31 Mayıs 2008 Cumartesi

TEŞEKKÜR ETTİKLERİM


Bugün haşlanmış mısır almadım, yürüye yürüye yemedim, yiye yiye yürümedim. Doğrusu aklıma da gelmedi.

Dershaneya gittim. Müdürün odasında oldukça uzun oturdum. Üzgündü ve bu duygularında da samimiydi. Güzel , övgü dolu şeyler söyledi. Teşekkürler ona gitsin...

Sonra derslerimi yaptım. Son gün son derslerimi... Ve bitti.

Bu arada gördüğüm arkadaşlarla vedalaştım gün boyu... Tüm dostlara, dost görünmeye çalışanlara teşekkürler gönderiyorum yürekten... Diğerlerini kendi küçük dünyalarında, küçük hesaplar içinde , küçüklükleriyle baş başa bırakıyorum. Meydan bana kaldı yüz ifadesiyle, yüze gülüp arkadan sövdüğü kişilerle, mutlu mutlu yaşadığı yalanıyla, geride bırakıp gidiyorum... Bir parmak üstünün karşısında süklüm püklüm kılıktan kılığa girmeye mahkum yaşasınlar onursuzca...

Birbirinden güzel şarkılarıyla dershanedeki son anlarıma hüzünle karışık mutluluk katan sevgili Ersoy'a, sevgili Sercan'a, sevgili Fuat'a ve sevgili Asiye Hanıma kucak dolusu teşekkürler ediyorum.
"Hani o bırakıp giderken seni, bu öksüz tavrını takmayacaktın; alnına koyarken veda busesi yüzüme bu türlü bakmayacaktın. Gelse de o acı sözler diline, düşecek sanırsın birkaç kelime; bir alev halinde düştün elime ,hani ey gözyaşım akmayacaktın..." duyguları içinde söylenen "Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım","Duydum ki unutmuşsun, gözlerimin rengini" ve diğerleri unutulmayan anılarımın arasındaki yerlerine oturdular...

Sevgisini katarak getirdiği dondurmanın tadıyla birlikte, kendisini de unutamayacağım Derya'ya da teşekkürler...

Sevgili öğrencilerime, canımdan değerli yavrularıma ve her zaman yanımda olan dostluğunu, anlayışını, sevgisini esirgemeyen sevgili eşime binlerce kez teşekkürler... teşekkürler... teşekkürler...

Bıkmadım sevmekle hiç bıkmadım, yoruldum biraz...



BAŞIM DERTTE


İstanbul'dan döndükten sonra artık yeni laptopumu kullanıyorum. Çocuklar hem yolcu etmeye geldiler Ataşehir'e hem de bunu elime tutuşturdular...

Eski emektarı seviyordum ama iyice yavaşlamıştı... Bilgisayarın başında daha fazla zaman öldürüyordum. Araya başka işler alıyordum açılıncaya kadar... Yenisi öyle mi ya ? Basıyorum tuşuna, internet alemi karşımda...Ne kadar da bize benziyor değil mi? Yaşlılar ve gençler...

Yeni, genç, hızlı; diğeri eski,yaşlı ve yavaş... Eskisi yerinden kıpırdamıyor. Kendine ait bir odası var, kurulmuş oturuyor. Ayağına gitmek gerekiyor. Yenisi öyle değil, gel diyorsun her yere geliyor seninle. Koş de koşacak...
Yeniyle üst kata, salona kurulduk. Daha çok televizyona bakar oldum. Aşağıda emektarla baş başaydık ikimiz... Neyse arada onu da ziyaret etmeliyim, vefasızlık olmaz. O benim ilk gözağrım, bilgisayar aleminde ne öğrendimse ondan öğrendim. Emekli oldu diye bir kenarda unutulacak mı ?

Aslında ikisinin de ortak bir sorunu var ve ben bu yazıya o sorunun sadece benimkilerle mi igili olduğunu anlamak, öğrenmek, danışmak amacıyla başladım. Lafı dolandırdım yine...

Bilmem sizlerinkinde de oluyor mu ? Dışarda neredeyse yaprak kımıldasa bizim internet bağlantısı iptal... Yağmur, rüzgar, fırtına... En büyük düşmanımız. Geçen gün hava çok kötü bozdu; gök gürlemeleri arasında bizim bağlantı da gümbürtüye gitti... Şimdi ölüp ölüp diriliyor!.. Benimle dalga geçiyor sanki... Gidiyor, geliyor; fazla kalmadan geldiği gibi yine gidiyor...

Söyler misiniz sizce bu normal bir durum mu ? Yoksa dış hatlarda mı bir sorunumuz var ? Bu yazıyı yazarken de pek çok kez gitti, gelmesini bekliyorum. Gelir gelmez hemen yayınlayacağım...

SEVERMİŞİM MEĞER

yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim


toprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey'in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış'ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino'da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir'in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova'dan Kırım'a gidiyoruz Koktebel'e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım

eşkiyalar çıktı karşıma Bolu'dan inerken Gerede'ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz'e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı

çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım
severmişim meğer

gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul'da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki'nin denizleri bir yana

...

kırmızı sarı yeşil balonlarda çocuk çığlıklarıyla güneş,
gökyüzü mavi ışıklarıyla
kim derdi ki hikayem böyle biter
yağmurlar mevsimine girdim kederli şiirler mevsimine
bir şeyler bekliyorsun benden değil
sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşmadan
çocuk çığlıklarıyla güneş kırmızı sarı yeşil balonlarda
yorgun ve umutsuz bakıyoruz sözlerimize

...

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türkü söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler

...

Yoruldun ağırlığımı taşımaktan
ellerimden yoruldun
gözlerimden gölgemden
sözlerim yangınlardı
kuyulardı sözlerim
bir gün gelecek ansızın gelecek bir gün
ayak izlerimin ağırlığını duyacaksın içinde
uzaklaşan ayak izlerimin
ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak


Nazım Hikmet(1962)


ZİLLER ÇALACAK


Zil çalacak... siz derslere gireceksiniz bir bir.
Zil çalacak... ziller çalacak benim için,
Duyacağım evlerden , kırlardan, denizlerden ;
Ta içimden birisi gidecek uça ese...
Ama ben , ben artık gidemeyeceğim.

Zil çalacak... siz geminize, treninize gireceksiniz
Zil çalacak, ziller çalacak benim için bir bir
Duyacağım iskelelerden , istasyonlardan bütün,
Ta içimden birisi koşacak ardımızdan...
Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.

Sonra bir gün bir zil çalacak yine,
Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak:
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...
Ta içimden birisi kalacak oralarda...
Ben gideceğim.

Zeki Ömer Defne

30 Mayıs 2008 Cuma

HANİ GÖZYAŞIM AKMAYACAKTIN ?



Şöyle ne istiyorum biliyor musunuz ? Kocaman haşlanmış bir mısır alıp yolda yiye yiye yürümek... Görüyorum, alsam mı diye düşünüp vazgeçiyorum. Dün de öyle oldu...

Bitti... Yarın son gün... Her bitiş bir başlangıç değil mi ? Yarın yaşantımda yeni bir sayfa açılacak... Yarın başka bir gündür, ne olacak bilinmez. Yoo ben biliyorum... Gelecek anlamındaki yarını bildiğimi söylemiyorum... Cumartesi günü son dersimi vereceğim.Dolabımı boşaltacağım, kitaplarımı alacağım ve veda...

Vedalaşmaları hiç sevmiyorum. Zaten bırakacağım uzun zamandır biliniyordu. Bir yıldır bunu söylüyordum. Birkaç kez de yazdım. Söyledim, yazdım ; çünkü aslında kendimi ayrılığa hazırlamak istiyordum. Hazırım artık.

Hazırım... Evet evet çok hazırım...Hazırım da neden gözlerim dolu dolu şimdi? Neden ? Neden ? Neden ?

Bitti...

Bitti...

Bitti...

Ben emekli bir yazın öğretmeniyim artık...

Bitti.

Yarın haşlanmış mısır alacağım, yolda yürüye yürüye yiyeceğim.
Yiye yiye yürüyeceğim...Yapabilir miyim bunu? Sanmıyorum, yollar çok kalabalık ve ben bu şekilde görünmek istemiyorum.

"Hani ey göz yaşım akmayacaktın?" Akmayacaktın! Söz vermiştin, akmayacaktın...

Ama bitti...
Bitti işte...
Bitti.
Ve ben ağlıyorum...
Burnumu çeke çeke ağlıyorum...

28 Mayıs 2008 Çarşamba

KİMİN SÖZÜ DAHA ÇOK DİNLENİYOR ?


Sevgili Mustafa Balbay, geçen günlerde Cumhuriyet'teki köşesinde " En çok benim sözüm dinleniyor. " diye yazmıştı. Bence biraz abartmış. Sözü dinlenen sadece o değil ki... Kimin daha çok dinlendiğini de dinleyenler bilir...

Bizde büyük sözü dinlenir. Eskiden de dinlenirdi, ama o zaman bu kadar teknoloji gelişmemişti. Ya büyüklerin karşısında sus pus oturup dinleme geleneği vardı, ya da büyükler konuşurken kapı arkası dinlemeler...

Şimdilerde teknoloji gelişti. Dinlemeler sınır tanımıyor. Yargı üyeleri dinleniyoruz, izleniyoruz diye yakınıyor. İlhan Selçuk arkadaşlarıyla yaptığı şakaların bile emniyette soru olarak yöneltildiğini açıklıyor. Sayın Sav'ın konuşması da dinlenince yer yerinden oynuyor.

Bilmem, bu dinlemelerden yansıdığı söylenen konuşmaların , neden hep muhalif basına servis edildiğini hiç düşündünüz mü?

Günlerdir malum basın organlarında Önder Sav'a saldırılar bitmek bilmiyor.

23 Mayıs 2008 tarihinde, CHP Merkezindeki odasında, Eski Bolu Valisi şimdilerde Merkez Valisi Ali Serindağ ile yaptığı konuşma dinlenmiş. Uzmanlar bunun" Ortam Dinleme " olduğunu ve ancak yargı kararıyla yapılabileceğini söylüyor. Yani dinleme yasal değil. Yargının böyle bir kararı yok, anlaşılan. Yüksek Teknolojiyle yapılmış bir dinleme bu deniyor...

CHP'den sonra MHP de dinlendiğini Cihan Paçacı aracılığıyla duyuruyor. Bu konunun acil olarak araştırılması gerektiğini belirtiyor...

AKP'li Fırat ise CHP , başarılarımızı gölgelemek amacıyla bunları söylüyor diyor. Ve Baykal'ı bana göre hiç de hoş olmayan cümlelerle suçlamaya çalışıyor. Çok da sinirli mi ne ?

Sayın Sav Elmadağ'da bir konuşmasında, yaşlı bir yurttaşa "Hacca gitme, orada kalırsın,Araplara para kaptırma, Muhammet seni bırakmaz bakarsın..." gibi bir şaka yapmış. İşte kıyamet ondan sonra kopmuş. Burada keşke Hz Muhammet deseymiş. Ama hac konusunda söylediklerini ben de destekliyorum. Evet, hac yapmak bir ibadet, ancak ibadetin de koşulları var. Hacca gitmek için zengin olman yetmez. Çevrende yoksul insan olmayacak da... Şimdi söyler misiniz ülkemizde yoksul insan yok mu ? Bu kadar borçlu, yoksul, bir ülkenin yurttaşları bir süre hacca gitmeyip de o parayı ülkesi için harcasa daha sevap olmaz mı ? Yok illa gideceğim; öldüğüm zaman da en güzel yeri ben kapacağım, diye düşünenler bilsin ki aynı şeyi yoksullara yardım ederek de , çocukların okuması için okul, hastaların iyileşmesi için hastane, işsizlerin çalışması için fabrika yaparak da sağlayabilirler...

AKP'li Fırat, Remzi Gür'ün mahkum olması konusundaki soruya da ben yorum yapamam , diyerek görmezlikten geliyor... Neden dersiniz?

Söylemeyi bilmiyoruz ama, söylenmeyi hep yapıyoruz. Bir de söz dinlemeyi çok iyi biliyoruz. Gizli açık fark etmiyor. Bizden olanların karşısında el pençe divan durarak uslu uslu dinleyip istenenleri hemen yapıyoruz. Bizden olmayanların konuşmalarını ise gizlice dinleyip servis yapıyoruz. Garip olan ne biliyor musunuz ?Gizlice dinlediklerimizi daha çok tanıyoruz. Ne yiyor, ne içiyor, çişini ne zaman yapıyor hepsini hepsini biliyoruz. Dinletenleri pek tanımıyoruz. Ancak söyledikleri kadarını öğreniyoruz. Kimlerle ne konuşuyorlar, ulus adına ne kararlar alıyorlar, gidip gördükleri ülkelerde neler yapıyorlar sadece ana hatlarını duyuyoruz. Oysa bunları da çok merak ediyoruz, dinlemek istiyoruz...

Herkese güzel güzel dinlemeler ...

Son olarak, sanırım Hayyam'dan, bir dörtlükle bitireyim bu yazıyı da...

"Söz bilirsen söz söyle
Sözünden örnek alsınlar
Söz bilmezsen söz dinle
Seni adam sansınlar"

BEN AKILLI OLMADIM ONURLU OLDUM

İşte tüm sorunların çözümü bu cümlede saklı.

Bu benim değil, Kastamonu ESKİ Milletvekili Mehmet Yıldırım'a ait bir söz ...

Akıl mı onur mu ? Akıl cep dolduruyor, ya onur?

"Akıllı ol !" demiş. "Akıllı olmazsan seni Kastamonu'da gömeceğiz!"

Kim mi söylemiş ? Başbakanımızın çocuklarının yurt dışındaki eğitim giderlerini karşılayan zengin iş adamı dostu Remzi Gür...
Nerede mi söylemiş? AKP Başkanvekili Salih Kapusuz'un Meclis'teki odasında... Telefonla...

Ben gerçek dost diye buna derim. Ne zaman, neye gereksiniminiz varsa orada işe koyuluyor. Akıllı Adam, aklını kullandığı için de çok zengin. Hem kazanıyor, hem de kazandırıyor. Tek yaptığı aklını kullanması...

Ama ne yazık ki herkes aklını kullanamıyor. Bunlardan biri de "Akıllı ol !" uyarısını dikkate almayan eski CHP Milletvekili Mehmet Yıldırım. "Ben onurlu olmayı seçtim." diyor. Eee onurlu oldun da ne kazandın ? Hiç... Çünkü bu toplumda artık "ONUR " da para etmiyor. Halkın çoğunluğu , onurlu olmayı seçen Mehmet Yıldırım'ı seçmeyerek sandığa gömmüş, onu,"onurlu eski milletvekili" yapmış.

Henüz mahkemelerimiz akıllı adamların önemini kavrayamadı, ya da yasalar düzeltilmediği için Mehmet Yıldırım'a Cumhurbaşkanlığı Seçimi öncesi "Oy karşılığı" RÜŞVET teklif eden Büyük,Akıllı İşadamımız Remzi Gür'ü,oy birliğiyle suçlu bulmuş ve on aylık mahkumiyet cezasına çarptırmış. Ceza ertelenmiş. Rüşvet vermeyi başarabilseydi bu ceza dört yıl olacakmış... Ama bir de şu var... Rüşveti alanlar konuşmuyor ki... Belki de bu konuda başarı öyküleri vardır da taraflar konuşmadığı için biz duymadık.

Neyse şimdi sözü nasıl toparlamalı bilmiyorum. Sonuç bölümünü de, ana düşünceyi de siz okurların yorumlarına bırakıyorum. Ben bulamadım. Kafam karışıyor son günlerde... Hangisi doğru yol?
Onurlu mu onursuz mu yaşamak ? Mehmet Yıldırım onuru seçmeseydi şimdi belki de zengin milletvekili olarak millete hizmet edecekti. Cumhurbaşkanı seçiminde onun da katkısı olacaktı. O, onuru seçti de Cumhurbaşkanımız seçilmedi mi ? Kastamonulu zengin iş adamımız akıllı adamlarla çalışmaya devam etmeyecek mi?

Sizce...

27 Mayıs 2008 Salı

İMAMLAR VE ÖĞRETMENLER


Ahmet Hakan , Hürriyet'teki köşesinde "İmamlarla Öğretmenleri" karşılaştırmış. Ve imamların daha etkili olduğunu yazmış...

Bunda şaşıracak ne var ? Ülkeyi kimler yönetiyor ?

Sadece bu dönemde de değil, yıllardır...

Kimisi gerçekten inandığı için, kimisi de inananları sömürmek için dini kullanmadı mı ?

Her köye beş öğretmen, bir imam gerekirken tersini yapmadılar mı?
Yine camiler elektrik su parası vermezken ve herkesten , her yerden yardım parası toplarken,okullar ödeneksizlik sorunlarıyla boğuşmuyor mu? Kuran Kursları, Öğrenci Yurtları,Özel Evleri,Işık Evleri, Dershaneleri, Ablaları, Abileri öğrencileri ele geçirmedi mi? Çocuk okulda kalabalık sınıflarda yarım gün geçirirken kalan zamanını çoğunu bu kişilerle geçirmiyor mu ?

Diyanet İşleri Başkanlığı ile Milli Eğitim Bakanlık bütçesi karşılaştırıldığında aradaki uçurum dudak ısırtmıyor mu?

Öğretmenler sürüm sürüm süründürülürken imamlar, makamlardan makam beğenmiyor mu?

Köy Enstitüleri, Öğretmen Okulları, Eğitim Enstitüleri birer birer kapatılırken İmam Hatip Liseleri çığ gibi çoğaltılmadı mı?

Şimdi çıkıp da, öğretmenler yenildi, diyene kızmalı mıyız?

Aslında yenilen öğretmen değil, Türkiye... Yenilmeye de devam ediyor. Eğer bugüne kadar ayakta kalmışsa yine de gerçek öğretmenlerin ve yurtsever aydınların sayesindedir.

Sevgili Ahmet Hakan, gerçi şimdilerde değiştiniz biliyorum, ama değişmediğiniz dönemlerdeki tutumunuzla bu çorbada sizin de tuzunuz var mı acaba? Ne dersiniz?

Ektiler, ektiler, ektiler... Şimdi de ektiklerini biçiyorlar. Hasat mevsimi geldi...

Öğretmenliğimin son günlerini yaşarken bunları yazmak ne kadar da incitiyor beni...

"Hani o bırakıp giderken seni , bu öksüz tavrını
takmayacaktın ?
Alnına koyarken veda busesi yüzüne bu türlü bakmayacaktın?"

Her şeye karşın gerçek öğretmenler "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür " insanlar yetiştirmeye devam edecek ve bunda da başarılı olacaktır. Ancak bu işi sadece öğretmenlerden beklersek, en azından iyi kötü ayrımını yapmayıp görünüşe aldanırsak işimiz oldukça zor, bir o kadar da tehlikeli...

Herkese görev düşüyor, kaytarmak yok...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

ÖZGÜRLÜKTEN SIKILDIM

Evet, yanlış okumadınız ; ben artık özgür olmak istemiyorum. Hatta mahkum olmak istiyorum...

" Düştüm mapus damlarına öğüt veren çok olur.
Toplasam o öğütleri burdan......."

Bırakın öğütü möğütü de itiraf edin artık. Siz de sıkılmadınız mı bu kadar özgür yaşamaktan...

Her gün kalk, aceleyle, ayak üstü bir şeyler atıştır ; artık kendi araban mı olur, dolmuş mu, yoksa otobüs mü koş işe...
Gelsin çaylar, kahveler... Çalış, çalış , çalış. Akşam aynı koşuşturma...

Eskiden daha çoktu sosyal aktiviteler , ama artık yok denecek kadar az. Çünkü sosyal etkinlik demek, para harcamayı gerektiriyor. Şöyle dostlarla sinemaya, tiyatroya gitsek ya da dışarda denize karşı bir akşam yemeği yense birlikte güzel olurdu özgürlük, ancak olmaz ki... Tatlı tatlı yemenin acı acı hesap ödemesi oluyor...

Bir Mercimek bulmak zorundayım. Tanıdıkları arasında böyle biri olan varsa lütfen bana göndersin, çok ihtiyacım var. Beni de mahkum ettirsin, çok sıkıldım bu özgürlükten. Ya siz?

Bana ne, bana ne işte ! Ben de Erbakan gibi mahkum olmak istiyorum. Artık Altınoluk mu , Ayvalık mı , Alanya mı, Dikili mi olur, içlerinden birinde , mahkum hayatı yaşamak istiyorum. Gördüm Hocanın Altınoluktaki villasını, hemen denizin kenarı.

Ne dersiniz mahkum hayatına alışabilir miyim? Yoksa hata mı ediyorum. Sabah kalkacaksın, denize gireceksin bahçenden; duş alacaksın,yardımcılarının hazırladığı kahvaltıyı yapacaksın. Ağaçların arasındaki hamağa uzanıp kitabını okuyacaksın. Yorulmuş, acıkmış olarak yerinden kalkıp hazır masaya oturacaksın. Kuş sütü ve kuru üzümün de eksik olmadığı sofranda konuklarınla birlikte nefis bir öğle yemeği yiyeceksin. Bütün bunları yaparken hesap mesap düşünmeyeceksin. Çünkü Mercimek'ten gelen paralar küplerde duruyor. Harca harca bitmez...

Sıkıldınız mı? Tabi sıkılırsınız, o kadar yenir mi? Hocamız da biraz sıkılmış ki, dostlarına: "O, son dilimi yemeyecektim, ama altı da üstü de öyle güzel kızarmış ki kadayıfın, dayanamadım! "diye gevrek gevrek anlattıktan sonra öğle uykusu için odasına çekilecek.

Sonra... Sonrası bu mahkumiyet sürüp gidecek sıkılıncaya kadar, sıkılınca izin veriyorlarmış kışlık evine dönmene. Hocamızın ne kadar ileri görüşlü olduğu, burada hemen akla geliyor. Yazlığının yakınında Edremit'te, hava alanı yaptırmasaydı güçlü olduğu zamanlarda, şimdi nasıl gider gelirdi...

Akıllı olacaksın, akıllı... Bir de Mercimek bulacaksın. Ondan
sonrası " Gel keyfim gel... "

Ne o, bakıyorum hepiniz heveslendiniz mahkumluğa... Olur valla,
çok şükür ülkemizde Mercimek türevleri çok, isteyen herkes bulabilir birkaç tanesini...

İyi tatiller, ay pardon herkese böyle mahkumiyetler...

ÜÇ MAYMUNU OYNAMAK



61. Cannes Film Festivalin'de
, En İyi Yönetmen Ödülü, Nuri Bilge Ceylan'ın oldu. " ÜÇ MAYMUN " ile aldı ödülü...

Nuri Bilge Ceylan... Ulusumuzun yüzakı sanatçılarımızdan. Önce birbirinden güzel resimler ve şimdi de sinema... İkisinde de oldukça başarılı. Filmlerinde resim yeteneğinin , resimlerinde bakış açısının doruğuna çıkıyor ve bunu izleyenlere de yaşatıyor.

Onun "Mayıs Sıkıntısı " , "Uzak" , "İklimler" filmlerini izlemiştim. Hem de birkaç kez... Çünkü bu filmler bir kez izlenecek türden değil. Her izleyişinizde yeni yeni tatlar alıyor, başka başka güzelliklere ulaşıyorsunuz. İzlemeyenler için söylüyorum, izleyin , bana hak vereceksiniz... Çünkü bu filmler sadece konusuyla değil, görselliğiyle de sizi büyülüyor...

Nuri Bilge Ceylan ödüle alışkın bir sanatçımız. Bu yeni ödülüyle ülkemizi de taçlandırıyor. " En İyi Yönetmen Ödülü" nü ünlü yıldız Faye Dunaway'ın elinden alırken söylediği şu sözler ne kadar da anlamlı değil mi ?

" BUNU TUTKUYLA SEVDİĞİM YALNIZ VE GÜZEL ÜLKEME ADIYORUM... "

Bu sözü yazarken bile, benim gözlerim doldu. Yurt-ulus sevgisi ancak bu kadar güzel anlatılır ve ulusumuzun içinde bulunduğu durum bu kadar kısa ve öz bir şekilde özetlenir :

Tutkuyla Sevdiğim Ülke... Yalnız ve Güzel Ülke...

Ve bu sözleri dünyanın gözünün içine bakarak söyleyen sanatçımızı kaç kişi tanıyor, kaç kişi biliyor, kaç kişi ona özendiriliyor ve ülkemizde kaç kişi onunla gurur duyduğunu haykırıyor ? Acaba diyorum , bir oylama yapsak ve yanına magazin dünyasına olumsuzluklarıyla malzeme olmuş sanatçı geçinenlerden bazılarını da koysak kim daha fazla oy alır ? Nuri Bilge Ceylan diğerlerinden az oy aldı diye değersiz mi sayılacak ?

Nuri Bilge Ceylan'a " En İyi Yönetmen" ödülünü kazandıran, " Üç Maymun" filminin konusu da ne kadar bizden :

" Küçük zaafların ,büyük yalanlara dönüşerek parçaladığı bir ailenin , gerçeği örtbas ederek her şeye karşın bir arada kalma çabasını " anlatıyor.

" Altından kalkamayacağı acılar ya da sorumluluklara maruz kalmamak için GERÇEĞİ BİLMEK İSTEMEMEK, GÖRMEMEK, DUYMAMAK, HAKKINDA KONUŞMAMAK ya da günün tabiriyle " ÜÇ MAYMUNU OYNAMAK " onun var olduğu gerçeğini ortadan kaldırır mı ? "

Ne dersiniz ? Daha ne kadar " Üç Maymunu " oynayarak gerçekleri kapatabiliriz ki ? Bu bizleri patlama noktasına taşımaz mı ?

25 Mayıs 2008 Pazar

ÖLÇÜYÜ KAÇIRMAK


Yaşlı adam tarlasında çalışırken karşısında bir ermiş belirmiş ve ona :
" Sana bir sır vereceğim!" demiş. "Köyün çıkışında bir kaya , onun altında da bir kaynak var; o sudan içen gençleşiyor ." dedikten sonra uyarmış:
" Sakın ha ölçüyü kaçırma, bir bardak içen yirmi yaş gençleşiyor !" Sonra da adam sırlar dünyasına karışmış...
Yaşlı çiftçi daha fazla tarlada duramamış, doğru evine gelmiş. Kendisine meraklı gözlerle bakan yaşlı eşine olanları anlatmış. Yaşlı nine bunu duyunca:
" Ne duruyoruz, hadi hemen gidelim ! "
demiş de dede güçlükle, sabah olsun giderize ikna etmiş onu.
Fakat nine, dede uyuduktan sonra dayanamamış,soluğu kayanın başında almış. Güçlükle kayayı yuvarlayıp kaynağa ulaşmış...
Bir, iki, üç değil, tam dört bardak su içmiş. Anlayacağınız ölçüyü kaçırmış biraz !..
Dede uyanıp nineyi göremeyince durumu anlamış, hemen kayanın yanına gitmiş. Bakmış kayanın yanında kaynak, kaynağın yanında da beş yaşında bir çocuk...

Bilenler hatırlamıştır, masalın adı : Ölçüyü Kaçıran Nine.

Şimdi bu masal da nereden çıktı, demeyin. Şöyle etrafınıza bir bakın ve düşünün lütfen.

Hepimiz ölçüyü kaçırmadık mı biraz ? Tüm ölçüleri unuttuk ya da önemsemez olduk. Bunun için de toplumda bütün değerler birbirine karıştı. Şaşkın, pusulasız yürüdüğümüzden sürekli yanlışlar yapmıyor muyuz ?

Örneğin para konusu... Para insanca yaşamamız için bir araç olmaktan çoktan çıktı. Liberal ekonomi değerlerini paraya , ne pahasına olursa olsun ezip geçmeye ayarladığı için değer ölçülerimizi yitirmedik mi ?

Trafikte ölçülü davrandığımızı kim söyleyebilir ? Yayalar istediği her yerden karşıya geçmiyor mu ? Şoförlerin kaçı sinyal veriyor ? Ya da neredeyse yaya geçidinde duran şoför trafik kazalarına ortam hazırlıyor. Kuralsızlık kural haline gelmedi mi her alanda olduğu gibi ?

Televizyon yayınlarında, gazetelerde ölçüyü tutturan sayısı giderek azalmıyor mu ?

Siyasetçilerimizin konuşmalarında ölçülü olduklarından söz edebilir miyiz ?
Mahalle kabadayısı ağzıyla konuşanlar daha çok puan toplamıyor mu ?
Şöyle siyasi kimliğini düşünmeden , işte devlet adamı, diyebileceğiniz kaç kişi var ?

Aslında bu ölçüsüzlüğü her alan için örnekleyebiliriz. Evet ölçüyü kaçırmışız gibi bir görüntü sergiliyoruz.

Bu herkesin böyle olduğu anlamına da gelmemeli kuşkusuz.Dürüst, çalışkan; kendisine ,karşısındakine ve çevreye saygılı pek çok insanımız var. Var ama onların da sahnede görünme şansı yok. O nedenle de hep ölçüyü kaçıran ninelerle uğraşmak zorunda kalıyoruz.

Ölçüyü kaçıran ninelerin büyümesini beklemek yerine ölçüyü önemseyenlerin sesini daha gür çıkarması gerekmez mi ? Sorun hangisinin yanında yer alacağımız sanırım. Ne dersiniz ?

Yoksa !..

23 Mayıs 2008 Cuma

KESKİN SİRKE

Büyük küçük, kadın erkek öfkeden çıldırıyor muyuz ne ?

Hangi kanalı açsam, hangi gazeteyi okusam, hangi kişiyi dinlesem içinde bulunduğumuz durumdan şikayetçi...

Ülke sanki bir stadyum ve bizler de fanatik izleyiciler gibi tuttuğumuz takımın karşılaşmasını izliyoruz. Sahadaki oyunculardan biri oyunu kurallarına göre oynamıyor ; aksine bütün kuralları yok sayarak başarılı sayılmayı bekliyor. Hakemler gerekli uyarıları yapınca da: " Vay ben bukadar başarılı bir takımım, sen karşı takımın tarafını tutuyorsun ! " diye hakeme saldırıyor. Yetmiyor, türübündeki taraftarlarını neredeyse kışkırtarak sahaya inmeye çağırıyor. Maç rakip oyuncuyla değil de hakemlerle yapılmaya başlıyor.

Böyle bir durumda ne yaparsınız ? Doğal olarak yüksek hakemler kuruluna taşırsınız olayı. Ancak bu kez saldırılar yüksek hakemlere yöneltiliyor. "Bana ram olmak zorunda herkes!" diye bas bas bağrılıyor. Böyle bir durumda öfkeden başka bir yol kalıyor mu izleyicilere ?

Zaten derdimiz başımızdan aşkın. Her gün şehitlerimizi uğurluyoruz, göz yaşlarımızı yüreğimize akıtarak... Artık bu, sıradan bir haber özelliği kadar yer buluyor medyada. Davul zurna gürültüsü içinde duymamaya çalışarak yürek çarpıntılarımızı, gençlerimizi askere gönderiyoruz. Vatan tehlikedeyse gerisi önemli değil diyoruz, diyoruz ama stadyumun dışına taşan tartışmalara da sinir oluyoruz. Neden sadece bizim çocuklarımız, vatanı kurtarmayla uğraşırken, diğerlerinin çocukları hep kendilerini kurtarmaya çalışıyor, sorusunu kendi içimizde soruyoruz. Vatanı biz kurtarıyoruz, onlar her şeyimizi satıyorlar!
" Bu ne yaman bir çelişki anne!" diye soramıyoruz.

Hastaneler hastalarla dolu. Aksaray'da başlıyor salgın. Belediye ile Sağlık Bakanlığı açıklama yapıyor birbiriyle çelişen. Bakanlık, sabah şehir suyu inceleme raporunu temiz diye açıklıyor ; akşam lağım suya karışıyor diye... Sonra diğer illerden de toplu hastalık haberleri yansıyor; doktorlar hastalara yetişemiyoruz, diye feryat ediyor. " Ne gelen var , ne giden kime diyim derdimi ! " Hastane kapatılıyor, hasta bahçede tedavi edilmeye çalışılıyor, olmuyor; başka hastaneye taşınırken eceli geliyor, ölüyor. Öfkeler giderek kabarıyor...

Tersanede insanlar ölüyor, tersane kapatılıyor. İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı unutuluyor...

Burada bir öğrencimin başarısı aklıma geliyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan'dı sanırım. Bu konuda öğrenciler arasında öykü, şiir, slogan yarışması düzenlemişlerdi de Anadolu Teknik Lisesi'ndeki öğrencim Derya , öykü dalında Türkiye üçüncüsü olmuştu. Ankara'ya birlikte gitmiştik, Çalışma Bakanlığının konuğu olarak. Diğer illerden gelen öğrenci ve öğretmenlerle birlikte bir hafta boyunca Anıtkabir de dahil Ankara'yı gezdirmişlerdi bize. Ödülleri Cumhurbaşkanı Demirel , Çankaya Köşkü'nde, çocuklarımıza vermişti.

Şimdilerde İş Güvenliği de İşçi Sağliğı da ancak ölenlerin sayısı saklanamaz olunca gündeme geliyor... Sigortanın tartışıldığı şu günlerde, birilerinin çocukları on beş yaşında çalışmadan sigartalandırılırken , garibanların çocukları yoksulluktan sigortasız çalışıp ölmeye aday oluyor. İnternette bir haber ! Okuyanı çıldırtıyor. Amerika'da çifliğinde krallar gibi yaşayan Fethullah Gülen, sözlü anlaşmayla sigortalı olarak, İzmir Gaziemir'de bir beldede Nil Aş.'te çalışıyor görünüyor, parasını da kardeşi Mesih Gülen alıyor!.. Dini bütün olmak böyle oluyor. Halka verir talkını kendi yutar salkımı...

Polis; gazeteci , işçi, memur, sendikalı, sendikasız ayırmadan önüne geleni dövüyor. Hatta Gümüşsuyu Muhtarı bayanın şikayet için gittiği karakolda polisler tarafından dövüldüğünü öğreniyoruz. Öğretmen öğrencisini; öğrenci öğretmenini, öğrenci velisi ikisini de dövüyor...

Memur, işçi gözünü haberlere dikmiş KEY KEY diye sayıklıyor. Kredi aldığı için faizlerin yüksekliğinden haberdar. Ancak nedense " Seni Konut sahibi yapacağım!" denilerek kendisinden zorla kesilen Konut Edindirme Yardımı paralarını geri ödemek durumunda olan devletin verdiği faizin komikliği karşısında şaşkın, ne zaman ödeneceği yılan hikayesine dönen paralarını alıp kredi taksidini ödemeyi bekliyor. Hırsını önüne gelenden çıkarıyor.

Çifçi eksem mi ekmesem mi ikilemi içinde kara kara düşünüyor. Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyor; harcayacağı kazanacağından çok olduğu için sadece nasırlı ellerine bakıp dişlerini sıkıyor...

Stadyumdakiler hiç kimseyi duymuyor, dinlemiyor sadece hakemlere bağırıyor... bağırıyor... bağırıyor... Herkes bana ram ram ram ...

Yaşlı bilge bütün bunları görüp kendi kendine söyleniyor:
" Keskin sirke küpüne zarar verirmiş !"
Keşke sadece küpüne olsa...

22 Mayıs 2008 Perşembe

BİR KÜÇÜK OĞLANCIK VARMIŞ

Bir küçük oğlancık bir gün okula başlamış
Pek mi pek akıllıymış
Okulu da pek büyükmüş.
Ama akıllı çocuk sınıfına dışarıdan ,
Kestirme bir yol bulmuş,
Buna çok sevinmiş.
Artık okul ona kocaman görünüyormuş.

Bir zaman sonra bir sabah
Öğretmen demiş ki :
" Bugün resim yapacağız. "
"Ne güzel ! " demiş çocuk.
Resim yapmasını çok severmiş.
Her türlüsünü de yaparmış :
Aslanlar, kaplanlar,
Tavuklar, inekler,
Trenler, gemiler.
Mum boyalarını çıkartmış
Ve çizmeye başlamış.
Ama öğretmen " Durun ! " demiş.
" Henüz başlamayın ! "
Ve herkes hazır olana kadar beklemiş.

"Şimdi ! " demiş öğretmen,
"Çiçek çizmesini öğreneceğiz."
"İyi" demiş çocuk.
Çiçek çizmeyi çok severmiş.
Ve pek güsellerini yapmaya başlamış.
Pembe, mavi ve portakal mum boyalarıyla .
Ama öğretmen " Durun " demiş,
Size nasıl yapılacağını göstereceğim.
Yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizmiş
" İşte ! " demiş öğretmen .
" Şimdi başlayabilirsiniz... "

Küçük çocuk bir öğretmenin resmine bakmış,
Bir de kendininkine.
Kendininkini daha bir sevmiş.
Kağıdını çevirip
Öğretmeninki gibi
Yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizmiş.

Bir başka gün
Küçük çocuk dışardan sınıfa açılan kapıyı
Becerdiğinde tam bir başına açmayı
Şöyle demiş öğretmen
" Bugün çamurdan bir şey yapacağız."
" Ne iyi ! " demiş çocuk.
Çamurla oynamayı çok severmiş.
Her şeyi yapabilirmiş onunla :

Yılanlar, kardan adamlar,
Filler, fareler,
Arabalar, kamyonlar.
Başlamış çamuru
Yoğurup mıncıklamaya
Ama öğretmen demiş :
" Durun ! " daha başlamayın ! "
Ve beklemiş hazır olmasını herkesin.
" Şimdi ! " demiş öğretmen.
" Bir çamur yapacağız... "
" Güzel !" demiş çocuk.
Çanak yapmasını severmiş.
Ve başlamış yapmaya
Boy boy , şekil şekil çanaklar
Ama öğretmen " Durun ! " demiş,
" Size nasıl yapılacağını göstereceğim."
Ve de göstermiş herkese
Bir büyük çanağın nasıl yapılacağını
" İşte !" demiş öğretmen
Artık başlayabilirsiniz.
Küçük çocuk bir öğretmenin çanağına bakmış
Bir de kendisininkine
Kendisininkini daha bir sevmiş
Ama bunu söyleyememiş.
Topacını yuvarlayıp yeniden
Yapmış öğretmeninki gibi
Derin bir çanak.

Ve çok geçmeden
Küçük çocuk öğrenmiş beklemeyi
İzlemeyi
Ve her şeyi öğretmeni gibi yapmayı
Ve çok geçmeden
Başlamış kendi kendine hiçbir şey yapmamaya
Ama birdenbire
Küçük çocuk ve ailesi
Taşınıvermişler başka bir eve,
Başka bir şehirde,
Ve küçük çocuk gitmiş başka bir okula.

Bu okul daha da büyükmüş
Öbüründen
Kestirme yolu da yokmuş dışardan
Büyük basamakları çıkmak
Ve uzun koridorları geçmek
Gerekmiş sınıfa kadar.
Ve daha ilk gün
Demiş ki öğretmen :
" Şimdi resim yapacağız. "
" Güzel !" demiş küçük çocuk ,
Ve beklemiş öğretmenini
Ancak öğretmeni hiçbir şey söylemeden
Başlamış dolaşmaya.

Küçük çocuğa gelince durmuş,
Sormuş " Resim yapmak istemiyor musun ? "
" İstiyorum. " demiş çocuk.
" Ne yapacağız ? "
" Ne istersen !" demiş öğretmen
" İstediğim renk mi ? " demiş öğretmen
" Herkes aynı resmi yaparsa
Ve aynı renkleri kullanırsa
Kimin neyi yaptığını
Ve neyin ne olduğunu nasıl anlarım ben ? "
" Bilmem " demiş çocuk.
Ve başlamış çizmeye
Yeşil saplı kırmızı bir çiçeği.


Helen Buckley
Çev: Jale Onun

BİZİM SORUNUMUZ NE ?



Bizim sorunumuz ne ? Günlerdir bu sorunun yanıtını arıyorum.
Bugünlerde yargı yoğun olarak tartışılıyor. Herkes konuşuyor.

Adalet Bakanı , ülkenin yüksek yargı organlarının düşüncelerini açıklamasını yanıtlarken " Dam üstünde saksağan ! " diyiveriyor. Oysa bence bunu söyleyeceğine , Adalet Bakanı olarak, adalet dağıtıcılarının söylediklerini ciddiye alması gerekmez miydi ? Onlarla konuşup sorunları karşılıklı çözme yoluna gitmeli değil miydi ? Hayır, bunu yapmıyor; ya da yapamıyor. Çünkü yargıya güvenmiyor. Partisinin ve liderinin kapatılması davası sürüyor. Yalnız buradaki güvensizliği sadece kendileri ile ilgili olan dava konusunda. Yoksa yargıya en çok başvuran hükümet bunlar. Kim ki olumsuz eleştiri yapıyor, hemen tazminat davası açıyorlar. Yazarından çizerine çok az sayıda olan, konuşma cesareti gösterenlerle davalılar. Bakan bunlarla ilgili güvensizlik yaşamıyor. Sorun kendileriyle ilgili olunca "Dam üstünde saksağan ! " aklına geliyor. Sanırım gerisini de içinden getiriyor.
" Vur beline kazmayı ! "

Konuşanlar Cumhuriyet Savcıları ve Cumhuriyetimizi koruma görevini verdiğimiz, TBMM' nin yaptığı yasaları uygulamasını istediğimiz kişiler... Görevlerini yapıyor diye insanlara kızma modası da yeni çıktı. Onları, toplumun gözünden düşürme çabaları, her gün yazılı ve görsel basından geliyor ve hiçbir yetkiliden ses çıkmıyor. Konuşmaları dinleniyor gizlice , tıss yok. Arkalarına polis arabaları takıldığı söyleniyor, ailesiyle birlikte takip ediliyor yine ses seda gelmiyor. Bu kadar önemli bir olay, gittiği yerdeki kişiler gündeme taşınarak, gözden kaçırılmaya çalışılıyor. Neredeyse , birileri tarafından izlettirilen ya da sindirme işlemleri yürütülen yargıçlar suçlu bulunacak, suçlu gösterilecek.

Sadece bu olay bile toplumumuzun neden bu kadar sinmiş, susmuş, pusmuş,korkmuş oluşunun nedenini açıklamıyor mu ? Bağımsız yüksek yargı organlarına bunlar yapılıyorsa bize neler yapılmaz ki ? Halkı korkuyor diye suçlayabilir miyiz ?

Siz kendinizi güven içinde hissediyor musunuz? Çevrenizde kaç kişiye, kaç kuruma güvenebiliyorsunuz ? Gelecekten umutlu musunuz ? Hovardaca satılan ülke değerlerimizin geri geleceğini düşünüyor musunuz ? Arkanız, dayınız olmadan bir yerlere gelebileceğinize inanıyor musunuz ? Verginizi tam olarak ödeyip doğru dürüst bir şekilde çalışarak insanca yaşayabilecek misiniz?
Sağlıklı beslenebiliyor musunuz ? Ya çocuklarınızın geleceği ?

Sorular, sorunlar çok... Hala ben bulamadım, siz buldunuzsa lütfen söyleyin. Gerçekten bizim sorunumuz ne ?

21 Mayıs 2008 Çarşamba

KALDIK YİNE YALNIZ



Merhaba,

Kaç gündür yazmakla yaşamak arasında tercih yapmam gerekti ve yaşama yanım ağır bastı...

Minik kızım geldi bayram tatilinden yararlanarak... Güzel, çok güzel günler yaşadık onunla ve dostlarımızla...

Minik dediğime bakmayın ,kocaman bir genç kız olmuş. Amerika'da bir üniversiteden oldukça güzel koşullarda master teklifi almış ancak kabul etme niyetlisi değil. Başka planları var. Çocuklar bizden akıllı. Geleceğe yönelik planlarını dinledikçe hayranlığım daha da artıyor.

İnsan çelişkili duygular yaşıyor çocuklarını dinlerken... Bir yandan akıllı, mantıklı, yaşamını tasarlamaya çalışan bir genç insan görüyorsunuz karşınızda, öte yandan üniversiteyi bitirmek üzere olan bu genç kızın sizin minik kızınız olduğu gerçeğini düşünüyorsunuz. Ve şanslı olduğunuza seviniyorsunuz...

Tüm anne babalar çocuklarıyla gurur duyar. Ben de öyleyim. En güzel eserlerim onlar benim.

Amerika'da master yapmama düşüncesi beni rahatlattı mı ne ? Bir yandan da acaba diyorum , yine de... Ama yurt dışı demek özlem demek, bizler için olduğu kadar onun için de öyle... Her şey, herkes yabancı... Hatırlıyorum, on beş gün Amerika'da kalmıştım ve yolda Türkçe konuşanları görünce akrabalarımı görmüş gibi sevinmiştim. Gurbet zor, çok zor... Hele de bu kadar uzak olanı.

Geldi, alıştırdı ve gitti. Kaldık yine yalnız. 0lsun... Uzak olsunlar da mutlu, sağlıklı yaşasınlar...Her şey gönüllerine göre olsun. Yaşamıyla ilgili en iyi kararı vereceğine inanıyorum. Yolları açık olsun tümünün.

Görüşmek üzere...




16 Mayıs 2008 Cuma

SİGARA YASAĞI UYGULANSIN

" Bela budur ki alıştı belalarına gönül " NEF'İ

Alışkanlık "Anahtarı kaybolmuş kelepçedir . " diye bir söz var, bilirsiniz. Gerçekten de bir alışmayagörün...

Alışmak da o alışkanlıktan vazgeçmek de çok zor. Özellikle kötü alışkanlıklardan... Örnek mi istiyorsunuz ? Sigaradan başlayalım mı ?
Birkaç gün sonra yasaklar başlayacakmış...

Aslında sigara konusunu hep yazmak istemişimdir, ama utandığımdan bir türlü elim varmadı yazmaya. Ne diyecektim ki... Sigara sağlığa zararlıdır, içmeyin ! Peki demezler mi insana ya sen ? İşi pişkinliğe vurmakla kurtulabilir miydim ? Hiç sanmıyorum. Ama yapabilseydim, söz hazır:
" Hocanın söylediğini yap ; yaptığını yapma ! Ama dedim ya yapamayacağım...

İlk kez bir yasağı destekliyorum. Çoğumuz içiyoruz. Son yıllarda özellikle biz kadınlar daha çok içer olduk. Zaten biz başladıktan sonra erkekler daha çabuk bırakır oldu, nedense. Erkek ya da kadın, hangi nedenle olursa olsun, bırakanlara, bırakabilenlere büyük saygı duyuyorum.

Yasaklar... Farkında mısınız ? Ne çok yasak koyuyoruz. Kimse de umursamıyor. Çünkü biliyoruz ki yasaklar "Ciziroğlu Mustafa Bey " gibi bir hışmınan gelip geçiyor... Daha önceki uygulamalar ortada.

Mecliste yasa çıktı. Milletvekilleri oy çokluğuyla onayladılar. Her yere kocaman levhalar asıldı. "Burada sigara içmek yasaktır. İçenlerden altı yüz bilmem kaç lira para cezası kesilecektir." Kim kesecek, nasıl kesecek belli değil. Zaten bu kadar yıl oldu , ceza kesilen hiç kimseyi ben duymadım. Siz duydunuz mu ? Kocaman tabelaların gölgesinde sigaralar tüttürülmeye devam etti. Umarım bu kez öyle olmaz. Umuyorum ama yine de içim rahat değil. Galiba parayı belediyeler alacakmış. Zor iş...

Benim bir önerim var, sigara satışını engellesek diyorum. Nasıl olsa tekeli de sattık. Oradan ülkemize bir fayda gelmeyecek. Sigara satılmazsa biz tiryakiler de bulamayız, bulamayınca da içemeyiz. Sorun da böylece çözülmüş olur. Belediyeler de kaçak inşaatlarla rahat rahat uğraşırlar, tiryakilerle uğraşacaklarına...

Görüyorsunuz ya hala sigarayı bırakacağım diyemiyorum, çok istediğim halde... Gerçekten bir bela bu... Her türlü sağlık sorununun baş aktörü sigara... Ama ne yazık ki Nef'inin dediği gibi alıştı belalarına gönül. Ama bu beladan hep birlikte kurtulmak zorundayız. Özellikle gençlerden okuyacaklar olursa bu yazıyı, onlara da bir sözüm olacak. Şu düştüğümüz duruma bir bakın . Bu hale düşmektense hiç başlamamak daha iyi değil mi? Bırakmak için çırpınıp duruyoruz.

Yasak uygulansın bir şekilde. Hepimiz destekleyelim , kural neyse ona uyalım.

Yalnız sigara konusundaki kurallar değil, her alandaki yasalara herkes uysun istiyorum. Sigarayı kovalayanların kendi kuralsızlıklarını, yolsuzluklarını, ihalelerini...

En iyisi yazıyı Yahya Efendi'nin sözüyle noktalayayım:

" Neler çeker bu gönül, söylesem şikayet olur. "

MÜJDE



Kuşlar haber verdi bana kuşlar
Gelecekte bir şeyler olacak
Gün dilediğimiz gibi doğacak
İnsan yüzümüz güler olacak

Neden sonra nehir yatağında
Kurt ininde kuzu otlağında
Dünya dirlik düzenlik çağında
DÜŞLE GERÇEK BERABER OLACAK

Cahit Sıtkı Tarancı

15 Mayıs 2008 Perşembe

HER ŞEY BİR RÜYA OLSA




Kafam oldukça karışık. Ne yazsam ya da neyi yazmasam diye uzun uzun düşündüm... Yaşadıklarımız rüya mı gerçek mi karıştırıyorum. Ve bütün bunların kötü bir rüya olmasını diliyorum. Artık uyansak diyorum...

TV dizilerine bakıyorum. Hep yalan dolan... Herkes, herkese ,her an yalan söylüyor. Kan , gözyaşı, zulüm... İçim daralıyor. İlişkiler sahte, sığ, sevgisiz... Sevgiyi unutmuş acılı insanlar sırayla geçiyor gözümüzün önünden. O kadar çok ki bir süre sonra en utanç duyulacak olaylar bile normalleşiyor gözümüzde. Artık sıradanmış gibi tepkisiz izleniyor.

Yine de kendinizi teselli edebiliyorsunuz. Ne de olsa kurmaca bunlar... Gerçek hayat böyle değil diye düşünüyor ya da düşünmek istiyorsunuz...

Sonra gazetelerden, televizyonlardan yansıyan haberlere yöneliyorsunuz ve kurmacaların daha masum olduğunu görüyorsunuz...

Bu kaçıncı tecavüz haberi... Ülkemiz sapıklar cenneti. Neredeyse çocuklar suçlanacak... Kadınlar suçlanacak... Ülkemize gelen turistler suçlanacak...

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili, takip edildiğini söylüyor; dinlendiğinden kuşkulanıyor !
Yanıldığı söyleniyor, takip eden polislerin şefi tarafından. Asla , diyor ! Biz hiç böyle bir şey yapar mıyız ? Nedense bir kez daha korkuyorum güvenlik güçlerimizden. Gözümün önüne 1 Mayıs gösterilerindeki polisler gelip dikiliyor. Müdür öyle diyorsa doğrudur. Belki de amaç birazcık korkutmaktır . Onu bilmem ama vatandaşların korktuğu kesin. Benimse ödüm patlıyor. Yargıçlar da korkuyor mu , ne dersiniz ?

Mahkeme başkanvekili ve bir yığın dava ... En önemlileri : Kapatma davası, Üniversitelerde türban denemesi davası, Ergenekon davası... Dava da çok, davalı da ülkemizde...

Hatta blog yazarları bile davalıymış... Hem de ne dava, küfürlü müfürlü tartışmalar, çirkinlikler... Ödüle layık görülenleri kutlamak için uğradım bir ikisine... Yorumlardaki tartışmaları, tartışmalardaki üslupları görünce kaçtım.Birinci olan,nasıl birinci olduğunu açıklamış ! Annesi tüm tanıdıklarına ileti göndermiş, tam dört yüz kişiye... Onlar da oylayarak birinci seçilmesini sağlamışlar. Buna gerek var mıydı ,bilemiyorum. Yine de kutluyorum kendisini. Şımarmamasını diliyorum...

Ben yarışmak için adaylığa başvurmadım. Öyle bir iddiam da yok. Kendi halimde yazıyorum sadece... Geleceğe not düşmek benimkisi... Yarışmak değil, dayanışmak istiyorum. Nerede güzel bir yazı görsem, kendim yazmış gibi seviniyorum. Yazanların, okuyanların artması , güzelliklerin paylaşılması ülkemiz adına kazanç değil mi ki ?

Bu ülkede en son isteyeceğim meslek sanırım yargı alanındakiler. İşleri çok güç, kardeşimden biliyorum. Dosyaları okurken gözleri kan çanağına dönerdi.

Yine başbakanın da , bakanların da hatta cumhurbaşkanının da yerinde olmak istemezdim şu an...

Sanırım başbakan da sıkıldı. Bir an önce kapatılmayı istiyor . Haksız da sayılmaz. Deniz göründü, kasalar boşaldı. Yeni bir aşk, yeni bir başlangıç lazım ! Yapacaktım bırakmadılar ! Altı yıldır kim engelleyebildi seni, derler mi ? Demezler, çünkü düşünmeyi öğrenmemişler ki. Soru yok, akıl yürütme yok, sorgulama yok, okuma- araştırma hiç mi hiç yok... Peki ne var. İtaat , biat, bağımlılık !
Bir de çıkarcılık, doğal olarak bazıları için...

Sen bizim liderimizsin, ne dersen , ne yaparsan doğrudur ! Beraber yürüdük biz bu yollarda; gerçi sen ve çevren yürüdükçe büyüdü, biz hep küçük kaldık, demezler, diyemezler... Suçu birlikte başkalarına atarak yürüyüp giderler... Allah yürü ya kulum, demiş. Onlar da önlerine arkalarına bakmadan yürür giderler...

Biz de rüya içinde rüya görüyoruz galiba. Güzel günlere ulaşmışız hep birlikte. Her şey güzel, herkes iyi, dost... Herkesin karnı tok, sırtı pek. İşinde gücünde... Yarışları, iyinin- güzelin- doğrunun yarışı... Yurtta ve dünyada barış sağlanmış, insanlar özgürlük şarkısı söylüyor birlikte. Çocuklar el ele halka oluşturmuş, en güzel oyunlarını oynuyor. Anneler, babalar, dedeler, nineler, amcalar, teyzeler, dayılar, halalar onları izliyor, onlarla mutlanıyor...

Öğretmenler,doktorlar,hakimler,savcılar,mühendisler,gazeteciler, yazarlar, çizerler ,işçiler,çiftçiler , gençler ,yaşlılar, kadınlar , erkekler mutlu, gelecekten umutlu ; işinin başında, işini daha iyi nasıl yapacağını, planlıyor...

Yoksa rüya mı görüyorum. Her şey bir rüya mı ? Rüyamda rüya görüyorum...

Novalis : " Rüyamızda rüya gördüğümüzü görürsek, uyanıklığa yakınız demektir . " demiş.

Acaba doğrumu söylemiş ? Gerçekten uyanıklığa yakın mıyız ? Uyanma zamanımız gelmedi mi daha ?

Uyumayacağım, Uyumayacaksın, Uyumayacak... Uyumayacağız, Uyumayacaksınız, Uyumayacaklar...

Dileğim bu...

13 Mayıs 2008 Salı

YENİLDİK EY HALKIM UNUTMA BİZİ



Duydum, inanamadım... Kaç gündür yazsam diyorum, yazamıyorum... İçimi acıtıyor. Hem de iki yönlü...

Evet, Kanal Türk'ün satışından söz ediyorum... İçimi acıtıyor, çünkü tüm soru işaretlerine rağmen bizim savunduğumuz değerlerin savunulduğu bir kanaldı. Haberleri oradan izliyordum.Tartışma programlarını takip ediyordum. Ceviz Kabuğu'yla uykusuz kalıyordum... Artık bunlar satıldı. Olsun, bu acı geçebilirdi. Başka kanal kurulurdu.

Ama geçmeyecek, unutulmayacak bir şey var ki o içimi yakıyor.
Nasıl olur ? Neden ? Ne hakla ? O kadar söz, o kadar program, o kadar mücadele bunun için miydi ? Yenildik Ey Halkım Unutma
Bizi ! Nasıl unutulur ki bu ?

Yeni sahibi açıklama yapmış, biz de gazeteci sayılırız diye... Davetiye basarak işe başlamışlar ve yazar olmuşlar ! Ne kolay, ne güzel ! Altın işiyle de uğraşıyorlar ya artık basın tarihimizde yeni bir altın sayfa da açarlar. Fethullah Gülen'in babadan yadiğar ikinci adamıymış, çok sevindim. Artık her yer Gülen , Gülen gel artık diye koro halinde şarkıya başlayabilir !..

Aslında başlangıçta destekledim " Biz Kaç Kişiyiz " hareketini. Yorumlar yazdım, sadece onlar için sms gönderdim. İki kez toplantılarına katıldım. Birincisinden sinirlenerek kalktım. İkincisine Tuncay Özkan ve Tuncay Mollareisoğlu da gelmişti, gittim. Oldukça da kalabalıktı. Bakalım ne olacak, belki de toparlanırız diye diye gittim. Tandoğan Cumhuriyet Mitingine de katıldım. Bugün zamanım olsa yine katılmak isterim...

Ancak 22 Temmuz seçimlerinde Hulki Cevizoğlu bağımsız aday olacağını açıklayınca bundan bir şey olmayacağını düşünmeye başlamıştım bile... Kırgın kırgın izliyordum yine. Artık sms göndermemeye başladım. Sonra Tuncay Özkan yeni parti demeye başladı... Bölme işlemi başlamıştı yeniden !

Aslında bizim derdimiz ne o, ne başkasıydı... Biz vatanın adım adım uçuruma sürüklendiğini görüp önlem alınsın istiyorduk. Bu konuda kim bir şey yaparsa onunla birleşerek güç olalım, güçlü olalım istiyorduk. Cumhuriyet Mitingleri , Laik demokratik Sosyal Hukuk Devletimizi korumak amacında olanların buluşma noktası oldu. Biz birleşin dedikçe ayrıştılar... Herkes, halk beni istiyor, yanılgısına düştü... Oysa " Denize düşen yılana sarılır ." denilecek günlerin içinden geçiyoruz. Ülkemiz bölünmesin diyenlerin birleşme günüydü...

CHP- DSP birleşmeye karar verdiler güya... Keşke demeselerdi, özellikle DSP düşmanın yapamayacağı kadar zarar verdi birleşme aşamasında ve sonrasında. CHP en büyük parti görünümündeydi, ama o da küçük hesaplar peşinde koşmaktan geri durmadı. Beşikteki bebeğin neredeyse gördüğü gerçeği onlar görmediler, ya da görmek istemediler. Bu ülkenin % 70 seçmeni sağ görüşlüdür. Geriye %30 kalıyor sol seçmen. Bunu üçe dörde böldüğünüzde yapacağınız bir şey kalıyor mu ? Kalmıyor, o zaman derdiniz ne ? Küçük olsun, benim olsun mu ? Ya da muhalefet yapmak kolay. Gez, toz, eğlen dostum !.. Salı günleri de çok güzel konuşmalar yap, bir hafta yine gez, dolaş meclise gel... İktidarın yanlışlarını bizim gibi gör, söyle, şikayet et, otur. Haksızlık yapmayalım, içinizde çalışanlar yok mu ? Var ama o kadar az ki... Diğerleri millete tepeden bakarak dolaşıp duruyorlar bir yerlerde. Bizim kadar ülke gündemini takip ettiklerinden bile kuşkuluyum...

Bundan sonra ne yapacağız, bilmiyorum. Ticaret- Tarikat- Siyaset üçgeni o kadar güçlü ki ... Galiba biz yanlışı paraya önem vermeyerek yaptık. Para bugün en büyük silah... Hepimiz birleşsek bir kanal ya da şirket alabilir miyiz ? Sanmıyorum. Biz sosyal demokratlar geçim derdine düşmüş, ya da düşürülmüş çabalayıp duruyoruz. Tek sermayemiz aklımız. O da para etmiyor artık...

8 Mayıs 2008 Perşembe

BEBEĞİMİN BEBEĞİ OLACAKMIŞ



"Adım Duygu
Soyadım Sevgi benim
Annemin babamın gülü
Tomurcuğuyum
Ninemle dedemin..."



Bu duygu, bu yürek çırpıntısı, bu sevgi, bu mutluluk nasıl anlatılır bilemiyorum ? Haberi öğrendiğim andan beri yazmak istiyorum, ama duygularımı, düşüncelerimi, mutluluğumu anlatacak sözcük bulamıyorum. Türkçem , güzel dilim, yetersiz kalıyor bunu anlatmama...

Evet dostlar, mutluyum, hem de çok... Bu diğerlerinden çok farklı bir mutluluk, yaşayanların anlayacağı çeşidinden...

Bebeğimin Bebeği Olacak ! Yavrumun Yavrusu Olacakmış...

Ben "Anneler Günü " nde en güzel armağanı aldım. Anneanne olacakmışım, inanılır gibi değil... Güzel değil, güzel ötesi bir duygu bu...

"Çocuklar
İnsan tomurcukları
Çok dilli papatyalar
Sürmeli oğlak
Kınalı keklik sesleri
Kulaklarım çınnn."



Büyü yavrum, anneciğinin karnında güzel güzel büyü... Yüreğin sevgiyle dolsun. Güzel ol, uzun yaşa. Dost ol, dost bul , barış içinde ol... Ayrılık girmesin aranıza, analı babalı ol.

Sevgili yavrum büyümeni, dünyaya gelmeni bekliyoruz; sabırsızlıkla , sevgiyle... Biliyorum daha çok var doğmana... Henüz işin en başındasın. Kız ya da erkek olman hiç mi hiç fark etmiyor benim için... Ama insan olman önemli, kişi olman önemli... Aklını, yüreğini kullanman önemli benim için.
Seni kucağıma alacağım günü dört gözle bekliyorum sevgili torunum... Torun !.. Ne güzel sözcük !..

Bir söz var bilir misiniz ? " Çocuk, bankaya yatırılan paraymış. Torun ise faizi, ikramiyesi..." Bence bu söz gerçeği yansıtmıyor. Hangi faiz, hangi ikramiye insanı bu kadar mutlu edebilir ki ?

Bu yıl işim çok... Şimdiden anneane olmaya hazırlanmaya başlamalıyım. Önce masalları gözden geçirmeliyim. Sana hangisini ilk olarak okuyacağım ? Sonra giyecekler var hazırlanacak... En önemlisi bebek bakımını öğrenmeliyim. Zaman eski zaman değil, her şey değişiyor. Yeni yeni bilgiler oluşuyor. Yanlış yapmak istemem...

" Adım Barış
Soyadım Özgürlük benim
Geceleri düşümde
Kanatlı bir kuş olur
Havalarda uçarım
Kanatlarım yorulunca
Bulutlara konarım"


" Çocuklar
Yeryüzü düğüncüleri
Oyunlar, şarkılar, türküler
Kabuğu soyulmuş anne gülüşleri
Kınından çıkmış ablalar
Nasıl söylesem çocuğum
Şiirim cızzzz. "

Tüm Annelerin ve Anne Adaylarının ANNELER GÜNÜ KUTLU,
ÇOCUKLARI HEP MUTLU OLSUN...

Sevgiyle kalın, barış içinde yaşayın...

Not: Şiirler Ali Yüce'nin "Çocuklar İnsan Tomurcukları " kitabından alıntıdır...


7 Mayıs 2008 Çarşamba

FORTİS TÜRKİYE KUPASI



Bugün ilginç bir maç izledik eşimle... Aslında çarşamba günleri Yaprak Dökümü'nü izliyorum.

Yaprak Dökümü dizisi ilk başladığında kızmıştım. Ünlü yazarımız Reşat Nuri Güntekin emek harcayarak güzel bir yapıt ortaya koymuş. Birileri onu değiştirerek dizi yapmışlar diye... İzin alma olasılıkları da yokken... Sonra sonra izlemeye başladım. Bu da güzel olmuş ama neden eskilerin yanına yeni bir şeyler koyamıyoruz diye de , uzun uzun düşünmemiz gerek miyor mu ?

Neyse bugün benim üzerinde durmak istediğim dizi değil, maç...
İkisi de saat 20'de başladı. Biraz diziye, biraz da maça baktık eşimle. Mutfakta da küçük televizyonumuz var aslında. Eşime oradan izleyebileceğimi söyledim ama gerek yok dedi...

Ben reklam aralarında çay, meyve, çerez servisiyle uğraşırken eşim maçı izlemeyi sürdürdü. Ben dizi izlerken eşim daha çok sudoku işiyle uğraştı. Dizi bitti , maç bitmedi. İş penaltılara kalmıştı...

Penaltı durumu beni hep heyecanlandırır... Özellikle golü kaçıran kaleciye , gol atamayan futbolcuya çok acırım. Çünkü bütün sorumluluk o kişilerdedir, takımın kaderi belirlenir çoğu bir golle!..

Kayseri- Gençler Birliği Karşılaşmasında da öyle oldu. Penaltı atışları izleyici için keyifli ; oyuncu ve yöneticiler için oldukça sıkıntılı bir durumdu. Hatta sanırım Gençler Birliği Teknik Direktörü , son anlarda maçı izleyemez duruma gelmişti. Başını iki elinin arasına almış, gözlerini kapatmış, öylece sonucu bekliyordu. Onu anlamakta güçlük çekmiyorum. Çünkü eşimin özellikle Galatasaray maçlarından önce nasıl heyecanlandığını, hatta bazılarını izleyemediği için maç süresince kendine başka uğraşlar bulduğunu yakından biliyorum.

Heyecan doruktaydı anlayacağınız. Ben bile heyecanlanmıştım...
Taraftarlar da heyecanlanmış olacaklar ki hep birden bağırmaya, oyuncularına moral vermeye , onları çoşturmaya çalışıyorlardı... Ne diyorlar diye dikkat ettim... Aaa o da ne ? Stattaki taraftarlar:
" Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber " diye çoşkuyla bağırıyorlardı...

Oyuncuları düşündüm... Acaba bundan ne kadar etkilenmişlerdir diye ! Çünkü maçı izlediğim süre içinde eşimi bıktıracak kadar sordum durdum... Bu da mı yabancı diye...

İki takımın da kalecisi yabancıydı. Yani kaleler Türk ve Müslüman olmayan kişilere emanet edilmişti. Sora sora öğrendim. İki takımdaki oyuncuların adları şöyle...

Gençler Birliği : Periç, Teber, Mehmet Nas, Kahe, El Saka, İsaac,
Addo, Kerem Şeras ve diğerleri...
Kayseri Spor : İvankow, Iglesias, Toledo, Cangele , Saidou ve diğerleri...

Şimdi soruyorum herkese... Bu kadar yabancı oyuncuyu neden oynatıyoruz ? Büyük küçük hepimiz takım tutuyoruz. Bazılarımız tuttuğu takım uğruna ölüyor, ya da öldürüyor... Günlerce , tüm sıkıntılarımızı, tüm sorunlarımızı unutup futbolu tartışıyoruz. Futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz. Binlerce çocuğumuz kan ter içinde mahalle maçları yapıyor...

Evet, bu kadar sevdiğimiz, ilgilendiğimiz konuda bile futbolcu yetiştiremiyoruz. Yabancılara bu yoksul ülkenin parasını akıtıyoruz. Sonra da tribünlere kurulup hep birden :
" Ya Allah, Bismillah, Allahuekber... " diye çığlıklar atıyoruz!..

Allah Aşkına biri söylesin ... Bu işte bir tuhaflık yok mu ?

Her işimizi Allah'a havale edip oturmanın bir adı da tembellik olmasın sakın !..

Bu arada Fortis ( bu da yabancı) Türkiye Kupası'nı yirmi bir penaltı atışı sonunda Kayseri Spor kazandı. Kendilerini kutluyoruz.



6 Mayıs 2008 Salı

KİRLİ ÇIKIN


Bu da bir hastalık... Her şeyi saklamak. Hiç bir şey atamamak...

Eskiden annelerimizin hep olurdu. Hatta babalarımız, " Vardır senin kirli çıkınında biraz!" diye, zor günlerinde annelerimizden para isterdi. Amaçlarına da çoğu kez ulaşırlardı...

Benimkisi öyle değil. Ben hiçbir zaman para saklamadım. Param hep cüzdanımda ve çantamın içinde olur. Kaç liram olduğunu da çoğu kez unuturum. Para isteyen olursa aileden , aç bak bakalım , kaç lira kalmış derim. Diğer akçeli işlere de eşim bakar. Bankadan maaşımı bile ben çekmek istemem. Ancak annelerimizin davranışını da yadırgamıyorum. Çünkü onlar çalışmıyordu, mutfak masraflarından artanı biriktiriyordu zor günler için... Bugünkü gibi kredi kartı da yoktu.

Neyse efendim, benimkisi parayla pulla ilgili bir durum değil...
Benimkisi kitapla, kağıtla olan hastalık. Evde nereye elimi atsam üstüme üstüme geliyor. Atsam atamıyorum, satsam satamıyorum. Anılar... anılar ... anılar...

Taşınmak bir dert. Taşınırken bir duysaydınız eşimin yakınmalarını , ona hak verirdiniz. Kitap yükü hiçbir şeye benzemiyor. Ağır mı ağır... Kutularda olduğu için genellikle bir kişilik görünüyor, ama taşıyanın belini haşat ediyor, omuzlarını çökertiyor. Eşim ," Biz taşınmıyoruz, kitap taşıyoruz ! " diye söylenirken ben yanında durmamaya çalışıyorum...

Çocuklar, çoğunu götürdü, ama hala salondaki kitaplık, odadaki kitaplık ve dolapların içleri... Ayrıca merdiven altındaki deponun içinde kutular dolusu kitap, dergi ve öğrencilerimin çalışmaları... Hangisinden vazgeçebilirim bilmiyorum...

Bu yıl öğretmenliğe veda edeceğim... Kendimi bu düşünceye bir yıldır adım adım hazırladım. Tüm tanıdıklarıma söyledim. Söyledim, çünkü vazgeçme olasılığını ortadan kaldırmak istedim. İnsanın mesleğinden kopması zor. Hele bunun her anını severek yapmışsanız çok zor... Ama bir yerde bırakmak gerekiyor.

İşte o zaman kirli çıkınımı açacak zamanı bulacağım. İyice ayıklamam lazım. Benden sonraya kalmamalı... Ne var ne yok gözden geçireceğim... Ödevler, 10 Kasım Atatürk'ü Anma Çalışmaları, Bilgi Yarışması, Güzel Şiir Okuma Yarışması, Fıkra Anlatma Yarışması... Hatta Müzik Yarışması Notları ve Mektuplar...

Şu anda ZAAL Öğrenci Günlüğünü yayınlıyorum , Kardeş Blogumda. A Sınıfının...
Bunun B 'si, C'si de var...

Bu hastalıktan kurtulmak için başka ne yapabilirim ?.. Kirli çıkınlar temizlenmeli, ama nasıl ? Bilen varsa söylesin lütfen ?

2 Mayıs 2008 Cuma

" GÜVENLİK " GÜÇLERİNDEN KORKULUR MU ?


Ben korkmaya başladım. Dün yaşananları televizyonlarda izledikten sonra iyice korkmaya başladım. Ya siz ?

Amaçlanan buydu sanırım. Başardılar. Kutluyorum sebep olanları, UZAK ÜLKELERDEN gülerek, el ovuşturarak , işte oluyor, az kaldı diye üşüşmek için bekleyenleri...

1 Mayıs 2008 , için yazılanların içinde en beğendiğim , bugünkü Cumhuriyet gazetemizde okuduğum Enver Aysever'in yazısıydı. Okumak isteyenler için : www.enveraysever.com

ÖĞRENCİ SINIF GÜNLÜĞÜ


Sayın Okuyucularım,

Anadolu Lisesinde göreve ilk başladığım yıl, 8. sınıfların Türkçe dersine girmiştim. Daha sonraki yıllarda liselerde Türk Dili ve Edebiyatı dersini okuttum.

Sekizinci sınıflarda öğrencilerime Sınıf Günlüğü tutturmuştum. Sırayla istediklerini yazmalarını istemiştim. Defter tekti ve sevgili öğrencilerim ise 34 kişi idi. Doğal olarak defteri ben sakladım. Şimdi onları yayınlıyorum. Bu sıra zamanımın çoğunu onlara ayırdım.

Sıkılmazsanız onlara da bir göz atın. Bence çok başarılılar, çok da ilginç öğrencilerimin yazdıkları.

Bunları öğrencilerime armağan olsun diye de yayınlıyorum. Şu anda üniversite son sınıftalar ya da bir kısmı mezun durumda. Henüz fark eden olmadı, ama olacak. Er ya da geç. Sanırım o günlere dönmek onlar için de ilginç olacak... Bir ara yazıp yazmama konusunda kararsızlık yaşadım. Ancak bu kadar güzel yazının unutulup gitmesine de gönlüm razı olmadı. Umarım sizler de beğenirsiniz.

Okumak isterseniz, profilimin tamamı bölümünden onlara ulaşabilirsiniz.

Saygılar, iyi okumalar...




1 Mayıs 2008 Perşembe

BUGÜN BİR MAYIS


BUGÜN 1 MAYIS...
EMEĞİN, DAYANIŞMANIN, İŞÇİLERİN BAYRAMI...

Bu Yıl da İstanbul'da Taksim'de, Bayram, Emekçi Polislerimiz tarafından kutlandı.

Diğer işçilerimizin , emekçilerimizin kutlamaları bir başka bahara kaldı...

Saygılarımla...