Ancak yine başka toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de laik düzene karşı olanlar kendi dinsel tutumlarının topluma zorla benimsetilmesi amacında olduklarını açıkça ortaya koyamadıkları ve makullük dışına çıkmayı göze almadıkça laiklik ilkesine doğrudan doğruya karşı çıkamadıkları için genellikle laiklik kavramına ve laik devlet, laik toplum düzeni kavramlarına eksik ya da yanlış tanımlamalar getirmeye yönelmişlerdir. BÖYLECE DİNİ SİYASETE ve BAŞKA TÜR BENCİLCE ÇIKARLARA ARAÇ YAPABİLME KAPILARINI ZORLAMAYA ÇALIŞMIŞLARDIR.
Laiklik Ne Değildir?
  • Laiklik, en sık yinelenen " Dinle devletin birbirinden ayrı olması..." tanımının yüzeysel olarak anlaşılmasına dayalı "Din alanında kim ne yaparsa yapsın, devlet karışamaz." anlamını taşımaz.
  • Laiklik devlet gücünün, otoritesinin ve olanaklarının herhangi bir dinsel inancın ya da inançsızlığın eğitilmesinde, öğretilmesinde, yayılmasında kullanılması demek de değildir. Çünkü böyle bir durumda başka dinden ya da mezhepten olanların, aynı dini ayrı biçimlerde yorumlayanların ve herhangi bir dinsel inanç beslemeye gerek görmeyenlerin inanç ve vicdan özgürlükleri ortadan kaldırılmış olur.
Mustafa Kemal Atatürk'ün eşsiz önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi bir ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır. Bir toplumsal -yeniden- biçimleniştir. Ulusal bağımsızlığı ve özgür düşünceyi temel aldığı için bir Türk Aydınlanmasıdır.
Gerçekten laik bir dünya anlayışı temeli üzerinde yükselen Türk Devrimi, Türk toplumunda akıl çağını etkin biçimde açmıştır.
Türk Devriminin temeli olan ulusal bağımsızlık ilkesi, düşünce ve inanç bağımsızlığı ve özgürlüğü demek olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların doğmatik zincirleriyle aklın bağlandığı yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile görülemez. BUNUN GİBİ İNANÇLARIN YÖNETİMİNDE BİLİM DE YAPILAMAZ. Öyleyse laik düşünüş ve davranış olmadan DEMOKRATİK BİR HUKUK DEVLETİ DE KURULAMAZ.
Öte yandan laiklik, " Dil, kan, hatta din birliğine karşın Türk halkını yüzyıllar boyunca bin parçaya bölen ACIKLI DİDİŞMENİN de sonu, en sağlam birlik demek olan eğitim ve kültür birliğinin de başlangıcıdır.
Atatürk 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu'da şunları söylemiştir:
Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümden çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmak... Şimdiye değin ulusun kafasını paslandıran , uyuşturan... düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşünüşlerdeki boş inançlar tümden kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça kafaya gerçek ışıklarını ulaştırmak olanaksızdır.
Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat,uygarlık tarikatıdır.
Yol ayrımına mı geldik, ne dersiniz? Tehlike kapıyı çalmaya başladı. Korkarım başkaları da sırada... Yazık... "

24 Ocak 2008 Perşembe

GELENLER ve GİDENLER

24 OCAK 2008


UNUTMADIK... ÇARESİZİZ...

Gelenlerden söz etmeyeceğim. Onları görüyorsunuz...

Ya gidenler...

Uğur Mumcu.... Bundan on beş yıl önce bugün evinin önünde arabasına konulan bombanın patlatılması sonucu öldürüldü.... Suçu , araştırmacı gazetesi olmak... Hukukçu olmak... Aydın olmak... Aydınlatmak...

Bahriye Üçok.... İlahiyat Fakültesinde Prof. .... Evine gönderilen bombalı kitap paketinin patlaması sonucu öldürüldü... Suçu aydın bilim insanı olmak... Dini doğru anlamak, doğru anlatmak....Aydın olmak... Aydınlatmak...

Muammer Aksoy... Evinin önünde öldürüldü.... Suçu Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı olmak... Hukukçu olmak... Aydın olmak ... Aydınlatmak...

Ahmet Taner Kışlalı... Evinin önünde arabasına konan bombanın patlatılması sonucu öldürüldü... Atatürkçü bilim insanı... Aydın olmak... Aydınlatmak...

Çetin Emeç.... Gazeteci.... Aydın olmak... Aydınlatmak...

Abdi İpekçi.... Gazeteci... Aydın olmak....Aydınlatmak...

Turan Dursun... Din konusunda eserler yayınlamak... Öldürüldü...
Gonca Kuriş... Öldürüldü...
Hizbullah evlerinde bulunan mezarlarda öldürülen sayısız insanlar, dindarlar...

Sivas Madımak Otelinde yakılan aydınlarımız...
Aziz Nesin'in yakılmak istenmesi...

Necip Hablemitoğlu... Bilim insanı... Araştırmacı.... Aydın olmak... Aydınlatmak...

Danıştay katliamı...
Ve niceleri...
Sizleri unutmadık, unutmayacağız... Sadece bu.... Elimizden başka da bir şey gelmiyor ki...Çaresiziz... Hayır hayır.... Çaresiz değiliz. Çare sizsiniz.... "Ses ol , ışık ol." Aydınlan, aydınlat..... Uyan, uyandır....

UNUTMA!..
"Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, sayıları daha çok olduğu halde , seyirci kalıp hiç bir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdedir." (Eınsteın)

ÇOK ÖNEMLİ- OKU TÜRKİYE'M

  • Kalp krizi geçiriyorsanız: Göğsünüzden başlayıp kolunuza ve çenenize yayılan şiddetli bir ağrı hissettiğiniz anda, çok kuvvetli bir şekilde ÖKSÜRÜN. Nefes alıp tekrar tekrar öksürün...
  • Kutuda ya da şişede satılan İÇECEKLERİ BARDAKLA İÇİN. Ya da iyice temizlemeden içmeyin. Çünkü bunlar farelerin cirit attığı depolarda saklanıyor. Farenin üzerine bıraktığı zehirli maddeler ÖLDÜRÜCÜ olabiliyor.
  • Siz ve özellikle çocuklarınız karanlık bir ortamda uyuyun... Neden? Saat 23.00 ile 05.00 arasında beynimiz melatonin denilen bir hormon salgılıyormuş. Bu da vücudumuzun biyolojik saatini ayarlayarak ritmi düzenliyormuş. Ayrıca diğer antioksidan tesirleri güçlendiriyormuş. Kanserli hücrelere karşı koruma sağlıyormuş. Üreme sisteminde etkiliymiş. Yorgunluk, isteksizlik durumlarımızı gideriyormuş. Yalnız bu hormon ışığa karşı duyarlıymış. Karanlık ortamda salgılanıyormuş. Okuduğum yazıya göre bu nedenle körlerde kanser yok denecek kadar azmış...
  • Türban amaç değil, ARAÇTIR. Önce üniversiteler, sonra liseler, ilköğretim... İran'ı düşünün. Dinimizin tek kuralı türban mı? Erkeklerin uyması gereken kurallardan neden hiç söz edilmiyor? Özgürlük denilerek kadınlarımızın özgürlükleri ellerinden alınmaya çalışılıyor... Faiz haram değil mi?
  • LÜTFEN SEVDİKLERİNİZİ UYARIN...

22 Ocak 2008 Salı

SİNEKLİ BAKKAL

Halide Edip Adıvar'ın " Sinekli Bakkal " romanı dizi olarak ATV'de yayınlanıyordu. Kaldırılmış. Neden ?
Değerli oyuncumuz Şemsi İnkaya dizide mahalle imamını canlandırıyordu.
Kanal yöneticileri "Bu halinle Fetullah Gülen Hocaefendiye benziyorsun. " diyerek (iddiaya göre) oyunu kaldırmışlar. İmamlar bu kadar kötü olamaz. Takke tesbih böyle gösterilemez diyerek... Bir iddia da izlenmediği için kaldırılmış...
Nerelere geldik, nelere tanık oluyoruz, daha neler göreceğiz?
Mülkiye.... tamam.
Medya...... tamam
Adliye ( az kaldı, yıpratmaya devam) ... tamam.
Ordu....( yıpratmaya devam)
Eğitim.... tamam
Türban.... (Çankaya'da konuk ağırlıyor. )... tamam
Diğer türbanlılar, onlar beklesin, işimiz bitinceye kadar tartışılmaya devam.
SİNEKLİ BAKKAL: Aksaray'da Sinekli Bakkal Mahallesinde yaşayan insanların sergilendiği bu roman II. Abdülhamit'in son saltanat yıllarında geçer. Mahalle İmamının kızı Emine, babasının istememesine karşın ortaoyuncu ve bakkal Tevfik ile evlenmiştir. Kısa bir süre sonra kocasıyla anlaşamayarak kızı Rabia ile birlikte babasının yanına döner. İmam, torununu yetiştirir hafız ve mevlithan yapar. Aynı semtte oturan Abdülhamit'in zaptiye nazırı Selim Paşanın karısı Rabia ile ilgilenmektedir. Bu ilgi sonucu dostlarından mavlevi şeyhi Vehbi Efendiden müzik dersi almasını sağlamıştır. Bu arada Selim Paşanın oğlu Hilmi ve Tevfik " Genç Türkler " le çalıştıkları için Şam'a sürülürler.
Rabia, Selim Paşa konağından tanıdığı İtalyan müzisyen Peregrini ile müslüman olması koşuluyla evlenir. Ondan bir çocuğu olur.
Meşrutiyetin ilan edilmesi üzerine sürgünden dönen Tevfik , hürriyet kahramanı olarak karşılanır. Karşılayanlar arasında onu ihbar eden kişi herkesten çok "yaşasın hürriyet" çığlıkları atmaktadır. Bir anda dönmüştür. ( Değiştim, geliştim, dönüştüm... diyenlerden)

Eski düzenin , konak ve yalı çevresinde kümelenen soylular, sarayda görevli kişiler ve onların hizmetindekilerin yaşamları, davranışlarıyla sergilendiği romanın belirgin özelliği toplumsal olaylardan soyutlanmamasıdır. Halide Edip Rabia'nın çocukluğu, ilk gençliği evresindeki gelişmelerle birlikte hem İstanbul'un tabana yakın bir kesimini, hem de Osmanlı egemen sınıfını yansıtabilmiştir.
1) Bu sınıfın önemli kişilerinden Selim Paşa, padişahla devlet kavramını birleştiren bir "sadık köle", bir eski dönem adamıdır. Padişahın güvenliği söz konusu olunca elçileri bile falakaya yatırmaktan çekinmeyeceğini söyleyecek kadar devlet- padişah kavramına "adeta mistik" bir heyecanla bağlı görünür.
Ona göre : "Kişi bir buğday tanesi, hükümet ve devlet bir değirmen "dir. Devlet ve hükümet" Her taneyi ezer, istediği şekle sokar."
Ne var ki , oğlunun "Genç Türkler"le birlikte çalıştığını öğrenmesi, hele Tevfik'in işkenceye karşı oğlunu ele vermemesi Selim Paşayı hem kendi görevi hem bireysel bilinç konusunda düşünmeye zorlar. Serttir yine ama içinden, inancından çok şey yitirmiştir. Giderek yönetimden çekilme aşamasına geldiği zaman eski Zaptiye Nazırı kimliğini "dar kafalı, aptal, yarı makina bir esir" biçiminde görmeye başlar.
2) Romanın eski düzenin dar kalıpları içine sığmayan kişileri arasında "Genç Türkler" vardır. Selim Paşa'nın oğlu Hilmi babasının yüzüne karşı : "PADİŞAHIN ZULMÜNE İSYAN NEDEN SUÇ OLSUN ?" "SİZİN SUÇLU SAYDIĞINIZ ADAMLAR DA SİZİ SUÇLU SAYABİLİRLER..."

Oku Türkiyem... Oku, öğren, öğret...
Kimse kimseyi kandırmasın.
YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL,
YA DA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN...
Saygılarımla...

KORKİREM

" Bir ülkede halk ve onu yönetenler aynı rüyayı görmeye başlamışsa uyanık kalanlar kabus görmeye başlar." (anonim)

" Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil,
Sayıları daha çok olduğu halde,
Seyirci kalıp hiç bir şey yapmayanlar yüzünden
Tehlikeli bir yerdedir. " ( Albert Eınsteın )

"İnsanın kazandığı paradan değil, PARANIN KAZANDIĞI İNSANDAN KORKULUR." (Atasözü)

"Dünyada her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır." ATATÜRK

"Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var.
Lakin bir lafa bakarım,
Laf mı diye...
Bir de söyleyene bakarım,
Adam mı diye...." ( ? )

" Bir zifir karanlıkta düştüm yola
Vurdum yolumu dağlara
Can görürem, cin görürem, KORKMİREM.
Kükremiş aslan görürem , KORKMİREM.
Bir yobaz insan görürem,
KORKİREM...
Onun can alıcı fikirlerinden
Can alıcı zikirlerinden
KORKİREM balam KORKİREM...
( Mirza Alekber Sabir )

21 Ocak 2008 Pazartesi

TÜRBAN- NEDEN ŞİMDİ ? III

"Aldıkça al, daldıkça dal,
Çaldıkça çal...
İstersen ver yüz arzuhal,
Ne sorgusu var, ne sual..." (Neyzen Tevfik )

Sizce Ulus'umuzun en önemli sorunu ne?
İşsizlik mi? Yoo iş bilenin, kılıç kullananın. Arayan bulur! Aramıyorlar ki... İşten çıkarılanlar? Onlar mı? Onlar özel insanlar, öyle güzel çalıştılar ki , iş yerleri özelleşti...
Yoksulluk? Yok öyle bir şey... Türkiye'de yok yok... Her şey var. Bankalar sokağa düşmüş, önüne gelene kredi kartı dağıtıyor. Alsınlar birkaç tane harcasınlar. Hem bankalar öyle borcunu zamanında ödeyeni hiç sevmiyor. Ödemeyi ne kadar geciktirirsen o kadar iyi müşteri oluyormuşsun. Ben duyunca şaşırdım, ama düşününce hak verdim. Geciktirmek faizi biriktiriyor. Borç katlanarak büyüyor... Olsun... Devletimiz de öyle yapmıyor mu? "Borç yiğidin kamçısıdır." Burada arkamızı sıkı tutmakta yarar var. Çocukları yurt dışında okutabilmek için güçlü dostlar da edinmeliyiz. Onların bursuyla okurlar... Bu arada dostlarımız aldıkları ihalelerle büyürler. Çocuklarımızı oralarda genel müdür olarak işe de yerleştiririz, işsizlik var , diyenlere inat.
Sigara ... En büyük sorun bence... Öyle olmasa aylar sonra başlayacak bir sevgi yasağını çok acele duyurmazlardı değil mi? Herkes böylece sigarayı bırakacağına göre tekel de zarar edecek. Devlet zarar edeceği belli bir kurumu neden elinde tutsun ki... Önce yasak duyuruldu, hemen arkasından Tekelin satılacağı... Yalnız aklıma takılan bir soru var, özelde çalışan biri olarak pek anlayamadım. Az buçuk özeli biliyorum. Sinekten yağ çıkarılıyor... Geçen yıla göre yarı yarıya düşürüldü kazancımız, kaybettiğimiz haklarımız da cabası. Daha çok çalışıp daha az kazanıyoruz. Şimdi Tekeli hangi özel şirket alır ki... Merakla bekliyorum. Tabiki ucuza alacaklar, yasaklandığı için. Keşke diyorum yasağı duyurmadan satsaydık, ülkemiz için daha iyi olmaz mıydı? Pahalıya satardık, diğer özelleştirmelerden kazandıklarımız gibi hayırlı işlerde kullanırdık paraları... Gerçi ben duymadım o paraların nerelerde kullanıldığını ama mutlaka duyan olmuştur... Belki de tanıdık birileri alır Tekeli, acıyıp sigara yasağını o zaman kaldırırlar, bizler rahat rahat tüttürürüz, onlar da kazanır.
Ticaret iyi bir şey. Örneğin gemi alıyorsun, gemi kendi borcunu ödüyor. Ben de almak istiyorum bir gemi... " Gemilerde talim var, bahriyeli yarim var; o da gitti gelmedi, ne talihsiz başım var..."
TERÖR.... O da mı sorun? Boş ver , üzerinde durmaya değmez. Mehmetçik nasıl olsa bu sorunu bitirir.
İspanya , "Zil, şal ve gül..." ülkesi... Gitti başbakanımız. O kadar önemli ki her şeyi bıraktı, TÜRBAN TARTIŞMASINI başlattı.
Şimdi söyler misiniz, sizce Türkiye'nin en önemli sorunu ne?
Ben ÖRT Kİ ÖLEM diyorum.

FİNAL- OYNATMAYA AZ KALDI...

21 OCAK 2008



TÜRBAN TARTIŞMASI... NEDEN ŞİMDİ? II

" Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar , her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de , insanları aldatmak da girer."



"Hala bu sistem devam ediyor ve bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım, aşmaları lazım, hava boşluğu gibi bu da meselenin diğer yanıdır. Bir diğer yanı da , İSTER ADLİYEDE, İSTER MÜLKİYEDE ARKADAŞLARIMIZ gittikleri yerlerde daha rahat iş yapmaları, tutunmaları, büyümeleri, KAYMAKAM İSELER VALİ OLMALARI, SIRADAN BİR HAKİM İSELER ,TAKDİR TOPLAYAN BİR HAKİM OLMALARI, biraz orada da böyle taşra teşkilatında , siyasi güçlerle , siyasi kuvvetlerle de belli ölçüde BİZE YÜZDE YÜZ TERS OLAN İNSANLARLA AÇIK DİYALOG OLMASA BİLE ONLARLA DA BÖYLE ÇATIŞMAMALI, fakat az buçuk böyle aynı cephe sayabilecekleri yani duygumuza, düşüncemize, siyasi mülahaza ile bile sıcak bakan ve sizi bütün bütün reddetmeyen bir çevre içinde mütalaa edebileceğimiz siyasiler vardır. Refahtan bugünkü manasıyla, DYP'ye kadar yaşayan bir şeydir, siyasi yelpazedir. BU İNSANLARLA ÇATIŞMADAN ONLARLA ARAMIZDAKİ FARKI, MÜŞTEREKLERİ ORTAYA KOYARAK, O ÇİZGİDE BELLİ BİR MÜNASEBET TESİSİNDE YARAR VAR BENCE..."



"Mesela geldi Mahmut Efendi, sizin kafanız gide gide onların MÜBAREK SARIKLARINA, CÜBBELERİNE takılır. O ÖNEMLİ VAZİFE.... gören zat , bana göre çok önemli, ama hayati bazı ünitelerinde , bazı sahalarında , BAZI KİMSELERİN ÖYLE OLMASINDA YARAR VAR yani , hazret o hususa kilitlenmiş olduğundan dolayı o işin dışındaki işler Allah kapalı tutuyor olabilir ona, neden yani, demiştir ki Mahmutcuğum sen öyle dağılma o tür şeylere, sen Ç A R Ş A F I, sen Ş A L V A R I, sen C Ü P P E Y İ, sen SA R I Ğ I
P R O P A G A N D A et... Bu çok lüzumlu... Hakikaten gençler için fena duygulara , fena düşüncelere karşı SAKAL kadar koruyucu, başka bir sütre yoktur, şalvar da o sütre yanında ayrı bir sütredir, cüppe de ayrı bir sütredir."



"KIVAMA GELEBİLECEĞİNİZ ANA KADAR , dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşabileceğiniz ana kadar o gücü temsil edeceğiniz elinizde olacak ana kadar , TÜRKİYE'DEKİ DEVLET YAPISI ÖLÇÜSÜNE GÖRE BÜTÜN ANAYASAL MÜESSESELERDEKİ GÜÇ ve KUVVETİ CEPHENİZE ÇEKECEĞİNİZ ANA KADAR her adım, erken sayılır, her adım 20 gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir, civcivleri terk eden kuluçka gibi , civcivleri doluya, fırtınaya terk etmek gibi bir şeydir ve burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla bir gün hesaplaşacak bu arkadaşların, hesaplaşma yollarını öğretme işidir. TALİM ve TERBİYE İŞİDİR. Böylesine feleğin çemberinden geçenler inşallah GELECEĞİN FİKİR İŞÇİLERİ OLARAK KENDİ DÜNYALARINI KURACAKLARDIR. Biz buyuz, sesimiz soluğumuz bu, bunca kalabalık içerisinde duygu ve düşüncelerimi sözde mahremce anlattım ama size mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki, elinizdeki meyve suları, boş kutularını dışarı çıkarken , bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olma yoluyla çöp kutularına atıp gideceksiniz, arz edebildim mi evet, SIRRIM SENİN ESİRİNDİR, SÖYLERSEN ESİRİ OLURSUN."



"Din-i mübin-i İslam'a hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla , bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir. Şeklen asker değiliz ama, ruhen askeriz ve öyle de olmalıyız, hatta öyle olmak mecburiyetindeyiz. Bu sebeple İslami hizmetlerde nefer olduğunu idrak edemeyen ve neferliğe ters tutumlar içine giren herkes, mutlaka, ama mutlaka BUNUN CEZASINI ÇEKER."



"Siz bir sivilsiniz, silahınız yok, kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar... oysa askerde tek başına bile olsanız, iktidarınız , silahınız, ferdi kabiliyet ve cesaretinizin yanı sıra , içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hatta bir orduyu bile esir edebilirsiniz."



"ÖYLEYSE , GELECEĞİ KUCAKLAYIP PLANLAYANLAR, oturup onu bekleyeceğine, kendilerini ona ASKER olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. TA Kİ GELDİĞİNDE HAZIR OLAN ASKERİNİN BAŞINA GEÇEBİLSİN."



"Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip karşısına acele çıkılmamalı... Yoksa bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayrı memnunlar , dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler."



"Ve bilhassa HABER- ALMA hususunda her zaman hasım cephenin çok önünde olunmalıdır..."

EVET..... Yukarıda yazılanlar Fethullah Gülen'in düşünceleri. Necip HABLEMİTOĞLU'nun "KÖSTEBEK" isimli eserinden alınmıştır. Ne yazık ki Sayın Hablemitoğlu öldürülmüştür...
15 NİSAN 1968 tarihinde Ankara İlahiyat Fakültesinde boykot başlatılır. Boykut HATİCE BABACAN ( Sanırım Dışişleri bakanımızın halası oluyor kendisi) adlı kız öğrencinin , hocaların uyarısına karşın başörtüsünü derste de çıkarmaması nedeniyle başlatılır. TÜRBAN çok sonra moda oldu. O zamanlarda başörtüsü vardı. Hatice Babacan'ın derste de başörtüsünü açmaması nedeniyle , olayla ilgili olarak Mustafa Demiröz adlı öğrencinin hocası Sayın BAHRİYE ÜÇOK'a hakaret etmesinden dolayı fakülteden uzaklaştırılmaları üzerine , İslamcı yayınların kışkırtmasıyla İlahiyat Fakültesinde boykut başlatılır.( Destek veren Talebe Birliğinin başında kim vardı,şimdilerde bakan olmuş?..)
AYDIN BİLİM İNSANIMIZ DOÇENT BAHRİYE ÜÇOK daha sonraki yıllarda evine gönderilen BOMBALI PAKETLE ÖLDÜRÜLÜR. ( Failleri bulundu mu bilmiyorum.)
TÜRBAN ...... EVET TÜRBAN .... Tartışılıyor. Tartışılacak... Sayın Ahmet Hakan konuyu önemli bulduğunu söylüyor Hürriyet'teki köşesinde... Doğru bence de önemli... Ancak o bilerek ya da bilmeyerek ( bilmesi, hatta benden çok daha fazlasını bilmesi gerekir , aralarından ayrılmış biri olduğunu söylediğine göre...) sorunu çok basite indirgemiş. Türban başka gelişmeler için ARAÇ MI AMAÇ MI? Bence araç olarak kullanılıyor. Her şey gibi, herkes gibi kullanılıyor. Zamanı gelince , buruşturulup bir kenara atılacak mendil gibi.
Sorun kullanılacak mıyız uyanana kadar. SORUN TÜRBAN DEĞİL Kİ... SORUN ULUSUMUZ İÇİN VAR OLMAK YA DA OLMAMAK SORUNUDUR...
Kişisel çıkarlar uğruna, oy avcılığı uğruna bu oyuna alet olanlar aklınızı başınıza toplama zamanı gelmedi mi? Yarın çok geç olacak...

17 Ocak 2008 Perşembe

TÜRBAN TARTIŞMASI - NEDEN ŞİMDİ ? I

17 OCAK 2008





"Adliyede, Mülkiyede veya başka bir HAYATİ MÜESSESEDE bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim O ÜNİTELERDE GARANTİMİZDİR. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır."



"Türkiye'de önümüzü kestiler. Yürüyemiyoruz, orada durgun sular gibi bir de gölleşme imajı uyandıracaksınız. Zorlayacaksınız, yerinde yürüyor gibi yapacaksınız. Çünkü durmak, hem durgunluk paslanma meydana getirir.... bu Mülkiyede de, Adliyede de her zaman söz konusu olur. Yürümeli, eğer biz tüm nabzı, kalbi dinledik. Baktık ki, geriye adım attıracaklar, bence adım atmam beklerim, fırsat kollarım. Yani her şey bir oyundur. Kung Fu gibi bir oyundur. Taek- wando gibi bir oyundur. Yani her zaman insanın hasmını bir yumruk vurup, yere yıkması şeklinde değildir. Bazen hasmından kaçmak bile çok önemli bir manevradır. Kuvvet dengesi yoksa, kuvvete başvurmayın.Çok iyi planlayacak, ona göre yürüyeceksiniz.Dışarıdan bizi korkaklıkla itham edeceklerdir. Allah bizim çaremize bakacak."



"Devletle çatışarak bir yere gidemezdiniz. Demek devletin de, bu çok yüksek gayeleri gerçekleştirmek için BELLİ KIVAMA GELMESİ LAZIM. Devletin belli ölçüde , o kıvama geldiğini söyleyebiliriz... Bütün bu farklı kanaatlerimiz halihazırdaki zemini değerlendirme açısından , körü körüne devlet düşmanlığı yapmamızı , devletle çatışmacı bir tavra girmemizi gerektirmez... Bizler evrensel bir mesajın hizmetkarlarıyız."



"Evet , tırmanma şeridindeyiz; yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasmımız var."



"Dava insanlarının münferit hareket etmeleri son derece sakıncalıdır... davaya zımni ve kapalı bir ihanettir."





"Bu adliye için de aynen söz konusudur. Yani siz hakim değilseniz, başka kuvvetler var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek öyle dengeli, dikkatli, temkinli yürümekte yarar var ki, geriye adım atmayalım. ZIPLAYACAKSIN, yerinde yürür gibi yapacaksın. Çünkü durmak sende durgunluk, paslanma meydana getirir. Bu açıdan hiç durmamalı. İşler en kötü duruma göre hesap edilmeli. İyi çıkarsa hızlı yürürüz. İyi bir maratoncu gibi koşarız. Bakarız ki tıkanmalar var bu defa da zıplarız, yerimizde zıplarız öyle durma yok bizde."





"Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. BU AÇIDAN ADLİYE, MÜLKİYE veya başka HAYATİ BİR MÜESSESEDE bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ülkelerde garantimizdir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır. Zayiata meydan vermeyin. Daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu demeli, sürekli o araştırılmalı, daha bir takviye edilmeli, fakat mevcuttan da bir ölçüde taviz verilmemeli derken yani fevkalade korunmaya alınmalı, katiyyen zayiata meydan verilmemelidir. Bu açıdan bizim ister bu dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Bu koruma mevzuunda işte arz ettiğim gibi belki işin esnekliğinden istifade edilebilir. Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın. Bu açıdan, diğer taraftan bu kanun ve kuralları kullanma, biraz önce anlattığım esneklik içinde, diğer taraftan bir kanun ve kural adamı olma imajını uyandırmak, yani harfiyen riayet ediyor bunlar denmeli, denmeli ki muntazam terfilerin arkasında bir ölçüde bu vardır. Ve sizin ileriki dönemde daha hayati, daha önemli yerlere gelmenizin arkasında da bu vardır. Yani sivrilmeden mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ileri gitmek, işte bu iki müessesede olduğu gibi hayati, dinamik bir kısım müesseselerde söz konusudur. Ta ilerilere gitme, böyle can damarları içinde dolaşma ve eğer dönülüp gelinecekse yara alınmadan, hissettirilmeden dönüp geriye gelme meselesi geleceğimiz adına çok esaslı hususlardır." Fethullah Gülen



DEVAM EDECEK.....



KÖSTEBEK

( Dr. Necip Hablemitoğlu)

15 Ocak 2008 Salı

ELAZIĞ OKUYOR

15 OCAK 2008

Bu konudaki haberleri okudukça bir Elazığlı olarak gurur duymamak elde değil...Elazığ okuyor... Göze de, kulağa da yüreğe de hoş geliyor...
Başta Sayın Vali Muammer Muştal olmak üzere emeği geçen herkesi kutluyorum.
Öğretmenmiş sayın valimiz. Ne güzel... Kendine yakışanı yapmış. Dileğim "Türkiye Okuyor " haberleriyle devam eder bu güzel çalışmalar...
Okumak... Kör , sağır, dilsiz olmamak. Aydınlanmak, aydınlatmak...
Elazığ Okuyor... Peki Elazığ ne okuyor? Bu konuda tatmin edici bir açıklama göremedim. Aslında iyi kitap- kötü kitap diye bir ayrımı sevmiyorum. Her çeşit kitap okunmalı. Yalnız tek yanlı okunanlar beni hep tedirgin etmiştir. Özellikle gelişme çağındakilere hep aynı düşünceyi savunan kitaplar verirseniz, iyilik değil kötülük yaparsınız çocuklara. Beyni yıkanmış gençler yetiştirirsiniz. Siyahı da beyazı da göstermeliyiz çocuklarımıza... Düşünmeye, araştırmaya, sorgulamaya, yorumlamaya da olanak tanımalıyız. Ancak okumaktan o zaman özlediğimiz başarıyı sağlarız. Düşünmek, inanmak... Birincisi zordur, çaba ister, emek ister, kişiyi yorar. Ya inanmak? Bu kolay... Birileri düşünmüştür, siz sadece o düşüncede yazılanları okursanız aynen benimsersiniz yazılanları. İşin kötüsü kendiniz düşünmüş gibi de savunursunuz, hatta bazıları uğruna ölümü bile göze alabilir. Kaş yapayım derken göz de çıkarmak var işin içinde... Dikkatli olmak, titiz davranmak ve tarafsız davranabilmek çok önemli kitap seçiminde...
Elazığ, Harput Kültür Şehrimiz... Tarihiyle, folklorüyle, güzellikleriyle, dürüst insanlarıyla , sevgili gakkoşlarıyla canımız, cananımız, özlemimiz... Gençliğimin güzel şehri... Son kez birkaç yıl önce gittim. Nasıl da özlemişim! Bahçeli evimizi güçlükle bulduk. Her yanı apartmanlarla çevrilmiş, o arada aynen kalmış. Ev sahipleri yoktu. Bahçesine kendi ellerimizle diktiğimiz meyve ağaçlarından kayısı, erik, elma aşırdım. Yemeğe kıyamadım. Öptüm, kokladım..... kokladım....
Kapalı Çarşıdan tuzsuz Şavak Peyniri aldım; toz şeker, yağ aldım... Fırında "Peynirli Ekmek " yaptırdım. Harput'ta Balak Gazi Heykeliyle hasret giderdim. Eğri minareli cami, Sarahatun cami, Arap Baba türbesi yine büyüleyiciydi benim için. Babam Harput'ta çocukluğunun evini gösterdi bize. Buzluk mağarasını gezdik. Yaz ortasında, buram buram güneşin terlettiği, yakıp kavurduğu bir anda mağaranın içindeki buz tabakalarıyla serinledik. Yazın soğuk, kışın sıcak mağara kaç yerde var ki... Eskiden kışlık yiyecekler burada saklanırmış. Şimdilerde devam ediyor mu bilemiyorum...
Harput Kalesi... Tepeden görülen Elazığ Ovası... Gölcük(Hazar Gölü), Keban Barajı, Cumhuriyet İlkokulu, Ayten Öğretmenim, Atatürk Ortaokulu, Nurettin Hasköylü(Türkçe Öğretmenim), Elazığ Lisesi, Mehmet Naci Onur( Edebiyat Öğretmenim) , Elazığ Ortaokulu ( ilk öğretmenliğim, öğrencilerim, canlarım) ...
Elazığ Okuyor... Ne güzel! Elazığ'a çok yakışıyor bu söz... Oku güzel şehrim... Her şeyi oku. Aydınlansın şehrimiz, aydınlansın yurdumuz.Atalarımızın yaktığı "Çayda Çıra " ışığını yaysın tüm insanlığa... İyilikler, güzellikler doğruluklar göstersin hepimize...
Seni ve insanlarını seviyorum...

14 Ocak 2008 Pazartesi

KARAGÜN DOSTU

" biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir
ama yine de
matarasında su
torbasında ekmek
ve kemerinde kurşun kalmamışları
ayakta tutabilir

biliyorum
şiirle şarkıyla olacak iş değil bu
dalda narı
tarlada ekini kızartamaz güvercinin gurultusu
ama yine de
dişler arasında bıçak gibi parlar kavgada
şiirin doğrultusu

göz gözü görmez olmuş
tek bir ışık bile yok
yürek bir yaralı şahindir
döner boşlukta

belki bir şiir
belki bir şiir kırıntısı
çalar kapımızı umutsuz karanlıkta
yoklar yüreğimizi
iğilir yaramıza
dağıtır korkumuzu

ve karşı tepelerden
gürül gürül bir kalk borusu "

Hasan Hüseyin

12 Ocak 2008 Cumartesi

PATRON KİM?

12 OCAK 2008

Özel sektörde ilk günümdü... Giriş için gerekli tüm evrakları tamamlayıp gelmiştim. Hava bunaltıcı derecede sıcaktı. Yorulmuştum. Oturdum, evrakları verdim ve bir yorgunluk sigarası yaktım... Yakar yakmaz da bir uyarı aldım. Yok yok patrondan değil , genç bir arkadaştan:

"Patronların yanında sigara içilmez! "

Şaşalamıştım, biraz da kızmıştım genç arkadaşa. Sonra da :

"Öğretmenin patronu olmaz!" diyivermiştim...

Aradan dört yıl geçti. Ben patronlukla tanıştım. Oluyormuş, öğretmenin de patronu oluyormuş, hem de nasıl... Alıştım sonra. Toplantılardaki sert çıkışlardan sonra , dışarda bana :"Biraz sert yaptım ama böyle olmasa işler yürümüyor öğretmenim, sözlerim kesinlikle sizinle değil, genç arkadaşlarımızla ilgili ."tarzında özürler de söylendiği için çok zor geçmedi üç yıl. Ben işimi severek yapıyordum zaten. Çocuklarım büyümüş, ikisi de İstanbul'da... Öğrencilerimle güzel zamanlar geçiriyordum. Yani yaşantımdan memnundum.

Sonra... Asıl patron ayrıldı. Tüm ortaklar patron oldu. Sayısını tam olarak bilemiyorum. Meğer beterin beteri varmış. Şimdi herkes patron. Bir kısmı ise ben daha çok patronum havasında... Kimsenin kimseden haberi yok. Biraz da kendi aralarında rekabet mi var bilemiyorum. Patronu arar olduk... Zor olan patronla çalışmak değilmiş; asıl başarı patronlarla çalışmakmış.

Gençlere sesleniyorum! Siz siz olun patronunuzdan yakınmayın. O da bir şey mi? Ya patronlarınız olsaydı !..

10 Ocak 2008 Perşembe

KIZILIRMAK KIYILARI

"Kardaş, senin dediklerin yok,
Halay çekilen toprak, bu toprak değil.
Çık hele Anadolu'ya,
Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,
O kadar uzak değil.

Çamı bitmiş, kavağı azalmış
Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
Yedi ay kıştan sonra
Yeşeren senin yaşamandır, toprak değil.

Yersin içersin sofrasından, üç yüz senedir
Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan,
Mevsimler soğumuş, sular azalmış
Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil.

Parça parça yarılmış öküz ardında,
Parmağı üç pare, tırnağı ak değil.
Utanır elin ayağın,
Korkarsın yakından görsen
Eli el değil, ayağı ayak değil.

Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,
Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil.
Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna
Uyandırmazsan
Uyanacak değil.

Dertle sefaletle yüklü,
Siyah leşlerle kararmış, berrak değil.
Çağlayan ne,
Akan kim,
Kızılırmak değil.

Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum.
Geçmiş zamanlar geleceklerden parlak değil.
Vakte şahadet edercesine yükselmiş,
Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine
Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil."

Fazıl Hüsnü Dağlarca 'ya saygılarımla... Değişen bir şey var mı?

9 Ocak 2008 Çarşamba

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

9 OCAK 2008

Büyük Ozan DAĞLARCA evinin müze olması için Kadıköy Belediye başkanıyla görüşmüş...
Çok sevindim bu habere. Teşekkürler Doğan Hızlan Usta'ya da... Ondan öğrendim.
Fazıl Hüsnü Dağlarca ulusumuzun yüzakı ozanlarımızdan. Kendisine uzun ve sağlıklı nice yıllar, güzel şiirler diliyorum. Ölümsüzlerden olduğunu kendisi de biliyordur mutlaka. Atatürk öldü mü? Yaşıyor, yaşayacak. Türkiye Cumhuriyetiyle birlikte yaşayacak. Ozanlarımız, yazarlarımız, sanatçılarımız da... Ülkemizin aydınlık yüzü olarak yaşayacak, bizleri de yaşatacaklar... Saygılar hepsine.
Burada bir üzüntümü de paylaşmak istiyorum, belki bir duyan olur da ilgilenirler... Eğitim Enstitüsünden mezun olduktan otuz yıl sonra ilk kez okul arkadaşlarımızla buluştuk İstanbul'da. Çok güzeldi, unutulmaz mutluluklar yaşadık birlikte. Gezdik , dolaştık , İstanbul'u yaşadık doyasıya. Ve Burgaz Ada'ya, Sait Faik Abasıyanık'a da bir merhaba diyelim dedik . Gittik, müze olan evini gezdik...Etkilendik, o havayı soluduk. Yalnız bakımsızdı, ona yakışmıyordu. Zarar veririz endişesiyle yürümeye korkuyorduk. İki yıl geçti aradan , belki daha iyi durumdadır. Bilmiyorum bu değerbilmezlerin değer olduğu ortamda ilgilenen olmuş mudur?
Bugün uluslar sanatçılarıyla anılıyor. Değer buluyor. Biz neden bundan yararlanmıyoruz. Gurur duyduklarımız , "Türkiye seninle gurur duyuyor !" dediklerimiz bunu hak ediyor mu? Bu işte bir yanlışlık yok mu? Dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say'a söylenenlere bakın! Sonra da neden geri kaldığımızı düşünün...
Fazıl Hüsnü Dağlarca'yla başladım söze; onun şiiriyle bitireyim.Saygılarımla...

"Mustafa Kemal'i gördüm düşümde
Daha, diyordu.
Şehit olasım geldi hemen,
Sabaha, diyordu.

Al bir kalpak giymişti, al,
Al bir ata binmişti, al.
ZAFER IRAK MI DEDİM,
AHA, DİYORDU."

7 Ocak 2008 Pazartesi

AFFETMEK

7 OCAK 2008

"Affetmek büyüklüktür." denir. Bir de : "Affetmem, affedersem daha büyüğünü yaparsın."...
Siz hangisinden yanasınız? Bugünlerde tartışılan konu af...
Birinci söz kulağa daha hoş geliyor değil mi? Ama akılcı mı? Bence değil.
Terör olaylarına karışmış, pişmanlık duymuş (!) kişileri affedelim, deniyor. Böylece terörün kökü kazınacakmışmış. Gel de gülme. Öyle vaatler yapılıyor ki teröristler için, insanın devletin ilgisinden yararlanabilme adına terörist olası geliyor. Devletini seven, ulusal çıkarları için kişisel çıkarlarından vazgeçenler için de bir şeyler düşünüldüğünü ne zaman göreceğiz? Burada haksızlık yapmama adına söylemeliyim; başbakanımız, bizi sevdiğini açıkladı geçenlerde. Nasıl mı? Sigaraya zam yaparak sağlığımızı korumak istediğini belirtti. Çok teşekkür ediyoruz da elektriğe bu kadar yüklü zam yapmasının nedeninin sevgisinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda pek açıklık getirmedi. Sanırım haberleri izleyip sinirlenmemizi önlemek içindir. "Erken yatarım, erken kalkarım; bir yumurtayı sütle çarpamam, kızarmış ekmek biraz da peynir (olsa) ne güzel yenir." Erken yatmak elektrik tasarrufu demektir. Okumak, yazmak, düşünmek boş işlerdir. O bizim için de millet vekillerimiz için de düşünür, kararını verir. Aslında millet vekillerinin de meclise gidip parmak kaldırmalarına gerek var mı bilmiyorum. Çok yoruluyorlar, üzülüyoruz.Gece yarılarına kadar Meclisin elektrikleri de yanıyor, yazık... En iyisi erkenden uyumak...
Öyle Taksim'e falan gitmeye de gerek yok. Tacize uğrarsınız. "Ey kadınlar! Örtünün ve evinizde oturun! Gördünüz turistlerin başına geleni!" Bu tacizciler Nişantaşı' na neden gitmediler anlayamadım ! Önlem mi alındı yoksa? Seneye oraya da gitsinler de herkes evinde otursun artık...
Ne diyorduk, af... Tacizcilerin affedilecek suçları yok, suç kadınlarda... Evlerinde otursalardı bunlar başlarına gelmeyecekti! Neyse bu seferlik affedelim kadınlarımızı da olmaz mı? Adamcıkları kafeste mi besleyeceğiz? Zincire mi vuracağız ? En kolayı kadınları eve kapatmak!
Trafik canavarı var bir de... Canavar olmayı kim ister? Kaza, adı üstünde. Her şey bir anda olmuyor mu? Kasıt yok... Affetmek büyüklüktür, gelin şunlara da bir büyüklük yapalım. Terörde kasıt var, bunda yok. Ölenler, yaralılar, yakınları mı? Ecel , kardeşim! "Ecel gelmiş cihane, baş ağrısı bahane..." Hem onları cezalandırmak ölenleri geri getirecek mi? Benden öneri: Trafik cezalarını affetmek, pişmanlık duyanlar için olmalı... Kırmızı ışıkta geçmek affedilmeyecek bir suç mu? Adam dershanenin önünde bomba patlatıyor, af diyoruz da kırmızı ışıkta geçene, hız sınırını birazcık aşana, yanlış yerde park edene neden demeyelim?
Vergi borçları! Bence en masum suçlardan, affet abi... Hırsızlık, dolandırıcılık, gasp,aşk cinayetleri, töre cinayetleri af kapsanına alınsın.
Okullardaki disiplin kurulları neden hala var? Öğretmen en affedici kişi olmalı. Çocuk bunlar ayol... Sınavlardan fırsat bulduklarında bakıyorlar haberlere ki Türkiye "Suçlularıyla gurur duyuyor !" , onlar da ucundan kıyısından suça özeniyor. Kime özensin başka? Kim ki dürüst, kurallara uyuyor, vergisini zamanında yatırıyor, işini büyük bir titizlikle yapıyor ve yoksulluk sınırında yaşıyor. Kimse de onunla gurur duymuyor. Diğerleri öyle mi ya? Adam hapisten çıkıyor, krallar gibi ağırlanıyor; Türkiye onlarla gurur duyuyor. Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, siz çocuk olsaydınız hangisini örnek alırdınız?
Hayır.... Hayır. Bin kez hayır. Affetmeyelim , terörist affedilir mi? Çocuklarımızın bile masum suçlarını affederken yaptıklarının yanlışlığını iyice anlatalım onlara. Daha büyük suçlardan korumak için yapmalıyız bunu...
Ateş düştüğü yeri yakar. Binlerce insanımızı acımadan öldürenleri ne hakla affetmek istiyorlar? Kendi çocuklarının burnu kanasaydı affedebilecekler miydi? Fakir fukara çocukları şehit edilirken birilerinin çocukları şirketler kurup patronlaşırken affedelim demenin mantığını anlayan var mı? Lütfen anlatsın bize...
Tehlike kapıya dayandı. "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!"

4 Ocak 2008 Cuma

MİMLENMEK

Benim bildiğim anlamıyla mimlenmek, hayra alamet bir durum değil... Hatta tehlikeli bir durum. Polis mimledi mi yandınız demektir. Ancak uzun zamandır merak ettiğim, bir başka anlamını bugün öğrendim. Öğrenmenin yaşı yok... Ben de seni mimledim İlbilge Hatun.
Küçük şeyler... Aslında hiç de küçük değil bence. Bir bütünün parçaları.Meşhur sözdür: "Bir mıh bir nal kurtarır; bir nal bir at kurtarır; bir at bir er kurtarır; bir er de vatanı kurtarır." Şimdi mıh( çivi) çakmak mı kolay, vatanı kurtarmak mı? Üşengeçlik yaptığımız zaman biriken işler üstümüze üstümüze gelir, bizi yıldırır. Hiç bir şey güç değil, yeter ki küçük parçalara bölelim.
Örneğin resimler... Bekletilecek konu mu? Uzak diyarlarda birileri onlara bakmak için yanıp tutuşurken "Üşendim seçemedim!" demek haksızlık değil de nedir? Olmaz efendim, olmaz...
Yemek yediniz, biraz sonra değil, hemen toplanmalı masa... Biraz sonra dediğiniz zaman gelir oturur uyuşukluk... Meydanı onlara bırakmanın anlamı ne*? Hemen, şimdi... Yorulmamanın, işleri dert etmemenin ön koşulu... Bekletmemeli. O anda çözmeli ve rahat rahat dinlenmenin keyfini tatmalı... Beklerken işler dinlenme de olmuyor, oturulsa bile...
Kuaför konusu da önemli... Kuaförüm bile resim bekliyor, merak içinde.Saçıma bakacakmış , meslek aşkıyla...
Mimlenmeye uydu mu bilmem, benden bu kadar... Yukardakiler çay servisi bekler, mutluluğun sırrı küçük şeylerde gizli. Küçük ihmaller büyük sorunlar yaşatıyor insanlara. Biriktirmeden çözümlemek en iyisi değil mi?

AYDIN MISIN ?

"Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerde
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun?

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol, ışık ol, yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol.

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alınteri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol.

Yollar kesilmiş alanlar sarılı
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol. "

Rıfat Ilgaz

2008... Acılarla başladı ulusumuz için yine... Taksimde yaşanan utançla başladı, Diyarbakır'da acıyla devam ediyor... Bitecek gibi de görünmüyor
TERÖR... Baş belası... Birilerinin ödü kopuyor bitecek diye. "Kurt dumanlı havayı severmiş." İçimizdeki kurtlar da öyle. Amaç korkutmak, sindirmek, bu ortamdan yararlanmak...
İç ve dış düşmanlar el ele... Duyduk duymadık demeyin, önlemlerinizi alın, operasyon yapacağız, dendi. Bekledik... bekledik... bekledik... Neden, niçin ? Neyi, kimi? Bilmiyoruz. Kış da geldi çattı, baktı ki yok ortalıkta kimse : "Tam zamanı dendi !" Mehmetçik karlı dağlarda terörist avına çıkarken büyük şehirlerde bombalar patlar oldu. Masum insanlarımız hedef alındı, korkarım son olmayacak da...
Kürt yurttaşlarımıza karşı değiliz, ama kürtçülere karşıyız; dine karşı değiliz, dincilere karşıyız... Görünen o ki kürtçülerle, dinciler dış düşmanların desteğiyle ülkemizi yok etme konusunda birleşmişler. Tüm kurumlarımız birer birer ele geçiriliyor, etkisizleştiriliyor. Sıra gözbebeğimiz ordumuzda mı ne?
Bizler ne yapıyoruz peki? Hiçbir şey! Umutsuzluk batağına saplanıp kalmışız, Cumhuriyet mitingleriyle kendimize gelir gibi olduk, seçimde bu çabaların boşa gitmesiyle küsüp meydanı boş bıraktık.Kişinin umutsuzluğu kötüdür; toplumun umutsuzluğu ondan binlerce kez daha korkunçtur...
Rıfat Ilgaz, başlarken aldığım şiirinde, aydınların yapması gerekeni anlatmış. Hiçbir şey yapamıyorsak, korkuluk da mı olamıyoruz? Artık uyanma zamanımız gelmedi mi? Yarın çok geç olacak diye korkuyorum...

1 Ocak 2008 Salı

BU KAÇINCI YENİ YIL ?

01 OCAK 2008

YENİ YIL

Bir yılı daha geride bıraktık, hem de özellikle son aylarında kişisel olarak bizi mutluluğun zirvesine taşıyan bir yılı...Toplumsal açıdan ne yazık ki bunu söyleyemeyeceğim . Yeni bir yıla girerken ulusumuz adına da mutluluktan söz etmek isterdim, ama yapamayacağım bunu, üzgünüm...

2007 Aralık... Tüm anne ve babaların yaşamasını dileyebileceğim güzel günler yaşattı bize... Teşekkürler 2007, güle güle git, yolun açık olsun.

Hoşgeldin 2008...
Dört saate yaklaşmış geleli... Biz de biraz önce geldik evimize, dostlarımızla birlikteydik... Güzel bir giriş oldu. Umalım gidişin daha güzel olur...Özellikle ulusum adına mutlu bir yıl diliyorum senden, duy sesimizi lütfen...
Bir şiirle merhaba demeliyim yeni yıla; Melih Cevdet Anday'dan...

TOHUM

Dört nala haberci ilk yazdan
Aşağıdan inceden beyazdan
Dumanı tüten sıcak tohum
Dolan kara toprağı dolan
Ulaş yeryüzüne ak tohum

Hey gücüne kurban olduğum
Dağ taş dinlemezim hey aman
Göster o gül yüzünü göster
Önce yeşil yeşil bak tohum
Sonra sarı sarı gülüver

Donansın donansın daneler
Kız oğlan kız, alaca kana
Tarlalar sebil tek bedava
Ver güzelim ver yiğitim ver
Pir aşkına fakir aşkına

Anladım farkı neden sonra
Tohumdan başka şeymiş bitki
Bu küçük deli fişekteki
Ne ki? Ağaç mı allı pullu
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?

Kim bilecek... kapalı kutu
Ama bulut, yağmur bulutu
Gelir kararır nerdeyse
Tohum altta nefes nefese
Kulağı gök gürültüsünde.

Şimdi uyumalıyım, hoşça gel, hoşça yaşat, hoşça git...