29 Haziran 2008 Pazar

YAZLIKÇILIK BAŞLIYOR


Bugün İstanbul'dan Ege'ye yolculuk başlıyor...

Bir ayı aşkın bir süredir göçebe hayatı yaşadım. Artık yazlıkçılığa başlayabilirim.

Ve bu arada Eğitim Enstitüsü'nden arkadaşlarımla buluşma toplantımıza katılamayacağım için çok üzgünüm. Oysa onlarla olmayı da çok istiyordum. Ne yazık ki bu yoğun günler nedeniyle aralarında olamayacağım. Düğünler, törenler, kutlamalar arasında oradan oraya savrulup durduk. Bartın- Amasra onlarla birlikte çok daha güzel olacaktı... Amasra'nın Canlı Balık Lokantası ve hiçbir yerde tadamayacağımız lezzetteki salatasından umarım yerler... Yarın telefon edip sevgilerimle birlikte hatırlatmalıyım. Gezecek yer arayanlara da Amasra'ya mutlaka uğramalarını ve o salatadan tatmalarını öneriyorum...

Tatili ve yazlık evimizi, bahçemizi, komşularımızı özledim...

Artık Tatile Merhaba deme zamanımız geldi... Tatile ve herkese merhaba...

28 Haziran 2008 Cumartesi

SABANCI POLİS EVİ VE DOĞUM GÜNÜ




25 Haziran'da küçük kızımın doğum gününü kutladık...

Beylerbeyi Sabancı Polis evine gittik. Babam, kardeşim,eşim,ben, büyük kızım, damadım, küçük kızım ve iki yakın arkadaşı...

Deniz kıyısında, iki köprüyü de gören çok güzel bir yer... Daha önceki gelişlerimde de bir kez gitmiştim. İstanbul tüm güzelliğiyle gözlerinizin önünde... Tüm cömertliğiyle her yandan size göz kırpıyor... Boğaziçi Köprüsünün renk gösterisi çoğunlukla kırmızı beyazdı o akşam... Ve yan bahçede bir düğün vardı. O düğünde de yeğenimin düğününde yaşananların benzeri oldu... Televizyona gidip gelmeler, bağrışmalar, çığlıklar, yaşa ,varol, Türkiye Türkiye seslenişleri içinde Almanya maçını kaybettik. Kaybettik ama Milli Takımla da gurur duyduk... Çok güzel mücadele ettiler... Kimselerin tattıramadığı coşkular yaşattılar tüm ulusa...

Bu arada tatsız bir olay da yaşadık. Eve dönüş için üç taksi çağırdık. Birinci taksiye küçük kızım ve arkadaşlarını bindirdik. Onlar karşıya geçeceklerdi. Avrupa Yakasına... İkinci taksiye de binildi, biz de üçüncü taksiye biniyorken kız kardeşim bir ayağını attığı anda dikkatsiz sürücü hareket etti... Ve çığlıklar arasında olayı fark etti. Neyseki ucuz atlattık. Ama yapılan affedilmez bir hataydı... Taksiciler kural tanımayanların başını çekiyor galiba...

İstanbul , iki yüzlü şehir...

Bir yüzünde Tevfik Fikret'in karamsar bakışını paylaşıyorsunuz. " Sarmış yine afakını bir dud-ı muannit..." Örtün artık ey şehir...Örtün, ve uyu... Baskıya, kötü yönetime lanet okuyordu Fikret, özgürlük istiyordu. Kızıyordu İstanbul'a...
Tevfik Fikret kızmakta haklıydı. Ben de o çirkin yüzüne baktıkça öfkeleniyorum. İstanbul'a yakışmayacak çirkinlikler...

Bir başka yüzünde ise Yahya Kemal...
"Boğaziçi şen gönüller otağı, her köşesi aşıkların durağı" mı ne demişti. Ona da gönül dolusu saygılar... İstanbul Yahya Kemal anımsanmadan yaşanmıyor...
"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul..." ya da " Günler kısaldı, Kanlıca'nın ihtiyarları birbir hatırlamakta geçen sonbaharları..." " Erenköyünde Bahar..."

Yeni yaşın kutlu olsun sevgili güzel kızım. Günlerin hep mutlu kutlamalarla dolsun...Seni çok seviyorum...


BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ MEZUNİYET TÖRENİ



Merhabalar,

Oldukça yoğun günler geçiriyoruz şu sıralar, bloğumu ihmal ettim. Çok konu birikti, zamanım kısa...

En önemlisi kızımın mezuniyet töreniyle ilgili olanlar...

Bogaziçi Üniversitesi neredeyse, abartma sayılmazsa, kırk gün kırk gece etkinlik düzenlemiş yeni mezunlarına...

Biz veliler iki diploma törenine katıldık. Birincisi tüm mezunlar için düzenlenen tören. Üniversitenin Uçaksavar Spor Tesislerinde yapıldı ve davetli sayısında sınırlama olmasına karşın dopdoluydu... İkinci tören 27 Haziran gününe yayılmış. Her bölüm farklı saatte, biri bitince diğeri başlıyor. Düzenleyicileri kutlamak gerekiyor. Her şey hiç aksamadan sürüp gitti.

Makina Mühendisliğininki saat 12.10'da başladı. Anlatılmaz güzel duygular yaşadım. Küçük tatlı cadım salona girerken, diplomasını alırken gözyaşlarımı tutamadım artık. Herkesin yaşamasını dileyeceğim güzel duygular yaşadık... Ardından Güney Kampüsünde çocuklarımızla birlikte mini bir partiye katıldık. Pastalarımızı yedik, içeceklerimizi içtik. Ve doğal olarak saatlerce süren resim faslı...


Şu anda gece yarısını çoktan geçti. Minik kızım sayısını unuttuğum kutlama partisinde... Onun dönmesini bekliyorum. Son olarak da 28 Haziran Pazar akşamı Mezuniyet Balosu var...

Bu arada biricik torunum annesinin karnında büyümeye devam ediyor. Üç aylık oldu ve teyzesinin mezuniyet töreni sayesinde dünyaya merhaba demeden Boğaziçi Üniversitesiyle tanıştı. Haydi hayırlısı bakalım...

25 Haziran 2008 Çarşamba

MİLLİ MAÇ VE DÜĞÜN


20 Haziran gecesi unutulmazlar arasına girdi. Milli maç ve düğün...



Havuz başı... Yegenim Ozan oldukça yakışıklı bir damat, kızımız da çok güzel bir gelin olmuştu... Harika girişleri vardı ... Her şey olaganüstü guzeldi...

İlk danslar yapıldı ve önce erkek sayısında giderek azalmalar , içerlere gidip gelmeler artı... Sonraları bayanlarda da aynı durum yaşanmaya başladı...



Gidenler mutsuz dönüyor, kalanların bir gözü , bir kulağı maçtan gelecek haberde; diğeriyle düğünle ilgilenme çabasında... Her şey güzel ama suratlar asık...

Düğün maça kurban gitmek üzereyken yer gök inledi ve düğün de gerçek anlamıyla o an başladı... Hırvatistan yengisinden sonra çifte düğün yaptık. Herkes sahneye fırladı, Onuncu Yil Marşı eşliğinde çılgınlar gibi eğlendik. 78 yaşındaki babam bile sahnedeki şenliğe katıldı...

Teşekkürler Milli Takım'a... Sayelerinde düğünümüz de şenlendi.

19 Haziran 2008 Perşembe

ZIKKIMIN KÖKÜ


Zıkkımın Kökü, sevgili Muzaffer İzgü'nün yaşam öyküsünü anlattığı kitabının adı... Okumayanların okumasını öneriyorum.

Bu kitabı bana hatırlatan, geldiğinden beri gaf üstüne gaf yapan, sonra da hep yanlış anlaşıldığını söyleyen yeni YÖK başkanının sözleri...

"Şu zıkkımı kaldıralım, düz olsun gitsin !" Zıkkım dediği İmam Hatip Liseleri... Birilerinin "arka bahçeleri" ... Başka biri bu sözü söylese hemen "dinsizlikle" suçlarlardı, yer yerinden oynardı...
Bakalım bu söze ne diyecekler ?

Bence de bu okullar, gerçek amacına uygun olarak eğitim vermeli. Yani aydın din adamı yetiştirmeli. Sayısı azaltılmalı, hile yoluyla açılan şubeleri kapatılmalı. İhtiyacı karşılayacak kadar imam- hatip yetiştirmeli. Türbanı taktırıp birilerinin askeri gibi siyasetin içine sürülmemeli...

Çekin çocukların üzerinden elinizi!.. Yazık değil mi bu çocuklara... Siyasi emelleriniz için bu çocukları sömürdüğünüz yeter... Bırakın bu çocuklar da çocukluklarını, gençliklerini özgürce yaşasınlar... Sizin aklınızı değil, kendi akıllarını kullanmayı öğrensinler.

İşe uygun insan mı, adama uygun iş mi ? Sanırım ülkemizi bunalımdan bunalıma sürükleyen sorunların başında bu geliyor. Kendi emellerine hizmet edecek kişileri hak etmedikleri yerlere oturtmak... Bu kolay da sonrası öyle değil... Yüksek makamlara sürünerek mi, uçarak mı gelmeli, asıl soru bu ?

Bunun bedelini AKP büyük ölçüde ödüyor. Görünen o ki daha çok da ödeyecek. Bu beni hiç ilgilendirmiyor. İnsanlar ektiklerini biçiyorlar sonunda...

Beni ilgilendiren , geldikleri görevin önem ve ciddiyetine uygun olmayan, bilgi yoksulu , yeteneksiz bu insanların ulusumuzun geleceği hakkında söz ve yetki sahibi olmaları ve kendileriyle birlikte ulusumumuzu da bilinmezlere sürüklemeleri...

Bilimsel kurumların başına getirdiğiniz kişi " En gerçek yol gösterici bilimdir." görüşünün aksine ,kendine bilim dışı kişileri rehber edinmişse ve buna bir de kameralara yakalanmış görüntü ve konuşmaları eklenmişse , sizi kapattırmanın eşiğine getirmişse ve hala o görevdeyse ne diyebiliriz ki... Allah akıl fikir versin !

18 Haziran 2008 Çarşamba

YAŞAMA SEVİNCİ


Benim sevincime katılın
Dünyanın gecesine geldik biliyorum
Dövüşler, çıkarlar, kinler
Güneş batacak o kadar
Önceleri de bu renkler, bu kokular vardı ortada
Önceleri de öpücükler yalancıydı
Kan bilinmiyordu, söz bilinmiyordu
Yaşama sevinci bilinmiyordu.

Benim sevincime katılın
Ölümün karşısında hayatım ben
Ateşin karşısında dal

En güzel çiçekler dünyada açar
Dünyada verir ağaçlar en güzel meyvelerini
Dünyada doğar bir sevişmeden çocuk
Güçlüğün karşısında çaba
Ölümün karşısında dirlik
Dün var olduysa, bunlar bugün de var olacak

Gözyaşları gülüşlerimiz
Kanın sıcaklığı, sütün beyazlığı
Emekler alınteri
Dün var olduysa bunlar bugün de var olacak
Dün nasıl emdiyse bir çocuk
Anasının memesini
Bugün de kendi çocuğunu emzirecek

Benim sevincime katılın
Suçun karşısında suçsuzluğum ben
Umutsuzluğun karşısında umut
Ölümün karşısına ölmezlik

(Sabri Altınel)

DÜĞÜNÜMÜZ VAR


Yarın yolculuk başlıyor.

Cuma günü, 20 Haziran'da, yeğenim Ozan 'ın düğünü var İstanbul'dayız...

Ne de çabuk büyüdüler. Daha dünmüş gibi hatırlıyorum doğum haberini alışımı...

Dersteydim. Arkadaşım Nermin Öğretmen, heyecanla sınıfın kapısını çaldı. Açtım, elinde bir telgraf... Ben de heyecanlandım. Okudum, içim sevinçle doldu... Hala olmuştum ilk kez. Sınıfa girdim, öğrenciler meraklı bakışlarla bana bakıyordu. Haykırma isteği geçti içimden, ben hala oldum, diyecektim ; demedim, tuttum kendimi; gülümseyerek derse devam ettim...

İşte o bebek, bugün askerliğini de yapmış bir avukat ve evleniyor. Yaşam bu güzellikleriyle anlam buluyor.

Düğün... Tüm aileler bir araya geliyor. Dostlar, arkadaşlar, akrabalar toplanıyor. Büyükler küçükler birbirleriyle kucaklaşıyor... Sevinçler, mutluluklar paylaşıldıkça büyüyor, büyüyor, büyüyor...

Keşke hep düğünlerde buluşsak...

ARADAKİLERİ DE GÖRSEK


İkisinin arası yok mu ? Ya göklere çıkarıyoruz ya da yerin dibine batırıyoruz...Bu ikisinin arasındakileri görsek, görebilsek...

Milli Maçı ben de izledim. Herkes gibi ben de çok sevindim. Ama bu konuda söylenenleri, konuşulanları duydukça da canım sıkılıyor. Bu ilk kez olmuyor. Her konuda böyle değil miyiz ?

Kendimiz hiçbir şey yapmıyoruz. Sadece başkalarını yargılıyoruz. Konuşuyor , konuşuyor , durmadan konuşuyoruz...

Başarısızlık yok mu hayatımızda? Olmaz olur mu ?
Ya ülkemiz de ?

Şimdi sırası mı bunların? Özeleştiri yapmak kolay mı ? Hem de taraf tutmadan ! Biz taraftar olmayı seviyoruz. Biz oturalım, onlar koşsun. Oturduğumuz yerden zafer kazanalım... Ama bu zafer bizim sorunlarımızı çözmüyor. Sorunlar çözümlenmediği için de kördüğüm olmuş karşımıza geçmiş. Eli belinde gözlerini dikmiş ters ters bize bakıyor... Biz de futbolculara...

Futbol olunca sorunlar yok mu olacak ? Hayır,yok olmayacak, ama görmezden gelinecek. Nice diktatör "üç f " ile ülke yönetmedi mi ?
Çek takımını yendik ya gerisini boşver sen...

Şimdi olaya şöyle bir tersten bakalım. Diyelim ki takımımız yenildi. Bugün göklere çıkaranlar , onları yerin dibine batırmayacaklar mıydı ?

Takım maça çıkmıyor, bizim her konudaki sorunlarımızı çözmeye gidiyor sanki !

Yenerse yaşadık. Tüm sorunlar çözülmüş gibi seviniyoruz. Hatta ülkeyi uçuruma sürüklemekten başka çabaları olmayanlar bile oradan kendilerine başarı payı kapmaya çalışıyorlar. Kendi başarısızlıklarının bir süreliğine de olsa unutulmasından alabildiğine yararlanıyorlar. Büyük ölçüde başarılı da oluyorlar ne yazık ki...

Yenilirse takımımız yandılar. Kazara atılan bir gol , onları dünyanın en yıldız futbolcuları haline getirirken ; yine kazara yenilen gol , en aşağılık kişilere bile yapılmayan hakaretlere ortam hazırlıyor. Utanmasalar "vatan haini " ilan edecekler. Onların başarı ya da başarısızlıklarında kendilerininkini unutuyorlar...

Takımı ve yöneticilerini düşünüyorum. Ne büyük bir sorumluluk yüklüyoruz onlara... Ya "vatan haini" ya da "vatan kurtaran aslan" olmak kolay mı ? İkisinin arasında yaşananların hiç mi önemi yok ?

Fatih Terim'in basın toplantısının bir kısmını izledim, tamamına dayanamadım. Hem çok kızdım ona, hem de hak verdim. Kızdım, çünkü kasım kasım kasılıyordu. Herkese tepeden bakan bir tavırla başarısını anlatıyordu. Aleyhinde yazan gazetecileri bir değil birkaç kez ,edebiyat yapmaya çalışarak, eleştiriyordu. Ben hep yenerim, ben her şeyi bilirim. "Ayna ayna benden büyük var mı?" Ben ben ben... Sen neymişsin be abi, diyeceğim ama demiyorum. Başarı kazanmış bir teknik direktörü bu ruhsal bunalıma biz sokmuyor muyuz ? Tersi olsaydı gazeteciler ve izleyiciler aynı tavrı Fatih Terim'e ve futbolculara uygulamayacak mıydı ?

Ya sev ya terk et; ya öldür ya güldür... Bu bakış açısıyla bakıyoruz olaylara. O zaman işte böyle, başarılı bir spor karşılaşmasından sonraki değerlendirme ; sevinçlerin, kutlamaların konuşulacağı yerde ; Savaştan zaferle çıkmış bir kumandan edasıyla yapılabiliyor. Ve bu atıp tutmalar arasında bir sonraki maç unutuluyor.

Ben şimdi ,sonraki maçı, düşünüyorum... Öncelikle başarılı olmalarını yürekten diliyorum, diliyorum ama bir de ya kazara yenilirsek ! Top yuvarlak değil mi ? Her zaman duracağı yeri bilemeyebilir. O zaman Fatih Terim bugün söylediklerini unutabilecek mi ?

Aman bu da soru mu ? Biz neleri unutmadık ki ? Zaten hakemler biz yenilince yanlış yönetmiyorlar mı ? Buluruz bir çaresini...
Pek çok kişi bugün söylediğinin yarın tersini söylemiyor mu ? Unuturuz , unuturuz, kendimizi bile unuturuz. Yeter ki futbol olsun...

17 Haziran 2008 Salı

BİLKENT


Bilkent Üniversitesi Öğrencilerinin mezuniyet törenini izlediniz mi ? İzlemedinizse bir yolunu bulup izleyin derim...

Ben izledim ve bir anda üzerimdeki yılgınlık yok oluverdi. Geleceğe ilşkin umutlarım çoğaldı. Pırıl pırıl gençler... Atatürk gençleri...

Günlerdir haberleri izlerken iyice bunalmıştım. İnsanı aptal yerine koyan bir yığın saçmalık. Kendi yaptıklarını, başkalarının üzerine atarak karalama kampanyası başlatmışlar. Oldukça da fazla kanalları var. Halk dalkavukluğunun bini bir para... Bilmesen inanacaksınız. Sıradan yurttaş ne bilsin ? Biri ikisi değil çoğu kanal ağız birliği yapmışcasına gerçekleri saptırma peşinde. Çamura bulanmış üstlerini silkeledikçe etrafı da kirletiyorlar. "Çamur at, izi kalsın" hesabı her yerlerine bulaşmış çamuru, önüne gelene bulaştırıyorlar... Güneşi balçıkla sıvamaya çalışıyorlar...

Tuttu mu tutmadı mı diye kaygıyla düşünürken Bilkentli öğrenciler ve aileleri tutmadığını , Atatürk Cumhuriyeti'nin bekçilerinin dimdik ayakta olduğunu dosta düşmana gösterdiler...

Görülmeye değer bir manzara... Tüm gençler bir anda ayağa fırlıyor ve ellerindeki büyük önderin resmini başlarının üstünde sallıyor... Sallıyor... Sallıyor...Ve dakikalarca süren alkışlar, alkışlar bir türlü susmayan alkışlar... Öğrenciler , veliler , salonun tamamına yakını ayakta Atatürk Türkiyesi'nin sonsuza kadar yaşayacağının müjdesini veriyor...

Bir anda dünya aydınlanıyor. Karanlıklar dağılıyor. Samsun'dan doğan güneş bu kez Başkent'ten kararan yürekleri, kapkara beyinleri aydınlatıyor, aydınlatıyor, aydınlatıyor...

" Ne senden geçeriz Ata'm ne senin eserinden." Gençler ve genç düşünceliler bir kez daha hep birden haykırıyor... Haykırıyor... Haykırıyor...

Anlamadılar mı dersiniz ?


BUNALTICI BİR YAZ GECESİ

Ankara'da deli gibi yazmak istiyordum. Ne çok yazacak konu birikmişti. Geldim ve hangisinden başlasam derken hiçbir şey yazamaz oldum.

Sizde de oluyordur belki. Yapacak çok işim olunca hiçbirini yapamıyorum. Bir kararsızlık, bir yılgınlık, bir yorgunluk kaplıyor beni. Buna bir de havanın buram buram terleten yapış yapışlığı eklenince verimsiz, sıkıntılı saatler geçiriyorum. Bugün de o günlerden biriydi...

Bunaltıcı bir yaz gecesi... Sıcak dayanılır gibi değil. Balkonun kapısı ve mutfağın penceresi karşılıklı açık. Normalde yapılmaması gereken bir durum. Çocuklar yapsa uyaracağım, ceryanda kalmayın diye... Şimdi ben yapıyorum. Büyüklüğün güzel yanlarından biri de bu ! Yanlış yapma özgürlüğü!.. Kendimiz yapınca iyi, çocuklar yapınca, aaa olur mu canım,bu da yapılır mı ? Hiç dikkat etmiyorsunuz, hasta olacaksınız !

En küçük bir yaprak hışırtısı bile yok. Biraz önce balkona çıktım. Erik ağaçlarının dalları balkona yakın, ancak kolun uzanacağı kadar değil... Budama iyi yapılmadığı için üst dallara da alt dallara da ulaşılamıyor. Kırmızıya dönüşmüş eriklerle bir süre bakıştık, sonra salona laptopun başına oturdum.

Dünyada benden başka canlı yok sanki. Sessizliğin sesi kaplamış her yanı. Ankara'nın gürültüsünden sonra sessizlik iyi geldi bana. Orada balkon kapısını açtığınızda , gece gündüz fark etmiyor, araba gürültüsünden kulaklarınız sağır oluyor. Hele Eryaman'da...
Gece üç sıraları korkunç bir gürültüyle sıçradım, baktım , Etimesgut Belediyesi kocaman su tankerinin motorunu çalıştırmış, caddenin ortasındaki ağaçları suluyor. Bu daha erken bir saatte yapılamaz mıydı bilmiyorum. Gürültü korkunçtu...

Burayı seviyorum. Nasıl sevmem bu kenti ? Yeşille mavinin kucaklaştığı; doğanın cömert davrandığı bir yer. Yeşilin her tonunu görebilirsiniz. Manzara olağanüstü güzellikte. Denizin mavisinde gözlerinizi dinlendirebilirsiniz. İnsanları sıcak, canayakın, sosyal. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Yalnız yönetimlerin seçimden seçime hatırladığı bir yer. Biraz kenarda kalmış. Buradan başka şehre yol gitmez. Geçerken göremezsiniz. Görmek isterseniz özel olarak gelmelisiniz. Hem küçük şehrin kolay yaşamı, hem de büyük kentlerin sosyal ve kültürel zenginliğini bulabilirsiniz. Tenis Kulübü elinizin altındadır. Büyük kentlerde ancak zenginlerin sporu olan tenise, çocuklarınız burada küçük yaşta başlayabiliyor.

Her şeyi güzel de havası yazın çekilmiyor. Sanırım tüm Karadeniz kentlerinde bu sorun yaşanıyor. Nem oldukça fazla . Bir de deniz mevsimi kısa. Bu nedenle de yazları Ege'de geçiriyoruz.

Yazlığı hatırladım şimdi. Kaysılarımız olmuştur sanırım. Şeftaliler olmak üzeredir. Mürdüm eriği ve elmalar daha sonra olacak... İlk kez emekli olarak gidiyorum yazlığa, bakalım nasıl olacak ? Tabii önce İstanbul... Bir süre İstanbul'la kucaklaşacağım...


15 Haziran 2008 Pazar

BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN


" Sen petek misali Veysel de arı,
İnleşir beraber yapardık balı.
Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı,
Ben babamı, sen ustanı unutma. " Aşık Veysel



Tüm Babaların , Baba Adaylarının "BABALAR GÜNÜ" nü Kutluyorum.

Babama sevgilerimi gönderiyorum. İyi ki benim babam olmuş. Onu çok seviyorum. Teşekkürler canım babacığım, her şey için, tüm emeklerin için binlerce teşekkürler...

Eşime de sevgi ve teşekkürlerimi iletiyorum. Çocuklarıma gerçekten çok iyi bir baba olduğu için...

Ve tüm babalara sevgiler, saygılar...

İKİ KÖR


Bir kör tanıyıram, gözü körse de
özü kör değil.
Bazan gam odunda kavrulursa da,
Aklına, hissine o, nankör değil.
Geceli gündüzlü yazır, okuyur.
Aklının gözüyle o görür, duyur.


Ancak... biri de var... kör değilse de,
gözü görmeyir.
Dostu göz önünde öldürülse de,
" görmedim " deyir...


Yahşıya ortaktır, yamanı görmür,
O saata bakır, zamanı görmür,
Fikrini, hissini uçadan demez,
Bazan gördüğünü görmek istemez.


Gözleri görmeyen kör değil hele,
Görmek istemeyen kördür, deyerdim.
Böyle mugevvaya, böyle cahile
Hayatın özü de kördür deyerdim.


Bahtiyar VAHAPZADE


( körmek: Görmek. od: Ateş. yahşı: İyi, güzel. yaman: Kötü. uçadan:Yüksek sesle. mugevva: Korkuluk, manken.)

Gerçekleri görmek istemeyenlere...


14 Haziran 2008 Cumartesi

GÜN UZAR YÜZYIL OLUR

Cengiz Aymatov'un " Gün Uzar Yüzyıl Olur " romanını yeniden okuyorum...

10 Haziran'da yitirdiğimiz Kırgızistanlı yazar Cengiz Aymatov bu eserinde , ülkesinin Ruslar tarafından işgali sırasında uygulanan baskı politikasını anlatıyor. Ulusal kimliğini ve kişiliğini unutturma (Mankurtlaştırma) eleştirilmektedir.

Mankurtlaştırma efsanesine göre , Juan- Juanlar, bozkırı işgalleri sırasında korkunç işkenceler yaparlarmış. Bu işgencelerden biri
" deri geçirme işkencesi " ymiş. Buna göre , önce esirin başı kazınır, saçları tek tek kökünden çıkarılırmış. Yeni kesilen bir devenin derisi esirin kanlar içerisindeki başına sarılırmış. Bu işkenceye uğrayan kişi, ya acılar içinde ölür veya hafızasını tamamen kaybederek geçmişini hatırlamayan bir mankurt , yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş.

Eserde mankurtlaştırılan Jaloman'ın ve annesi Nayman Ana'nın trajik durumu oldukça etkileyici. Bence okumaya değer bir eser. Okumayanlara önerilir.

Diğer eserleri : Beyaz Gemi, Toprak Ana, İlk Öğretmenim, Cemile, Dişi Kurdun Rüyaları, Selvi Boylum, Oğulla Görüşme, Gülsarı, Askerin Oğlu, Fujiyama (oyun) , Gazeteci Dyuydo (öykü), Devegöz(öykü), Dağ tepe ve Bozkır Hikayeleri...

Dağlar ve Bozkırlardan Masallar adlı kitabıyla 1963'te Lenin Ödülü'nü, 1968'de SSCB Devlet Ödülü'nü almıştır. Kırgız Edebiyatından Rusçaya çeviriler de yapmıştır ünlü yazar Aymatov.
Anısı önünde saygılarımla...

DALDAN DALA

Evdeyim, işe nereden başlayacağımı bilemiyorum... Ne çok iş birikiyor bir süre ara verince. Hangisinden başlasam diye düşünürken kendimi bilgisayarın başında buldum. Yorgunum ama tatlı bir yorgunluk. İşe yaramış olmanın verdiği huzurla dolu yüreğim. Sevdiklerimi mutlu ettim ve döndüm.

Şimdi yuvamdayım. Birkaç gün sonra yeniden yollara düşeceğim. Bu kez İstanbul; ardından İzmir ,Dikili ,Sarımsaklı, Ayvalık kısaca Ege'de tatile merhaba... Bence tatili hak ettik. Deniz, güneş ve kumsallar... Daha çok yüzeceğim planım bu... Daha çok okuyacağım, daha çok yazacağım. Biraz da taş okey oynayacağım yazlıkçı dostlarımızla. Ohh şimdiden bir ferahlık geldi üzerime. Hayali bile güzel...

Kızım mezun oldu. Küçük tatlı cadı da bitirdi okulunu. Artık o da büyükler kervanına katıldı mı ne ? Ama benim için o hiç büyümeyecek gibi görünüyor. Oysa nice büyük dediklerimizden çok daha akıllı, mantıklı... Kararsız kaldığım pek çok konuda, çaktırmadan, onun akıl yürütmelerinden yararlanmışımdır. Öyle sağlam bir düşünme sistemi, hayatı, ilişkileri planlama yeteneği var ki bana çekmediği kesin. Sanırım babaya çekmiş. Ben daha çok duygusal ağırlıklı bakıyorum olaylara. İkisi birbirini bütünlemiş anlaşılan. Duyguyla düşünce harmanlanmış güzel bir bütünlük oluşturmuş çocuklarımızda. Ayakları üzerinde duran, kendi sorunlarını kendileri çözebilen birey olup çıkmışlar. Bir ana-baba başka ne ister ki bu yaşamdan. İşimiz bitti mi ? Tabii ki hayır. Ama önemli bir bölümünü tamamlamış olmanın mutluluğunu yaşıyoruz şu sıralar. Bundan sonra da nerede, ne zaman, hangi durumda gereksinmeleri olursa bize yanlarındayız gücümüz ölçüsünde. Her ana-baba gibi... Çocuk büyüten, okutan herkesin aynı mutluluğu tatmalarını istiyorum yürekten. Çocuklarıma da binlerce teşekkürler ediyorum yüzümüzü hep güldürdükleri için. Yolları açık, mutlulukları sürekli olsun...

Ve yarın sınava girecek tüm çocuklarımıza da başarılar diliyorum. Kazanacakları okullar gönüllerine uysun...

Yarın dershaneye son kez gideceğim. Geleneksel kahvaltı var. Çocukların sınavdan dönüşünü bekleyeceğiz, beklerken de birlikte kahvaltı yapacağız. Benim yaptığım "kısırı" beğendiklerini biliyorum. "Kısırı" da alıp bir kez daha veda etmek için yarın dershaneye gideceğim. Bu kez biraz daha mı heyecanlıyım ne?

CENGİZ AYMATOV YAŞAYACAK

Ankara'da iken duydum aramızdan ayrılışını... "Selvi Boylum Al Yazmalım" öksüz kaldı... Ben üzüldüm. Cemile, Öğretmen Duyşen de sevdiğim eserleri arasındaydı.

Ve " Gün Uzar Yüzyıl Olur "... Bir kez daha okumalıyım.

Cengiz Aymatov, 1928 Kırgızistan doğumlu. Moskova Ünv. Edb. Fak. mezunu... Ölüm haberi bir yakınımın kaybı kadar etkiledi beni. Atabeyit anıt mezarlığında cenaze töreni yapılıyor şu an. Bişkek yakınlarında. Artık eserleriyle ölümsüzler arasındaki yerini o da aldı, gerçek sanatçılar gibi...

Bence herkesin üzerinde düşüneceği şeyler söylüyor ünlü yazar. Okumaya , bir kez daha okumaya değmez mi ?

Yazardan Birkaç Söz : ( Gün Uzar Yüzyıl Olur'dan)

" Herkesin bildiği bir gerçek var : Çalışkanlık erdemli olmanın değişmez ölçülerinden biridir.
Bu anlamda Yedigey Jangeldin - onu tanıyanların taktıkları adla Boranlı Yedigey - gerçekten çalışkan , hamarat bir adamdır. Hani nasıl derler, dünyamızın yükünü omuzlarında taşıyan kişilerden biridir. Üstelik yaşadığı çağa , tasavvur edilebileceğinden daha fazla bağlıdır. İşte bu yüzden onun başlıca özelliği çağının , kendi döneminin adamı olmasıdır.

Boranlı Yedigey yalnızca yaradılışı gereği ve uğraşısının türü dolayısıyla çalışkan bir insan değildir. Onun bedeni işlerken kafası da boş durmaz, bir şeyler yapmaya çalışır. Böyle kişiler durmadan kendilerine sorular sorarlar. Boranlı Yedigey'e ters yapıdaki insanların , böyle sorulara hazır yanıtları vardır; bu yüzden bir iş yaparlarken - bunu iyi yapsalar bile - tembel tembel yaparlar, yaşarlarken hep tüketirler, bir şeyler harcarlar.

Zihince hamarat kişileri birbirine bağlayan bir kardeşlik bağı var gibidir. Bu kişiler birbirlerini hemen ötekiler arasından seçip ayırırlar, birbirlerini anlamaya çalışırlar, anlayamazlarsa düşünmeye koyulurlar. Çağımız onlara hiçbir çağın veremeyeceği denli çok düşündürmeye yarayan besin vermektedir. İnsan belleğinin zinciri artık Dünya'mızdan uzaya doğru uzamaktadır.

Öyle inanıyorum ki, XX. yüzyılın sonunun en yürekler acısı çelişkisi , insanın yeteneğinin sınırsızlığı ile bu yeteneğin özgürce kullanılmaması oranında yatmaktadır, çünkü insan yeteneğinin özgürce kullanılmasını önleyen , sömürgenliğin ( emperyalizmin) doğurduğu siyasal, öğretisel ( ideolojik ) , ırksal engellerle doludur dünyamızda.

İnsanların uzaya düzenli çıkışında teknik olanakların henüz yetersiz kaldığı , fakat iktisadi ve çevresel gereksinmelerin bu olanakları zorladığı günümüz koşullarında halklar arasında düşmanlık yaratma çabaları , silahlanma yarışı uğruna maddi kaynakların ve beyin enerjisinin akılsızca harcanması , insanlık evrenine karşı işlenen suçların en canavarıdır.

Eğer insanlar yeryüzünde yaşamayı öğrenemezlerse yok olur giderler. Karşılıklı güvensizlik, gerginlik, cepheleşme ortamı insanların huzur içinde , mutlu yaşamalarını tehdit eden en büyük tehlikelerden biridir."


DÖNÜŞ

Evet, dönüş güzel...

Ankara'yı , Kızılırmak'tan evlere verilen zehirli sulardan payıma düşeni de alarak geride bıraktım.

Ne uslu bir ulus olduk. Kuzu kuzu yaşayıp gidiyoruz. Şimdilik sorun yok. İlerde ortaya çıkacakmış etkileri İ. M. G. kobay denemesinin. Bardak bardak içiyor kendisi. Tıpkı bir zamanların bakanlarının yaptığı gibi. Tek fark onlar çay , İ.M.G. su içiyor ekranlardan göstere göstere...

Çayda radyasyon var, etkisi on beş yirmi yılda çıkar , dediklerinde de çok uzak gelmemiş miydi hepimize ? Şimdi o uzaklar yakın olmadı mı ? Bugün kanserle tanışmayan kaç aile kaldı? Hastaneler dolup taşmıyor mu ? Daha niceleri sırada kimbilir...

Ehh biraz daha sabredeceğiz anlaşılan. Bakalım ne zaman Kızılırmak suyunun ağır metalleri bizleri zehirleyecek ? Başka ülkelerde yeri göğü inletecek olaylar bizde unutulup gidiyor tehlike kapıya dayanıncaya kadar.

Rusya'dan geri dönen domateslerden güzel bir çoban salata yapıp üstüne de Kızılırmak suyundan içip kuzu kuzu yaşayalım... Mutlaka bir çoban olacaktır bizi gütmek için hayatımızda.

8 Haziran 2008 Pazar

YAŞAM DEVAM EDİYOR


Bugün tüm hastalara, hastalıklara küçük bir mola verdik ve Ankara'nın güzelliklerine merhaba dedik.

Ankara'nın güzel yüzü Kavaklıdere... Tunalı Hilmi Caddesi... Küçükesat...

Ne çok özlemişim burayı... Evde annemin kokusunu tüm benliğimle hissediyorum. O, aramızda bizimle yaşıyor. Her köşede birbirinden güzel anılar. Her odada ayrı ayrı geçmişin tortuları. Sevdiklerimizi yitiriyoruz, bize kalan içimizde yaşattıkarımız. Onu ziyarete de gideceğim Karşıyaka'daki son durağına. Rahat uyu canım annem, huzur içinde...

Bugün Tunalı Hilmi Caddesi'nde Lezita'da bir süre konakladık. Kardeşimin ısmarladığı dürüm döner , oldukça lezzetliydi. Dün de babamın ısrarıyla Sakarya Çarşısı'nda döner ekmek yedim. Uzun zamandır yememiştim. Ankara'ya gelip de Sakarya'nın dönerinden tatmamak olmazdı değil mi ?
Mudo'nun dondurmasından sonra Kuğulu Park'ın güvercinlerinin arasından geçip oturduğumuz bankta suyun serinliğini hissetmek, kuğuların süzülüşünü izlemek oldukça iyi geldi bana...

Ve Ankara'nın çağdaş yüzlü insanlarıyla aynı havayı paylaşmak güzeldi. Burası gerçek anlamda Başkent'te olduğunuzu hissettiriyor size. Ruhunuzu dinlendiriyor. Güzellikleri görmek, sevdiklerinizle paylaşmak... Her türü sıkıntıya karşın yaşamın tadına varabilmek zorundayız değil mi ?

Emeklilerin boş zamanı kalmıyor, diyor babam. Gerçekten de öyleymiş. Birkaç gün daha buradayım. Sonra evime döneceğim. Bu kez de düğünler, törenler başlayacak. 20 Haziran'da İstanbul'da yeğenimin düğünü var.
28 Haziran'da da küçük kızımın mezuniyet töreni... Ne güzel, ne güzel!
Bekle beni İstanbul...

Başka etkinlikler de var. Ve yaşam devam ediyor...

KADIN OLMAK


Kadın olmak...

Ne çok sorumluluk yüklüyor insana... Eğer Türkiye gibi bir ülkede yaşayan kadınsanız işiniz daha güç değil mi ?

Öncelikle zamandan çalmak zorundasınızdır... Zamansızsınızdır. Kendinize özgü birşeyler yapmanız hep diğerlerinden sonraya kalıyor. Yaptığınız her işte daha dikkatli olmanız gerekiyor.

Daha küçücük bir çocukken bile oturuşunuza kalkışınıza dikkat etmeniz beklenir. Oysa erkek çocuklar için böyle bir zorunluluk yoktur. Aksine aile albümlerinde çıplak fotoğrafları övünçle sergilenir. Büyüdükçe kızlarımızın sorumlulukları da büyür. Ailenin ve toplumun beklentileri de...

Hem erkek çocukları gibi başarılı olsunlar istenir hem de iyi bir eş, iyi bir anne olarak yetişmeleri... Baba olacak şekilde yetiştirilen erkek çocukları var mı bilmiyorum. Blog yazarlarını okuyorum... Anne ve anne adaylarının yazılarında çocuk baş kahraman iken, babalarınkinde kısaca değinilen figüran durumunda çocuklar. Evet kadın doğurur, sorumluluk onda büyük ölçüde ama erkeklerin bunda hiç mi katkısı yok ki yaşamlarının merkezine oturtamıyorlar anneler gibi çocukları.Yanlış anlaşılmasın babalar, iyi babalar yok ,demiyorum. Olmaz olur mu ? Yakından tanıdığım pek çok böylesi baba var, var ama annelerle kıyaslayınca sorumluluk konusunda üstün olanların sayısı ne kadar da az değil mi ? Toplumun bakış açısı değişmedikçe kadınların işi biraz daha zorlaşmıyor mu ?

Siz, hiç trafik kazası yapan bir şoför için "erkek sürücünün kullandığı " diye başlayan bir cümle duydunuz mu ? Ama eminim " kadın sürücünün " cümlesiyle başlayan pek çok kaza haberine tanık olmuşsunuzdur.

Kadın yazarlar denir de erkek yazarlar denmez.

Ailede düğün olur, kadınlardan beklenir pek çok iş; hasta varsa kadınlar görev başına. Ne kadar becerikliyseniz o kadar övgü alırsınız.

Nasıl giyineceğinize çoğunlukla erkekler karar verir. Ev kadını vardır da ev erkeği yoktur. Erkek çapkındır, kadın kötüdür !

Nereden buraya geldim bilmiyorum. Bildiğim yazmayı çok özlediğim. Şu anda Ankara'ya geleli bir hafta oluyor ve ben ilk kez bloguma girebildim. Sabah ezanı okunuyor. Çaldığım bu zaman parçasından yararlanarak bu satırları yazıyorum.

Atatürk'e bir kez daha büyük saygı ve hayranlık duyuyorum ve cumhuriyet savcılarımıza da sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum gecenin bu vaktinde Ankara'dan. İyi ki varsınız, iyi ki yaşıyorsunuz, iyi ki yaşatıyorsunuz.

Bu arada geleceğimizin güvencesi, Atatürk Türkiye'sinin aydınlık yarınlarının bekçileri gençlerimize girecekleri tüm sınavlarda başarılar diliyorum, hepsini sevgiyle kucaklıyorum...