29 Şubat 2008 Cuma

29 ŞUBAT'TA NİKAH

Bugün bir tanıdığın nikahına gideceğim, diyince arkadaşım, mutlaka damat istemiştir bu tarihi diye espiri yaptı. Böylece dört yılda bir kutlarlar diye de ekledi...

Kimin istediğini bilmiyorum. Belki de öyle denk gelmiştir.
Çok kalabalıktı. Çoğu davetli ayakta izledi töreni. Şahitler alkışlandı, gelinle damat alkışlandı. Sadece Belediye Başkanı hiç ama hiç kimse tarafından alkışlanmadı... Oysa, nikahı Belediye Başkanımız kıyacacak, diye çok da coşkulu duyuru yapılmıştı, mikrofonla...

Başkanın alkışlanmama öyküsü ilk değil. Pek çok toplantıda buna tanık oldum.

Aslında iyi bir insan. Tanışıklığımız eskilere dayanıyor. Ama iktidar uğruna yanlış tercih yapınca bu hallere düştü. Daha önceleri başka partinin adayı olmuş, seçilememişti. Son Belediye Seçimlerinde iktidarın adayı oldu ve seçildi. Ne kazandı bilmiyorum ama dostlarının pek çoğunu kaybettiği kesin. İkinci kez aday gösterileceğini sanmıyorum. O zamanlar "Değiştim " diyerek oy toplamaları gerekiyordu... Artık bu süreç tamamlandı. Şimdilerde yine değişerek eski durumlara döndüklerine göre kendilerinden olan bir aday göstereceklerdir. Yani bizim başkan, başkanlık uğruna, diğer insanları yönlendirmiş oldu. Şimdi başkanımız iki tarafa da yaranamıyor... Oy verenler hem ona hem de kendilerine kızıyor. Oy vermeyenler ülkenin yaşamak zorunda kaldıklarını gördükçe çok kızıyor. Yani ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabildi bizim başkan...

Değer miydi ?

BİZ BU "...U " NİYE YEDİK?

Öykü bu ya...

Beyle uşağı yolculuğu çıkmışlar. Yalnız bey atının üzerinde giderken uşağı da yanında yürüyerek gidiyormuş. Uzun bir süre bu şekilde devam etmişler. Artık uşak yürümekte iyice zorlanıyormuş. Yoldan geçenler de duyuracak şekilde söylenmeye başlamışlar:
- Ne zalim adamlar var ! Uşağı yürüyemiyor artık, sürünüyor. Kendisi atın üzerine kurulmuş !..
Bey bakmış olacak gibi değil. Homurtular iyice yükselmeye başlamış.
Uşağına :
-Şu yerdeki " ...u " yersen, ata sen bineceksin, ben de yanında yürüyeceğim.
demiş.
Uşak bir ata, bir " ...a", bir de ayaklarına bakmış; sonra da çaresiz yerde duran " ...u " yemiş.
Yolculuk yeniden başlamış. Başlamış ama beyin durumu uşaktan da kötü. Hiç alışkın değil yürümeye! Çabuk oflamaya poflamaya başlamış. Üstelik yanlarından geçenlerin alaylı sözlerinden de kurtulamamış :
- Dünyada ne aptal insanlar var ! Koskoca bey kan ter içinde yürüyor, uşağı ise atın üstünde çalım satıyor !
Dayanacak gücü kalmayan bey, uşağına artık yeter, diye yalvarmaya başlamış. -Olmaz, anlaşma yaptık !
yanıtını almış, ama üstelemekten de geri durmamış. Sonunda uşak:
- Bir koşulla...
demiş .
- Şu yerdeki " ...u " yersen, olur !
Beyde düşünecek derman bile kalmamış ve denileni yapmış.

Sonra yolculuk başladığı gibi devam etmiş.
Bey bakmış, uşağı kıkır kıkır gülüyor. Sormuş :
- Ne gülüyorsun ?
Uşak da :
Halimize bak, yine eskisi gibi gidecekdiysek, biz bu "...u " niye yedik ?

NEDEN BİZ BÖYLEYİZ

Artık gerçekten çok sıkıldım.
Günler, aylar, mevsimler, yıllar geçiyor...
İktidarlar değişiyor...
Bakanlar, milletvekilleri, rektörler, genel müdürler gelip gidiyor...
Zaman değişiyor, yüz yıllar değişiyor...
Biz değişmiyoruz...

Bu sıra bloglara şöyle bir göz attım.
Gördüğüm beni şaşırtmadı. Yabancı blogerlerde daha çok kişisellik ve evrensellik gördüm. Kendi mutluluklarını, yaşamlarını, gezilerini, arkadaşlarını, ailelerini, çocuklarını anlatıyorlar. Sanki daha bir huzurlular. Huzursuzlukları , mutsuzlukları kişisel...
Oysa bizimkilerde öyle değil. Biz kişisel sıkıntılarımızın içinde bile toplumsal takılıyoruz. Sadece bu dönemde de değil, çoğu kez böyleyiz. Kaç ülke insanı Meclis Çalışmalarını izliyor ? Biz, hadi ben diyeyim zamanım denk gelince meclisteki konuşmaları, tartışmaları izliyorum. Televizyonda haberleri kaçırmamaya çalışıyorum. Yazıcı arkadaşların çoğu da kişiselden çok ülke sorunlarına ucundan kıyısından da olsa bulaşmış.
Her yerde insanlarımız konuşuyor. Gidin en uçtaki köy kahvesine memleket sorunları konuşuluyor... Gerçi çoğumuz söyleniyoruz, söylemiyoruz. "Hadi gelin bu konudaki yanlışı düzelttirmek için birlikte gidip yetkililere söyleyelim, sesimizi duyurmak için yürüyelim." dediğinizde Nasrettin Hoca'nın fil öyküsünde olduğu gibi, en ateşli konuşmaları, eleştirileri yapanları, sızlananları arkanızda göremiyorsunuz. "Sen git, ben sonra gelirim! " deniyor, gelmeyeceği biliniyor. Oyunun çoğunu verdiği, iktidara taşıdığı partileri eleştireceğine en acımasız eleştiriyi oy vermeyerek güçsüz konuma düşürdüğü partiye yapıyor. "Neden sorunlarımızı çözmek için bir şey yapmıyor ?
Eleştirmesinler mi? Eleştirilecek yanları yok mu ? Var , olmaz olur mu ? Var ama, sorunların çözümü için başa getirdiğin parti çözümsüzlük üretiyorsa, ülkeyi kaosa sürüklüyorsa sorumluluğun büyüğü kimde ? Sen şikayetini ona yönelteceksin öncelikle...
Neden biz böyleyiz ? Nedeni basit aslında... Ne yazık ki bizim Devlet Politikamız yok ! Hükümetler, hatta bakanlar değişince her şeyimiz değişiyor. Hele bu sıralar rejimimiz değişecek mi diye uykularımız kaçıyor.
Dün bir dostum göndermişti, daha önce de görmüştüm. Sizler de görmüşsünüzdür.
"İran'ın Dünü ve Bugünü" You tobe de videosu da var. Görmeyenler izleyebilirler. Bir de İranlı aydın kadının mektubu. Kardeşiyle ilgili yaşadıkları ve İran'a mollaların geliş öyküsü... "Bir ay sonra İran bu hale gelecek, deselerdi güler geçerdik, ama olanlar oldu, diyor. Ve bizleri çok çarpıcı örneklerle uyarıyor.
Evet biz böyleyiz... Böyle olmakta da haksız sayılmayız... Kişisel mutluluklarımızı yaşayabilmek için güven içinde olmalıyız. Ama değiliz. Korkuyoruz, rejimimize yönelik tehlikeleri görüyoruz. Endişe içindeyiz...İran'ın yaşadıklarını yaşamak istemiyoruz.
Sanırım Devlet Politikalarımız, hükümet politikalarıyla değişmediği gün kendi hayatımızı yaşamaya başlayacağız.
Bizden geçti, hiç olmazsa çocuklarımız öyle yaşasın istiyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

ÖĞÜT

"
Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan, gönülden geçici olma.
Yiğidin başına bir iş gelirse
Onu yadellere açıcı olma.

Mecliste arif ol, kelamı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe iyilik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma.

El ariftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur, gözet kendini
Kati yükseklerden uçucu olma.

Karacaoğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni her mecliste küçük düşürür
Kötülerle konup göçücü olma.
"
(Karacaoğlan)

28 Şubat 2008 Perşembe

ÖĞRENMEK

"
Kuma güvendim önceleri, sonra kayalara
Yıkılınca kayalar
Sarsıldı güvenim.
Gene de aradabir, gelişi güzel,
Güvenirim kuma da, kayalara da, ama
Biliyorum artık, öğrendim.

Saklasınlar diye verdiğim mektupları
Saklamadı güvendiklerim, ama
Güvenmediklerim geri getirdi.
Ders oldu bana, öğrendim.

Buyurduğum işi yapmadılar,
Gittiğimde yerinde gördüm,
Yanlışmış meğer.
Doğrusu yapılmış.
Ders oldu bana, öğrendim.

Sızlar yaralar
Kötü zamanlarda.
Biliyorum artık : yalnızca gömütüm
Bir şey öğretemez bana.
"
( Bertloldt Brech, çeviren: Adalet Cimcoz )

KADINDAN SORUNLU BAKAN

Başka ülkelerde var mı bilmiyorum. Kadından Sorumlu Bakanlık !
Kadından sorumlu mu yoksa sorunlu mu anlayan varsa anlatsın...
İçerde dışarda, olumlu olumsuz herkes, hepimiz bir şeyler söylüyoruz. Ülkemiz için, ulusumuz için , rejimimiz için, hukukumuz için , kadınlarımız için, kızlarımız için herkes kendi açısından önemli buluyor, tartışmaya katılıyor.

Şehitlerimizin cenaze törenleri yapılıyor. Acılar yüreklere gömülüyor. Analar ağlamayacağım diyor, için için göz yaşlarını yüreğinin derinliklerine akıtıyor. Kendini tutamayanlar haykırarak ağlıyor. Yumruklar sıkılıyor, öfkeler biriktiriliyor . Ve vatan sağolsun deniyor. Başka analar, başka bacılar, başka kadınlar, başka sevgililer , başka nişanlılar davullu zurnalı, oynata zıplata canlarını vatan savunmasına gönderiyor. "Vatan için gerekirse hepimiz ölürüz."deniyor.
"Toprak uğrunda ölen varsa vatandır..." diye düşünülüyor.

Cephede durum bu... Analar ağlıyor. Tehlike giderilsin diye bekliyor...
Arkasından ikinci cephede yine kadınlar tehlikede... Kadınların üzerinden Cumhuriyetimize, laik düzenimize, rejimimize, çocuklarımızın geleceğine yönelik bir savaş veriliyor. Karşı taraf açık değil. Takiyyenin bini bi para... Masum yüz ifadelerini takınarak, gözlerini gözlerimizden kaçırarak "Bir metre bez parçasında ne var ? " deniyor. Eğitimsiz, işsiz, yoksul, kendi derdine düşmüş insanlarımız kandırılıyor. O insanlara kızabilir miyiz. Aç insan önce karnını doyuracaktır. Çocuklarının yarınını düşünemez. O ana tencereye ne koyacağını düşünür. Öyle küçük tencerede pişirilecekle de doyuramayacaktır ki... Çok çok çok çocukları vardır. Durmadan doğurtulmaktadır kadınlarımız. Doyuramayacağı, bakamayacağı, eğitemeyeceği bir sürü çocuk...Güdülmek için , sürü gibi yönetilmek için, kolay kandırılmak için, sayı çoğunluğu sağlanmak için... Doğur doğurabildiğin kadar... Buna dur diyecek, bunu planlayacak, bakabileceğin kadar olsun, yeter artık diyecek birini gördünüz mü hiç yetkililerden...
Türban... Ülkemizin ayaklarına dolanıyor. Düşmemek için, tuzaklarından kurtulmak için aydın insanlarımızın, eğitilmiş insanlarımız, yurtsever insanlarımız canlarını dişine takmış yiğitçe çırpınıyor. Kolay iş değil bu, canı pahasına yapılıyor bu mücadele. İçerdekiler sözcü... Asıl çok uzaklardan yönetilen türban olayına karşı ulusal geleceğimizin mücadelesi bu. Aydınlanmanın öncüleri daha önce birer birer öldürülmediler mi? Bundan sonra da karanlık güçler aydınlarımıza saldırmayacak mı?
Yeni Anayasa hazırlanıyor, ülke insanlarına sunulmadan ABD' ye götürülüyor. Biz oradan yapılacak açıklamalardan, belki bazı değiştirilmelerden sonra Anayasamızın içeriğini öğrenebileceğiz. Bunun anlamı ne? Nerede kaldı tam bağımsızlık ?

Dün akşam " Genç Bakış Programı"nda gençleri izlediniz mi? Ortadoğu Üniversitesinde yapıldı bu program... Pırıl pırıl gençler... Aydınlık Geleceğimiz
Geleceğimizin bilim insanları... Oraya nasıl gittiklerini iyi biliyorum. Kızım da oradan, Elektrik Elektronik Bölümünden mezun oldu.
Boğaziçi Üniversitesinden de söz edildi programda. Orayı da çok iyi biliyorum. Oraya da nasıl çabalarla gidildiğini biliyorum. Küçük kızım bu yıl Makine Mühendisliği son sınıfında okuyor. Onu ve arkadaşlarını biliyorum. Göz bebeğimiz, geleceğimizin aydınlık yüzleri, bilim insanlarımız. Ve diğer üniversitelerde okuyan gençlerimiz. Ana baba kuzuları. Onların oralara nasıl gittiğini, nasıl özverilerde bulunduklarını yaşayanlar anlar ancak.
Siz bu çocukların hiç bir sorununu çözme çabası içinde olmayın, türban diyerek birbirine kırdırın. Boğaziçi Üniversitesi yönetimine de buradan bir sitemimi yollamak istiyorum. Yasaları uygulamama size yakışmıyor. "Ört ki ölem! " diyerek yapılanlar gün ışığına çıkıyor, çok fazla saklanamıyor, görmelisiniz. Bu bilinçli gençler size öfke duyuyor. " Ne varsa doğrudadır, doğruluk şaşar sanma!" sözünü siz de bilirsiniz değil mi?
Yeterince gelişememiş yörelerimizde görev yapan insanlarımızın çekincelerini anlayabiliriz ama sizi anlayamıyoruz doğrusu...
İktidarlar gelip geçiyor, kalıcı olan doğrular, gerçekler... Yönetimler değişiyor. Her yönetime uygun davranamazsınız. Davranırsanız inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Bir veliniz olarak bunu söyleme hakkını kendimde buluyorum.

Evet kadınlarımız ağlıyor. Yavrularımız birbirine düşürülmek isteniyor. Analarımız çıldırıyor. Kadınlar... Kadınlar... Kadınlar... Her yerde her ortamda konuşuluyor... Herkesler konuşuyor. Yalnız bir kişi hiç konuşmuyor..
KONUŞMAYAN KİM Mİ?
KADINDAN SORUMLU DEVLET BAKANI...
O HİÇ KONUŞMUYOR, SADECE BAŞBAKAN' A BAKIYOR...

VATAN TEHLİKEDE


"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini "

demiş, Namık Kemal...

Bir başka Kemal, MUSTAFA KEMAL de :

"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini "

diye yanıtlamış...

Vatan tehlikede ise gerisi teferruattır. Tehlikenin farkında mıyız ?

27 Şubat 2008 Çarşamba

ANLATIYOR DURUŞUM - BEN SANA VURULMUŞUM


TANRIM BANA ÜÇ TANE, ÜÇ DE YETMEZ BEŞ TANE...

Dört çocuğunun annesi nikahlı karısı sustu...
İmam nikahlı, iki çocuğunun annesi, eski sekreteri, yeni sevgilisi sustu...
İmam nikahlı ikinci karısı susmadı...
Bütün kirli çamaşırlar ortaya döküldü...

Bence diğer kadınlar da konuşmalı...

Konuşun kadınlar! Susmayın... SUSTUKÇA SIRA SİZE DE GELECEK !

AMAN SAÇI GÖRÜNMESİN DE


26 Şubat 2008 Salı

KRALIN SARAYI

"
Haşmetli arslan merak etmiş bir gün
Kimlerin kralıyım ben, diye.
Fermanlar yollamış dört bir yana
Turalı, muralı.
"Milletim gelsin, demiş sarayıma,
Herkesi birden çağırıyorum,
Tam otuz gün açık oturum.
Ve kurultay kurulmadan önce
Bir şölen, milletimin gönlünce.
Herkes yesin içsin, eğlensin,
Kral nasıl olurmuş görsün. "
Fermanı okuyan koşmuş,
Yollar dolup taşmış.
Saraya gelince ne görsünler :

Bir mezbahaymış meğer
Saray dedikleri yer.
Girer girmez bir koku, bir koku...
En önde giren ayı, tıkamış burnunu,
Sen misin sarayın kokusunu beğenmeyen ?
Bir pençede boylamış öbür dünyayı,
Burnunu tıkayan ayı.
Maymun hak vermiş krala,
Aklı sıra yaranacak budala :
"--Aman sultanım demiş pençenize sağlık,
Bu saray bu koku nasıl sevilmez ?
Mis gibi kokuyor ortalık ;
Güller sarmısak kalır bana sorarsanız,
Bu kokunun yanında ! "

Arslan tüh demiş bu kadarına,
Bakmış hemen maymunun da icabına.
Bu arslan bir başka türlü arslan
Neron, Kalıgula falan soyundan.
Tilki, tam bunu düşünürken kral sormuş :
"-- Sen söyle bakalım demiş
Nasıl kokuyor bu saray ?"
Tilki özür dilemiş :
"-- Üzerinize afiyet nezleyim. " demiş.
Allem kallem değiştirip konuyu,
Güme getirmiş kokuyu.
Saraylılar kulağınızda küpe olsun :
Ne açık sözlü olun,
Ne de dalkavuk maymunca.
Zaman zaman da kaytarın tilki gibi
Bir şey sorulunca.
"
( Lafonten, Çeviren: Sabahattin Eyüpoğlu )

ANKARA BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYESİ

O GENEL MÜDÜR İSTİFA ETTİ

Gördünüz mü olanları ? Adam haklı değil miymiş kadınlardan korkmaktan...
Ne güzel yaşayıp gidiyordu !
Geçmişindeki yolsuzluklar, mahkumiyetler de unutulmuştu. Hükümetin çıkardığı gizli af yasasından o da yararlanacaktı; Yimpaş yöneticileri ve benzerlari gibi...
Düzenini kurmuştu, ilişkileri iyiydi; Ankara'nın saygın iş çevirenleri! emrindeydi. Şöförünü göndermesi yeterdi... Bir dediğini iki etmiyorlardı. Neden etsinler ki, bir verip belki de beş alıyorlardı. Belediye bu, her şey onun elinde... Belediyeyi eline geçiren köşeyi dönüyordu. Sade belediyeler değil, haksızlık etmeyelim. İktidarı eline geçirenleri gözden geçirin bakalım ; neydiler, ne oldular ? Çocukları bile genç yaşta neler neler aldılar, nerelere genel müdür oldular...
Bazı insanlar vardır; en önemsiz makamlara da gelse o makamı büyütür, bazıları da genel müdürlük gibi bir makamı değersizleştirir.
Kadın var adamı vezir eder; yine kadın var adamı rezil eder... Genel Müdürümüz reziline denk gelmiş. 7- 8 ay susmuş, sabretmiş, katlanmış bıçaklı tehditlerine kadının. Olur böyle şeyler aile içinde... Kol kırılır yen içinde kalır, demiş. Demiş ama öyle olmamış. İmam nikahlı, türbanlı karısı
tutmuş kendine bir de sevgili bulmuş. Olacak iş mi bu ?
Aslında buna benzer çook olaylar oluyor da genel müdürümüz para ve kadınlarıyla uğraşmaktan sabah programlarına koşup derdini anlatan imam nikahlı ne çok kadın olduğunu göremiyor. Her kocadan bir iki çocuk, birinin çocuğunu diğeri istemiyor; çocuklar kimsesizler yurduna... Yeni koca, yeni çocuk... düzen sürüp gidiyor. Bunun adına da din dedin mi akan sular duruluyor.
Herkeslerinki durulmuş da Melih Gökçek'in genel müdürününki durulmamış. Patlamış. Hep Ankara'nın su boruları mı patlayacak... Su bitti, demişlerdi de Ankara'da bidon satışları patlamıştı. Birileri, sudan para mı kazanmaya heves etmişti de borular patlayınca hevesleri kursaklarında mı kalmıştı, herkesler parlarken bu iş güdük kalmıştı. Ankara'nın bitti dedikleri su gürül gürül Ankara sokaklarına boşuna akmıştı da bitmemişti. Bir tek faydası olmuştu bunun; artık su sıkıntısından kimse söz etmez olmuştu. Ha bir de gariban bidon satıcılarıyla, bu bidonları üretenler, her kimse, para kazanmıştı. İ. Melih Gökçek'in oğlu da kılıçla adam yaralamıştı o sıralar... Görüyor musunuz şu kadınların yaptığını... Zararları sadece genel müdür olan kocalarına dokunmuyor ki... Şimdi gözler , sözler başkanlara da yönelecek ... Bütün belediyelerde olup bitenler mercek altına alınacak. Türbanla özgürleştirilen kadınlar susturulmalı. Gözü açılmamalı. Şu kadın, ah şu kadın bize bunları yapmamalıydı.
Zarar vermemek için adam genel müdürlükten istifa etti.
Bence yanlış yaptı. Bunlar artık kimsenin ilgisini çekmiyor. O kadar kömür dağıttınız halka, yiyecek içiecek verdiniz, eeeee bu arada siz de köşe oldunuz...Ne var bunda... Keşke yine sussaydınız.
Ortalık karışık... Yan gelip yatmadan , vatan için ölen şehitlerimize cenaze törenleri düzenleniyor her gün... Siz meşgulken farkedememiş olabilirsiniz. Yine üniversitelerimize türbanlı kızlar alınacak mı alınmayacak mı diye tüm haberciler okul kapılarına dizilmiş, haber yakalamaya çalışıyor. YÖK Başkanı iki kez genelge gönderiyor, alın türbanlılarımızı okula diye kendince emirler yağdırıyor da çoğu üniversite onu ciddiye bile almıyor. O, yine gözlerini kaçıra kaçıra ortalıkta dolaşıyor...
Yanlış yaptınız genel müdürüm yanlış... Tüm kötü kokulardan burnumuz düştü de kimse yerinden kıpırdamadı. Size mi kaldı dürüstlük!..
Alın dördüncüyü, beşinciyi, altıncıyı keyfinize bakın. Büyükleriniz de öyle yapıyor...

KADINLARDAN KORKULUR MU

Bazıları nedense çok korkuyor. Haksız da sayılmazlar hani.
Baksanıza Ankara Büyük Şehir Belediyesinin yan kuruluşunda olanlara...
Adamı bu genç yaşta genel müdür yapmışlar. Canını dişine takmış çalışıyor. Dini bütün. Çok da zengin, başkanı gibi... Kadınların türbanlarından yana... Onları çok seviyor, kimsenin incitmesini istemiyor. Gidip evlerinde rahat rahat otursunlar. Evse ev, hem de beş tane almış birine. Paraysa para... Kendinde nakit olmasa da şöförünü gönderip artık milyarlarca dolar mı olur, TL mi olur "Koş al gel!" diyince adamın şöförü alıp getiriyor. Bizim gibi bankaya mı gidecek, sıra mı bekleyecek, evrak mı dolduracak, faiz mi ödeyecek, kefil mi gösterecek ! Bugün bana yarın sana.. Adamın şöförü bile işi biliyor. İş bitiriyor.
Şöföre bul, der demez paralar bulunuyor. Bulunuyor da kadınları memnun ediyor mu? Eder mi?
Hep şu laikler yüzünden... Eskiden böyle miydi ya... Ne rahattık. "Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmezdik de gıkları bile çıkmazdı dördünün de!
Şimdi düştüğümüz duruma bakın. İmam nikahlı olan koskoca genel müdürü tehdit ediyor. Para da para... Kendisine beş daire aldım , para koşturdum memnun edemedim. Bak şimdilik diğer gerçek nikahlı karımın sesi çıkıyor mu? Azdırıyorlar kadınları baş edebilirsen et. Pabuç kadar dil... Allahtan bende henüz üç tane var. Bir resmi nikahlı, bir imam nikahlı bir de sevgilim var. O yeni... Önce sekreterimdi çalıştırmadım , şimdi sevgilim. Bırakmıyorlar ki rahat rahat yaşayalım. Hepsinin ayrı ayrı evi var. Sırayla dolaşıyorum, hiç bir eksiklikleri yok. Türbanın en kalitelisini alıyorum yine de memnun olmuyorlar. Anlaşılan tüm kadınları kafese koymalı yine. Şu yerel seçimleri de atlatalım, başkanıma söyleyeceğim. Sadece İmam Hatip Liselerine gitsin kızlar. Gözleri açılmasın. Adamı günaha sokuyorlar.
Be kadın, şöför parayı getirmedi mi sana!.. Daha beni neden korkutuyorsun, tehdit ediyorsun ? Getirip iki sefer de kızımıza teslim etmiş. Bak buna da sinirlendim. Kapıyı kızımıza niye açtırıyorsun ? Şöförden parayı alırken inşallah türbanını takmıştır. Ben dindar adamım, öyle şey istemem.
Tek sen olsan dediklerinin hepsini yapacağım ama, diğer ikisi de kadın. Onların da istekleri var.
Savcılara bütün bunları anlattım. Sana, tehdit ettiğinde, korkudan verdiklerimin hepsini geri istiyorum. B azıları da daha önce neden suç duyurusunda bulunmadığımı soruyor. Bu bizim aile meselemiz diye düşündüm.
Karılarımla benim iç meselem dedim ama artık dayanacak gücüm kalmadı hakim bey... Susturun şu kadınları. Herkes evinde otursun. Elinin hamuruyla erkek işlerine karışmasınlar.
Ben " din " derim işlerimi yürütürüm. Bakın benim gibi "din" diyenlere Allah yürü ya kulum diyor. İnanmazsanız etrafınızdakilere bakın. Paraya para demiyorlar. Bak hakim bey, sen de din de de gör, emekli ikramiyeni bir günde kazanırsın... Bırak ar, namus, dürüstlük, vatan millet demeyi!..Onlar kadınlarla ilgili. Erkek adam para kazanacak... Ha bir de eşinin başı türbanlı olacak... Yoksa vay haline !
Bir şey daha ... Tanıdığınız bildiğiniz şöyle eli yüzü düzgün biri yok mu? Dinin gereği dört de...

25 Şubat 2008 Pazartesi

ZEYTİNDAĞI 'ndan

"..............
Karargahın içinde "Kudüs düştü" sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut'a, Şam'a, Halep'e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı.
Artık yalnız Anadolu'yu ve İstanbul'u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık !

Zeytindağı'nın çamları arasında, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lut çukuru, şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi genişleyip derinleşiyor.

......... Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan'ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs'süz, Şam'sız, Lübnan'sız, Beyrut'suz ve Halep'siz, öz can ve ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.

Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe :
- Keşke vazifem oralarda olsaydı. Keşke o altın sağnağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terk edilmiş vatan parçası üstünden geçseydi.

............... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene :
--- Benim Ahmet'i gördünüz mü ?
diyor.
--- Hangi Ahmet? Yüz bin Ahmet'in hangisini?
Yırtık basmasının altında kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun , İstanbul yolunun aksini gösteriyor :
--- Bu tarafa gitmişti !
diyor.

O tarafa ? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı ? Ahmet'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi ? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet'ini görsen , ona da soracaksın :
--- Ahmet'imi gördün mü?

Hayır... Hiçbirimiz Ahmet'ini görmedik. Fakat Ahmet'in her şeyi gördü. Allah'ın Muhammet'e bile anlatamadığı cehennemi gördü.

Şimdi Anadolu'ya; Batıdan, Doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgarlar bozgun haykırışarak esiyor . Anadolu; demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor.

Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi; ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, ışıklarını söndürmüş, gizli ve çabuk geçiyor.

Anadolu Ahmet'ini soruyor. Ahmet, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmet , şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.

Ahmet'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bu anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmet'i kumarda kaybettik !

............................

İki hikaye işittim. Masal olmadığı için nakledeyim :
Cemal Paşa artık ordu kumandanı değildir. Mütareke yakındır. Artık, harbe niçin girdiğimiz münakaşa edilebilir. Büyük adamların, küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. Arkadaşım Y.K bahriye çantası içinde, Büyükada'ya giderken sordu :
-- Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik ?
Ve üç dört sene içinde bunalttığı bir nefesi boşaltmış gibi ohlıyarak bekledi. İşte cevap:
--- Aylık vermek için !
Ve ilave etti :
--- Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
Kırtasiye ve maaş imparatorlığunun tarihi işte böyle biter.

.........................

Bu fıkranın belki bir kıymeti olmayacaktı ; eğer sonraları şu hikayeyi işitmeseydim :
Sakarya'ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalmak için harbetmek ve muzaffer olmak lazımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur. İlim, ihtisas ve tecrübe, Mustafa Kemal'e hükmünü söylüyor :

Hazinede para kalmamıştır ; bulmak ihtimali de yoktur.

İlim, ihtisas, tecrübe... Büyük kelimeler, büyük ve korkunç ! Verdiği karar da şu :
Türk milleti istiklalini ödeyemez !
Aylık vermek için harbi bırakmak lazımdır.
Mustafa Kemal'in kararı bu değildi ; vatan ve istiklal idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu ; " Milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan müdafaası için verecektir."
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsini böyle ödedik.

Mustafa Kemal Büyük Harbe girmek aleyhinde idi : İlim adamı olduğu için !
Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için !

İşte size bütün kitabın özü : İLİM ve VATAN ADAMI OLUNUZ.
HİÇBİRİ , YALNIZ BAŞINA, NE SİZİ, NE DE MİLLETİNİ KURTARABİLİR. "
(Falih Rıfkı Atay)

YÖK YÖK YÖK

YÖK Başkanı olarak atanan kişi kendisini oraya getirenlerin emirlerine uygun hareket etmeye başladı. Başlamayıp da ne halt etsin. Tehdit altında kendisi...
Maliye Bakanının açık unutulan mikrofanlardan duyulan söylediklerini bütün Türkiye duydu. Hatırlatalım... Bakan, yapmasın da görelim! anlamına gelecek tehditvari konuşmuştu. Tabii bu bizim tesadüfen duyduklarımız. Ya duymadıklarımız?
O da kendisini oraya getirenler gibi, bir gün sonra toplanacak kurulda türban uygulamasının kararını alacaklarını söyledi sabah saatlerinde ;ama aynı günün akşamı "Türban Serbest" yasaya masaya, kurula murula gerek yok diyip fitili ateşledi... Bugün ise YÖK Toplantısı sonucunda 9 bilim insanımız başkanın yaptığının YASA TANIMAMAK olduğunu dosta düşmana duyurdular. Onlar bu ulusun yüzakı bilim insanlarımız. Hepsini saygıyla selamlıyorum. Türkiye Cumhuriyeti Laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir. Kimse hukuka aykırı işlem başlatamaz. Ben yaptım oldu, diyemez. Er ya da geç bunun hesabını verir, vermelidir.
Bugün, bunları yazmaya beni yönelten, yeni YÖK Başkanının yüz ifadesi oldu. Bilmem dikkat ettiniz mi buna... Ne kadar huzursuz, ne kadar güvensiz, ne kadar çaresiz. İçi hiç rahat değil. Biliyor, bile bile suç işliyor. Sanki kendiyle kavgalı. Gözlerini herkesten, her şeyden kaçırıyor. Tarihin onu yargılayacağının bilincinde mi acaba. Ülkeye verdiği zararın farkında mı acaba... Dışta çatışmalar sürerken , sehit sayımız on beşi, ne yazık ki, bulmuşken içteki çatışmayı fitillediğinin kendisi ayırdında mı ?
Sanırım birilerinin "aferini" gözlerini kör; kulaklarını da sağır etmiş... Yazık! İnanın ülkem adına, ulusumuz adına, çatıştırılmak istenen insanlarımız adına ne kadar üzülüyorsam bu kişi adına da üzülüyorum.
Kuşku çok kötü bir duygumuz. Durmadan kemiriyor beynimizi. Kötü olaylardan da kötü bir durum. Birinde bilerek acı çekme var, bu zamanla azalır, belki önlem alırsın, sorarsın, danışırsın, anlatırsın, rahatlarsın. Oysa diğeri, kuşku öyle değil! Doluya korsun almaz; boşa korsun dolmaz... İçten içe yer bitirirsin kendini. Onun için acı da olsa gerçekleri söylemek gerekir. Saklanan gerçekler komplo teorileriyle büyürler büyürler kocaman olurlar. Gerçeği söyleseniz de inandırıcı olamazsınız artık. Ben bilmekten değil; bilmemekten korkarım...
Harekatımız devam ediyor, yeterince bilgilendirilmiyormuşuz diye düşünüyorum. Bunu biz tek başımıza mı yapıyoruz, ABD ile mi birlikte yapıyoruz? Net değil benim kafamda. Ordumuza güvenimiz sonsuz, verilen görevi en iyi şekilde yapacaklardır.
Benim kuşkum görevi verenlerle ilgili. En çok endişelerim de hareket sonrası yapılabileceklerle ilgili... Nevruzdan önce yeni bir af dalgası olabilir mi? İşte askeri harekat dediniz yaptık , şimdi siyasi harekatta sıra... Parçalanmış, bölünmüş haritalar her yerde cirit atarken, Kürt Devleti kurmak için Türkiye, Suriye ve İran' dan alınmış topraklar bu haritaları süslerken kuşkulanmamak mı daha sağlıklı yoksa kuşkulanarak önlem almak mı varın siz karar verin.
Bugün Kara Harekatının gölgesinde Türban Çatışmalarını başlatmak isteyenler korkarım yarın Türban Çatışmalarının gölgesinde Haritaları çizilen bölünmemize bilerek ya da bilmeyerek yeşil ışık yakmazlar...

24 Şubat 2008 Pazar

AHMET NECDET SEZER ve GÜVEN

Sizi bugün her zamankinden daha çok özlüyorum Sayın Sevgili Cumhurbaşkanım...
Vatanı, ulusu çok sevdiğinizi herkes biliyor. Biz de çok seviyoruz.
Kişisel çıkarlarınızı ulusal çıkarlarımızın önüne geçirmediğinizi de... Hatta makamınıza hak olarak verilen ama size fazla gelenleri ulusa geri verdiğinizi de biliyoruz.
Çalışkan, akıllı, bilgili, kararlı, dürüst, sade ama vakur, onurlu davranan ( kişisel ve ulusal alanlarda), ailesine, çocuklarına, ulusuna değer veren biri olduğunuzu da itiraf edemeseler de herkes görüyordu...
Ancak bugün sizi çok daha fazla özlüyorum dememin nedeni sadece bunlar değil. Hepsinden çok güvenilir olmanız... Kale gibi, tek başınıza, kahramanca hukuksuzluklara, yolsuzlıklara, yanlışlara, kandırmacalara karşı dimdik orada durmanızdı.
Biliyorduk ve güveniyorduk size, bizim haklarımızı bizden iyi ve güçlü siz koruyordunuz. Siz söylediğinizde, doğrudur diyor, rahat ediyorduk. Şimdiki gibi kuşku kemirmiyordu benliğimizi...
Gittiniz... Ve biz kaygılarımızla, kuşkularımızla baş başa kaldık...
"Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış." hesabı artık her şeylerden kuşkulanır olduk. Güvenimizi, umudumuzu yitirdik.
Güven... Tüm ilişkilerimizde çok önemli değil mi? Güvenmediğimiz kişileri sevebilir miyiz? Ne kadar parlak cümlelerle anlatırlarsa anlatsınlar bizi inandıramıyorlar değiştiklerine. Zaten sözle olmuyor bu, davranışlarıyla da göstermeleri gerekmiyor mu? Sözleriyle yaptıkları birbirini yalanlıyor. Bir kez yalanını yakaladığınız kişiye kuşku duymadan güvenebilir misiniz? Parlak bir üslupla verilmiş çürük düşünceler, eğitimsiz insanlarımız tarafından ne yazık ki kolay sezilemiyor. Cahil insanlarımız biçim parlaklığı içinde, külhanbeyi tavırlarıyla konuşanlarda kendini bulduğunu sanıyor, mutlu oluyor. Oysa biraz düşünebilseler onlar da anlayacak.
Elmanın kabuğu ne kadar parlak olursa olsun, içi kurtluysa yenmez, işe yaramaz, çöplüğe atılır. Görmek lazım, elmanın içindeki çürüğü fark etmek lazım kurtuluşumuz için...

23 Şubat 2008 Cumartesi

TEVFİK FİKRET ten

SİS'ten:

"Sarmış yine afakını bir dud-ı muannit
Bir zulmet-i beyza ki peya pey mütezayit
Tazyikinin altında silinmiş gibi eşbah
Bir tozlu kesafetten ibaret bütün elvah

DOKSANBEŞE DOĞRU'dan:

Bir devr-i şeamet : yine çiğnendi yeminler;
Çiğnendi, yazık milletin ümmid-i bülendi !
Kanun diye topraklara sürtüldü cebinler
Kanun diye , kanun diye, kanun tepelendi...
Bihude figanlar yine, bihude eninler !

FERDA'dan :

Yükselmeli, dokunmalı alnın semalara
Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilalara...
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır ;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır. "

GERÇEKTEN DEĞİŞENLERE SELAM OLSUN

Nurullah Ataç
GÜNCE'den

Ocak 1957
"Bir kişi değişiyor, dün dediğinden başka türlü diyor bugün, başka türlü düşünüyor... Önüne dikilip başına kakıyorlar bunu. Neden ? Yasak mı değişmek ?
Düşünmek değiştirebilir kişiyi. Dün şuna bağlanmış, bugün bunun da bir doğrusunu, ya da güzelliğini anlamış... Neden söylemesin bunu ? Dün dediklerinden dönmeyecek diye artık inanmadığı bir görüşü mü savunsun?
Bana öyle geliyor, düşünmeyenler, ancak onlar kızar değişmeye. Kendileri düşünmeden, gözleri kapalı bağlanmışlar bir görüşe, bir türlü çıkamıyorlar ondan dışarı. İnanmışlar, inceleyerek, araştırarak değil, körü körüne inanmışlar. Böyleleri kendi inançlarına bağlı olanların çoğaldığını görünce sevinirler ; nitelikten çok niceliğe, sayıya önem verirler de onun için. Çoğalacaklar ki sustursunlar, ezsinler ki ortalığı boş bulup yalnız kendileri kazansınlar. Kazançtır bütün diledikleri. Bunun için bir kişi, aralarından ayrıldı mı, artık yenemeyecekler diye bir korku çöker içlerine, basarlar yaygarayı.
Sürü töresi... "

ŞU GİDEN ATLIYA TÜRKÜ

Ben demedim mi
Hazırlandılar
Onların yüz bin kolları var
Kırbaçları sert, yamçıları sağlam, atları kavi
Yeğin git kese sür atınla birleş
Ben demedim mi

Ben demedim mi
Tekin değil koyaklar, dağ yamaçları
Yağmur yağar ki sis basar ki kurt iner ki
Ay bulandığında gümüş rengi çakallar
Ben demedim mi
Yalnız gitme demedim mi

Çiğdeme sor, çeşmeye sor
Tek açan menevşeye sor
Ayrılık getirir ayrılıklar
Birleş demedim mi
Ben demedim mi

(Gülten Akın)

22 Şubat 2008 Cuma

YERYÜZÜ ve ÜÇ ŞEHİTLER TEPESİ

YERYÜZÜ

Gövdemiz yeryüzüdür
Bu ucu ağrısa
Hemen sızlar öteki ucu
Duymuyor musunuz
Gövdemiz eşitlik içre
Bütün özgürlüğünü
Yaşamak ister
Duymuyor musunuz

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)


ÜÇ ŞEHİTLER TEPESİ ÜÇ ŞEHİTLERİN

Vatan ayağa kalkmıştı, vatan silahı tutmuştu,
Sanki biz cansızdık parlayan bir canda.
Kendimizi seyrediyorduk, destanlar arkasından
Yürüyende, uçanda.

Her Allah Allah sesi bir göğü doldurmuştu,
Bir yöne dal budak salmıştı her beden.
Kayboldu düşman manzaranın büyüklüğünde,
Kaçtı dipçik hücumunu kabul etmeden.

Kaçtı bir daha geri dönmemek üzre,
Nura garkoldu şehitlerle başımız.
Kazanıldı Üç Şehitler tepesinden, çok şükür,
İkinci İnönü Savaşımız.

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)

YANGINDAN MAL KAÇIRMAK

KAR KAR

Farı kalbim, farı da
Kapına yağılacak karları
Kürüyeme !

Ben senin necinim, kalbim
Kulun, kölen, müneccim
İşlerin, açmazlar.... koş aç, koş aç !

Rafında kapkacak, torbanda un
Al bir lenger kar
Deve hamurunu kendine kendin !

Yokum ben, bıktım, gerçek bıktım
Kapan derdinle içerle
Acılar mı anılar mı kar kar.

(Behçet Necatigil)

Ülke yangın yeri... Nice evlere , nice yüreklere ateş düştü. Gözler kulaklar haberlerde... Olan biten takip ediliyor. Askere evladını gönderenler, vatanla birlikte yavrusunu da merak ediyor.
Beklenen , geciken, geciktirilen Kara Harekatı başladı. Geçen nisanda yapılması gereği vurgulanmıştı askerlerimiz tarafından; bu günlere kaldı. Karda kışta Mehmetçiğimiz vatan savunmasında. Bu görevi de en iyi şekilde başaracağından kuşkumuz yok. Hepimiz onlara güveniyoruz. Tarihe kahraman olarak yazılacaklardır diğerleri gibi .
Olağanüstü bir gündeyiz. Herkes vatan savunmasıyla meşgulken bir haber!..
On günden beri köşkte bekletilen "Türban Yasası" imzalanıvermiş. Tam da zamanı mıydı ne? Herkes ulusun geleceğini düşünürken, vatan savunmasını düşünürken hoop karar imzadan çıkıyor. Gözlerden kaçırılacağı sanılıyor. Tepkilerin daha az olacağı mı hesaplanıyor? Bir gün, bir gün bile sabredilemiyor. Neden?
Eşitlik deniyor. Hangi eşitlik ?
Dağda, ovada kar altında vatanı için; ulusu için canla başla mücadele eden Mehmetçik, onların aileleri, çocukları, şehitlerimiz; gelir dağılımındaki adaletsizlik; işsizlik, yoksulluk, yoksunluk, hastalar, hastaneler, vergi adaletsizliği, sendikal haklar say say bitmeyecek sorunlar... Bütün buralardaki eşitsizlik dururken yine türban. Kadınlarımızın başına çuval geçirilince eşitlik sağlanacakmış! Ne kolay... Her şey bu kadar basit mi?
Yazık... Hiç olmazsa bugün tüm ulusu kucaklamak gerekmez miydi? Göstermelik de olsaydı bu yapılmalıydı. Ama hayır, yine yapamadılar. Sanki başka hiç bir şey düşünmüyorlar. Tek dertleri türban, diğer her şey teferruat. Her yol türbana gidiyor yüreklerinde.
Bugün, on gün bekledikten sonra bugün imzalanması yangından mal kaçırmak değil de nedir?

SÜLEYMAN NAZİF'TEN NÜKTELER

Nazif, Malta dönüşünde, Ahmet Haşim'le görüşüyor. Sürgünde çektiklerini anlatıyordu:
- Birader, dedi. Bize konservenin ilk icad edildiği zamandan kalma konserveler yedirdiler. Haşim ona takılmak için:
-İnsan etinden mi? diye sordu.
-Yok canım ! İngilizler, insan eti olsa, hiç başkalarına yedirirler mi?

***
Enver Paşa'nın babası da Nazif'le birlikte Malta sürgünüdür. Bir gün Nazif ona der ki:
-Paşa hazretleri siz şurada bir İngiliz kızıyla evlensenize !
-Allah Allah ! Bu da nereden çıktı Nazif Bey?
-Şey yani Paşa hazretleri, vaktiyle bir Türk hanımla evlendiniz. Enver Paşa adlı bir mahdumunuz oldu. O, koca Osmanlı devletini batırdı. Belki, bu İngilizden doğacak oğlunuz da İngiliz İmparatorluğunu batırır da dünya büyük bir beladan kurtulur.

***
Nazif, Bağdat Valisi iken ordu kumandanlığından şöyle bir telgraf alır :
-Yüz bin okka şeker, beş yüz bin okka un ve on bin okka çay temin edip acele gönderiniz...
Nazif cevap olarak şu telgrafı çeker :
- Çin İmparatoruna çekilmesi lazım gelen bir telgraf, yanlışlıkla vilayetimize gelmiştir. Telgrafınız okunmuş ve mesuliyetimiz mahşere kalmıştır.

***

Süleyman Nazif, İcdihat Dergisi sahibi Dr Abdullah Cevdet'e zamanla çok sinirlenmeye başlamıştır. Bir gün ona sorarlar:
-Din iyi midir, fena mıdır ?
-Vallahi bu herkese göre değişir ama , eğer din fena bir şey olsaydı Abdullah Cevdet dinsiz olmazdı, cevabını verir.

***
Bir mecliste, adamın biri, Ahmet Haşim 'i "Bağdat'lıdır, Arap'tır ! " diye çekiştirirmiş. Nazif, yalvarırcasına onun sözünü kesmiş :
-Aman, demiş Bağdat'ı kaybettik bari Ahmet Haşim'e kıymayalım.

***
Nazif, Abdulhak Hamit'in yanında sık sık gördüğü hafifmeşrep ve suratsız bir kadından hoşlanmazmış. Bir gün üstadına demiş ki :
-Efendim, Fatma Hanım ölünce "Makber" i yazmıştınız. Şu yanınızdaki de ölürse herhalde "Mezbele"yi yazacaksınız.

***
Sedat Simavi, haftalık "Resimli Gazete"yi çıkarmaktadır. Gazetesinde, pek çok resim bulunmasını istediği için, bir gün Nazif'e, yazılarını kısa kesmesini rica eder. Nazif'in cevabı şu:
-Birader, siz Resimli Gazete değil, gazeteli resim çıkarmak istiyorsunuz galiba !

***
Bir gün gazetede telaşla gelirler :
Üstadım, fena bir yanlışlık olmuş, sizin yazınızın altında "Florinalı Nazım" ın imzası çıkmış, derler. Nazım, rahat bir nefes alarak der ki :
-Çok şükür ucuz kurtulmuşuz ! Ya onun yazısı altında benim imzam çıkmış olsaydı!..

İPEK BÖCEĞİ

Bugün böceklerden söz etmek istedim. Onlardan alacağımız çok ders olduğunu düşünüyorum.
İpek Böcekleri en çok dut yapraklarını sever. Geceleri kıtır kıtır yediklerini, bir müzik parçasının bas ritimleri gibi dinleyebilirsiniz.
Sonra ağızlarından çıkardıkları beyaz bir salya ile ipekten kozalarını örerler. Kendilerini de bu kozanın içine hapsederler. Bu da mutsuz bir tablonun başladığı an olur onlar için. Çünkü İpek Böceğimiz bir süre sonra sıkılacak ve gelişiminin son evresi olan kelebeğe dönüşecektir. Ve kozasını delerek dışarı çıkacaktır. Ne güzel kurtuldu, tutsaklıktan, diye mi düşündünüz ? Keşke öyle olsa!
Namık Kemal'in ünlü Hürriyet Kasidesi vardır, bilenler bilir; bilmeyenlere de hatırlatmak gerekir.
" Ne efsunkar imişsin ah, ey didar-ı hürriyet
Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten. "
Bu beyitte Namık Kemal hürriyetin esiri olduğundan söz ediyor, İpek Böceğinin esaretinden farklı bir durum ama bizim böcek de özgürlük özlemiyle başını kozasından çıkarıyor, bilmediği bir dünyaya... Uçmak, kendi kanatlarıyla havalanmak istiyor. Başaramıyor , evdeki hesap çarşıya uymuyor.
Kapıda koza üreticisi bu anı bekliyor sabırsızlıkla... Yoksa neden beslesin ki İpek Böceğini! Al gülüm ver gülüm, hesabı. Önce besleyecek, iyilik eder görüneceksin; zamanı gelince de kullanacaksın.
İpek Böceği kaçıp kurtulmak istiyor. Koza üreticisi hiç böyle bir kaçışa izin verecek midir? Bu kaçış kozanın delinmesi süt beyaz ipliğin kırık kırık çıkması demektir.
İpek Böceğinin Efendisi bu aşamada birden zalimleşir. Kozalar fırınlara gönderilir. Yüksek sıcaklıklı su kazanlarında İpek Böcekleri yanarak kızıl kahve kurtçuklara dönüşür.
İnsanoğlu bir kez daha doğayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmış olur. Çünkü doğa insana değil, insan doğaya egemendir.
Ya insanın insana egemenliğini ne yapacağız? İnsanlar böcek değil ki...

AĞUSTOS BÖCEĞİYLE KARINCA

La Fontane'in fabllarını bilirsiniz. En ünlülerinden biri de Ağustos Böceği ile Karınca masalıdır.

"Cırcır Böceği (Ağustos Böceği) çaldı saz , bütün yaz
Derken kış da geldi çattı...
Seninkinde şafak attı.
Baktı ki yok hiç yiyecek, ne bir sinek ne bir böcek...
Kalktı karıncaya gitti; yandı yakıldı aaah etti.
Bir kaç buğdaydan ne çıkar; gelecek mevsime kadar borç istedi.
İşin kötüsü karınca borca hiç alışmamıştı.
Bu sözlere çıkıştı: Ne yaptınız yaz boyunca ?
- Şey... ben mi ? Saz çaldım saz...
-Ya öyle mi ? Madem ki siz, yazı sazla geçirdiniz; şimdi de oynayın biraz."

Öykü bu... Bu öykü yüzünden hepimiz Ağustos Böceğini tembelliğin, zevk aleminde yaşamanın simgesi kabul etmişiz değil mi? Oysa hiç de öyle değil. Görünüşe aldanmak, tek yanlı doldurmalara gelmek bizi yanlış düşünmelere yöneltebiliyor çoğu zaman. Kararlarımızı vermeden önce iki tarafı da dinlemek, üçüncü, beşinci kişilerin görüşlerine de başvurmak, uzmanlara danışmak da önemlidir.

Ağustos Böceği, varlığını yavrularıyla sürdürebilmek, yumurtalarının gelecek yaza kadar canlı kalabilmesini sağlamak için yüksek derecede ısı üretmek zorundadır. O, kendini yakıp kavuran, ancak yumurtalarının canlı kalmasını sağlayan bir ısı üretme seferberliğine girişerek kanatlarını birbirine sürter durur. Şarkı söylediğini sandığımız bu yürek paralayan sesi çıkartır. Öyle sanıyorum ki, doğada hiç bir canlı, neslini sürdürmek için kendini yakıp kavuran böyle bir özveriye katlanamaz.
Ne düşünüyorsunuz şimdi?
Doğada "özverili " olmanın en güzel örneği Ağustos Böceğidir demem , yanlış olur mu?
Her söylenene, her yazılana kayıtsız koşulsuz inanmak ne anlama geliyor ? Sormak, araştırmak, incelemek, eleştirilmek kiminerini neden bu kadar tedirgin ediyor?Aklı dışlayıp inancı baş tacı edenler, acaba bundan yararlanmak mı istiyorlar. Düşünmemiz gerekmiyor mu ? Kul olmaktan çıkıp yurttaş olma bilincimiz geliştikçe dünya daha yaşanır olmayacak mı?

21 Şubat 2008 Perşembe

SELİM

"
Seliiiim
Selim
Bu eller kimin
Benim
Bu gözler kimin
Benim
Aferin Selim

Seliiiiim
Selim
Bu dağlar kimin
Benim
Bu bağlar kimin
Benim
Yapma Selim

Seliiiiim
Selim
Uçan kuşlar kimin
Benim
Esen rüzgar kimin
Benim
Allah mısın Selim

Aaah Selim
Vah Selim
Bu insanlar kimin
Benim

Kör ol Selim.
"
(Orhan Murat Arıburnu)

BAHAR GELMEYECEK Mİ

Gelmez olur mu ? Eli kulağında...


Bir haftadır yaşam durmuştu. Kara kış, beyaz örtüsünü yaymıştı her yere...


Şimdi yavaş yavaş çekiliyor aramızdan. Yerini önce yeşil umutlara, sonra da pembeli beyazlı çiçeklere bırakacak ...


Kış zor mevsim, zengin işi... Odundu, kömürdü, giyecekti, yiyecekti say say bitmez. Oysa bahar ardından yaz öyle mi ya!.. Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilirsin, en azından kış masraflarının bir bölümünden kurtulursun.


Doğanın canlanmasıyla insan da canlanıyor mu ne... Yaşama daha sıkı tutunmaya başlıyor . Yeni umutlar yeşermeye başlıyor, bir canlılık, bir enerji, yerinde duramama halleri...


Gelişini sevdiğim bahar elini çabuk tut. Bu yıl her zamankinden daha çok , daha çabuk gelmeni bekliyoruz. Zor bir yıldı, çok zor bir yıldı ulusumuz için. Kişisel açıdan mutluluğu da mutsuzluğu da çok yoğun yaşadık. Sevdiklerimizin hastalığıyla üzüldük, mutluluklarıyla mutlandık. Tüm hastaları iyileştir, sağalt yaralarını, bir daha oluşmamak üzere. Dertlilere çare ol, yoksullara umut...


Evet umut... Baharla birlikte umutlar artıyor.


" Elim kırılsaydı da... " diyenlerin sayısı artıyor. Gerçekleri fark edenlerin homurtuları yükseliyor... En umulmaz kişiler bile "Yeter artık! " diyor.


Oysa iki kişiden biri deniyordu. Kim bunlar dediğimiz zaman ortalarda hiç kimseyi bulamıyorduk. Utanıyorlar mıydı ne? Bir de bunu deneyelim demişlerdi sanırım utana sıkıla. Anladılar şimdi, yanıldıklarını anladılar... Başlarına ne çoraplar örüleceğini gördüler. İyi ki gördüler. Uyananların sayısı hızla artıyor, artacak...
Bahar geliyor. Müjdeler olsun...

"DELİ EDER İNSANI BU DÜNYA ;
BU GECE, BU YILDIZLAR, BU KOKU,
BU TEPEDEN TIRNAĞA ÇİÇEK AÇMIŞ AĞAÇ. "
(O.Veli)

MİLLİ EĞİTİMDE NELER OLUYOR

Neler olmuyor ki demek belki de daha doğru bir başlık olacaktı.
Artık finale yaklaştıkları gibi ham bir hayale kapıldıkları anlaşılıyor. Önce Milli Eğitimi hallaç pamuğu gibi dağıttılar. Tüm kadroları kendi adamlarıyla doldurdular. Yetmedi... O ön elemeydi! Şimdi finale kalanların elenmesine sıra gelmişti.
Talim Terbiye Kurulu Başkanı Sayın İrfan Erdoğan'ın istifa ettirilmesinin başka nasıl bir açıklaması yapılabilir ki... Onu bu göreve kim getirdi. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik... Ondan önceki iki başkanı da o göreve getirmiş, yine kendisi görevden almıştı. Bakanımıza Talim TERBİYE dayanmıyor. Sağolsun bu arada belirtmek zorundayım, tüm dini bayramlarımızda ve öğretmenler günlerinde , bu kadar işinin arasında hiç aksatmadan bana da mesaj gönderiyor diğer öğretmenlere olduğu gibi. Gerçi nezaketsizlik edip hiç birini yanıtlayamadım. Malum bizim bütçeler sınırlı. Bir de bu şekildeki mesajlar beni sevindirmiyor. Ancak tanıdığım, beni tanıyan, beni ben olduğum için seven, arayan dostlarınkilerden etkileniyorum. Hem Bakanımız benden iyi bilir, okullarımızın, öğrencilerimizin pek çok sıkıntısı var. Diyorum ki hiç olmazsa şu mesaj için ödediği telefon paralarını okullarımıza harcasa... Daha yararlı olmaz mı? Mesaj gönderdi diye ona oy vermeyeceğim. Oy verenler de mesaj olsa da olmasa da ona oy verecektir zaten. Biraz tasarruf etsek diyorum.
İstifa nedense bu dönemde daha sık duyulmaya başladı. Gerçi yakınmalar hep istifa ettikten sonra başlıyor ama o da bir şeydir.
Her alanda sesler yükselmeye , şikayetler duyulmaya başladı. "Değiştim, Geliştim!" sözlerine kananlar birbir uyanmaya başladı. Artık bakıyorlar ki "Aynı tas aynı hamam..." Değişen de yok, gelişen ise hiç yok. O bir rüzgarmış, gelip geçmiş.
Gelip geçmiş ama pek çok şeyi de delip geçmiş... Çok çalışmamız gerekecek çoook... Öğretmen hep bizi kaldırıyor tahtaya... Yakında yine değişirlerse şaşmamak gerekiyor. Biz utanıyoruz, onların yüzü bile kızarmıyor...

20 Şubat 2008 Çarşamba

ALEV ALATLI ve SİNAN ÇETİN

Son günlerdeki haberler bu iki insanımızı birlikte başlık yaptırdı bana...
Birbirlerini tanıyorlar mı bilmiyorum, ama beni ikisinin de tanımadığı kesin.
Alev Alatlı yazar. Kitapları var. Bir kısmını okudum. Ama bu birkaç gündür "Valla Kurda Yedirdin Beni " dilimin ucuna gelip gelip gidiyor nedense...
Zaman Gazetesinde yazıyordu uzun zamandır. O yazılarını okumadım hiç; okumak da istemem. Ama sansürlenen son yazısını okudum. Beğendim de... Demek ki Zaman Gazetesinin beğendiğini ben beğenmiyorum; beğenmediklerini de beğeniyorum. Zevk işte... Zevklerle renkler tartışılmazmış zaten. Hem ben gazetemi para verip almalıyım. Bedava dağıtılan bende kuşku uyandırıyor. Ya değersiz ya da başkalarının hakkı gibi çağrışımlar yapıyor bende.
Neyse Zaman Gazetesi Sayın Alatlı'nın türbanla ilgili yazısını "Okuyucularımız buna hazır değil ! " diye geri çevirince bizim gazetelere de haber oldu. Böylece pek çok kişi sanırım okunması istenmeyen bu yazıyı okumuş oldu. Biz okuyan bir toplum değiliz . Öğrencilerime de bazen uygulardım, yararlı olurdu. İyi bulduğum kitapları "okuyun" dediğim zaman çok etkili olmazdı da bu size uygun değil, seviyenize uymaz dediklerim elden ele dolaşırdı. Yasak arzu doğuruyor bizde.
Sanırım haberi Alatlı duyurdu şaşkınlıkla... Ben de şaşırmasına çok şaşırdım. Ne bekliyordu ki... " Demokrasi amaç değil, araçtır ! Tranvay durağa gidinceye kadar..." Bunu Türkiye'de göremeyecek, anlamayacak çok insan var da Alev Alatlı'nın onlardan biri olduğunu düşünmüyorum.
Sinan Çetin'in de öyle...
Sinan Çetin sinemacı. Bir iki filmini izledim. TV. programları da yaptı. Gariban insanları film gibi buluşturdu. Bir kaç tanesini izledim.
Şimdi bu iki sanat insanımız topluma borçlarını ödemek zorundalar. Hem de kem küm etmeden, açıkça, dobra dobra... Çünkü ülkenin sürüklendiği kaostaki sorumlulukları diğerlerinden çok daha fazla...
Korkuyla, kuşkuyla bakanlara cesaret verdiler." Bak bu insanlar bile destek oluyorlar, sandığımız gibi değiller !" diye düşündürdüler. Sizlere ve sizin gibilere güvendiler.
Bölündük, bölünüyoruz, bölüneceğiz. Birileri aç kurtlar gibi bunu bekliyor. Sizden cesaret alanlar Cumhuriyetimizle, laik düzenimizle , hukukumuzla, askerimizle, geleceğimizle oynuyor. Hayaller kuruyor, boş durmuyor.
Sustunuz , sustunuz, sustunuz... Şimdi sıra sizde... Susmayın, susmayın, lütfen susmayın. Konuşun artık...

İŞSİZLİK KİMİN SORUNU

Hükümete oy verenlerin işsizlik gibi bir sorunları yok. Onun için de sesleri çıkmıyor. Sorun bizlerde...
Büyükleri, büyük büyük ihaleler alarak zenginliklerine zenginlik katıyorlar. Küçükleri de yan gelip yatarak keyiflerine bakıyorlar. Ekmek elden, su gölden. Yiyecekleri, içecekleri, yakacakları, kullanacakları kapılarına kadar getiriliyor. Büyük büyük ihalelerden trilyonlar götürenler, küçük küçük yardımları vakıflara veriyor. Orada damlaya damlaya göl oluyor. Gölün büyük büyük suları birilerine akıyor, kalan küçük bir bölümü de yandaş dar gelirlilere, hepsine değil, sadaka olarak iletiliyor. Herkes durumundan çok memnun.
Geriye kalan okumuş yazmış, yemeden içmeden çocuklarını da eğitmiş olanlar da bağırıp duruyor. Sayısal çoğunlukları ve alın teriyle, emekleriyle elde ettikleri gelirlerinden, daha doğrusu maaşlarından başka kazançları olmadığı için de seslerini duyuramıyor, etkili olamıyorlar.
Ülkemizin durumu bu...
Ayaklar baş, başlar ayak olunca da ülkede işler ters ters gidiyor. Çoğu kez bir deli bir kuyuya bir taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor.
Aklıma Orhan Veli'nin Pireli Şiiri takılıyor.

Bozuk Düzen

Bu ne acayip bilmece !
Ne gündüz biter, ne gece.
Kime söyleriz derdimizi
Ne hekim anlar, ne hoca.

Kimi işinde gücünde,
Kiminin donu yok kıçında.
Ağız var, burun var, kulak var;
Ama hepsi başka biçimde.

Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi katip olur, yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.

Kimi kılıç takar böğrüne;
Kimi uyar dünya seyrine:
Karı hesabına geceleri,
Gündüzleri baba hayrına.

Bu düzen böyle mi gidecek ?
Pireler filleri yutacak:
Yedi nüfuslu haneye
Üç buçuk tayın yetecek ?

Karışık bir iş vesselam
Deli dolu yazar kalem
Yazdığı da ne ? Bir sürü
İpe sapa gelmez kelam.

19 Şubat 2008 Salı

ANKARA ANKARA DUY SESİMİZİ BU GELEN.....

Ankara mutsuz, Ankara'da da yüzler hiç gülmüyor...
Metroda, Ankarayda insanların yüzünü inceliyorum. Oturanlar da ayakta tutunmaya çalışanlar da asık suratlı, kaşlar çatılmış, yüzler gergin sıkıntılı... Kimse kimseyi görmüyor sanki... Ayakta yaşlı insanlar, hastaneden çıkmış insanlar var... Oturan gençlere bakıyorum göz ucuyla... Iııhh hiç oralı değiller. Kızamıyorum onlara; öyle sıkıntılı, öyle yorgun görünüyorlar ki ayakta olmasam bu halimle yerimi onlara vermeyi düşünebilirim....
Bu arada Ankaraya üç delikanlı bindi, sırtlarında okul çantaları, en köşeye gittiler, biri yere paltosunu serdi, oturdu. Çantasından Penguen Dergisini çıkardı başladı okumaya. Dikkatli bakmam ilgilerini çekti, kaçıncı sınıfa gittiklerini sordum, sekizinci sınıf olduğunu söylediler; birbirimize gülümsedik, kendi dünyamıza döndük tekrar.
Aklıma hastanede yatan bir hastanın kandırılış öyküsü geliyor, tekrar içimden gülüyorum. Yüzüme yansımıyor bu gülüş.
Kandırılan hastamız, hastaneye yatmak üzere gelirken yolda iki adam durduruyor onu. Almanya'dan geldiklerini , paralarını bozduramadıklarını söyleyip yardım istiyorlar. Hasta teyzemizin cebinde atmış bin lirası var eski parayla. Sana iki yüz elli dolar verelim, sen o parayı bize ver, diyorlar. Teyzemiz uyanık! elli bine pazarlığı tamamlıyor, sevinerek hastaneye geliyor. Sonra öğreniyor ki verilen para sahte... Şimdi on bin lirasını kurtardığına seviniyor.
Sağlık Bakanlığına bağlı bir hastane burası. Yıllarca öğretmen olarak bu devlete hizmet etmiş, her ay maaşını almadan sağlık sigortasına parası kesilmiş bir hasta, yakınım. Ama yine de bazı şeyleri dışardan almamız gerekiyor. Eczane görevlileri kapıda hazır bekliyor, kartları hastaların elinde. Gece kaçta olursa olsun evden aranınca eczanesini açıyor. Doktorların istediği, devletin ödemediği ilaçları, araç gereçi hasta yakınlarına ulaştırıyor. Ben de geç saatte olmasına rağmen doktorun yazdığı Slikon hemoloc topu 150 ce yi kırk bine alıyorum. Kardeşimin aldıkları da var... Devlete ödenen sağlık paraları tedavi giderlerini karşılamaya yetmiyor mu? Sağlıkta çaktırmadan paralı düzene geçiliyor...
Yine hastam için doktorlar tarafından önerilen "kom" markalı çamaşır arıyorum Ankara Demetevler semtinde. Yok... Yüzlerce mağaza dolaşıyorum, yüzüme garip garip bakıyorlar, burada kimsenin o markada çamaşırı alacak gücü olmadığı için getirmediklerini söylüyorlar. "Sen en iyisi Kızılaya git, orada bulabilirsin." önerilerine aldırış etmeden aramayı sürdürüyorum ve sonunda bir yerde aradığımı buluyorum. Saate bakıyorum, dört saate yaklaşmış aramaya ayırdığım süre. Gerçekten bilseydim önce Kızılay'a giderdim.
Bu arada girdiğim tüm mağazalarda dikkatimi çeken bir şey var. Kasanın hemen yanında mikadan yapılmış içindeki paraların göründüğü bir kutu var . Kutuların üzerinde de "......... vakfına yardım " yazıyor. Eskiden de böyle kutular vardı, ama onların üzerinde "Çocuk Esirgeme Kurumuna" , " Kızılaya" diye yazılırdı. Artık devletin kurumlarının yerini denetimsiz vakıflar mı almış ne!
Yine bir ikisi dışında mağazalarda çalışan kızlar hep türbanlı. Bana da tuhaf tuhaf baktıklarını hissediyorum. Burası Ankara Başkentimiz... Geçen yıl İstanbul'da yaşadığım iç burkutusunun daha fazlasını burada hissediyorum, gözlerim doluyor.
Yazlık giysiler almak için İstanbul'da Eminönü, Kapalıçarşı, Mahmutpaşa, Mısırçarşısı civarındaki dolaşmalarım aklıma geldi. Bir yıl önceydi, haziranın son günleri. Ucuz, yazlık giysiler aramıştım. Kolsuz bir şey bulamamıştım, üstelik türbanlı tezgahtarların çoğunluğunu oluşturduğu satıcılar olanlara bakmama bile izin vermemişti. Gerekçe olarak da Cuma Namazı gösterilmişti. Oysa tezgahlar açık, satıcılar da başındaydı. Bazı satıcıların yüzünde çaresiz katlanma ifadesini fark etmiştim. Satmak istedikleri halde çevre baskısı nedeniyle bu durumu kabullenmiş görünüyorlardı.Şimdi Ankara'da böyle bir semtle karşılaşmak nereden nerelere geldiğimizin somut ifadesi olarak beni yaralıyor.
Hastane odasına nefes nefese türbanlı, pardesölü bir kadın giriyor, elindeki kağıdı bıraktıktan sonra: " Geçmiş olsun hanımlar, hastane oto parkında eşofman dağıtıyoruz, çabuk gelip alın, bedava!" dedikten sonra aynı hızla odadan çıkıyor. Belli bütün hastane odalarını dolaşıyor, acelesi, yorgunluğu ondan. Hasta yakınları, ayaktaki hastalar kapıya yöneliyor. Ben de gidiyorum. Biraz meraktan, biraz da iyi bir şeyse gelemeyen hastalara veririm düşüncesiyle... Gittiğimde bir arabanın arkasının açık olduğunu çevresindeki kalabalıktan farkedip yanaşıyorum. Eşofman yok ama ince eski püskü denebilecek bazı giyecek ve çamaşırları hasta yakınlarının elinde görüyorum. Getirilenler bitmiş, öyle söyleniyor, üzülmeyin biz yine geleceğiz denilerek şov tamamlanıyor. Nilüfer'i görüyorum biraz ötede, yanına gidiyorum. Alabildin mi bari, diyorum. Yok abla, zaten işe yarar bir şey de getirmemişler, diyor.
Odaya döndüğümde bırakılan kağıdı alıyorum, okuyorum:

"Allahümme mağfiretüke evseu min zunübi ve rahmetüke erca min ameli."
diye başlayan ve Tövbe Duası ile devam eden bir yazı.

Kağıdın sağ alt köşesinde ise " 2007 Nursel " yazıyor.

Hastaların tövbe duası okumasını neden istemiş olabilirler ki... Bunu anlamakta zorlanıyorum. Suçlu oldukları için mi hastalandı bu insanlar? Tövbe edip arınacaklar! Yoksa başkalarının mı tövbe etmesi gerekiyor? Allahtan çoğunun okuması yazması yok. Bizim odaya bırakılanı da ben alıyorum, hastalara belli etmeden. Aklıma " 7.4 Yetmedi mi " diye pankart taşıttırılanlar ve Gani Müjde'nin yazısı geliyor.
Allahım aklımızı koru, diye dua ediyorum içimden.

İşte Ankara... Göz bebeğimiz... İşte Ankara'da yaşananlardan bir kesit...

"Ankara Ankara güzel Ankara
Seni görmek ister her düşen dara
Yetersin onlara güzel Ankara..."

diye düşündükten sonra haykırmak istiyorum, sesim çıkmıyor, çıkmıyor, çıkmıyor...

Ankara Ankara Duy Sesimizi
Bu Gelen Bu Gelen Bu Gelen
NEYİN SESLERİ...

18 Şubat 2008 Pazartesi

GELDİ Mİ GELİYOR

Ben Ankara'ya hastaneye pazartesi günü gittim. Salı günü İstanbul'da okuyan kızım düşmüş, hem de korunmasız bir şekilde düşmüş, kolu dirsekten çatlamış.

Şimdi ablasının kanatlarının altında iyileşmesini bekliyor kolunun.

Bu durumu Ankara dönüşü söyledi eşim bana... Üzmemek için benden saklamışlar. Üzülmemek elde mi? Nedense dertler gelince üst üste geliyor.

Yine de ucuz atlatmış diyelim, ya başı gelseydi! Beterin beteri var.

Bu hafta okulları da açılacak. Sesinin tonundan anlamıştım bir şey olduğunu. Grip olduğunu söylemişti, inanmıştım ya da üzerinde duracak halim hiç yoktu hastane ortamında. Öyle sanmıştım.

Kardeş olmalı, bir tane de olsa kardeşi olmalı insanın. Başını omzuna yaslayacak, eli elinde, gözü gözünde olacak. Derdini de sevincini de paylaşacak. Dostlar, arkadaşlar da önemli tabii. Ama kardeş başka galiba. İkisinin hatta üçünün bir arada olması biraz da olsa beni rahatlatıyor. Sizleri çoook çooook seviyorum. Benim en güzel eserlerim. Canlarım, yavrularım.
Son olsun acılar, son olsun sıkıntılar...

DEĞİL
Bilmem ki nasıl anlatsam ;
Nasıl, nasıl, size derdimi !
Bir dert ki yürekler acısı,
Bir dert ki düşman başına.
Gönül yarası desem...
Değil !
Ekmek parası desem...
Değil !
Bir dert ki...

Dayanılır şey değil.

(O. Veli)

TÜM HASTALARA ŞİFA

Biraz önce müjdeli haber geldi... Sonuç iyi...
Bunun ne anlama geldiğini ancak yaşayanlar anlar...
Bu tekrar ameliyat olmamak demektir. Bu göğsün bütününün alınmaması demektir. Bu hastanızın hastaneden daha çabuk çıkması demektir. Bu yaşama daha güçlü bir merhaba demektir. Bu yeğeninizin annesine daha çabuk kavuşması demektir. Bu şu rapor iyi gelse de rahatlasak demektir. Bu sevdiklerinizin sevinmesi demektir. Bu yaşama daha sıkı tutunmak demektir. Bu " Çok şükür çok şükür bugünü de gördük!" demektir.
Şu anda bizim yaşadığımız sevinci tüm hastalara diliyorum yürekten.
İlk anda duyunca endişelenmiştim açıkça... Çoğunlukla iki ameliyat yapılıyor burada. Önce kitleyi almak için ameliyat yapılıyor, sonra da rapora göre ikinci ameliyat. İkinci ameliyatta göğsün tamamını alıyorlar. İki ameliyat iki narkoz demek. İki ameliyat hastayı ikinci kez kesmek demek. Ama doğru yapmışlar, doğrusunu yapmışlar.
Onkoloji hastanesindeki tüm doktor, hemşire ve personelin sinirleri alınmış sanki... Hastayla iletişim olaganüstü güzel. Bu hastalar arasında espirilere de neden oluyor.
"Bizim gidici olduğumuzu anladıkları için böyle iyi davranıyorlar." diyip gülüşebiliyorlar.
Yaşama bağlılığı ben hastane ortamında gördüm. Hastalarda gözlemledim.
Lavaboya gittiğimde iki kadın gördüm. Birinin elinde ip vardı, diğerinin yüzündeki tüyleri alıyordu. Yüzündeki tüyleri alınan kadın ameliyata girecekti ; ameliyattan sonra alamam da diyordu. Kutladım onları, daha sonra koridorda her karşılaştığımızda birbirimize tatlı tatlı gülümseyerek odalarımıza yöneliyorduk.
Her şey gibi sağlığımızı da kaybedeceğimizi anlayınca önemsemeye başlıyoruz galiba. Tıp gelişti, pek çok hastalığın çaresi bulundu. Evet ama sanırım en iyisi hastalanmadan önlem almak. Koruyucu Hekimlik önemli... Belki ondan da önemli olan herkesin kendi doktoru olması... Kendimizin doktoru olmayı başarmalıyız. Hepsini olmasa da bir kısmını böylece önlemiş oluruz.
Tüm hastalarımıza şifa dileyelim birlikte...

İNTERNET ZARARLIYMIŞ

Genç bir kadın. Uzun boylu, güzelce, başı türbanlı . Üç çocuk annesi. On beş yaşında evlenmiş, şu anda yirmi sekiz yaşında. Kendisini okula göndermemişler ama o, çocuklarını okutmak istiyormuş.
Annesi ameliyat olduğu için bir gece hastanede kaldı ve gitti. Bir hafta süresince de bir daha gelmedi.
Onunla hastane salonundaki koltukta bir gece geçirdim. Kah uyuklayarak kah sohbet ederek sabahı ettik. Hemşire bölümündeki bilgisayarı işaret ederek:
"İnternet çok zararlı, kocam eve alalım dedi de aldırmadım." diyince:
"Neden zararlı? diye sordum. Başladı anlatmaya. Kepçeleri varmış, iş olunca kocası gidiyormuş ama, kışın pek iş olmadığı için zamanını İnternet Kafede geçiriyormuş.
"Ne yapıyorsun, bu kadar süre internette? " diye sorduğunda kocası:
"Rus kadınlarıyla çetleşiyoruz, ne kızıyorsun; görmüyorum, sadece konuşuyoruz!" diyormuş.
"Peki, ben de Rus erkekleriyle çetleşsem!" diyecek olmuş, tokatı yemiş...
Kaç saat kaldığını sorduğumda ne diyeceğimi şaşırdım. Gündüz on sekize kadar kalıyormuş, eve gelip akşam yemeğini yedikten sonra tekrar çıkıyormuş; artık gece duruma göre birde falan eve dönüyormuş.
"Bu pek iyi bir hal değil, ne yapmayı düşünüyorsun? " diye soruyorum.
"Yapacak bir şey yok, kaynanamgil de kızıyor ama gene de kocamdan memnunum, bunun dışında memnunum kocamdan...
Onlara da devlet yardım ediyormuş. İki ton kömür getirmişler kapıya. Çeşitli vakıflardan da çok yardım gelmiş mahallelerine. Ama artık vakıflar herkese vermiyormuş, muhtara sorarak ona göre göndereceklermiş kumanyaları. Görümcesinin buzdolabıyla çamaşır makinası bozulmuş "Deniz Feneri" derneğini aramışlar henüz bir ses çıkmamış! Bekliyorlarmış...
"Sen en iyisi eve bilgisayar almasına izin ver kocana, hiç olmazsa gözünün önünde olur." diyorum. Aklına yatıyor, gülümseyerek:
"Doğru söylüyorsun, evet evet eve alsın bilgisayarı..." diyip gözlerini uykuya teslim ediyor. Ne güzel huzur içinde uyuyor.
Bense....

SİGORTA EVLİLİĞİ ve BİR HASTA

Konuşmanın bu kadar yorucu olduğunu onu tanıyınca anladım... Konuşma değil artık bu , hiç susmama!.. Durmadan konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor... Kim ağzını açsa ona dönüyor, sözünü tamamlamasına olanak tanımadan başlıyor anlatmaya... Hiç bir şey bulamasa elindeki magazin gazetesindeki ipe sapa gelmez haberleri yüksek sesle okuyor. Her konuda yarım yamalak da olsa bilgisi var. Ben şöyleyim, ben böyleyim diye diye anlatıyor. Başka bir ortamda olsa belki çekilir ama burada insanın elinin kolunun bağlanmasına, gücünün kuvvetinin çekilmesine , beyninin uğuldamasına neden oluyor. Uyuyan hastaları "horluyorsun!" diye uyandırıp başlıyor anlatmaya...
Sabaha karşı ışıkları yakıp yüksek sesle "Kuran" okuyor. Hastalar hep birlikte uyanıyor, " Allah'a şükrediliyor ." Sohbet başlıyor.
Sonunda :
"Biliyor musunuz, Amerika da müslüman yapılacak!.." sözü beni çıldırtıyor. Tüm öfkemi dizginleyerek :
" Nasıl? " diyorum.
"Nasılını bilmem, ama göreceksiniz; onlar da bizim gibi huzuru bulacak, rahatlayacak! Bizimkiler boşuna mı oraya gidip geliyor! "
Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum...
Elli sekiz yaşında bir kadın. İkinci evliliğini yapmış.
Hastam:
"Eve gidince çiçeklerimi de sulayın..."
der demez başlıyor söze:
" Benim de çiçeklerim var, yeni kocam çiçek sevdiğimi anlayınca kamyonla çiçek getirdi bana!?" diyiveriyor.
Sonra da hastam için arkadaşlarının getirdiği çiçekleri görür görmez ziyaretçilerin yanında:
"Odaya koymayın! Bana dokunuyor, çabuk çıkarın! " diye söyleniyor.
"Hani bir kamyon..." sözleri istem dışı dökülüyor dudaklarımdan.
"Onlar başka, onların çiçeği yok !"
Güzelim karanfiller, nergizler ve güller salondaki pencerenin önüne konularak sorun çözülüyor.Suçlu çiçekler tutuklanıyor! Çiçek getiren ziyaretçilerin mahçup bakışları altında dertler paylaşılmaya çalışılıyor.
Hasta kadınların çoğu kocasından dertli... Çoğu işsiz... Çalışmayı da pek sevmiyormuş.
" Allah devletimizden razı olsun! Kömürümüzü , kumanyamızı gönderiyor da yaşıyoruz."
Konuşkan hastamız hemen atılıyor:
"Ben bu yaşta kocayı ne yapayım! Bu yaşlı adamla evlenmezdim ama , şu kart var ya şu kart... onun için kahrını çekiyorum!"
Kart dediği sigorta kartı...

17 Şubat 2008 Pazar

YAPRAK DÖKÜMÜ ve HASTALAR

Hastanedeyiz. Bir odada altı hasta... Kimisi ameliyat olmuş, kimisi de olmayı bekliyor... Bizler de refakatçiler. Diğer odalar da aynı... Refakatçılarda zaman zaman değişiklikler oluyor, azalıp çoğalmalar yaşanıyor ama hasta sayısı pek değişmiyor... O kadar çok hasta var ki inanılmaz... Başka bir ülkeye gelmiş gibiyiz. Hastalar Ülkesi...

Bu ülkede, "KANSER" sözcüğü bile sıradanlaşmış, olağan bir hastalıktan söz eder gibi hasta yakınlarıyla, hastalarla konuşabiliyoruz. Kemoterapi, radyoterapi en sık duyulan sözcükler... Bir hastanın serum torbasının rengi yeşil... Nedenini merak ediyorum: " O şu anda kemoterapi alıyor !" diyorlar, kolayca!.. Ben çok daha farklı bir tedavi diye düşünürken serum gibi verildiğini öğreniyorum bir anda...

Korkunç derecede başım ağrıyor, yüreğim burkuluyor, hastama belli etmemeye çalışıyorum, kontrolü kaybetmemeye, güçlü görünmeye çalışıyorum ve gerildikçe geriliyorum... Her hasta bir acı öykü... Nasıl bu hale geldik, neden bu hale düşürüldük, sorumlular kim? Sorular sorular sorular... Ardı arkası gelmeyen sorular, yanıtı verilmeyen sorular... Çözümlenmesi gereken sorunlar...

Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor... Dert söyletiyor... Dinlemek dertli ediyor. Çaresizlik elini kolunu bağlıyor, öfke birikiyor, birikiyor, birikiyor...

Çoğu hasta, ilkokula bile gitmemiş. Başları türbanlı... En az çocuk sayısı altı.
En fazla on üç... Odadaki kadınların çoçuk sayısı okumuşlarınki beş, okumamışlarınki otuz dokuz... Vay ki vay !.. Yandık ki ne yandık!.. Benim iki kızım biri ODTÜ'yü bitirdi, diğeri Bogaziçi Üniversitesini bu yıl bitirecek. Onların çocukları en fazla ilkokulu bitirmiş, on beş yaşında evlendirilmiş olacak ve ülke yönetimini onlar belirleyecek! Sonra da ben otuz yıllık öğretmen neden neden diye sızlanıp duracağım... Nedeni açık değil mi?
Yöneticilerimiz buraya da uğrasınlar, bir hafta hastanede yatsınlar bakalım şimdi uğraştıkları sorunlarla uğraşmaya, ülkeyi germeye devam edebilecekler mi? Katmer katmer olmuş sorunlar, kördüğüm olmuş dertler, cahil bırakılmış, cahil bırakılmaya da devam edilen insanlarla uçuruma doğru sürükledikleri ülkem insanını görüp tanısınlar. Yoksulluk ve yolsuzlukla nereye gidebilecekler. Taşıma suyla değirmen seçim kazandırır belki ama dönmez, tıkanır kalırız hep birlikte...
Hastalar ortak bir noktada birleşemiyorlar, bencillik burada da var. Biri camı açalım derken diğeri sakın ha, diyiveriyor. Televizyon konusunda da bir türlü anlaşamadılar. Ancak her konuda farklı davranışlar sergileyen hastalar "Yaprak Dökümü" nde birleşti. Televizyonun ses ayarları bozuk... Bir yerde çok yüksek sesle çıkıyor Kanal D , açarsanız tüm hastaneye dinletmeniz gerekecek kadar yüksek ses; diğerinde de pür dikkat dinlerseniz ancak duyabileceğiniz bir ses. Işıkları söndürdük, gece lambasını yaktık, kapıyı kapattık ve az sesli Kanal D' de "Yaprak Dökümü "nü izledik birlikte. Gerçi yetmiş dört yaşındaki hasta teyzemizin, Fikret'le kocasının baş başa olduğu sahnede "Ohh çok şükür, nihayet bunlar yalnız kalabildiler!" şeklindeki sevinç cümlesi sessizliğin bozulmasına neden oldu ama güzeldi bu bozuluş. Çünkü bir anda güçlü bir şekilde herkesi kahkahayla güldürmüştü Meryem Teyzemiz... Bir de kayınvalidenin davranışları yorumlara neden oldu. Sessizliği bozdu.
Tüm hastalarımıza şifa diliyorum yürekten, hasta yakınlarına da sabır ve güç...Sağlıkla, mutlulukla tez zamanda gönüllerince yaşayabilsinler evlerinde sevdikleriyle... Tek dileğim bu şu anda...

ONKOLOJİ HASTANESİ ve NİLÜFER

Onu Ankara Dr. Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Hastanesinde tanıdım.

Henüz on dört yaşında... Sekiz kardeşin ikinci büyüğü... İlköğretimi geçen yıl bitirmiş. Annesi ameliyat olmuş, kanserli bölgeler temizlenmiş... Kemoterapi ilacını bekliyorlar. İlacı alır almaz Adıyaman'ın Yaylapınarı'na , köylerine dönecekler. Gözleri, kulakları mecliste... Neden mi? Nedeni basit, çözümü ise oldukça zor! İlaç çok pahalı, bakanlıktan izin bekleniyor...

Nilüfer sevimli haliyle bunları anlatırken ben içimden:
"Ah yavrum siz daha çok beklersiniz, devlet büyüklerimiz şu anda bununla ilgilenemeyecek kadar önemli bir sorunumuzu çözmeye çalışıyor.", diye geçiriyordum...

Birlikte refakatçı ortak kimliğimizle bir hafta geçirdik. Ondan çok şey öğrendim. Hastane personelini ve hastaları yakından tanıyor, herkes hakkında söyleyecek sözü var. Çünkü herkesle çok sıcak iletişim kurmuş. En azından yedinci katın sevgilisi olmuş.

Sarıya yakın saçlarını arkadan bir tokayla at kuyruğu şeklinde tutturmuş. Kahverengi pantolonunu ve kırmızılı mont benzeri hırkasını hiç değiştirmedi. Gece gündüz, kendisine çok yakışan bu kıyafetiyle hastane içinde oradan oraya koşuşturup durdu. En sevdiği dizi "Dudaktan Kalbe" imiş.
" Dizideki Lamia'ya benziyorsun." dediğim zamanki sevincini görmeliydiniz. O güzel yanakları pembeleşti:
"Herkes öyle söylüyor!", dedi utana sıkıla...Belli ki Lamia'ya benzetilmek onu çok mutlu ediyor.

Annesi hiç Türkçe bilmiyor, babası ise kırık dökük de olsa derdini anlatmaya çalışıyor. Zorlandığı yerde Nilüfer yardımına yetişiyor. Onun Türkçesi ise olağanüstü güzel...

"Nilüfer, senden çok iyi bir hemşire olur. Sağlık Meslek Lisesine yatılı gitmeyi denesene..." dedim. Önceleri :

"Olmaz, kardeşlerim, annem bakım ister." derken sonra sonra bana :

" Abla , hastanede gezen hemşireleri gördükçe ben de onlar gibi olsam, ne güzel olur diye düşünmeye, hayal kurmaya başladım..." dedi. İçimden :

"Şu çocuğu alıp okutmalı..." diye geçirirken veremeyeceklerini de bilerek :

" Umarım olursun " dedim Nilüfere...
Ablası epilepsi hastası... Sık sık bayılıyormuş. Kardeşlerine baksın diye Nilüfer liseye gönderilmemiş, zaten köyde lise yok, şehirde kalması olanaksız, hele annesinin ameliyatından sonra sanırım bu şansı hiç olmayacak.
Annesi ,babası ve Nilüfer bir aydır hastanede kalıyorlar. Boş yatak olunca yatakta, yoksa salondaki sandalye tipi koltukta sabahlıyorlar.

En çok Anıtkabir'i ve Ankara Kalesi'ni merak ediyormuş. İkisini de göremedi. Çünkü hastalarımız... ameliyat olmuş hastalarımız vardı... Benim hastam yeni ameliyat olmuştu, zamanımız sınırlıydı, gezecek durumumuz yoktu, yoktu, yoktu... Dertlerin çok olduğu, dertlilerin kıyamet gibi olduğu bir ortamda tanışmıştık. Deva bulmaya çalışıyorduk hastanede...

Onunla birkaç kez hastane bahçesine çıktık, hava almaya. Ankara soğuk, Ankara üşütüyor insanı. Ancak her seferinde kapıdan içeri adımımızı attığımızda Nilüfer:

"Sıcaklığına kuban olduğum devletim!" diyerek sevincini paylaştı benimle. Kaloriferin yaydığı sıcaklık onu mutlu etmeye yetiyordu. Sık sık da ellerini gösteriyordu bana:

" Bak abla bak, ellerim ne kadar yumuşak oldu !"

"Neden?" diye sorduğum zaman, büyük bir olgunlukla :

"İş yok burada da ondan." diye yanıtlıyordu.

Evlerinde hiç makina yokmuş, her işi bu küçük ellerle yapıyormuş. Elleri çatlak çatlak oluyormuş her zaman, şimdi düzelmiş. Oysa benim ellerim hastanede kurumuş, çatlamak üzereydi, sık sık krem sürdüğüm halde...

"Peki, nasıl geçiniyorsunuz?" diye sorduğumda coğrafya bilgisine de hayran oldum. İnsan yaşayarak ne güzel öğreniyor.
Kayısı zamanı, Malatya'ya; elma zamanı, Niğde'ye; fındık zamanı Giresun'a gidiyorlarmış. Bahçelerine üzüm dikmişler, meyve ağacı dikmişler ama henüz küçükmüş, fidanlar büyüdüğü zaman, rahat edeceklermiş. Mahkemeyi beş yılda kazanmışlar. Onun için geç kalmışlar üzüm dikmekte. Üzümler büyüsün, pekmez yapacaklarmış, pestil yapacaklarmış...

"Ne mahkemesi bu?" diye soruyorum, anlatıyor.

"Devlet çam dikmiş ama büyümemiş, kurumuş, orman arazisi mi neymiş. Biz de herkes gibi oraya bir şeyler dikelim dedik, olmadı. Devletle mahkemelik olduk ama sonunda biz kazandık..." diyor. Fazla masrafları olmuyormuş zaten; çarşıdan şeker, çay ve cıvık yağ (sıvı yağ) alıyorlarmış. Bir de inekleri varmış.

"Tereyağı yapıyor musunuz?" diye soruyorum.

"Yok." diyor. Sonra da annesinin, ayranın üzerinde biriken yağları aldığını söylüyor.

"İşte onun adı tereyağı ! " diyorum, gülümsüyor... Gülümseyince daha da güzelleşiyor.

Nilüferi daha fazla bekletemediler. Kardeşlerinin de bakıma ihtiyacı vardı. Babası akşam otobüsüne bindirip Adıyaman'a gönderdi onu, kendileri ilacın izninin çıkmasını beklemeye devam ediyorlar, Ankara'da , Onkoloji Hastanesi'nde...

Ben de döndüm . Cumartesi günkü derslerimi yaptım, ama pazar günkü derslerimi yapamadım. Çünkü kar nedeniyle bugün dershaneler tatil oldu, yarın da okullar... Keşke gelmeseydim, biraz daha kalsaydım , gerçi hastam emin ellerde ama tatil olacağını bilseydim kalırdım. Yakında tekrar gideceğim. Sonuç bekliyoruz, umarım korkulan olmaz...
Nilüfer'in annesi eşiyle birlikte, bakanlıktan kemoterapi ilacının izninin çıkmasını bekliyor. Nilüfer köyünde ne yapıyor acaba?

Dilerim yakında tekrar Ankara'ya gittiğimde Nilüfer'in anne ve babası ilaçlarını alıp köylerine dönmüş olurlar. Bu düşüncemin gerçekleşme olasılığı çok zayıf da olsa inanmak istiyorum. Hastane anılarım devam edecek...

10 Şubat 2008 Pazar

DURSUN BEBEĞE NİNNİ

"
Merhaba Dursun Bebek Merhaba
İşte su,
İşte ışık,
İşte hava
İşte Dursun Bebek bizim dünya.
Dandini dandini dastana
Dursun Bebek uyusun
Uyusun da aman çabuk büyüsün
Danalar girmiş bostana
Daha neler var neler var daha
İşte kundak
İşte hapis
İşte kavga
İşte Dursun Bebek bizim dünya.
Dandini dandini dastana
Bostana girmiş danalar
Böyle tosunlar doğursun yarına ninni
Bizim aslan gibi analar.
"
(M.C.Anday)

Bir süre yazılarıma ara vermek zorundayım. Biraz da KANSERLE SAVAŞ Çalışmalarına katılacağım. Çok yakınım yarın ameliyat olacak. Çok üzgünüm.
Çernobil'i önemsemeyen eski Atom Enerji Kurumu Başkanını hatırladım şimdi. Hatırlayan var mı bilmiyorum. Bizi kandırmak için "Vallahi Billahi radyasyon yok!" demişti. Bunu diyen din adamı değil, güya bilim insanı...
Dinci diye böyle kişileri bilimsel kurumların başına getirirsek olacağı bu... Bu kadar insanımızın sorumluluğundan nasıl kurtulacak, vicdani sorumluluktan?
Hava Yollarının başına birini getirdiler, hava alanında deve kurban etti. Sanırım kendisi de inanamadı, öyle sevindi, öyle sevindi ki koç yetmedi; deve kesti...
Beyler yeter! İnsaf edin. Vallahi böyle giderseniz cehennemde de yer bulamayacaksınız. Kişisel hırslarınızdan sıyrılın yeter! Biraz da insanların gerçek sorunlarıyla ilgilenin.
Pastör, bugün bütün insanlığa hizmet ederek, sadece türbanla sevap kazanmayı umanlardan daha iyi bir yerde olamaz mı? Lütfen düşünün...
Bir ülke herkesin inancına uyularak yönetilmez. Kimseyi memnun edemezsiniz.Verdikçe daha diyeceklerdir... Sonunda verecek bir ödününüz kalmayınca ne yapacaksınız... Dalkavuklardan bir anlığına uzaklaşsanız
" KIRAL ÇIPLAK! " diye bağıranların ne kadar haklı olduğunu göreceksiniz.
Laiklik sizin de kurtuluşunuz olacak.
" Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir." unutmayınız. Yine unutmayınız ki sadece türbana takarak HASTALIKLARI, YOKSULLUĞU, TERÖRÜ, İŞSİZLİĞİ , EĞİTİMSİZLİĞİ ÇÖZEMEZSİNİZ... Bir süre yeterince eğitmediğiniz halkın çoğunluğunu , nicelikçe çoğunluğunu kandırırsınız. NİTELİKÇE ÇOĞUNLUK YAPTIKLARINIZIN YANLIŞ OLDUĞUNU HAYKIRIYOR. ACABA NEDEN? HİÇ DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ?
AYDINLANANLAR SİZDEN UZAKLAŞIYOR.
Beynimizin bu kadar korunaklı olması onun önemini vurgulamaya YETMİYOR MU?

ŞİNANAY

"
Ada vapuru yandan çarklı
Bayraklar donanmış caf caflı
Simitçi kahveci gazozcu
Şinanay da şinanay
Müslümanı yahudisi urumu
İsporcusu ihtiyarı veremi
Kiminin saçı uçar, kiminin eteği
Şinanay da şinanay
Estirir de ada yeli estirir
Seni sevindirir beni küstürür
LÜKÜS KAMARADA KİMLER OTURUR
Şinanay da şinanay.
"
(M. C. Anday)

KERVAN

" Hepimizin ağzımız burnumuz var
Hepimizin aklı...
Apaçık ortada işte
O haksız, bu haklı.

Biz yaya kalmışız bu kervanda
Beyler paşalar atlı
Dökülmüşüz yollara çoluk çocuk
Kimisi kel, kimisi bitli.

Bu toprak eski toprak dost toprak
Tarlalar bereketli
Bıngıl bıngıl çayırlarda kuzular
Danalar etli.

Bize gelince işler çapan hemşerim
İncirim yenmiyor sütlü
Taş gibi mübarek kara somun
Kirazlar kurtlu.

Amanın bu ne biçim tecelli
DOSTLAR NEDEN BU İKİLİK
NEDEN NEDEN NEDEN
İNSAN DERTLİ OLUYOR DERTLİ.

Geberin diyor şeytan
İşiniz ne bu dünyada
Yağma yok kör şeytan
YAŞAMAK TATLI...

(Oktay Rıfat)

PEŞİN ve KESİN YARGILARA KARŞI

" Ben ağır anlayışlı, bira da elle tutulur, olağan şeylerden yanayımdır. Onun için de eskilerin şu dedikleri bana dokunmaz:

Majorem fidem homines iis quae non intelligunt.

İnsanlar anlamadıklarına daha çok inanırlar.

Cupidine humani, ingeii libentius obcura creduntur.
(Tacitus)

İnsan kafası öyledir ki kendisine karanlık gelene daha kolay inanır.

Biliyorum kızıyorlar bana; şüphe etmemi yasaklıyor, şüphe edersem ağır küfürler savuruyorlar. İnandırmanın yeni bir yolu da bu. Ama , Tanrıya şükür, benim inancım yumrukla değiştirilecek cinsten değildir. Görüşlerini yanlış olmakla suçlayanlara çatsınlar. Ben görüşlerini sadece anlaşılması zor ve cüretli olmakla suçluyorum. Karşı görüşü ise, onlar kadar azgınlığa varmadan ben de tutmuyorum.

Videantur sane, ne affirmentur modo
(Cicero)
Olabilir desinler, ama olur demesinler.

Düşüncelerini kafa tutarak, buyruklar vererek ortaya koyanlar akıldan yana güçsüz olduklarını belli ediyorlar.
(Denemeler- Montaıgne-Sabahattin Eyüboğlu)

8 Şubat 2008 Cuma

KUŞKU

" Kuşlar arasında yarasa ne ise düşüncelar arasında kuşku da odur:
İkisi de hep alaca karanlıkta uçarlar. Kuşkularımızı baskı altına almak, hiç değilse gözaltında bulundurmak zorundayız; çünkü kafamızı bulandırır, arkadaşlarımızı yitirmemize yol açar, işimizi alt üst eder, çığrından çıkarırlar. Kralları zorbalığa, kocaları kıskançlığa, bilge kişileri bocalamalara , kara düşüncelere sürükler kuşku. Gönlümüzün değil, kafamızın bir yetersizliğidir kuşkular. Kuşku, en yiğit yaradılışta bile kendini gösterir. Yalnız bu yaratılıştaki kişilere kuşkunun pek zararı dokunmaz. Çünkü böyleleri çoğunlukla enine boyuna düşünür, haklı bir neden bulmadıkça bir konuda kuşkuya kapılmazlar. Korkak yaradılışlarda ise kuşku çok kolay kök salar.
İnsanı, az bilmek kadar kuşkulandıran hiçbir şey yoktur. Onun için kuşkuyu bilgimizi artırmakla yenmeye çalışmalıyız, sürekli içimizde taşımakla değil. Ne istiyor insan? Çalıştırdığı ya da birlikte iş gördüğü kimseleri birer ermiş mi sanıyor ? Onların da kendi çıkarlarına bakacaklarını , her şeyden önce kendilerine çalışacaklarını bilmiyor mu ? Bu bakımdan, kuşkularımızı gidermenin en iyi yolu, bu kuşkular gerçekmiş gibi işlerimizi görmek, yanılmışım gibi de dizginlemektir.
Kuşkularımızdan, kuşku duyduğumuz şey gerçekmişçesine tetikte olmaktan yararlanmalı, ancak bundan zarar da görmemeliyiz. İnsanın içinde kendiliğinden doğan kuşkular, sinek vızıltısını andırır; ama başkalarınca içimize sokulan , yapay yoldan beslenen , dedikodularla, fısıltılarla uyandırılan kuşkular çok can yakar. Gerçekte, böyle bir kuşku ormanına düşen kimsenin yolunu bulabilmek için başvurabileceği en doğru şey, kuşkulandığı kişiyle açıkça konuşmaktır. Böylece, hem insan gerçeğin iç yüzünü eskisinden daha iyi öğrenmiş olur, hem de karşısındakinin kuşku uyandırabilecek davranışlardan bundan böyle sakınmasını sağlar. Ama, bayağı yaratılışta kimselere bu yol uygulanamaz, çünkü onlar kendilerinden bir kez kuşku duyuldu mu bir daha hiçbir zaman içtenlik göstermezler. İtalyanlar :
" Kuşku inancı başından savar. " derler. Oysa gerçekte kendini haklı çıkarabilmek için , inancı körüklemesi gerekir."
(Bacon-Denemeler)
.

KİME DAHA ÇOK KIZMALIYIZ BİLEN VAR MI

Güzel bir haber duymaya hasret kaldık. Gün geçmiyor ki acı bir haber duymayalım. Sadece acı olsa, için için ağlayıp acımızı yüreğimize gömeceğiz. Ama, acıyla birlikte utanç da yaşıyoruz çoğu kez. Bu da giderek ruh sağlığı bozuk insanlar topluluğu haline getiriyor bizi. Çıldırmamıza az mı kaldı ne? Neyse ki hiç bir şeyi kendine dert etmeyen, kendi dünyasının dar kalıpları içinde yaşayan , aptalca mutlu insanlarımız var da durumu idare ediyoruz.
Almanya'da yaşamak zorunda bıraktığımız insanlarımızın evi yanıyor; dokuz vatandaşımız yaşamını yanarak kaybediyor. Acı büyük, üstelik bu insanlarımız yurt dışında, özlem içindeyken ölüyor. Ya da kasıtlı olarak çıkarılan yangında yaşamlarını yitiriyor.Yargı kararını verecek. Bekliyoruz.
Başta aileleri tüm ulusumuz acıyı yüreğimizde hissediyoruz. Gelelim utancımıza... Alman Bakan , bizim Berlin Büyükelçimiz Sayın İrtemçelik'i azarlıyor . Büyükelçinin görgü öğrenmesi gerektiğinden söz ediyor. Oldu mu ya! Olmadı, hiç yakışmadı. Hem insanlarımız yanarak ölsün, hem de büyükelçimize hakaret edilsin. Bir ulus için acı ve utanca neden olmaz mı bu durum. Oluyor tabii ki. Başbakanımız da kalkıp oraya gidiyor. Ne güzel değil mi?
Yalnız burada şeytan beni rahat bırakmıyor, sürekli dürtüklüyor yaz yaz diye... Yine Almanya'da daha önce yapılan bir tolantıdaki sahne gözümün önünden gitmiyor. Yazmadan da gitmeyecek anlaşılan... Toplantı yurt dışında yaşayan yurttaşlarımızın, bazı dinci , tarikatçı, çıkarcı guruplarca dolandırılmasıyla ilgili. O dönemdeki iktidar partisinin içinde de bu kişilerden olduğu, ya da bunlarla yakın ilişkiler kurduğu gibi söylentiler iyice yaygınlaşmışken yapılıyor bu toplantı. Suçlanan kişiler holdingler, televizyonlar kurmuş bu toplanan paralarla; senetsiz sepetsiz topladıkları paraların üstüne oturmuş; siyaset-ticaret ilişkisi kurulmuş; dindar vatandaşlarımız da dindar olduğunu söyleyen bu kişilerin tuzağına düşmüş... Öyle diyorlar, ben bilmem... Söylenen bu... İşte o sırada türbanlı bir kişi ayağa kalkıyor, türban diyor; gündem hop diye değişiyor. Kabak da yasalara uygun davranan Büyükelçimiz Sayın İrtemçelik'in başına patlıyor. Dünyanın gözü önünde Başbakanımız, Büyükelçimizi , bizim yasalarımıza uygun davrandığı için azarlıyor. Şimdi söyleyin bakalım, en çok hangisine kızdınız; ben karar veremedim...
Yine haberlerde gördüm, Alman itfaiyeci ağlıyordu... Şeytanım durur mu? Hemen gözümün önüne Sivas, Madımak otelini getirdi. Yıl 1993, 2 Temmuz... Pir Sultan Etkinlikleri için 33 aydınımız, sanatçımız Sivas'a gitmiş, Madımak otelinde kalıyorlar. Aziz Nesin de orada... Gözü dönmüş, beyni yıkanmış, Türk ve müslüman olduğu söylenen kalabalık yobazlar ordusu, ellerindeki bidonlarla getirdikleri benzini dökerek yaktıkları 37 insanın ölümünü zevkle, keyifle izliyorlar... Ve orada da bizden bir itfaiyeci sahnede görünüyor! Yangın merdiveninden canını kurtarmaya çalışan Aziz Nesin'i ve diğerlerini farkediyor. Hemen yanlarına koşuyor... Yooo yoo yanlış anlamayın, Alman itfaiyeciler gibi kurtarmaya gitmiyor. Onları merdivenden ateşe atmak için, itmek için koşuyor yanlarına...
Tüylerim diken diken oldu, ben kendimi çok kötü hissediyorum şu an ; ya siz? Hangisine kızmalı bilmem ki.... Daha sonra iktidar partisinin bakanları, milletvekilleri kimin avukatlığını yaptı dersiniz? Yananların değil; onları bilerek,isteyerek yakıp zafer ulumaları içinde izleyenlerin avukatlığını...
ABD kaynaklı olduğu söylenen bölünmüş Türkiye Haritaları televizyonlardan, internetten gözümüzün içine içine sokuluyor uzun zamandır. Bölücüler, ayrılıkçılar , tarikatçılar, dinciler,kürtçüler, türkçüler, satılmışlar, ikinci cumhuriyetçiler kol kola girmiş; hızlı adımlarla yürüyorlar... Onlara mı kızalım şimdi? Ne hakla! Onlar amaçları doğrultusunda birleşmiş yürüyorlar. Vatanın kaleleri bir bir el değiştiriyor. Gerçek aydınlar, yurtseverler ne yapıyor? Boş bırakırsak, boşluk bırakırsak kötü niyetli örgütlü güçler hemen o boşlukları doldururlar... Öyle de yapıyorlar.
Bugün bir arkadaşım tanık olmuş. Belediye otobüsüne yaşları 12, 13 olan çocuklar binmiş ellerinde valizleri. Ayakta kaldıkları için kızgın söyleniyorlarmış:
"Evden bizi taksiyle alıp getirdiler, otubüsle gönderiyorlar!"
Arkadaşım sormuş, kendi aralarında dertleşen çocuklara:
"Nereden geliyorsunuz? " diye.
"Fatih Öğrenci Yurdu'ndan! " diye yanıtlamışlar.
Çocuklar Yarı Yıl Tatilinde evlerinden taksiyle alınıp yurtta misafir edilmişler!
Okullar açılacağı için aynı şehirdeki evlerine geri dönüyorlarmış. Adamlar çalışıyor, yurtta ne yaptıklarını bilemem, ama bir şekilde 15 günlük tatili bile boş geçirmiyorlar. Geleceğe yatırım yapıyorlar. Ekiyorlar ki zamanı gelince biçsinler... Biz ne yapıyoruz? Tatilde bol bol dinlenin, kitap okuyun, diyerek evlerine gönderiyoruz çocuklarımızı... Söyleyin ne olur , kime kızmalı...
Laik, Demokratik Cumhuriyetimize sahip çıktığımızı göstermek amacıyla ADD ve ÇYDD'i Yürüyüş düzenlemişti. Birkaç arkadaşla birlikte ben de katıldım. Öğlen tatilinde olduğu için bir saatte bitti, tekrar dershaneye döndüm. Ülkemize sahip kişilerle birlikte olmak beni mutlu etmişti. Gerçi yürüyüş sırasında trafik kesilmemişti, kocaman kocaman kamyonlar yanımızdan geçiyordu, kaldırımda yürümek zorunda kalmıştık ama, ulusumuzun aydınlık geleceği için susmamıştık. Yanımda, arkamda ve önümdeki çağdaş görünümlü, sevimli, saygılı bayan polislerimizle yürürken acaba şu anda ne düşünüyorlar diye merak ede ede yürüdük Atatürk Anıtına kadar. Çok gençtiler. Çok da sevimliydiler. Erkek polislerimiz de saygılı davrandılar...
Coşkuyla dershaneye geldim. Genç arkadaşlarım öğretmenler odasında müzik dinliyorlardı, cep telefonundan...Merak ettim dinledim. Fatih Ürek " Hadi hadi hadiii, boşver, elalem ne der aldırmaaa...." benzeri hareketli bir şeyler söylüyordu. Gençlerden birkaçı coştu, oturdukları yerden kız erkek birlikte sadece elleriyle ve bedenlerinin üst bölümleriyle dans etmeye başladı. Bu çocuklar 1980 sonrası doğan, yeterlik sınavını kazanamamış öğretmen adaylarıydı... Onlara kızmaya hakkımız var mı? 12 Eylül, gençlerin böyle olması için özel çaba harcamamış mıydı? O zaman ekilenler şimdi ürünlerini veriyordu. Biz ak saçlılar da tansiyon, kalp, şeker, romatizma... ne varsa yanımıza alıp yürüyoruz. Bazen açık alanlarda bazen de kapalı alanlarda "Biz Kaç Kişiyiz?" diye sayıp duruyoruz. Az sayıda doğurduğumuz çocuklarımıza aydınlık bir gelecek bırakmak için uğraşırken birileri durmadan doğuruyor, doğuruyor, doğuruyor... Yurtlara, tarikatlara teslim ediyor. Parmaklar kalkıyor, parmaklar iniyor ve giden gençliğimiz, giden güzelliklerimiz geri gelmiyor... gelmiyor... gelmiyor...
Evet kime daha çok kızmalıyız? Lütfen bilenler susmasın, söylesin...Sustukça sıra kime gelecek?

7 Şubat 2008 Perşembe

KALBİMİN HÜZNÜ VAR

"Derdim var beller gibi
Söylemem eller gibi
Kabimin hüzünü var
Yıkılmış iller gibi
Gözümden yaş akar
Bulanmış seller gibi "
Mani- Anonim


YABAN'dan...

İki günden beri , köyde,fevkalade zamanlara mahsus bir hal var...........
Mehmet Ali'nin annesi bile gülümsüyor ve yirmi yaş daha genç görünüyor.
Bekir Çavuşun ağzı kulaklarına varıyor. Bir "Geldi..." sözüdür fısıldanıyor.
_ Geldi. Ahmed'inkilerin odasında...
_ Geldi. Görmediniz mi?
_ Geldi ama çok kalmayacakmış.
_ Geldi, bu gece muhtarın evinde okuyacakmış.
Mehmet Ali'yi şöyle bir kenara çektim:
_ Ne var? Ne oluyor?
O da kendini umumi heyecana kaptırmış görünüyor. Sırıtarak:
_ Hiç, beyim, diyor.
Fakat, ben şıkıştırınca söyledi:
_ Şeyh Yusuf geldi beyim, Şeyh Yusuf.
_ Bu Şeyh Yusuf da kim oluyor?
_ Mübarek, büyük bir adam. Her yıl gelir, duasını alırız. Hastaları okur, üfler. Bize güzel nasihatlar verir, yol gösterir. Başı sıkıda olanları selamete çıkarır.
_ Hangi tarikatten bu şeyh?
_ Bilmem beyim; o kadarını gayrı bilmem.
_ Peki, bu adamın şimdiye kadar size ne iyilikleri dokundu?
_ Çok beyim.
Fakat, bu iyiliklerin bir tanesini sayamadan, yalnız, esrarlı bir tavırla başını sallıyor.
_ Yalnız muhtarın karısını iyi edemedi.
_ Ya Salih Ağa'nın oğlunun kamburunu düzeltebildi mi?
_ .............
_ Ya şu meczup Memiş'in aklını başına getirebildi mi?
Mehmet Ali cevap vermiyor. Önüne bakıyor. Biliyorum ki bana, içinden, öfkeleniyor. Bana karşı , her ne zaman öfke duyarsa böyle sessiz, önüne bakar.
Daha alaycı, daha babayani bir tavır takınarak devam ediyorum:
_ Gelgelelim nasihatlerine... Neymiş bakalım onlar?
_ Aklımda kalmamış beyim; anam bilir.
Benim elimden kurtulmak için anasını çağırıyor. İhtiyar kadın:
_ O ne bilir; dedi. Şeyh Yusuf Efendi kim, o kim?
_ Öyleyse sen anlat bana, Zeynep Kadın.
_ Nasıl anlatayım ki...

O da işin içinden çıkamıyor. Nihayet Şeyh Yusuf Efendi'ye yalvarıp onu bu eve getirmeye karar veriyoruz.
Bu işi bin bela, Mehmet Ali üstüne aldı. Muhtarın evine gitti. Fakat, gitmesi ile gelmesi bir oldu. Muhtar " O sizin ayağınıza gider mi? Siz onun ayağına gelin. " demiş. Bunun üzerine hep birlikte kalktık; gitmeye mecbur olduk. Muhtarın evinde, Şeyh Yusuf'un oturduğu oda tıkabasa insanla dolu. O, köşede, bir hasır üstünde bağdaş kurmuş, oturuyor. Sırtında eskiden yeşil olması muhtemel bir cübbe var. Üstü başı, saçı sakalı o kadar kirli ki,
- yanına yaklaşmaya hacet yok - kapıdan itibaren bir teke gibi kokuyor.

Beni görünce küçük kalabalık, kendiliğinden dağıldı. Mehmet Ali ile anası arkamda. İçeri girdik.
_ Merhaba Şeyh Efendi.
Rahatı kaçmış bir adam huzursuzluğuyla başını kaldırdı. Beni uzun uzadıya süzdükten sonra dişsiz ağzının içinde homurtu halini alan şu sözleri geveledi:
_ "Merhaba, merhametten gelir. Sen kim oluyorsun ki, bana merhamet edeceksin?"
Hemen muhtar söze karıştı:
_ "Kusura bakma, yabanın biridir " dedi.

Ben, yegane yumruğumu, bir anda, hem şeyhin, hem muhtarın suratına savurmak ihtiyacını güç zaptediyordum. Yarı gülümseyerek, yarı dişlerimi sıkarak, diyorum ki:
_ SEN YALNIZ MERHAMETE DEĞİL , TERBİYEYE DE MUHTAÇSIN...
(Yaban- Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

TAŞLAMA

"
Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde
*******
Venedik'ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allah'ın sersem kulu
Şeytan bunun neresinde
*******
Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde
*******
İçinde mi dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde
*******
Dut ağacından teknesi
Kirişten bağlı perdesi
Be hey insanın teresi
Şeytan bunun neresinde
*******
Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde.
"
DERTLİ ( 19. yy)

6 Şubat 2008 Çarşamba

YAĞMUR KAÇAĞI

"Elimden tut, yoksa düşeceğim.
Yoksa bir bir yıldızlar düşecek.
Eğer şairsem, beni tanırsan
Yağmurdan korktuğumu bilirsen,
Gözlerim aklına gelirse,
Elimden tut, yoksa düşeceğim.
Yağmur beni götürecek yoksa beni.

Geceleri bir çarpıntı duyarsan,
Telaş telaş yağmurdan kaçıyorum
Sarayburnu'ndan geçiyorum,
Akşamsa, eylülse, ıslanmışsam,
Beni görsen bile anlayamazsın;
İçlenir, gizli gizli ağlarsın.
Elimden tut yoksa düşeceğim.
Yağmur beni götürecek yoksa beni."
Attila İlhan

SÖZE NEREDEN BAŞLAMALI

"Söze nereden başlayacaktım? Dünya pek büyüktü.
En çok bildiğim ülkeyle, kendi ülkemle söze başlamalıydım. Ama benim ülkem de pek büyüktü. Kentimle başlasam daha iyi olacaktı. Ama, kendi kentim de çok büyüktü. Sokağımdan başlasam daha iyi olacaktı. Hayır kendi evimden; hayır, kendi ailemden başlamalıydım.
Neyse unutun bunları. Kendimi anlatarak söze başlayacağım."
(Elie Wiesel)

Evet ben de öyle yaptım. Söze günlüklerimle başladım. Daha sonra mektuplarımla sürdürdüm kendimi anlatmayı... Diğer mektupları yazmalı mıyım bilemiyorum. Şimdilik kararsızım... Belki de günlüklerle yaşam öykümü sürdürürüm.
Neden yapıyorum bunu ? Kim bilir, belki o günleri yeniden yaşarken kendimle yüzleşmek; veya benim için çok değerli olan bu kağıt parçalarının zamana yenik düşmesini engellemek, çocuklarıma anne ve babalarıyla ilgili bir şey bırakmak ya da geçmişle bugünü kıyaslamak için...
Evet geçmişle günümüzü kıyaslamak... Geçmiş derken otuz, en fazla otuz beş yıl önceden söz ediyorum. İnsan hayatı için uzun, toplum hayatı için kısa sayılabilecek bir süreden...
Telefon... Bugün çoluk çocuğun elinde oyuncak olan alet... Herkes eli kulağında geziyor şimdilerde... "Neredesin? "Arkandayım!" İş bazen traji komik bir duruma kadar uzanıyor.
Oysa biz telefonla konuşabilmek için ne mücadeleler vermişiz o yıllarda. Çoğu kez de başarısız olmuşuz...
Ulaşım... Gerçekten çok güçtü bizim için...
Arkadaşlık... Ailelerimiz ve çevremiz daha kısıtlayıcıydı..
Televizyon... Ankara'da izlediğim test yayınlarını saymazsam 1976 yılında evimize girdi.
Bu ve benzer konularda çok hızlı bir gelişim yaşamışız. Bir de bankacılık alanında. Bankamatikler yoktu o zamanlar. Öğrenciyken posta havalesi gelirdi önce, sonra bankaya ya da PTT'ye gidip paramızı alırdık. Postadaki gecikmeler çok canımızı yakardı...
Hiç mi güzel yanı yoktu geçmişimizin? Olmaz mı? Hem de pek çok...
Kitap okurduk, hem de kampanyaya gerek duymadan... Fazla satın alamazdık belki ama okurduk, çok okurduk. Kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, hepimiz kendi okullarımızın kitaplıklarından evde okumak üzere ödünç kitaplar alırdık. Sırayla değiştirerek okurduk. Şiir Defterlerimiz vardı, günlüklerimiz de... Sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla, ailemizle mektuplaşırdık... Kendimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, hayallerimizi anlatırdık birbirimize. Daha çok tanırdık sevdiklerimizi. Onların dertleriyle dertlenir, sevinçleriyle sevinirdik. Uzun mektuplarımızla övünürdük. Okuduğumuz kitapların adını, yazarını yazdığımız listelerle hava atardık arkadaşlarımıza... Kim daha çok kitap okumuş diye... Markalı giysilerimiz yoktu. Çevremizdeki arkadaşlarımız da bizim gibiydiler. Ailelerimiz birbirini tanırdı, kabul günleri yapardı annelerimiz. Evimiz dolup taşardı misafirlerimizle. Konuşurduk, sohbet ederdik büyüklerimizle. Şimdiki gibi herkes kendi televizyonunu izlemezdi konuşmadan...Masallar anlatılırdı bize, masallarla büyüdük.
Elazığ Atatürk Ortaokulundaki öğrenciliğimi hatırladım şimdi... 1967-68 yıllarıydı sanırım... Oyıllarda müzik odası vardı okulumuzun. Müzik öğretmenimiz bize klasik müzik dinletir, piyano çalardı. Piyanonun tuşlarından çıkan notaları tanımamızı isterdi. Hafta sonları koro çalışmalarımız olurdu. Kanon yapmayı o yıllarda öğrendim . "Hoş Gelişler Ola Mustafa Kemal Paşa; Askeri milleti, bayrağınla çok yaşa... Arş arş arş ileri arş ileri , dönmez geri Türk'ün askeri..." sözleri o günkü çoşkusuyla kulaklarımda çınlıyor... Fizik, Kimya laboratuvarlarımız vardı. O dersler bizim için bir zevkti. Gerçi laboratuvara gitmek sinemaya gitmek gibi bir şeydi bizim için çocuk aklımızla. Biraz da fazla gürültü mü ederdik ne. Hiç unutmam kimya öğretmenimiz kan ter içinde deney yaparken yaramaz bir arkadaşımız cam fanusu kırmıştı da öğretmenimizden azar işitmişti, biz de çok korkmuştuk.
Otuz yıldan fazla bir zamandır da ben öğretmenlik yapıyorum . Elazığ Ortaokulu, sonra da başka bir şehirdeki Anadolu Teknik Lise, Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi ile Atatürk Anadolu Lisesinde... Başka okulları da gördüm... Bütün içtenliğimle söylüyorum üzülerek, benim ortaokuldaki öğrenciliğimin koşullarından daha iyi değillerdi. Şehrimizdeki liselerden birinde piyano olduğunu, bazı kendini bilmezlerin, okulun bodrumuna konulan piyanoyu kırdıklarında öğrendik...
Cumartesi günleri okullar diğer resmi daireler gibi yarım gündü. Ve bizim sinema günlerimizdi. İki film birden gösterilirdi. Gözlerimiz yaşararak çıkardık salondan, ama mutlu, umutlu bir şekilde. İyiler çok acı çekerdi ama sonunda kötüler de cezasını bulurdu. Bazı akşamlar ailemizle birlikte giderdik sinemaya. Ailece gittğimiz için locadan bilet alırdı babam... Yaz sıcaklarında yazlık sinemalar olurdu.Köpeğimiz sinemanın kapısına kadar bizi götürür, çıktığımız zaman da onca kalabalığın arasından bizi bulurdu. Beğendiğimiz filmleri, kitapları birbirimize önerirdik. Anlatırdık, tartışırdık, eleştiridik...
Lisede yapılan şiir dinletileri çok hoşumuza giderdi. Münazara konuları,
günlerce tartışılmaya devam ederdi...
Samsun Eğitim Enstitüsünde iken sık sık şehre gelen tiyatroları izler, konserlerde müzikle coşardık.
Çocukluğumuzda oyuna doymazdık. Saklambaç, yakan top, istop, güzellik mi çirkinlik mi, kiremit devirmece en sevdiğimiz oyunlardı...
Şimdi çocuklara bakıyorum da bizim kadar şanslı olmadıklarını düşünüyorum bu konuda... Test, sınav, kaçamak da olsa bilgisayar ve televizyon... Aile ile çatışma... Çalış oğlum, çalış kızım en çok duyulan iletişim sözcükleri... Yeni sınav sistemi iyice çocuklarımızı çocukluklarından kopardı... Seviye Belirleme Sınavı çıktıktan sonra ilkokul dördüncü ve beşinci sınıflar da dersaneleri doldurmaya başladı... Bir yarış bir yarış ki sormayın gitsin...
Ne için bu yarış, arkadaşlarını geçmek için... Sonra çoğu işsiz kalacak binlerce çocuk... Belki iyi bir ressam, müzisyen, yazar, ozan, sanatçı olabilecek çocukların var olan yeteneklerini görmezden gelerek, geliştirmek için hiç çaba harcamayarak, hatta olmamasını dileyerek onları yetiştirmeye çalışıyoruz...
Bildiğimiz halde neden yapmıyoruz bunu? Çünkü yine biliyoruz ki bu ülkede işsizlik var, sanata, sanatçıya değer verilmiyor. Tiyatrolarımız birer birer kapanıyor.Sanatçı diye geçinenler televizyonlarda daha çok izleniyor. Şok şok şok dedikten sonra kim kimle nerede sorularıyla meraklar kamçılanıyor. Sayıları çok olmayan bazı kendini bilmezlerin yaptığı çirkinlikler sanatmış gibi, çağdaşlıkmış gibi halkın önüne sürülüyor. Halkımız da hem bunları izliyor hem de çocuklarının bunlar gibi "çağdaş!" olmasından korkuyor. Burada da bazı çıkar düşkünlerinin eline düşüyor farkına varamadan...
Halkın gerçek sorunları dile getirileceğine türban da türban diyerek zenginliklerine zenginlik, güçlerine güç katıyor bazıları. Güzel halkımız ise her geçen gün daha da yoksullaşıyor...
Durum bu... Umut yok mu? İstersek var... "ÖYLE DALMIŞ Kİ YÜZYILLAR SÜREN UYKUSUNA, UYANDIRMAZSAN UYANACAK DEĞİL!"
Uyanalım, Uyandıralım...