31 Mart 2008 Pazartesi

BALIKÇILAR

_ Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine, lakin yarın, ümit ederim.
Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare kader !

_ Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim,
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta...
_Olur.
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala,
Ninen, baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz...

Çocuk düşündü şikayetli bir nazarla : Ya biz,
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz ?...

(Tevfik Fikret)

YETERLİ VE DENGELİ BESLEYİP İNSAN GİBİ YETİŞTİREBİLECEK MİSİNİZ ?

Musa Kart- CUMHURİYET GAZETESİ

TARAF TUTMAK

" Bilim taraf tutar, bilim insanı taraf tutar . Ama kimin tarafını ? Gerçeğin, doğruların tarafını .
Bütün bilim tarihi, gerçeklerin, doğruların saptanması ve kabul ettirilmesi, yanlışların giderilmesi çabasının , bu uğurda verilen mücadelelerin tarihidir. Bu mücadelede bilim insanları , gerçeklerden, doğrulardan yana olmayan güçlerle karşı karşıya gelmişler, zaman zaman korkunç ve iğrenç baskılara uğramışlardır.
Galile'nin Katolik Kilisesi ile çatışması bunun herkesçe bilinen bir örneğidir... "

30 Mart 2008 Pazar

DÜŞÜNME ÖZGÜRLÜĞÜ

Düşünce özgürlüğü...
Bugün ülkemizde en çok konuşulan konulardan biri de bu. Konuşulması da gerekli... Yalnız düşünce özgürlüğünden yana olduğunu söyleyenlerin ne kadarı bu konuda samimi ? Ne yazık ki benim düşündüklerim , söylediklerim engellenmesin, karşı görüş engellensin, tavrıyla düşünce özgürlüğü sağlanamaz...
Çoğumuz özgürlük diyoruz, ama sadece kendimiz için özgürlük !..

Kaldı ki ülkemizde düşünce özgürlüğünden söz edebilmek için , düşünmeyi bilen kişiler yetiştirmeliyiz.
"Düşünme ! Büyüklerinden iyi mi bileceksi ; ben sizin yerinize de düşünürüm! " anlayışıyla yetiştirdiğiniz insanların düşünme gücü gelişebilir mi ? Hayır , diyorsunuz değil mi ?

Bence de hayır... Hele inanca dayanan dini kuralları devlet yönetimine karıştırmaya kalkarsanız işin içinden çıkabilir misiniz ? Bu şekilde yetiştirilen insanlardan sağlıklı düşünceler üretmesini bekleyebilir misiniz ?

Öncelikle düşünme gücü verecek bir eğitim , okuryazarlıkla yetinmeyen bir öğretim yapılmalıdır. Peki sizce bu yeterli midir ? Buna evet demeyi çok isterdim, ama diyemiyorum.

Çağdaş uygarlığın en önemli sorunlarından biri, doğru bilgi alabilmektir. Siz doğru bilgilendirildiğinize inanıyor musunuz ?

Bilginin kısıtlandığı ya da çarpıtılarak yansıtıldığı bir ülkede , düşünme gücü olanların da düşünce özgürlükleri yok demektir. Yalan yanlış bilgilerin servis edildiği bir yerde gerçeğe ulaşmak oldukça güçtür. Sağlıklı düşünebilmek ve doğru kararlar verebilmek için çaba gerekir. Hem de az buz çaba da yeterli olmaz. Zor iş düşünmek... Farklı kaynakları araştıracaksın, kendini karşı tarafın yerine koyacaksın, neden- sonuç ilişkisi kuracaksın... Okuyacaksın, inceleyeceksin, yorumlayacaksın... Boşver işin mi yok !..

"Bak , inandığın kişiler ne diyor ? Sen de onların söylediğini ezberle ve tekrarla! " mı diyorsunuz ? O zaman da bize papağan demezler mi ? Ne farkımız kalır papağandan ? Zor iş zor... Boşver! En iyisi düşünme ! Ya da düşün...

ŞİİR DEĞİLDİR

Yeter yalanla , kötülükle , tebelleş olduğumuz

Kim demiş - kana kandır , kandır panzehir

O kadar eski , o kadar uzak , o kadar güzel ki Anadolu

İnsanın içinden ağlamak gelir .


( Nüzhet Erman )


VİETNAM 'A BENZER BİR AĞRI

İhtiyar kıtanın öbür ucunda
Kocaman bir ahtapot
Sıçrayıp uyanıyorum geceyarısı
Afrikalı değilim ama
Bilirim nerelere uzar kolları
64 Ianham road London
Düş görüyorsun belki de şimdi
Özgürlüğe kavuşacak bir ülke gibi
Seni bekliyorum duvarların dibinde
Peşimde imparatorluk polisi.
...................
Şurada Vietnam 'a benzer bir ağrı
Düşenlerin yüzünü çiziyor boşluğa
Korkunç gözlerinden yanıtlanmaz sorular
Şuramada susan bozkır
...................
Bereket Zamanti 'ya o sessiz ırmağa
Başlatıyor göz göze geldiğimiz şevki
Sabah mı halkın uyanışı mı bu
...................
Seni bekliyorum bütün istasyonlarda
Özgürlüğe kavuşacak bir ülke gibi.

(Mehmet Başaran- Varlık, 1966 )

29 Mart 2008 Cumartesi

ALİ KIRCA 'NIN SİYASET MEYDANIN'DA ÇÖZÜM

Uzun zamandır izlemekten vazgeçtiğim Siyaset Meydanı'nı dün akşam izledim. İyi ki de izlemişim...

Türkiye Nasıl Kurtulur, konusuydu bir anlamda tartışılan... Bugünlerde hepimizin aklını meşgul eden soru...

Programda Ali Kırca ile birlikte beş erkek vardı; bir de kadın konuşmacı... Altı kişilik bir Siyaset Meydanı...

Konuklar : Erol Manisalı, Deniz Som, Korkut Özal, Metin Metiner ve Türkel Minibaş...

Güzel bir tartışma oldu.
Son yıllarda tanımaya başladığımız Metin Metiner hep aynı şeyleri tekrarlayıp durdu. İyi ve güvenilir bir duruş sergileyemedi bence.
Korkut Özal da çoğunlukla üç kardeş olarak ülkeye ne büyük hizmetler yaptıklarını söyledi!. Programın sonuna doğru kendini tutamayıp asıl sorunu çarpıcı bir şekilde ve doğru olarak söyleyiverdi... Şimdi pişman olmuş mudur, bilemiyorum.
Deniz Som sinirlenmediği zamanlarda başarılıydı. Ülke sorunlarını gerçekçi bir şekilde değerlendirdi.
Erol Manisalı hocamız her zamanki gibi bilim insanı saygınlığı içinde izleyenlerin daha sağlıklı değerlendirmeler yapmasına ortam hazırladı. Onu güvenilir buldum, söylediklerine herkesin kulak vermesi gerektiğini düşündüm...

Ancak gecenin yıldızı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ikinci başkanı da olan hocamız Türkeli Minibaş 'tı... Onu dinlerken, bu insanlarımız var oldukça bize bir şey olmaz diye düşünmeye başladım. O kadar açık, o kadar anlaşılır, o kadar net konuşuyordu ki... Umutlandım, mutlandım ve çözümü de buldum.

Türkiye Nasıl Kurtulur ?

Günlerdir konuşuluyor, tartışılıyor ; işin içinden çıkılamıyor. Bir şey yapmak zorundayız. Türkiye'yi bu çıkmazdan kurtarmak zorundayız...

Şimdi sıkı durun, çözümü, bulduğum çözümü açıklayacağım. Yalnız darılmaca yok...

Ben diyorum ki yıllardır bu ülkeyi, hatta dünyayı kim yönetiyor ? Yok yok düşündüğünüz gibi değil ! Erkekler yönetmiyor mu ? Etkili ve yetkili makamlar hep erkeklerin elinde değil mi ? Şöyle bir şey yapsak çok mu üzülürsünüz ? Bir seferlik olsun Meclisi fesedelim, daha doğrusu tüm milletvekilleri istifa etsinler, gönüllü olarak... Bir kez, hiç olmazsa bir kez meclise kadınlarımızı oturtalım. Erkeklerden çok azını, bilim insanlarını da alabiliriz. Ama yönetimi kadınlarımıza bırakalım... Gülmeyin ve de kızmayın. İnanın ülkenin pek çok sorununun çözüleceğini, hem de kısa sürede çözüleceğini göreceksiniz. Ben buna yürekten inanıyorum...

Ailesini her koşulda ayakta tutmak için çırpınan analarımız, vatanı da derleyip toparlayacaktır. En azından birbirleriyle konuşacaklardır, tartışacaklardır, çözüm üreteceklerdir. Bilenlerden yardım alacaklardır, pasta tarifi verir gibi çözüm tariflerini de paylaşacaklardır. Çocuklarının geleceğini kim anneler kadar düşünebilir ? Kendini , kendi çıkarını, rahatını , huzurunu çocukları için bir kenara bırakan kaç erkek tanıyorsunuz , analar kadar...

Gelin bir seferlik bunu yapalım. Türkiye yönetimini kadınlarımıza verelim. Pişman olmayacaksınız.

Dünyayı kadınlar yönetsin. Bir kez, hiç olmazsa bir kez !..

Ne dersiniz ?

28 Mart 2008 Cuma

HAYVANLAR ALEMİ


İNSANLAR
Her zaman , fakat bilhassa
Beni sevmediğini
Anladığım zamanlarda
Görmek isterim seni de
Annemin kucağından
Seyrettiğim insanlar gibi,
Küçüklüğümde...
SEVGİLİ İNSAN KARDEŞLERİM...
Ben sizin bildiğiniz kedilerden değilim... Ben okumayı da yazmayı da severim. Orhan Veli 'nin şiirlerini de severim, biri hariç. Neymiş :
Sen ciğercinin kedisi
Ben sokak kedisi...
Geçti o günler... Görmüyor musunuz, çağlar değişti, bilgi çağına girdik. Evet sokak kedileri de ciğercinin kadileri de var, var ama şimdi kedi hakları da var... Biz kediler olarak mücadelemizi sürdüreceğiz, lütfen bizi destekleyiniz. Peki biz ne istiyoruz ?
Tüm kediler sokak kedisi gibi özgür, ciğercinin kedisi gibi de bolluk içinde yaşasın ! Sevmediği, inanmadığı, beğenmediği şeyleri özgürce söyleyebilsin. Hakkını, birilerine yaranmak için kuyruk sallayarak almak zorunda bırakılmasın... Çok şey mi istiyoruz ?
Yalnız artık soba, kalorifer sıcaklığına sığınıp sürekli mışıl mışıl uyuma devri de geçti. Biz de çalışmalıyız. Hakkımızı alıncaya kadar da mücadeleye devam...
Önce bilgisayar öğrenmeliyiz, sonra da dil... Kedice yetmiyor artık, insanca da öğrenmeliyiz... Tembel tembel oturanları uyarın.
Mücadele etmek, sesini duyurmak bu ortamda kolay değil ! Neyse ki evde bilgisayar var. Bütün gün bana kalıyor. Onlar işteyken sizlerle kolayca iletişim kurabiliyorum... Siz de öğrenin çok yararlı bir alet... Yalnız tehlikeli siteler de var... Dikkatli olun. Geçen gün bir karga sitesine denk geldim. Kargalar koru halinde seni annene söyleyeceğiz diye tutturmasınlar mı ? Orhan Veli'nin şu şiiriyle kurtuldum bu seferlik :
Kargalar, sakın anneme söylemeyin
Bugün toplar atılırken evden kaçıp
Harbiye nezaretine gideceğim.
Söylemezsiniz size macun alırım,
Simit alırım, horoz şekeri alırım.
Veda zamanı geldi, birazdan dünya tatlısı sahiplerim gelecek, bilgisayarı kapatmam gerekiyor. Ortalığı da biraz düzeltmeliyim, bugün çok dağıttım.
Sizlere de son bir şiir:
Dinle bakalım işitebilir misiniz
Türküsünü damların, bacaların
Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını
Yuvalarına...
NOT:
(I ) Kedinin anne ve babasından özür dilerim. Artık kediniz çok meşhur olmuş, yerinde duramıyor. Bugün de kaçıp bize geldi. Şimdi sevgilerimle size gönderiyorum, bu akıllı, sevimli kedinizi... Kedileri böyle ise sahipleri kimbilir nasıl akıllıdır.
(II) Sevgili okuyucularım hayvan deyip geçmeyelim, onları sevelim, koruyalım.Saygılarımla...
(III) Şiirler Orhan Veli'den.

27 Mart 2008 Perşembe

DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN


Bir eskimiz şöyle demişti : "Hastane gövdelerin, tiyatro ruhların şifa kaynağıdır."

Bugün ruhlarımızın bu kadar yorgun, bu denli hasta oluşunda tiyatrodan giderek uzaklaşmamızın bir etkisi var mı dersiniz ?

Tiyatro bizi bize anlatır. Artık bizi anlatanlardan uzaklaştıkça biz biz olmaktan da mı uzaklaşıyoruz ?

Tiyatro eğlencedir, ama eğlencelerin en faydalısıdır, diyen Namık Kemallerden , onların dönemlerinden çok daha gerilere mi düştük ?

Tiyatro eğlendirir, eğlendirirken düşündürür, demediğimiz için mi yeterince düşünmüyoruz bugün ...

Tiyatro insanı, insana, insanla anlatma sanatıdır. Tiyatrodan vazgeçerek insandan ya da insanlığımızdan da mı vazgeçtik ?

Biz son yıllarda çok şeylerden vazgeçmek zorunda bırakıldık, ve bu hallere düştük...

Tiyatro sahneden yaşama indi... Birileri kendi yazdıkları oyunlarda bize de rol biçmeye başladı. Bu kötü oyunlarda rol alacak mıyız ?

Şehakespir 'in sözü geldi aramıza kuruldu... "Olmak ya da Olmamak ; İşte Bütün Mesele Bu ! "

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü Kutlu Olsun...

GÖZ GÖZÜ GÖRMÜYOR


Göz gözü görmüyor. Her yer toz duman olmuş...

Adamın biri bir cezadan kaçmak için saklanıp kılık değiştirmiş. Gözünün birini de bantlamış. Amacı kendini güvenceye almak. Bunun için de tek gözlü gösteriyormuş kendini... Biraz daha özgür yaşamaya başlamış böylece. Aradan uzunca bir süre geçmiş. Artık tehlikenin geçtiğini düşünüp gözündeki bantı çıkarmaya karar vermiş. Ve bantı çıkarmış. Ne gördü diye merak mı ettiniz ? Hayır görememiş, hiçbir şey görememiş... Adamın o gözü görmüyormuş artık...
Evet mademki gözlerimiz var, görmeliyiz. Mademki kulaklarımız var duymalıyız. Mademki aklımız var kullanmalıyız öyle değil mi sevgili okuyucularım...

Bir söz var, bilirsiniz : " Zeka tarla gibidir, ekip biçmek ister." diye. Siz tarlanızı ekip biçmezseniz bağ yapabilir misiniz ?
"Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur. " O dağ da gelir Zonguldak'ın gündemine oturur...

"Dağı Tıraşlamak İçin Yardım Kampanyası " açmak ! Duydunuz mu ? Ben duydum ve çok güldüm... Daha önce söz etmiştim, hatırlatayım... Zonguldak Çaycuma'da havaalanı yapılmış. Her şey hazır... Pilotlar oyun bozanlık yapmışlar sadece... "Biz o havaalanına inmeyiz ! " diye direniyorlarmış. Nedeni tıraşlanması gereken bu dağ ! Traş diyip de geçmeyin, bu sizin tıraşınıza benzemiyor ki ? Koca dağ , hangi berber bu işin üstesinden gelebilir ki... Neyse efendim sözü uzatmadan söyleyeyim, bu dağ tırşlanmadan uçak seferleri yapılamayacakmış... Yöneticiler düşünüp taşınıp, akıllarını kullanıp bu yükten kurtulmak için tıraş kampanyasını başlatmışlar... Destek olmakta yarar var. Bir kentin dünyaya açılan kapısı havaalanı... Açılmalı ve kullanılmalı , güvenle... Beni üzen bu akıl ilk başlayışta neredeydi ? Bunun sorumluları kim ve şu anda buna benzer bir başka iş planlıyor olmasınlar ?

Suç ve Ceza... İki kardeş... Bir de üçüncü kardeş olarak Ödül'den söz edebiliriz... Ceza da Ödül de gerçekten hak edene verilirse çok etkili olur. Ceza daha büyük suçların engellenmesini sağlar; ödül ise daha büyük, daha güzel başarılara imza atma isteği uyandırır. Yeter ki yerinde ve zamanında kullanılsın ve hak edene verilsin...
Siz , suç işleyene değil de, bunun önlenmesi için çaba harcayana " Sus, ortam geriliyor !" derseniz ve hepbirlikte susarsanız işlenen suçun ortağı olmaz mısınız ? Bence yapılması gereken göz yummak değil, aksine gözünü açıp suçu önleme konusunda ortak akıl oluşturmaktır. Ne dersiniz ?
Bir müzisyen çocukluğunda kekeme taklidini çok yaptığı için sonra gerçekten kekeme olduğunu söylemişti, belki duymuşsunuzdur.
Taşlamacı Martialis , bir Romalı için : " Öyle başardı ki hasta görünme sanatını gerçekten nekrise tutuldu ." diye yazar...

Evet göz gözü görmüyor... Ortam çok gergin... Tehlikeli bir oyun gözümüzün içine baka baka oynanıyor... Gerginlik tepeden tırnağa yayılıyor. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi çıkan olaylar nedeniyle kapatılıyor. Sokaklar iyi görüntü vermiyor. İnsanlar sorunlu... Öfkeli... Kimisi öfkesini annesinden, onu öldürerek , çıkarmaya çalışıyor, kimileri spor kulübünü basıyor, orada birilerini öldürüyor, Bafra örneğinde olduğu gibi... Kimisi şiddeti kendine yöneltiyor. Uyuşturucudan binlerce genç zehirleniyor. Geçim sıkıntısı içindeki insanlar karnının gurultusundan başka bir şey duyamıyor, ekmekten başka bir şey göremiyor... Sokaklarda çatışmalar yaşanıyor.

Uzatmak istemiyorum. Biz bu oyunları hep gördük ve yaşadık. Okuduk, öğrendik. Tekrar yaşamak istemiyoruz. Hukuka güveniyoruz. Sorunlarımızı hukuk yoluyla çözmeye alışmalıyız... Hukuka saldırmak hukuksuzluğu savunmak anlamına gelir ki hukuksuz ortam hepimizin sonunu getirir... Hukuka kızmak yerine hukukçuları rahatlatacak, işlerini sağlıklı yapabilecekleri ortam ve olanakları artırmalı değil miyiz ?

Gözümüz var, görmezsek
Kulağımız var, işitmezsek
Aklımız var , kullanmazsak,
Dilimiz var, söylemezsek

Ne farkımız kalır taştan kayadan ? Söyler misiniz ?

25 Mart 2008 Salı

SİZ HANGİ HANE' DENSİNİZ

Hane sözcüğü önemli... Eklendiği sözcüğe çeşitli anlamlar yüklüyor. Bunların en acı vereni sanırım hapishane... Kimsenin girmek istemediği, girenlerin de bir an önce çıkmak istediği bir yer. Nice romanlara, şiirlere konu olmuş...

Bizde de edebiyatı çok yapılmış. Hapishaneden geçmeyen yazar çizer takımı çok az. Bir de kader mahkumları var... Her birinin de bir öyküsü... Bir de türküsü vardır mapushanelerin :

" Akşam olur mapushane kitlenir
Kimi kağıt oynar kimi bitlenir
Kiminin Temyiz'den evrakı gelir
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil... "

Allah kimseyi düşürmesin diyerek haneler arasındaki gezintimizi sürdürelim mi ?

Okumaya devam ettiğinize göre bunu istediğinizi varsayarak yola devam edelim. Bu acı türküden sonra sizi tatlı bir yere davet ediyorum. Anladınız sanırım. Pastaneden söz ediyorum. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum burada bir heceyi kaybettik. Ünlü ( sesli) harften sonra gelen sözcüklerde bu düşme yaşanıyor dilbilgisi kurallarınca. Ünsüz (sessiz ) harflerde ise "hane" haneliğini koruyor. Neyse efendim düşen yalnızca hece olsa önemli değil. Ama içime öyle bir kurt düştü ki hiç sormayın... Buranın kapıları herkese açık. istediğin zaman gir , istediğin zaman çık. Kime ne ? Yok yok buraya girebilmek o kadar da kolay değil. Önce ceplerinizi, cüzdanınızı yoklayın bakalım... Var mı kenarda köşede kalmış biraz para ? O zaman girin içeri, seçin canınızın çektiğini... Ben biraz önce düşünmeden yaptığım daveti üzülerek geri çekmek zorundayım.

" Cep delik, cepken delik
Kevgir misin be kardeşlik..."

durumları, malum !.. Hepinizi ağırlayamam..

Efendim bir de dershane denen , okula benzer , ama okuldan başka bir yer var. Çocukların çok yorulmasına karşın sevdikleri bir yer... Devlet kendi okullarıyla ilgili düzeltmeleri yapmadığı sürece ikinci okul olma işlevini sürdürecek bir kurum... Velilerin de okul koruma derneklerine yılda bir kez yapılan küçücük yardımdan kaçtıkları, dershanelere ise avuç dolusu para yatırdıkları bir yer... Hep çok para kazandırdığı söylenen, içinde olunca öyle olmadığı anlaşılan bir kurum. Patronların ne kazandığını bilemeyeceğim, ama yaşantılarına bakınca hatırı sayılır bir şeyler olduğu kesin. Eğitim kurumu ama ticarethane aynı zamanda... Velilerin işi zor. Zor ama, yine de :

"Bugün... bugün iyi
Belki de hepsinden.

Yarının ne olacağı
Şimdiden bilinir mi ? "

Behçet Necatigil gibi düşünen veliler , çocuklarının geleceğini kurtarmak adına ceketini satıp getiriyorlar dershanaye...

" Sizin yanınızda olmak ne iyi çocuklar
Ne iyi
Düşünceyi asıp bulutlara
Özgür kelebekler gibi

Sizin elleriniz ne ince çocuklar
Ne ince
Solmasın mutlarınız
Deli gibi rüzgar değince

Sizin umutlarınız ne büyük çocuklar
Ne büyük
Değdikçe zamanın eli
Sizin de yaşantılarınız bölük

Sizin gözleriniz ışın ışın çocuklar
Işın ışın
Duymayın körpe yüreklerinizde
Endişesini kışın

Yalnız sizin sevdiğiniz gerçek çocuklar
Yalnız sizin
Sizde mavisi sizde rüzgarı
Gök ve denizin "

İlhan Geçer'in şiiriyle çocuklarımıza sevgilerimizi iletip yolculuğumuzu sürdürelim birlikte. Yorulduk mu sevgili okurlar ? Hele de öğrenciyseniz, ya da öğrenci okutuyorsanız yorulmasanız da yorgun hissettiğinizi tahmin etmek güç değil... Ben de üniversitede çocuk okutan bir insanım. Bilirim neler yaşadığınızı, ne halde olduğunuzu...

İyisi mi gelin şu kırahathanede , yok artık adı böyle değil, kitap gazete gözden düştüğünden beri adı artık kahvane oldu; orada bir mola verelim , ne dersiniz ?

"Burası dalyan kahvesi
Ortalık süt mavisi

Bir de meyhane mi vardı ?

Apostol bu ne biçim meyhane
Tabağımda bir bulut
Kadehimde gökyüzü "

Yazdıkça aklıma geliyor. Ne çok hanemiz varmış da biz görmezden geliyormuşuz ?

Neyhane'de mi sıra ? Ney deyip de Neyzen Tevfik'i anmamak olmaz. Mevlana'ya da bir selam gönderelim. Mevlana'dan küçük birkaç dize:

"Sev sev
Sevmeyi öğren
Sevmeye çalış
Dünya senin sevmen için yaratılmış
Önce aşkı öğren
Küçük bir çocuk bak ne güzel
Ya onu dünyaya getirenler "

Evet çocuklar... bizim çocuklarımız. Mevlana'nın dediği gibi onlar da, onları dünyaya getirenler de çok hoş... Ancak bu hoşluk hep böyle gitmiyor. Gitse en az üç de beş de olsunlar ! Bir de yetimhane gerçeğimiz yok mu ? Oraları dolduran çocukları görmezlikten mi geleceğiz ? Bunlar kimin çocukları ?

" Minicik dünyalarında önce
Bir sıcak somundu düşündükleri
Ancak düşlerinde biçtiler
Tınaz tınaz gür ekinleri

Onlar taş basıp bağırlarına
Gurbetin kapısını çaldılar
Uzak çeşmelerden birkaç yudum su
Az sevinç çok umutla terli bir uyku
Kocaman kentlerde ufalıp dağıldılar. "

Önce hastaneye uğrayalım şimdi de... Aklıma bir türkü düştü burada bakalım doğru anımsayacak mıyım ?

" Hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı bana ilacı..."

Eh bukadar sıkıntıdan sonra hala çıldırmadıysanız, tebriği hak ediyorsunuz demektir. Nereye geldiğimizi anladınız sanırım...

Tımarhane... Aaa ne ayıp ! Tımarhane denir mi ? Denmez denmez , bunu ben de biliyorum ama "hane" dedik düştük yola ya, ondan bu şekilde kullandım. Hala delirmediniz mi siz ?
Geçen yaz Tenis Kortu'nun duvarının dış yüzünde bir yazı vardı, duvar yazısı... Sanırım gençler yazmış. O yazıyla vedalaşmak istiyorum sizlerle...

" Ben senin aşkından deli oldum , sen deliyim diye beni terk ettin!.. "

Sevdiklerinizle hanenizin değerini bilin , mutlu yaşayın... Akıl sağlığınızı koruyun...

SENİN İÇİN SEVGİLİM

Kuş pazarına gittim
Kuşlar satın aldım
Senin için
Sevgilim

Çiçek pazarına gittim
Çiçekler satın aldım
Senin için
Sevgilim

Demirciler çarşısına gittim
Zincirler satın aldım
Senin için
Sevgilim

Sonra köle pazarına gittim
Ve seni aradım
Ama bulamadım
Sevgilim

(Jacques Prevert- çev: Cengiz Ertem)

ÇANLAR NEDEN ÇALIYOR

KORKU

İnsandan insana geçer korku

Bilisizce...

Bir yaprağın titremelerini

Başka bir yaprağa geçirmesi gibi...

Bütün ağaç hep birden titrer
Rüzgardan da eser yoktur.

(Charles Simic- Çev. : Yusuf Eradam)

Son günlerde yaşananlara bakıyorum da, düşünüyorum... "Ergenekon" dediler susup bekledik... Anlamaya çalıştık, ama boşunaydı bu çabalar... Çok farklı, çok karmaşık ilişkiler yumağı gibi bir görüntü idi yansıyan... Bilgi yoktu, gizliydi olup biten... Sekiz ay boyunca birileri içeri alındı, sorgulandı, salındı... Yenileri alındı verildi...

Korkmaya başlamıştık toplumca... Birileri çete kurmuş, ülke için bilmediğimiz bir şeyler planlıyordu... Zaten ülkede çete kuran kurana... Haberlerde her gün bir çeteyi çökertiyodu emniyet güçlerimiz. Bir Ergenekon çetesi çökertilememişti henüz... Sekiz ay boyunca birilerinin daha bu çeteye dahil edildiğini görüyorduk. Bekliyorduk, bekliyorduk, sabırla, merakla bekliyorduk...
Sonra, bir baktık ki İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu gibi değerli insanlarımız da bu çetedenmiş... Allah Allah bu çetede bir iş var, bu çete nasıl bir çete demeye başladık. Baktık ki İlhan Selçuk salıverildi, ardından da Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ve başkaları...

Kemal Alemdaroğlu hapishaneden kurtulup şimdi de hastahaneye düşmüş. Kendisine saygılarımı ve geçmiş olsun dileklerimi gönderiyorum. Biliyorum onun bundan haberi olmayacak. Okumayacak yazımı , nereden bilsin de okusun. Ama olsun ben bu güzel insanımıza, eğitim ordusunun değerli bilim insanına saygılarımı gönderiyorum buradan...

İnsandan insana geçer korku
Bilisizce

Korkuyor muyuz acaba ? Sanırım korkuyoruz... Ne oluyor, nereye sürüklenmek isteniyoruz ? Bu bilinmezlik ürkütüyor insanı...Çanlar mı çalıyor ne ?

TRT'de bir programda Cumhuriyet Mitingleri'ni de bu çetenin içine katmışlar. İşte bu beni çok güldürdü. Eğer Cumhuriyet Mitingleri'ne katılanlar Ergenekon çetesini oluşturuyorsa, bu çete dünyanın en güzel çetesidir. Ben de bu çetenin bir üyesiyim. Keşke bu sözü söyleyenler o mitinglere katılsalardı!.. O zaman bu sözü söylemeden önce oturup düşünürlerdi...

Cumhuriyet Mitingleri'nin ilkine katıldım. Ankara'da Tandoğan'da olanına...Otobüs parasını normalden biraz fazla ödediğimizi hatırlıyorum. Parası olmayıp da gelmek isteyenler için. Geceden, ADD 'nin kiraladığı otobüs ile yola düştük... O günü yaşadığım için kendimi çok şanslı sayıyorum bugün... Cumartesi- pazar dershanelerin en yoğun günleri. Buna rağmen cumartesi için izin aldım. Yol boyu Türkiye'nin dört bir yanından hareket eden otobüslerle geçiştik. Bazı mola yerlerine girmemiz olanaksızdı. Otobüs ve insan kaynıyordu...

Korku yok muydu ? Kendimiz için korkuyorduk ama ülkemiz için daha çok korkuyorduk. Olanlar olacakların işaretiydi. Ve biz bugünleri görüp uyarı görevimizi yapmak için koyulmuştuk yola... Çan sesleri duyulmaya başlamıştı.

Sabah çok erken saatlerde Ankara'ya geldik. Kepek ekmeğinin içine biraz peynir koyarak akşamdan hazırladığım kumanyamızı çıkardım. Sabahın ilk saatlerinde , çaysız, kuru kuru ama zevkle kahvaltımızı yapmış olduk. Sonra da Anıtkabir'e uzanan yürüyüşümüzü başlattık.

Anlatılmaz kalabalık bir topluluktu. Ancak ben bukadar güzel insanı orada, Tandoğan'da Ankara'da, gördüm. Keşke bugün bu insanlara çete yakıştırmasını yapanlar da orada olsalardı da benim gördüklerimi görseler, yaşadıklarımı yaşasalardı...

Karıncayı ezemez diye bir deyim vardır, bilirsiniz. Burada toplanan insanlar evet karıncayı bile incitmekten çekinen yapıdaydı. İnanın abartmıyorum. O kadar insan akşama kadar Anıtkabir'e gitti gitti gitti ve döndü de bir tek menekşe bile ezilmedi. Kimse kimseyi dürtmedi, dürtüklemedi, sıkıştırmadı...Ulusumuzun aydınlık yüzüydü o görüntüler... Ve isteyip de gelemeyenler, ekranların başına kilitlenenler, yüreğiyle orada aramızda olanlar... Diğer Cumhuriyet mitinglerine ben de ancak yüreğimle katılabildim...

Biz ülkemiz adına çok korkuyorduk... Ama bugün görüyorum ki bu mitinglerden bizden çok daha fazla korkanlar olmuş. Bence korkmalılar...
Bu ülkenin sahipsiz olmadığını bilmeliler. Atatürk devrimleriyle birlikte Atatürk Cumhuriyetinin de yaşayacağını anlasınlar. Bu aydınlıktan yana insanların Ne Atatürk'ten ne de onun eserinden vazgeçmeyeceklerini görsünler...

Bu aydınlık insanlar şu anda ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Hukuka , hukukun üstünlüğüne inanıyor, bekliyor... Herkesin de bu şekilde davranmasını bekliyor.

Bir gün Cumhuriyetimizin tehlikeye düştüğünü görürlerse içinde bulundukları durumun imkan ve koşullarını düşünmeden göreve atılmak için ne gerekiyorsa onu yapacaklardır. İsterse Cumhuriyetimize kasdedecek düşmanlar bütün dünyada eşi görülmemiş bir gücün temsilcisi olsun !..

Tehlike çanları mı çalıyor ? Duyuyor musunuz ? Korkmuyor musunuz ?

Korkmak belki de yararlı bir duygudur. Önlem almayı, birlikte mücadeleyi gerektirir.

Bu çanlar neden çalıyor ?

24 Mart 2008 Pazartesi

TÜRKİYE OKUYOR MU

Okuyanlar var ; var ama bu "Türkiye Okuyor " anlamına gelir mi ? Keşke okusak, okuyabilsek ! O zaman bugünkünden çok daha iyi bir yerde olacağımız kesindir.

Okumak tutkuların en güzelidir. Yemek içmek nasıl bedenimizi beslerse okumak da ruhumuzu besler.

Alphonse Karr okumak için " Tatlı tatlı kendinden geçme." demiştir.

Yas içindeki bir dostuna Alphonse Daudet " Güzel kitaplar okuyun " önerisinde bulunmuştur.

Goethe : " Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür... Hayatımın seksen yılını bu işe verdim , yine de kendimden memnun değilim." demiştir.

Bizim toplumumuz yeterince okumuyor. Oysa saatlerce televizyonun başında oturabiliyor. Televizyon izlemeyin demiyorum. Ancak arada bir kapatmasını da öğrenmek zorunluluğunu hiç düşündünüz mü ?

Benden geçti , demeyin. Okumanın yaşı olmaz sevgili okuyucularım. Yine de okuyamıyorsanız çocuklarınıza bu alışkanlığı verebilmek için elinize arada bir kitap alın. Oku , demeyin okurken görüntülenin. Unutmayın hiç bir söz örnek olmaktan daha etkili değildir.

Başarılı çocuklara baktığımda bebekken masal dinlediklerini görüyorum. Başarısızların çoğuna masal bile anlatılmamış... Bu çocuklara kızabilir miyiz?
Lütfen küçük kardeşiniz ya da çocuğunuz varsa yarın eve dönerken bir kitapla gidiniz. Belki de bu onun gelecekteki başarısının ilk harcı olacaktır. Değmez mi bunu yapmaya...

Ankara'da yanılmıyorsam Milli Kütüphane'de kitap fuarı açılmış. Orada olsaydım uğramaya çalışırdım.

Kör, sağır, dilsiz bir toplum olmaktan kurtulmak istiyorsak daha çok okumalıyız. Okursak bizi daha az kandırırlar. Çok kötü bir söz ama yazmak istiyorum. Lütfen hoşgörün .

" Okumayan insan öküz gibidir, sadece gövdesi büyür. "

İyi okumalar herkese.

"Oku, öğret ve nihayet yurda yararlı insan et... "

23 Mart 2008 Pazar

BOYALI BAKAN






"Bir elinde ayna
Bir elinde cımbız
Umrunda mı dünya... "

Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen , Hindistan'a gitmiş.
Bilmem o görüntüleri izlediniz mi TV'lerde...

Üstünde sunucunun söylediğine göre Hintlilerin ulusal giysisi var. Ama sadece onda var. Çevresindeki kişiler ya Hindu değil, ya da artık bu giysileri giymiyorlar. Bakanın giysileri de daha çok Arapların giysisini çağrıştırdı bende. Başında sarığı yoktu sadece... Neyse Bakanımız kar gibi beyaz bir entari giymişti.

Gidilen ülkeye, onun değerlerine saygı göstermek önemliydi. Buna önem veren hatta gereğinden de fazla önem veren devletlilerimizin sayısı hiç de az değil. Ama ne yazık ki aynı duyarlılığı bizim ulusal değerlerimize karşı göstermede biraz çekingen davranıyorlar. Ülkemize gelen yabancı devlet adamları da aynı titizliği göstermedikleri gibi, saygısızlık sayılabilecek davranış biçimleri de sergileyebiliyorlar... Kimi Atatürk 'ü Anıtkabir'i ziyaret etmeyeceğim diyor; kimi de Anıtkabir'e girip başındaki külahla anı defterini yazabiliyor. Hoşgörünün bu kadarı da fazla değil mi ?

Bakanımız dışarda da oldukça hoşgörülü davranıyor. Bakan olmayan ,sıradan bir insanın bile kaldıramayacağı davranışları büyük bir neşe içinde kabulleniyor. Sanki turistik bir geziye çıkmış, çılgınca eğlenen sorumsuz bir kişi izlenimi veriyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin Devlet Bakanı sıfatıyla orada bizi temsil ediyor...

Bakanımızı, etrafındaki kişiler, ellerindeki boyadan daha cıvık tavırlarıyla, sırayla boyuyorlar, bakan da aynı tavır içinde onların yüzüne boya sürüyor. Bu yetmemiş gibi bir teneke boyayı da bakanın başından aşağı döküyorlar. Şov bitti diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bakan Bey ve etrafındaki birkaç
adam ve genç bayanlar birlikte duşun altına girip oynayarak, hayır yanlış anlamadınız, şıkır şıkır oynayarak boyalarından arınmaya çalışıyorlar.

Boyalı sular akıyor akmasına ama, biraz daha kirlenen bakan, arabasına binip oteline doğru hareket ediyor...

Türkiye'de ise çeşitli illerde savaş gibi nevruz kutlamaları yapılıyor; Filistin-İsrail çatışmalarını andıran görüntüler yansıyor ekranlara...

Başbakanımız ve Meclis eski başkanımız türbanlı eşleriyle birlikte yüksekçe bir yerden halka mesir macunu fırlatıyor. İnsanlar birbirini ezerek kalabalığın içinde bunları kapışmaya çalışıyor. Yukardan macunları savuranların çok eğlendikleri yüzlerinden okunuyor.



Yarın ABD'den gelecek kişi hangi isteklerle ülkemize geliyor. Paketlerden hangi hediyeler çıkacak, bu hediyeler kimin işine yarıyacak ? Bu net olarak bilinmiyor...



Parti kapatma davaları sürüyor.



CHP Vakıflar Yasasının iptali için mahkemeye gideceğini açıklıyor.



Polisler çekim yapacağız diye Boğaz trafiğini kilitliyor.




İnsanlar bu akşam ne pişirsek acabanın hesaplarını yapıyor.




Öğretmenler, TV'de geçinebilmek için yaptıkları ikinci işleriyle haber oluyor.



İstanbul Üniversitesi eski rektörü, Prof. Cerrah Kemal Alemdaroğlu'nun Adliyedeki sorgusu sürüyor.




Gece sabaha karşı evinden apar topar götürülen büyük yazar İlhan Selçuk serbest bırakılıyor.

Bakan Bey şu saatlerde acaba ne yapıyor ?

SUSMAK MI SÖYLEMEK Mİ

" Söyleyenler doğrusun bilmez, bilenler söylemez! " demiş bir eskimiz. Ben de bunun farkına varmıştım, diyorsunuz ; doğru söz, hem de , ne güzel söylenmiş. Ama şair hemen ardından şunu söylüyor :

"Cuylar çün vardılar deryaya hamiş oldular"

Demek doğruya erişenin susması denize ulaşan ırmakların susması kadar tabii imiş. Öyle ya , madem doğruyu bildin , hakkı buldun, bir anlamda tanrılaştın demektir ; sen de onun gibi sessiz derinliklere çekilir oturursun.

İşte Doğu bilgeliğinin çıkmazı yahut yaşayabilmek için bulduğu tek çıkar yol. Bilgenin susması, hem Tanrı'ya hoş geliyormuş, hem de zamanın padişahına. Büyük sırra eren , dünyadan elini eteğini çekip " Gemisini kurtaran kaptan" diyormuş. Demek " en-el-Hak " deyip asılan Mansur,

" Sırr-ı ezel aşikare
Arif nice eylesin müdare "

deyip derisini yüzdüren Nesimi, birer Doğu bilgesi değil, Galile gibi denizle konuşan ırmaklarmış. Doğu, insanın piştikçe sustuğu , sustukça piştiği yer. Büyüklerin yanında susan delikanlı, ustanın yanında susan çırak, padişahın önünde susan vezir makbulmüş eskiden. Sözün gümüş olduğu yerde bile sukut altınmış.

Susmak o zamanlar sadece konuşmamak değilmiş. Nice şairlerimiz kasideler dolusu susmuş, nice hatiplerimiz meydanların ortasında kendi sözleriyle kendi düşüncelerini izlemişler. Nice devlet adamları düşüncelerini ahbaplarına söyleyip halka düşünülmesi gerekeni söylemişler. Neden ? Sadece korkudan, iki yüzlülükten , yahut kayıtsızlıktan mı ? Hayır, düzen öyle bir düzenmiş ki yeni bir düşünceden fayda değil zarar görüyormuş. Ancak söylenmiş olanın tekrar söylenmesiyle ayakta durabiliyormuş. Öylesine kabuk bağlamışız ki içimizden dışarıya, dışarıdan içimize ses gelmez olmuş. Çocukluğumuzda bir şarkı söylenirdi :

" Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. "

diye. Kimbilir nice uyanan , kabuğunu kıran düşünceler bu hal içinde kalmıştır.

Tanzimattan bu yana düşündüğünü söylemek ilkesine dayanan Batı edebiyatını benimsemeye çalışıyoruz. Cumhuriyet içinde edebiyatımız yüzyıllar söylemediği kadar söyledi. Söylemekten zarar geleceğini söyleyecek aydın kişi de kalmadı diyebiliriz. Ama yine eski alışkanlıktan kurtulmuş değiliz. Nerede !

Yeni bir düşünceyi söylemek isteyen gence şu öğütleri veren , hala ne kadar çok : " Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek, otur oturduğun yerde. Bu böyle gelmiş böyle gider ; anlatamazsın. Hem şimdi sırası mı ? Softalar saldıracak adam arıyor ! Sin külahın görünmesin."
Genç : " Ama başkaları söylüyor." derse : "Canım, denir, onlar zamanın istediğini söylüyor, öylesini sen de söyle."

Kaç kişiden benim gibi duymuşsunuzdur : " Bugün bir sahne gördüm komedi vallahi, olduğu gibi yaz. Moliere halt etmiş."
Ama yazmayız işte ; yutkunur geçeriz. İçimizde de nice Moliere'ler acılaşır kalır. Oysa ki bir başlasak ardı gelecek, söz sözü, göz gözü açacak, açıyor. Diyelim ki, sen iyi niyetli okuyucum, neden yazmıyorsun geçen gün kahvede söylediklerini ? Rahatın için susuyorsun desem değil, çünkü rahatını düşünsen başka türlü düşünür, yahut düşünmediklerini söylerdin. Gel , yutkunma , yaz düşündüklerini ! Necati Cumalı da öyle söylüyor bir şiirinde :

" Söyle be Arif, söyle be ! "

(Sabahattin Eyüboğlu)


not: Yorumlarınızı bekliyorum, sevgili okuyucular...

PİA

ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia'yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim

ben bir şehre geldiğim vakit
o başka şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia'nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia'nın
ölsem eksiksiz ölürdüm.

(Attila İlhan)

SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı

( Behçet Necatiğil)

BÜYÜK OLSUN

Ben büyük şarkıları severim ; büyük olsun,
Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun.
Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce,
Aşıksam kadınım değil tanrıçasın, ece.
Denizler yolculuğa çağırır durur da beni
Gitmem düşünerek geri döneceğim günü.
Ben büyük rüzgarları severim ; büyük olsun,
Aşkım da özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.
İnsan bir yanınca Kerem misali yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.

( A.M.Dıranas)

KALDIRIMLAR

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık ;
Yukarlardan damları kolluyor yıldırımlar;
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor ;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler.
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor,
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi ;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır .
Kaldırımlar, duyulur, sesi kesilince sesi ;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta ;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum !
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta ;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum !

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideğim yol gitsin ;
İki yanımdan aksın, seller gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin ;
Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim ;
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları !
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya ;
Alsa buz gibi taşlar alnımdaki ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...

(N.F.Kısakürek)

ŞATHİYE

Yüceleren yüce gördüm
Erbabsın sen koca Tanrı
Alem okur kelam ile
Sen okursun hece Tanrı

Asi kullar yaratmışsın
Varsın şöyle dursun deyü
Anları koymuş orada
Sen çıkmışsın uca Tanrı

Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsin kullar geçsin deyü
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı.

(Kaygusuz Abdal)

İLAHİ

Taştın yine deli gönül
Sular gibi çağlar mısın
Aktın yine kanlı yaşım
Yollarımı bağlar mısın

Ni'dem elim ermez yare
Bulunmaz derdime çare
Oldum ilimden avare
Beni bunda eğler misin

Yavı kıldım ben yoldaşı
Onulmaz bağrımın başı
Gözlerimin kanlı yaşı
Irmak olup çağlar mısın

Ben toprak oldum yolunda
Sen aşırı gözetirsin
Şu karşıma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın

Harami gibi yoluna
Arkırı inen karlı dağ
Ben yarimden ayrı düştüm
Sen yolumu bağlar mısın

Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın

Esridi Yunus'un canı
Yoldayım illerim kanı
Yunus düşte gördü seni
Sayrı mısın sağlar mısın

(Yunus Emre)

ANONİM

TÜRKÜ (I)

Bülbül ne ötersin Çukurova'da ?
Eşin şahin kapmış, kendin burada...
Kendim gurbet elde gönlüm sılada,
Ötme garip bülbül, gönül şen değil !

Gülün nazlı ömrü gelip geçiyor,
Bülbül kafesinden kaçmış uçuyor,
Kervan yükün almış, konup göçüyor
Ötme garip bülbül, gönül şen değil !

Bülbülün yattığı bahçeler, bağlar,
Garibin yatağı kahveler, hanlar,
Gurbet elde ölsem, bana kim ağlar ?
Ötme garip bülbül, gönül şen değil !

...........

TÜRKÜ ( II)

Sarı Zeybek şu dağlara yaslanır,
Yağmur yağar, silahları ıslanır,
Bir gün olur deli gönül uslanır.

Yazık olsun Telli-Doru şanına,
Eğil bir bak mor cepkenin kanına.

Şu dağları yine duman bürüdü.
Üç yüz atlı, beş yüz yayan yürüdü.
Sarı Zeybek şu cihanda bir idi.

Yazık oldu Telli-Doru şanına,
Eğil bir bak mor cepkenin kanına.

.............

TÜRKÜ (III)

Karanfil oylum oylum
Geliyor servi boylum
Servi boylum gelince
Şen olur deli gönlüm.

Oy benim efendim
Serv-i bülendim.

Karanfil uzar gider
Yaprağın düzer gider
Yar yolunu şaşırmış
İnşallah bize gider

Oy benim efendim
Serv-i bülendim.

Karanfil olacaksın
Sararıp solacaksın
Ben hakime danıştım
Sen benim olacaksın

Oy benim efendim
Serv-i bülendim.

Karanfil oymak oymak
Olur mu yare doymak
Yare doydum diyenin
Caizdir boynun vurmak

Oy benim efendim
Serv-i bülendim.

BAĞLAMACIYA

Çal bağlamacı çal, eski türküler,
Dirilt namelerini ataların !
Dertli, Emrah, Ruhsat dile gelsinler,
Duyur sesini eski ustaların !

Gevheri, Seyrani, Sümmani'yi an,
Ömer gibi ağla, Kerem gibi yan,
Şakısın dilinde Karacaoğlan
Bağlaman şenliğidir odaların.

Çal, söyle bir türkü uzun havadan,
Bir varsağı çağır, sonra bir destan,
Arkadan yine bir Karacaoğlan,
Günahsa boynuma hep kadaların.

"Yiğitler silkinip ata binende..."
Köroğlu'nun ruhu canlanır bende.
Bu türküyü söyler baban, deden de,
Sen de destancısı ol bu dağların.

Hani Dadaloğlu, Kuloğlu, Muslu ?
Küsmüş parmakları, sazları yaslı.
Çal ozanların, aşıkların nesli,
Duyur sesini eski ustaların !

(Ahmet Kutsi Tecer)

NASIL BİR DÜNYA

" Nasıl bir dünya mı ? Haksızlıkların olmadığı bir dünya... İnsanların hepsinin mes'ut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya...

Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı... Pardon efendim... Bol bol bulunmadığı ne demek ? Hiç bulunmadığı bir dünya...

Sevilmeye layık küçük kızların ............ olmadığı , geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götürmediği, her genç kızın namuslu bir delikanlıyla konuşabildiği, para için namus, ar, haya , hayat, gece gündüz satılmadığı bir dünya... Muhabbet tellallarının günde otuz lira kazanmadığı bir dünya...

Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya...

Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya...

İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye selahiyetler kıvranan adamın , korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebileceği bir dünya... "

(Ay Işığı (Havada Bulut) - S. Faik )

SEVİYE BELİRLEME SINAVI

Bugün çok zor bir gündü...

Seviye Belirleme Sınavı yapıldı dershanede. Sabah sekizden akşama kadar dershanedeydim. Dört oturum sınav... ÖSS 9-10-11. SINIFLAR... Yarın ise İlköğretim öğrencilerinn sınavı yapılacak. 4-5-6 -7. SINIFLAR.
Gelecek yıl dershaneden indirim kazanabilmek için yarışıyor çocuklarımız.

Öğrenciler sınav olmaktan, öğretmenler sınav yapmaktan yorulduk. Sınav olmak başlı başına korkutucu, endişe yaratıcı bir durum. En çok bildiğiniz bir konuda bile sınav dense insanın eli ayağı birbirine dolaşmıyor mu?

Sınav yapmak da bir şey mi diye düşünülebilir. Çocuklar ter dökerken boş boş oturmak... Ne güzel, otur hayal kur!.. Öyle değil işte. Hiç bir şey yapmadan boş boş oturmanın ne kadar yorucu olduğunu yaşayan biliyor. Yarım saat arayla, akşama kadar... Eve külçe gibi geldim, yemekten sonra da koltukta sızıp kalmışım... Uyandıktan sonra çay içtim de kendime gelebildim. Neyse yarın görevim yok, pazar keyfi yapacağım...

Çocuklar perişan... Dördüncü sınıf dediklerim bu yıl ilkokul üçüncü sınıf öğrencileri... Düşünün bu yaşta korkunç bir yarışın içine itiliyorlar. Seviyeleri belirlenecekmiş. Sınavları azaltıyoruz dediler ama aksine sınav sayısını artırdılar, küçük çocuklarımızı da bu yarışın içine soktular. Çocukluklarını yaşayamadan büyütüyoruz. Büyüdükleri zaman da çocukça davranışlar yapmalarına şaşırıyoruz. Oysa her şey zamanında yapılabilse daha sağlıklı toplum olmaz mıydık ?

Seviye Belirleme Sınavı... Neden hep çocuklarımızın seviyesini belirlemeye uğraşıyoruz ki... Bence işe büyüklerden başlamak gerekmez mi ? Önce en büyüklerden ! Sırayla aşağılara insek ! Ne dersiniz ? Bence çok da iyi olur. Herkes seviyesini bilir, ona göre davranır.

Bazılarının sınav sonuçlarını şimdiden görüyor gibiyim... Sınavlar büyüklere de uygulansa emin olun ortada sınav mınav kalmaz, hemen sınavları nasıl kaldırırızın yolları aranmaya başlar...

Tüm öğrencilerimize başarılar diliyorum... Velilere de kolaylıklar...

22 Mart 2008 Cumartesi

BUGÜN PAZAR

Bugün pazar,
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa,
gökyüzünün bu kadar benden uzak,
bu kadar mavi,
bu kadar geniş olduğuna şaşarak,
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı beyaz duvara,
Bu anda ne düşmek dalgalara,
Bu anda , ne hürriyet , ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım.

Nazım Hikmet

EYLÜL SONU

Günler kısaldı, Kanlıca 'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları,
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...
İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık...
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor yazık !
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor ;
Lakin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.
Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

Y.Kemal Beyatlı

21 Mart 2008 Cuma

RİNDLER 'İN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sukunlu gece
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül !
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.

Yahya Kemal Beyatlı

EFENDİMİZ Mİ CUMHURİYETİMİZ Mİ

Bu sabah haberleri TV'de izlerken kanal değiştirmek istedim. Ve Samanyolu TV.'de bir alt başlık dikkatimi çekti. " Efendimiz " ...
Sunucuyla bir kişi konuşuyordu. Dinledim, Efendimiz'e yaptığınız beste çok güzel olmuş, diye övgü dolu sözler söylüyordu sunucu... Ben de Peygamberimize yapıldığını düşündüğüm besteyi dinlemek için bekledim.

Hayır, hayır, Efendimiz dedikleri kişi Hz. Muhammet değilmiş. Meğer ABD'de yaşayan Fethullah Gülenmiş, Efendileri...

Sunucu, oldukça mutlu bir yüz ifadesiyle :
- Tabii bu dönemde karnımız doydu, sıra gönlümüzde !.. diyordu.
Besteyi yapan kişi de aynı gülümseyen yüz ifadesiyle:
- Köstekleyenler olmasa ! yanıtını veriyordu.

Ne güzel, birilerinin karnı doymuş, sıra diğerlerine de gelir umarım, diye düşünerek televizyonu kapadım, bilgisayarımın başına geçtim. Bugün Dünya Şiir Günü idi, bu konuda yazmayı planlamıştım. Yazmaya başlamıştım ki blogumun kenarındaki haber geçişlerinden İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek'in gözetim altına alındıklarını öğrendim. Yazıma devam ettim. İfadelerine başvurulup gönderilecekler yanılgısına düştüm. Sonradan Kemal Alemdaroğlu'nun da aralarında olduğu 12 kişiden söz edildiğini gördüm.

Yanıldığımı düşündüm, çünkü bu kişiler ulusunu, vatanını seven; Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı; ulusun çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan kişilerdi. Hepsini yazılarından, konuşmalarından tanıyorduk.

İlhan Selçuk ise yıllardır okuduğum, çizgisinden ayrılmayan, esecek rüzgara göre yön değiştirmeyen, çok sıkıntılı dönemlerde bile bu çizgiden ayrılmayan Cumhuriyet Gazetemizin, Temel taşlarından biri olan yazarı... Kaç yaşında hala pırıl pırıl aklıyla Aydınlanmamızı sağlayan bir anıt.

Yargılanmasınlar mı ? Tabiki yargılansınlar. Aklansınlar... Ama siz 84 yaşındaki bir insanı sabahın dördünde yatağından uyandırıp gözetim altına alıyorsanız, bu konuda, art niyet mi var , sorusundan kurtulamazsınız. Devlet tarafından görevlendirilmiş iki polis korumasıyla dolaşan bir insanı gece yarısı yatağından kaldırıp 24 saat avukatı ile bile görüştürmezseniz bu ne anlama gelir ? Bunu açıklayamazsınız. Ortalığı birilerinin kasıtlı olarak karıştırdığı düşüncesi akıllara yerleşmez mi ? İki kez kalp krizi geçirmiş bu yazarımızı gün ışıdıktan sonra korumaları polisler aracılığıyla davet etseydiniz, inanın gelirdi. Seve seve gelir, ifadesini verir; gerekiyorsa yargılanır; aklanarak evine dönerdi. İnanın yargılanmaktan çekinmezdi. Yargılanmamak için türlü bahaneler üretenlerin suçluluk psikolojisi içinde yaptıklarının hiç birini yapmazdı.
Ya İlhan Selçuk' un yaşlı bedeni bu gece yarısı işkencesine dayanamazsa, ya aklandığını göremeden onu kaybedersek ?.. Hangi vicdan bunun hesabını verecek. Şemdinli garabetinde ölen, öldükten sonra suçsuz olduğu anlaşılan insanın hesabı verildi mi ?

Gelelim Efendimiz, diye adlandırdıkları Fethullah Gülen 'in dediklerine :

" Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar , her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer." (17)

" Siz bir sivilsiniz, silahlarınız yok, kuvvet ve kudretleriniz de sermayeniz kadar....
Öyleyse , geleceği kucaklayıp planlayanlar, oturup onu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Ta ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin.(19)"

Fethullah Gülen'in sözlerini Necip Hablemitoğlu'nun Köstebek isimli eserinden aldım. Fethullah Gülen hakkında yazılmış bir kitap. Bu konuda bilgi ve belgeler geniş ölçüde kitapta yer alıyor. Hablemitoğlu son söz bölümünde, Yine hakkımda soruşturma açacaklar, diyor, ama 18 Aralık 2002 tarihinde öldürülüyor.

Türkiye çok zor günlerin içine itilmeye çalışıyor. Görünmez eller yapıyor bunu demek de çok doğru değil. Aklı olan ve biraz düşünen herkes görünmez denen ellerin kime ait olduğunu, ne yapılmak istendiğini görüyor anlıyor.

Gören ve anlayanlar olarak Atatürk İlke ve devrimlerine sarılmaktan başka çaremiz yok. Biz bunlarla ayakta kalabiliriz. Atatürk sayesinde adımız değiştirilmedi. Camilerimiz başımıza yıkılmadı.Biz bu ülkede 25 etnik grupla birlikte yaşıyoruz. Sürdürdüğümüz bu yaşamı fitnelerle yıkmak isteyenlere izin veremeyiz. Bize yakışan , çağdaşlaşma, ileri teknoloji, ileri yaşam standardı ve eşitlikçi paylaşımcılıktır. Bu paylaşımcılık da ülke topraklarının paylaşılması değil ; sağlıkta, eğitimde, ekonomide her kesimin aynı oranda hizmet almasıdır. Çağdaşlaşma aklın ve bilimin yolunda yürümekle gerçekleşir. Biz bunu istiyoruz.

Bugün " genç fikirli, gerçek fikirli " olanlar, " aydın " niteliği taşıyanlar Atatürk saflarındadır. Bütün yurtta Atatürkçü düşüncenin , Atatürk devrimlerinin savaşımını vermektedir. Bu durum, yüzümüzün, yüreğimizin akıdır. Bu konudaki kararlılığımız , sadece Atatürk'e saygımızdan, sevgimizden değil ; Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak bütün dünya ülkeleri önünde özgür ve bağımsız yaşama isteğimizden kaynaklanmaktadır.

Bugün ulusal benliğimizi bozmak isteyen, ayrımcılık yapan bu eşkiya çeteleri, bazı Atatürk düşmanları, sahte Atatürkçüler, ne kadar Atatürk 'e dil uzatsalar da ; O'nun devrimlerini yozlaştırmak isteseler de amaçlarına ulaşamayacaklardır. Çünkü aydınlıklar karanlıkları kesin olarak yener. Atatürk 'ün ülkemize getirdiği aydınlıklar ise yaşıyor, yaşayacaktır.
Cumhuriyet ve devrimlerin inançlı bekçileri, genç ve gerçek fikirli olanlar , Atatürkçü aydınlar bu inanç ve kararlılıkla , kuşaktan kuşağa sonsuza değin sürdüreceklerdir.

Atatürk aydınlığında barışa, birliğe çağırıyorum sizi. Büyük Türk Ulusunun mutluluğu için uzatın ellerinizi. Kinden, kıskançlıktan, gericilikten, bölücülükten sıyrılın yeter. Ohh desin ulus, rahat etsin ulus, huzura kavuşsun gönüller... Kötülük çiçekleri açmasın...

Yarınlara Atatürk'ün yolundan ulaşalım. Savaşınız, iyiliğin savaşı olsun, güzelin, sanatın, bilginin... Tüm engeller aşılır önünde Atatürk birliğinin.Ne varsa doğru olan, güzel olan Atatürk aydınlığındadır...

ŞİİR OLMAYAN YERDE

BUGÜN DÜNYA ŞİİR GÜNÜ
BUGÜN BAHARIN BAŞLADIĞI GÜN
BUGÜN NEVRUZ
BUGÜN GECEYLE GÜNDÜZÜN EŞİTLENDİĞİ GÜN
BUGÜN LAİKLİK KARŞITI EYLEMLERİ İDDİASIYLA AKP YARGILANMASININ NASIL ENGELLENEBİLECEĞİNİN ARAŞTIRILDIĞI GÜN
VE

ŞİMDİ, ŞU AN HABERLERE DÜŞEN

İLHAN SELÇUK, DOĞU PERİNÇEK 'İN
ERGENEKON DAVASI KAPSAMINDA
GÖZETİM ALTINA ALINMASI...

NE OLUYORUZ, NEREYE SÜRÜKLENMEK İSTENİYORUZ ?

Bugün Dünya Şiir Günü,

"Şiir olmayan yerde insan sevgisi de olmaz. İnsanı insana şiir yaklaştırır. Yoksa cinayetler alı yürür. İnsan, insan yüzüne bakamaz olur. Şiir , insanı insana yaklaştıran şeydir." (S.Faik)

İNSANLARI SEVECEKSİN

Anlamıyor diye bu vatan seni
Bırakıp kaçacak mısın ?
Anlamıyor diye bu insanlar
Benzin döküp yakacak mısın ?
Kardeşin senin anlaşılmamak
Ve yücelerde bir hale gibi
Aşılmamak
Bilmem daha kaç kuşak
Hatta öldükten sonra da
Siperde durmuş askerler gibi
Dayanacaksın
Ayakta kalacaksın !
..........
Küfürlere, nankörlere karşı göğsünü
Eski bir yelken gibi gereceksin
Baharı sever gibi
İnsanları seveceksin.
Bütün ömrünü yaksa da insanlar
Sahte dostlar, dost görünen insanlar
Söndürüp içindeki cehennemi
Yine de SEVECEKSİN....

(S.Özdenoğlu)

BEDAVA

Bedava yaşıyoruz, bedava ;
Hava bedava, bulut bedava ;
Dere tepe bedava ;
Yağmur çamur bedava ;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava ;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava ;
KELLE FİYATINA HÜRRİYET.
Esirlik bedava ;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

(O.Veli)

SİZİN İÇİN

Sizin için, insan kardeşlerim,
Her şey sizin için;
Gece de sizin için, gündüz de;
Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;
Ay ışığında yapraklar;
Yapraklarda merak;
Yapraklarda akıl;
Gün ışığında bin bir yeşil;
Sarılar da sizin için, pembeler de;
Tenin avuca değişi,
Sıcaklığı,
Yumuşaklığı;
Yatıştaki rahatlık ;
Merhabalar sizin için;
Sizin için limanda sallanan direkler ;
Günlerin isimleri,
Kayıkların boyaları sizin için;
Sizin için postacının ayağı,
Testicinin eli,
Alınlardan akan ter,
Cephelerde harcanan kurşun ;
Sizin için mezarlar, mezar taşları,
Hapisaneler, kelepçeler, idam cezaları ;
Sizin için;
Her şey sizin için.

(O.Veli)

BUGÜN DÜNYA ŞİİR GÜNÜ... BUGÜN BAHARIN BAŞLANGICI OLAN YENİ GÜN... GÜNE GÜZEL BAŞLAYIN. İNSANLARI SEVİN...EL ELE , GÖNÜL GÖNÜLE GÜZEL BİR GELECEK İÇİN SİZ DE BİR ŞEYLER ÜRETİN... ŞİİR GİBİ BİR DÜNYA BIRAKALIM ÇOCUKLARIMIZA...
SEVGİYLE KALIN, DOSTÇA YAŞAYIN...

20 Mart 2008 Perşembe

ASLAN POSTU GİYEN EŞEK

"Nereden akıl etmişse eşeğin biri, aslan postuna bürünmüş. Bürünmüş ya, o günden sonra da kimseler dolaşamaz olmuş çevresinde...
Eşek, aslan postuna bürünmekle ne değişecek ki... Her zamanki gibi eşek işte... Ama postu aslan postu ya. Görenler tir tir titriyor korkudan.

Bir gün bir aksilik olmuş, bizim sahte aslanın uzun kulakları dışarı fırlamış. Akıllı adamın biri görmüş olanları , işin aslını anlamakta gecikmemiş. Vay sen misin diye, bir güzel dayak atmış eşeğe.

Adamı uzaktan görenler şaşırıp kalmışlar doğrusu... Sanmışlar ki koca bir aslanı döverek götürüyor. "Bravo !" demişler hep bir ağızdan...

Öyledir... Kimi kendi hatalarının kurbanı olur, kimi de bu hatalar üzerine kurar düzenini ."

(Lafontaıne'den Masallar)

19 Mart 2008 Çarşamba

ŞIMAR, ANAM BABAM , ŞIMAR

"
Değmen benim gamlı yaslı gönlüme
Ben bir selvi boylu yarden ayrıldım.
"

"Şımar, anam babam, şımar ; bize şımarmayacaksın da kime şımaracaksın ! "

Bu söz çocukluğumuzda teyzemin bizlere sunduğu bir güzel armağandı. Teyzem şımarıklıklarımızı hoş göreceğini söylüyordu bize... Şımar diyince de şımarılmıyor ki... Büyük dediğin kızmalıydı şımaran çocuklara. Ama onun bize kızdığını anımsamıyorum. Büyüklere kızdığına ise çok tanık oldum.
En çok da "anam babam" sözcüklerini kullanırdı. Ye.... anam babam, gel anam babam, al anam babam, ver anam babam... Ve onun adı Müzeyyen Teyze değil, Anam Babam Teyzeydi bizim için. Çocuklarımız da böyle bilip böyle andılar onu...

O, artık yok! Bugün Ankara Hacı Bayram Camisi'nde bir "sessiz gemi" idi. "Artık demir almak günü " gelmişti zamandan. Meçhule uğurlanması gerekiyordu. Biz de bu son yolculuğuna uğurladık, sevgiyle, saygıyla, acıyla...

Kendisi 1939 Erzincan depreminden sağ kurtulmayı başarmıştı ama 23 yaşındaki Bilkent Üniversitesi öğrencisi - anasının babasının tek evladı- torununu 1999 depreminde kaybetmişti. Torunu, kızı ve kocası Karşıyaka mezarlığında yan yana yatıyorlardı. Teyzemi de onların yanına uğurladık. Annem de onlara komşu bir tepede uyuyor... Bugün onu da ziyaret ettik ... Canım annem.

Annem ve üç teyzem... Dört kardeş, dördü de artık aramızda değiller. Yitirdiğimiz tüm sevdiklerimiz gibi gamlı, yaslı gönüllerimizde yaşıyorlar. Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş dediği gibi şairin , özlemleri gün geçtikçe daha da büyüyor.

"Değmen benim gamlı yaslı gönlüme ; ben bir selvi boylu yarden ayrıldım... " Değmeyin , değmeyin bugün bana n'olursunuz ?

Ama sevdiklerinize değin, dokunun, sarılın, kucaklayın... Ertelemeyin onları... Yaşarken söyleyin sevgilerinizi. Haykırın yüzlerine. Bin kez haykırın!..

Düğün ve cenaze... Dostlar, akrabalar, büyükler ve hiç görmediğiniz, yaşam savaşımı içinde göremediğiniz küçükler... Aa ne kadar da büyümüşler, tanıyamadımlar... Ertemeler, ötelemeler... Keşke zamanımız böyle kullanılmasa, birbirimize daha çok ayrılabilse... Hiç olmazsa yakınımızda olanlarla daha çok duygu gösterilerine girebilsek... En azından bunu yapabiliriz değil mi ?

Acaba annemler ve teyzemler buluşabildiler mi? Çok küçük, küçücük yaşta kaybettikleri anne ve babalarıyla buluşabildiler mi ? Meçhul... Kim bilir hep birlikte belki de bizleri soruyorlardır. En yeni haberler Anam Babam Teyzemde . Etrafını sarmış dünyamızdan haberleri mi dinliyorlardır şu anda ?

Saçmalıyor muyum yine... Bugün hoş görün, değmeyin bana, değmeyin gamlı yaslı gönlüme...

NE DEĞİŞTİ ?

"
TÜRKÜ YİNE O TÜRKÜ SAZLARDA TEL DEĞİŞTİ ,

YUMRUK YİNE O YUMRUK , BİR VARSA EL DEĞİŞTİ.
"

"
Üstüne alma, fakat dinle samur kürkçüyü sen,
Nasıl olsa kabahat sahibini terk etmez...
"

"
HEM YIKARSIN BERK-İ SİTEMLE ALEMİ,

HEM DE DERSİN Kİ SER-İ KUYUMDA KAVGA OLMASIN !
"

Neyzen TEVFİK'den

KOŞMA

"
Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret kodun beni kavim kardaşa
Sebep gözden akan bu kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm
"
KARACAOĞLAN

18 Mart 2008 Salı

UZUN İNCE BİR YOL

" Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
BİLMİYORUM NE HALDEYİM
Gidiyorum gündüz gece... "

Sevgili Aşık Veysel , uzun ince bir yolda bilmeden yürüdüğünü söylüyor. Aslında o , eserlerinden anladıklarıma göre oldukça bilinçli yürümüş. Hatta öyle öyle yürümüş ki Cumhuriyetin onuncu yıl dönümünde gerçek anlamda Ankara'ya kadar yürümüş. Gözleriyle görememiş ama gönül gözüyle çok güzel görmüş, bilerek de şiirlerinde anlatmış...

Hepimiz uzun ince bir yolda yürüyoruz. Sorun bilerek mi, bilmeyerek mi yürüyeceğiz. Hele bir ülkeyi yönetmek iddiasıyla yola çıkanların : "Uzun ince bir yoldayım, bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece..." diyerek bilinçsiz halkı da coşturarak yürüme hakkı olabilir mi ?

O zaman bu yolcuya :

" Dur yolcu ! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız gölgesiz yolun sonunda
Gördüğün bu tümsek, Anadolu'da
İstiklal uğrunda, namus yolunda
Can veren Mehmet'in yattığı yerdir

Bu tümsek, koparken büyük zelzele .
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmet'in düşmanı boğduğu sele
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, haşrolan kan, kemik, etin
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin
Bir harbin sonunda bütün milletin
Hürriyet zevkini tattığı yerdir. "

diye Necmettin Halil Onan'ın " Bir Yolcuya " adlı bu şiiriyle yanıt verilmez mi ? Verilir elbette. Verilmelidir. Kimse, hiç kimse hele de yöneticiler bilmeden yürümemelidirler. Aşık Veysel gibi sadece gönül gözüyle de görme hakkımız yok. Akıl gözümüzle, bilim gözümüzle, yürümek zorundayız. Planlı yürümek zorundayız. Bugünlere nasıl geldiğimizi öğrenerek, geçmişten ders alarak yürümeliyiz...

Bugün 18 Mart... Bundan 93 yıl önce Atalarımız " Çanakkale Geçilmez " i tüm dünyaya kabul ettirdiler canları pahasına... Onları saygıyla anıyoruz.
Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Çanakkale Şehitleri için söylediklerinden bir bölümünü burada sizlerle paylaşmak istiyorum:

" Aziz şehitlerimiz !
Bahtsız Türk vatanının ufukları üstünde bir gün hayır sabahı doğarsa, biliniz ki o sabah, sizin genç ve kızıl kanlarınızın coşa coşa aktığı bu ufukların üstünden doğacaktır. Size minnettarız, size borçluyuz. İstilaya uğrayan vatana dönen bu gençler, karşınızda el bağlayan bu gözleri yaşlı kardeşleriniz , bahtsız vatanına karşı vazifelerini yaparak size borçlarını ödeyeceklerdir.
Aziz şehitlerimiz !
Ruhlarımızı, hatıralarınızın güzelliği, ululuğu içinde yıkadık. Biz de sizi işittik ve yemin ediyoruz. Sizden aldıklarımızı, memlekete karşı son vazifelerimizi yaparak ödeyeceğiz.
Sevgili şehitlerimiz !
Benim lisanımda kadın ve erkek , bütün mustarip kardeşlerimizin lisanı birleşerek söylüyorum. Vazifemize gidiyoruz. Size layık olmaya çalışacağız. Sevgili şehitlerimiz, aziz şehitlerimiz..."

Evet bilinçle, bilgiyle yurt, ulus sevgisiyle ve uyanuk olarak yola devam etmeliyiz.
Dış devletler bize haksızlık yapabilirler. Düşmanca emeller besleyebilirler. Onlara kızabilirsiniz kendi açınızdan. Ama onlar kendi açılarından haklı olabilirler. Uluslar arası ilişkilerde dostluk nereye kadardır, bunu bilmek zorundayız. Her ulus öncelikle kendi çıkarını düşünmek zorundadır. Ebedi dostluk olur mu ? Kişisel ilşkilerimizde bile hep veren siz olursanız durup düşünmez misiniz ? Bu konuda ülkeyi yönetenlerin daha uyanık olması gerekmez mi ? Neyin verildiğini, neyin alındığını bu halkın bilmeye hakkı yok mu ? İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırabilmemiz için haberdar edilmemiz gerekmiyor mu ?

Kimsenin ulusun geleceğiyle oynama sorumsuzluğu olabilir mi ? Yargı bunun için kurulmadı mı ? Suç işleyen mi , suç işlediği için onu cezalandıran mı sorgulanacak? Biz hangisinden yana taraf olacağız ?

Adam diyelim ki karısını öldürdü, suçlu. Yargılandı, hapse girecek. Hakim, çocukları var, bunu affediyorum, deme hakkına sahip mi? Velevki dedi. O çocuk, suçlu bir babanın yanında daha mı iyi yetişecek ? Baba , nasılsa ceza vermiyorlar diyip daha başka suçlar işlerse ne olacak ? Çocuğu korumak için devletin başka kurumları, kişileri yok mu ? Koca ülke bir kişiye bağımlı olur mu ? O zaman bu kurumları neden kurduk ?

Bence iyi ki yargı var. Affetmek , küçük suçları affetmek, daha büyüklerine ortam hazırlamaktır. Herkes yargıyı suçlamak yerine " Ben nerde yanlış yaptım ? " diye durp düşünmelidir. Suçsuz olduğuna inanan kişiler de yargılanarak aklanıp paklanmalıdır.

Bizi bugünlere getiren aziz şehitlerimizi saygıyla anarken sözlerimi "Varlığımızın ve geleceğimizin en önemli temeli " diye nitelediği Atamızın gençliğe seslenişinin ilk cümlesiyle bitirmek istiyorum.

" Ey Türk Gençliği ! Birinci görevin, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, sonsuza değin, korumak ve savunmaktır. "

MASKELİ BALO

"Siz yine o maskeli balodan döndünüz,
- Ben bu ismi verdim hayata -
Duracak haliniz kalmadı hayatta
Soyunup dökündünüz."

Behçet Necatigil yaşamı maskeli baloya benzetmiş. İyi de etmiş. Şu yaşadıklarımıza bir bakın. Her gün başka bir maskeyle çıkıyorlar karşımıza...

Çalışma yaşamını düşünelim isterseniz. Devlette çalışanlar mutsuz. Korkunç bir kadrolaşma var . İşi bilmeyen, işten anlamayan kişiler en tepelere getirilip oturtuluyor. Neden onlar getiriliyor dersiniz ? Çünkü maskeli geziyorlar ... Kimin yanına gidiyorlarsa ona uygun maskeleri hazır. Çıkar tak, çıkar tak... Üşenmiyorlar da. Yerine göre kurt, yerine göre de kuzu olabiliyorlar kolayca...

" Siz kurt oğlu kurtsunuz
Bir ben biliyorum sizi.
Bir ben görüyorum kuzu postuna girdiğinizi
Bravo, yine nasıl yutturdunuz. "

Yuttururlar yuttururlar... Siz işinizi daha doğru, daha güzel , daha yararlı nasıl yaparım diye uğraşırken onlar maskeli balo için hazırlanıyorlar. Kim iktidarda ise ona yanaşıyorlar. Çok çabuk değişip gelişiyorlar. Koltukları sarsılınca da birileri bir yerlere sızmış diyerek başkalarını karalıyorlar. Böyleleriyle çalışmak güç; güç ama yine de devlet güvenceniz var. Sinirleriniz yıpranıyor ama işinizi kaybetme riskiniz yok. Ölmeden yaşıyorsunuz.

Asıl sıkıntı özel sektörde... Buralarda çalışmak ateşten gömlek... Özellikle ekonomik krizlerin sık sık yaşandığı, borçlanarak ayakta durmaya çalışan, üretimin az, tüketimin çok olduğu bizim gibi ülkelerde bu daha da güç... Krizle birlikte tasarruf tedbirleri de gündeme gelecektir doğal olarak. Sizi işten atmayacaklardır belki ama istifa etmeniz için ne gerekiyorsa yapılacaktır. Buna sinirleriniz ölçüsünde dayanmalısınız. Böyle bir ortamda rekabet de kaçınılmaz olacaktır. Olsun, olsun da kuralına göre oynanırsa olsun. Yüzünüze gülüp, sohbeti açıp, sözü döndürüp dolaştırıp sizi konuşturmaya, yakınmaları karşısında sizden de bir iki söz koparmaya çalışabilir birileri. Ve kendi söyledikleriyle birlikte sizinkileri birleştirip , gerçek yüzünü gizleyerek, iletebilir yetkili, etkili kişilere . Amaçları birilerinin omuzlarına basarak yükselmektir, başka türlüsünü yapmaya alışmamışlardır çünkü....

"Yine parmağım ağzımda kaldı,
Masumluk akıyordu yüzünüzden.
Yine nasıl da çevirdiniz üstünüzden
Dünyanın düşman bakışını kurtlara karşı."

Bizler gibi emeklilik sonrası çalışanlar için daha kolay. Ceketimi alır giderim, diyebilirsiniz. Yaşam deneyimlerinizle maskeli dolaşanları daha kolay fark edebilirsiniz. Ya gençler ? Öğrenciliği yeni bitmiştir. Bu güne kadar ders çalışmak dışında, iyi kötü birileri vardır etrafında. Sorunlar daha rahat paylaşılır. Yardımlar, arkadaşlıklar, dostluklar sürmektedir ; rekabet ortamı yok denecek kadar azdır. Doğrudan etkilemez en azından. İş yaşamı öyle mi ya?

"Yaklaştılar yanınıza korkusuz
Yine her birini kıstırdınız, gizli.
Tıkır tıkır yürütürken işinizi
Yine bıyık altından gülüyordunuz."

Evet özellikle gençler bu kişilere dikkat ediniz. Maskelerinin altındaki gerçek yüzleri de görmeye çalışınız.

" Maskeli balo bitti, yine gece evinize döndünüz.
Ayakta duracak haliniz kalmadı şimdi,
Bakmayın aynalara, aynalar kirli
Aynalarda rezil olur yüzünüz. "

17 Mart 2008 Pazartesi

AAA DUYDUNUZ MU BORSA DÜŞMÜŞ !

Borsa düşmüş. Gördünüz mü şimdi olanı ? Siz partiye kapatma davası açınca bir günde her şey alt üst olmuş!.. Nasıl da iyi gidiyordu. Hiç beklemiyorduk! Birdenbire düşmüş öyle mi ? Milli gelirimiz de yükselmişti geçen gün birdenbire... Zaten bizde her şey beklenmedik anda geliyor. Geldiği zaman düşünmeye, konuşmaya, tartışmaya başlıyoruz her şeyi. Kervan yolda diziliyor.

Çok garip bir ülkede yaşıyoruz. Borsanın düşeceği, krizin patlayacağı aylar öncesinden biliniyordu. Cari açık büyüdükçe büyüyordu. Faizi en yüksek biz veriyorduk. Daha önce de yazmıştım. Japon ev hanımları bile paralarını bizim bankalarımızda değerlendiriyor diye. Kendi ülkelerinde % 1 olan faiz o zaman bizde % 17 idi. Benim gibi hesaptan anlamayan bir edebiyatçı bile aylar önce tehlikeye dikkaleri çekmeye çalışmıştı. Şimdi yanılmıyorsam % 22 'ye çıkmış faiz. Borsa 7.5 düşmüş.


Bilmiyorum ama öğrenmeye çalışıyorum. Uzmanları dikkatle dinliyorum. Hatta bir ikisiyle yetinmeden, farklı kişilerin söylediklerini karşılaştırıyorum. Bu aşamada şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Tüm uzmanlar bugün ekonomide yaşananların davayla ilişkili olmadığını söylediler. ABD'de yaşanan krizin tüm dünyaya yansımalarıydı yaşananlar. Tüm ülkelerde borsalar düşmüştü. Tabii bizim gibi üretimi olmayan, elindekileri mirasyedi gibi satan, sıcak parayla ayakta duran ülkeler bundan daha çok etkilenecektir. Hükümetin atadığı Merkez Bankası Başkanı da durumu saklayamaz hale gelmişti uzun süredir.


Pembe tablolarla halkı uyutmak bir yere kadar. Türbanla sorunların üstü örtülmeye çalışıldı bir süre. Türbanı çektiğinizde altından saçlar görünmeyecek artık. Ekonominin bozukluğu, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, kayırmaca, kollamaca say sayabildiğin kadar...


Şimdi panik başladı. Kime çatacaklarını şaşırdılar. Oysa yapmaları gereken güzel bir savunma yapmak. "Laikliğin odağı olmadıklarını " kanıtlamak...


Parti kapatılmasına hepimiz karşıyız. Ama bu dava AKP'nin hazırladığı yeni Anayasa paketine de konan yasalara dayanılarak açılıyor. Nedense Anayasa maddelerinin değiştirilmek istenen maddeleri hep kendilerine uygulanınca gündeme geliyor. Şimdi bu maddeyi de değiştirmek istedikleri söyleniyor. Olacak iş mi bu ? Gülerler adama.


Bir ulusu dünyanın gözünde komik duruma düşürmeye kimsenin hakkı yok. Partiye uygun değişiklikler yapmak hangi demokrasi anlayışına sığar ? Hukukun üstünlüğüne inanmadan demokrat olabilir miyiz ?


Borsa düşmüş, döviz yükselmiş. Bu durum bizi ilgilendirmiyor, borsada parası olanlar düşünsün demek istiyorum ama diyemiyorum. Çünkü biliyorum ki işin ucu bir şekilde yine bize dokunacak. Birilerinin kaybettiği kolay elde ettikleri karlarının azalan kısmını vergilerle, örtülü örtüsüz zamlarla bize ödetecekler. Bedeli her zaman olduğu gibi biz küçüklere yükleyecekler.


Son olarak bir kanalda durumu "Kara Pazartesi" olarak adlandıran sunucuya bir uzmandan uyarı yapıldığını da duyurmalıyım.

"Bugüne "Kara Pazartesi " demeyin, çünkü ilerideki zamanlarda çok daha kötüsü yaşanacak, o zaman kullanırız." şeklindeydi bu uyarı. Hazırlıklı olalım da kimse şaşırmasın yine...

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi ?
En kesif orduların yükleniyor dördü, beşi,
--- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya--
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
...............
Yedi iklimi cihanın duruyor karşısında
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada !
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk;
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk,
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-ı asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise , hakkiyle sefil !..
Kustu Mehmetciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
.................
Öteden saikalar parçalıyor afakı,
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'makı
Bomba şimşekleri beyninde inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
................
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller,
Top, tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
...................
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna yarab, ne güneşler batıyor !
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker !
Gökten ecdad inerek öpse o pak anlı değer .
....................
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın ?
"Gömelim gel seni tarihe " desem sığmazsın.
....................
Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana
...................

(Mehmet Akif Ersoy )

BUNU BAŞSAVCI DA GÖRMELİ

"Başlıkta kullandığım söz bana ait değil...

Meclis Eski Başkanı Bülent Arınç'a ait. Sözün tamamı şu şekilde:

"En büyük gerçek ölümdür. Bunu Başsavcı da görmeli ! "

Şimdi böyle hassas bir zamanda bu sözün kullanılmasındaki amaç nedir ? Densizlik desek olmaz, bilgisizlik desek o da olmaz. En hafif şekliyle ne diyebileceğimi de doğrusu bulamadım.

Başsavcı daha yeni dava açmış. Hem Bülent Arınç'ın siyasetten yasaklı olmasını istemiş 71 kişiyle birlikte, hem de içinde bulunduğu partinin kapatılmasını istemiş.

Konu Anayasa Mahkemesine iletilmiş. Araştırılacak, incelenecek, soruşturulacak, savunmalar dinlenecek ve karar verilecek. Bu mahkemenin görevi. Anayasa Mahkemesi var ve var olduğu sürece görevini yapacak.

İşte böyle bir durumda meclis başkanlığı yapmış bir kişi çıkıp da "ölüm" ve "başsavcı" sözcüklerini birarada kullanırsa bu tehdit gibi algılanamaz mı? Ya da bu sözleri duyan bir meczup, işaret verdi meclis eski başkanı, diyip
" Danıştay Saldırısı" benzeri bir eylem gerçekleştiremez mi ? Olmaz demeyin, oldu. Alparslan Arslan, basına yansıyan kendi ifadesine göre, türban takmayı engelleyici karar verdi diye savcıyı öldürdürmedi mi ? Henüz davası sürüyor. Arabasından da Vakit Gazetesi çıkmadı mı ? O gazetede "İşte o savcılar !" diye hedef olan kişiler yok muydu ?

Lütfen herkes aklını başına alsın. Ağzından çıkan sözü kulağı işitsin. Devleti yönetenler, iktidarda olanlar devletin mahkemesine güvensin. Kendilerine dokununca güvenilmez oluyor; o güvenmedikleri mahkemelerde millet yargılanırsa güvenilir oluyor!.. Millete başka , vekiline başka uygulama hangi hukuk kitabında yazıyor ? Eksikler, yanlışlar varsa çoğunluk elinizdeydi, düzeltseydiniz. Yıllardır millet bu şekilde yargılanıyor. Suçluysa cezasını çekiyor, değilse aklanıyor. Siz de vekili olduğunuz millet gibi yargılanın, suçsuzsanız aklanın. Bu hırçınlık niye ?
Çoğa başka, aza başka ; zengine başka, yoksula başka adalet uygulaması olur mu ? Olursa ona adalet denilir mi ?
Şiir sevdiğinizi biliyorum. Sözlerimi Yunus Emre'den bir şiirle bitireyim ister misiniz ?

"Sözünü bilen kişinin, yüzünü ağ (ak ) ede bir söz,
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı
Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz ! "

KADINLARIMIZ




" Kadınlarımız, eğer ulusun gerçek anası olmak istiyorlarsa , erkeklerimizden daha aydın olmaya çalışmalıdırlar. Şuna inanmak gerekir ki , dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir. Bizim toplumumuzun başarısız olmasının nedeni , kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten doğmaktadır. Yaşamak demek , etkinlik demektir. Bunun için bir toplumun bir öğesi etkinlikte bulunurken , diğer öğesi eylemsizlik içinde olursa o toplum felçtir."



" Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tam anlamıyla çağdaş ve tam anlam ve biçimiyle uygar bir sosyal toplum durumuna getirmektir. Devrimlerimizin temel amacı budur. Efendiler ve Ey Ulus , İYİ BİLİNİZ Kİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ ŞEYHLER, DERVİŞLER, MÜRİDLER ÜLKESİ OLAMAZ. EN DOĞRU, EN GERÇEK YOL GÖSTERİCİ BİLİMDİR.



Ve 2008 Yılında Türkiye'nin kadınlarının görüntüsü bu olmamalıdır.


Ve bir tarikat toplantısına kadınlarımız bilinçsizce götürülmemelidir. Kadınlarımız kul olmaktan kurtulup özgür kişiler olmadıkça aydınlıklar uzak görünüyor... Yüzyıllarca eğitimsiz bırakılmış kadınlarımızı gerçek anlamda eğitmekle başlamalıyız işe...

Kadınlar ve erkekler neden ayrı ayrı salonlarda oturtuluyor ? Kim kime güvenmiyor ? Acaba o toplantıya gidenlerin kaçı Said-i Nursi'yi ve düşüncelerini biliyor. Emin olun çoğu bilmiyor. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi " olduğunu sanıyor. Kaçı bir kez olsun Atatürk İlke ve Devrimlerini okumuş ? Sadece kulaktan dolma bilgilerle beyni yıkanmış çoğu. Şimdilik kadınlara ihtiyaçları var. İşleri bitince kaçıncı kadınları olacak acaba?

Neden yan yana can cana değil ? Karşımızdakine sadece kadın ve erkek diye mi bakıyoruz? Yoksa onları insan olarak mı görüyoruz ? Sanırım sorun burada düğümleniyor. Biz karşımızdakine insan olarak baktığımız, bakabildiğimiz gün sorunlarımızı çözmeye başlayacağız. Kadın ya da erkek olarak gördüğümüz çok özel insanlarımız var hepimizin. O başka, o çok özel, o çok önemli, o sevgi, o bağlılık, o güven, o saygı... Ya diğerleri ? Onlar sadece insan... Kadın ya da erkek fark etmemeli... İnsani özellikleri öne çıkmalı, cinsiyetleri değil !

Eşinizden başkasını kadın ya da erkek olarak görüyorsanız kendinizi, eşinizi, yaşamınızı sorgulamalısınız. Sorununuz üzerinde düşünmelisiniz. Siz sorunlu ya da iki yüzlü bir kişiliksiniz. Kendi eşinizi ( bu kadınlar oluyor çoğunlukla) diğer gözlerden saklamak istiyorsunuz. Çünkü siz başkalarına kötü gözlerle bakıyorsunuz, herkesi de kendiniz gibi biliyorsunuz...

Hayır öyle olmamalı ! Eşimizi seçerken çok özenli seçmeliyiz. Tanımalıyız, anlamalıyız, sevmeliyiz. Yola birlikte çıkmalıyız. El ele , yürek yüreğe...

Bunu başaramayanlar kendilerini düzelteceklerine kıt akıllarıyla toplumu düzeltmeye çalışıyorlar. Kadınların özgürlüklerini ellerinden alırken kendilerine sınırsız özgürlük alanları açmaya çalışıyorlar.

Bu tuzağa düşecek misiniz ?

DÜNYAYI ÇOCUKLARA VERELİM

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'na bir aydan fazla zaman var. Var ama çocuklarımızı sadece bayramlarda düşünmüyoruz ki... Her zaman , her yerde her durumda onlar bizimle. İçimizde, yüreğimizin en güzel köşesinde kurulmuş oturuyorlar. Onlar bizim geleceğimiz.

"Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim, sıcacık bir ekmek somunu gibi
Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
Dünyayı çocuklara verelim
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığını
Çocuklar dünyayı alacak elimizden
Ölümsüz ağaçlar dikecekler." ( Nazım Hikmet )

Evet .... Biz dünyayı büyüklerimizden, bizden öncekilerden, ödünç aldık. Bizden sonrakilere bırakacağız. Bırakacağız ama nasıl bir durumda... Aldığımız gibi olur mu ? Olmaz, daha iyi bir duruma getirerek yapmalıyız bunu... Yapabiliyor muyuz ? Tartışılması gereken bir konu...

Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakmalıyız ? Tartışmalar, kavgalar, bir ileri iki geri uygulamalar, savaşlar, çatışmalar, işsizlik, güvensizlik, yokluk, yoksulluk, çıkarcılık, sömürü... dolu bir dünya mı? Sevgi, saygı, hoşgörü,güven, güvence, yetenekleri doğrultusunda eğitilme ve o doğrultuda çalışma olanağı ve barış... Hangisi ?

Çocuklara kulak verelim yeniden :

" Anne girmem ben bu oyuncakçı dükkanına
Orada toplar, tayyareler, tanklar var
Anne ben yaşamak istiyorum
Karınca kararınca değil
Uzanıp serpile serpile boylu boyunca... " (Cahit Irgat)

Bir de Ali Hüsrevoğlu'nun arkadaşına mektubuna birlikte göz atalım isterseniz...

"Ayrıldığım gün okuldan Ahmet
Boş mu kaldı yanındaki sıra ?
Çifte çizgi mi çektiler bastıra bastıra
Not defterindeki künyeme öğretmenler ?
Sevindirdi fizikçi bayan öğretmeni bir kişinin çıkması
Kolay olur mevcudu az sınıfın, sözlüsü, yazılı yoklaması
Hele tarih hocası... O ne yapıyor Ahmet ? Neler anlatıyor gene ?
O coşarak anlatırken en kanlı bir savaşı
Duramazdım yerimde kalkardım ayağa
Okumam öğretmenim ben bu tarih kitabını
Onda kan kokuyor, irin kokuyor
İnsanlar bilememişler yaşamasını
Bana derdi ki : " Bu çocuk kontak "
Ayrıldığımı öğrenince Ahmet
Geniş bir soluk almış, sevinmiştir muhakkak
Kardeşim Ahmet
Sen selamımı söyle Türkçe öğretmenime
Onun ellerinden öperim
Seçtiren odur bize akı, karayı
Onun açtığı pencereden seyrediyorum
Aydınlık, terütaze ve ışıl ışıl bir dünyayı
Kardeşim Ahmet,
Sen selamımı söyle Türkçe öğretmenime
Onun ellerinden öperim."

Fazla söze gerek var mı bilmiyorum ? Son olarak mizahla veda etmek istiyorum büyüklerimize şimdilik...

" Bir kör döğüşü gidiyor
Bilmiyor vuran çalanı
Birkaç serseri köftehor
Tutmuşlar bütün alanı

Uzaktan bak manzara hoş
Hancı sarhoş yolcu sarhoş


" İlim topal, sanat sağır
İşin durumu çok ağır
Senin sırtın olmuş yağır
Kimse duymaz bağır çağır

Dört bir yana habire koş
Hancı sarhoş yolcu sarhoş

" Zeka sandalyadan gelir
Deha koltukta yükselir
Servet, fazilet demektir
İster kudur, ister delir

Sen ne desen, ne yapsan boş
Hancı sarhoş yolcu sarhoş

" Olanı hoş görmek hikmet
Alkışlamak da siyaset
Hiç üzülme, etme haset
Susmak en büyük kiyaset

Yum gözünü her taraf loş
Yolcu sarhoş hancı sarhoş "

(Namdar Rahmi Karatay )

ŞİMDİ DE ATATÜRK 'Ü DİNLEYELİM YENİDEN

" Efendiler ve Ey Ulus, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır."

" Gericilik düşünceleri güdenler belli bir sınıfa dayanacaklarını sanıyorlar. Bu kesinlikle kuruntudur. İlerleme yolumuzun üstüne dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenilik vadisinde duracak değiliz."

"Tekkeler vakit geçirilmeksizin kapatılmalıdır. Hiçbirimizin tekkelerin doğru yolu göstermelerine gereksinmesi yoktur. Biz uygarlık, bilim,fenden güç alıyoruz."

" Kimileri çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu sanısıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı İslamların kafirlere tutsak olmasını istemek değil midir? Her sarıklıyı hoca sanmayın. Hoca olmak sarıkla değil, kafayladır."

" Devletin belirli bir dini olmaz. Çünkü bir devlet içinde çeşitli dinden insanlar barınır. Belirli bir dini resmen kabul etmek o dinden olmayan yurttaşlara üvey çocuk işlemi yapmak demektir. Ayrıca bizde olduğu gibi Seyhülislamlığın fırsattan yararlanarak ve her şeyi bahane ederek her türlü ilerlemesine engel olmasına izin verilemez. TBMM ve onun Anayasası, bireylerin dinini tanımakta, onlara özgürce ibadet hakkı vermektedir. İşte bunun için laikliği , yani din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılmasını istedik."

HALK OZANLARINI DİNLEYELİM Mİ

" Kimisi istiyor kurak şeriat
Kimisi der, gel yürüdek tarikat
Bugün aya gitmek büyük marifet
İleriyi görün dedi Atatürk "

"Gericilik derman olmaz bir derde
Yurdun cennet, softa gözünde perde
Anadolu dediğimiz bu yurda,
Fabrikalar kurun dedi Atatürk "

" Tekkeler kapandı saraylar söndü,
Dedelik, dervişlik torbaya kondu.
Kazanın da yiyin, yağma yok dendi,
Bu yıllara derler toplu er yılı."

" Kimi düştü taca, tahta, saraya
Kimi düştü mala, mülke, paraya
Bu milletin bağrındaki yaraya
Sencileyin merhem saran olmadı."

" Fabrikalar gurdurdu her bir diyara
Okullar yaptırdı köye şehire
Yerde tren hattı, gökte tayyare
İmar etti vatanımı Atatürk."

"Eski kanun kadınları boşatan
Yeni kanun hanımı hür yaşatan
Bu fikirler gelir Gazi Paşadan
Kutlu olsun Cumhuriyet Bayramı "

" Bildik ki gönüller hürlüğü özler
Kaldırdık peçeyi açıldı yüzler
Bir yeni kıyafet kuşandı kızlar
Kemer tazelendi, bel tazelendi."

" Fabrikalar yaptık döşedik rayı
Ayrı ayrı sardık her bir yarayı
Ankara'da kurduk ölmez sarayı
Merkez tazelendi, il tazelendi."

" Gayrı derdimizin çoğu kalmadı
Büyük ağızlarda köylünün adı
Cumhuriyet bizi saydı, kolladı
Bilirik kadrini, değilik nankör "

" Ferman milletindir, çıkmazık dağa
Biziz sahip olan gayrı toprağa
BİZİM SIRTIMIZDAN GEÇİNEN AĞA
SEN KENDİ BAŞINA GAYRI ÇORAP ÖR."

16 Mart 2008 Pazar

MECLİS BAŞKANIMIZ ENDİŞELİ

Sayın Meclis Başkanımız Köksal Toptan'ı TV'de konuşurken izledim.
Çok endişeli olduğunu söylüyordu. Sıkıntılıydı...

"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız yaklaşıyor, çocuklarımız meclise gelecek. Ben bu AKP'nin kapatılması konusunu çocuklara nasıl anlatacağım? "

Aslında çok kolay anlatırsınız sayın başkanımız. Bildiğim kadarıyla siz de Hukukçu'sunuz. Çocukları karşınıza alıp " Gördünüz mü çocuklar, ülkemiz bir hukuk devletidir. Hukukun üstünlüğüne hepimiz inanmalıyız. Hukuk hepimizin hakkını korumalıdır. Hukuk karşısında hepimiz eşitiz. Saygıyla hukukun vereceği kararı beklemeliyiz. Suçlular varsa cezalarını çekmelidirler. Hiç kimsenin suç işleme ayrıcalığı yoktur." diyiverirsiniz.

Bir öğretmen olarak deneyimlerime dayanarak söylüyorum, inanın çocuklar pek çok şeyi bizden iyi anlıyorlar. Atatürk ve Devrimlerine de yürekten bağlılar. Endişe etmenize gerek yok. Hatta sizden önceki Meclis Başkanımız gibi anlamazlar endişesine kapılıp Çocuk Bayramı'nda 21 yaşındaki İmam Hatipli genci çocuk diye kürsüye çıkarmanıza da gerek yok bence. Tüm içtenliğimle söylüyorum, İlk Öğretim çağındaki bir çocuğumuzu Meclis kürsüsüne rahatlıkla çıkarabilirsiniz. Ve devletimizin laik, demokratik, bir hukuk devleti olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirsiniz. Çocuklar sizi anlayacaktır. Emin olun.

Adalete güvenmek zorunda değil miyiz? Adalet sadece suçluları belirlemiyor ki ! Suçsuz olduğumuzun yolu da adaletten geçmiyor mu ? Hepimiz aklanmak zorundayız.