31 Temmuz 2008 Perşembe

KEY ÇIKMAZI

Aylardır beklenen KEY ödemeleri başladı. Başladı da sorunlar bitti mi ? Hayır, bitmedi. Aksine hem kişisel, hem de ulusal olarak ne duruma düşürüldüğümüzü acı bir şekilde gözler önüne serdi ne yazık ki...

İnsan devletine güvenmez mi ? Devlet kişilerini aldatır mı ? Hak sahiplerinin hakkını verirken burunlarından fitil fitil getirir mi ? Banka kapılarında sürüm sürüm sürünen insanlarımız eli boş dönüyor. Aynı koşullardaki arkadaşı alıyor, o alamıyor. Sebep ? Yanlışlık olmuş ! Alırken yanlışlık yapıldığını siz duydunuz mu ? Ben duymadım. Ama verirken pek çok örneğini duydum.

Ayıp vallahi ayıp beyler ! Türkiye Cumhuriyeti ciddi, güvenilir bir devletti. Hiçbir zaman bu durumlara düşmemişti.

Kim, ne kadar alacak belli değil. Alıp almayacağı da belli değil. Bankaya gideceksin, sırada bekleyeceksin ve senin yok, cevabını alacaksın!

Kadına yok, lojmanda oturana yok ! Neden ?

Kadınlarla , çalışan kadınlarla araları iyi değil biliyoruz. Ama lojmanda oturanlarınkini anlayamadım. Lojman kişinin kendi evi değil ki... Kendi evi olanlara ( hatta Hülya Avşar'a, Güler Sabancı'ya, Koç'lara ...) var; lojmanda oturana yok ! Bu nasıl bir mantık?

Kira yardımı tamamdı. Lojmanda oturanlar bunu almadı. Ama mademki "Konut Edindirme Yardımı " bunun adı, çalışan herkesin alması gerekmiyor mu ? Versinler de konutlarımızı alalım !? Şaka bir yana insanların bu paraya bağladığı umutlar ne olacak? Çoğu kişi borcunu kapatmak için bekliyordu bu parayı... Çalışanın hakkını verirken işkenceden geçirmek hakkını nereden alıyorsunuz ?

Alamayanlar ne yapacak? Nereye başvuracak? Bilen varsa söylesin lütfen...

30 Temmuz 2008 Çarşamba

CANADA 'DA YAŞAMAK


Canada'da yaşayan yol arkadaşımdan söz etmiştim daha önceki Metro ile ilgili yazımda. Sürekli okuyanlar anımsayacaklardır.

Yazacaklarım onun izlenimleri. Bu nedenle Canada ile ilgili söyleyeceklerimde yanlışlık varsa şimdiden özür dilerim. Canada'dan 7 okuyucum var. Onlardan da özür dilerim. Yanlışlık varsa benim yanlış algılamamla ilgili olabilir. Çünkü yol arkadaşım bende çok olumlu bir izlenim bıraktı. Güvenilir insanlardan biriydi ilk izlenimim.

ODTÜ Petrol Mühendisliğinden mezun olmuşlar. Önce Türkiye'de çalışmaya başlamışlar. Burada onları canlarından bezdirmişler. Yine de Ankara girişinde çalıştığı yeri uzaktan görünce : "İşte şurada çalıştım ! " diye özlemle bana gösterdi.

-Ailen için de çok zor olmuştur.
dedim. O :
-Hayır, bizim için daha zor! Onlar sadece bizi özledi; biz ise her şeyi !

Haklıydı, ne diyebilirdim ki...

Özlemle gelmiş ülkeye... Ailesinin yazlığına gitmiş.

Biz meraklı bir ulusuz. Bazılarımız ise hastalık derecesinde meraklı ! Sorularımızla iyilik yaptığımızı sanıyoruz; ama bu insanlarımızı sadece bunaltmaya yarıyor. Burada da öyle olmuş.

Komşular başlamış soru yağmuruna:

-Çocuk düşünmüyor musunuz ?
-Düşünün düşünün !
-Tam zamanı, geç bile kalmışsınız !
-Çocukta çocuk !

Ne demişse susturamamış komşu teyzeleri... Sonunda "Yeter!" demiş.

-Siz biliyor musunuz, ben altı ay önce bir çocuk düşürdüm !

Bu acı anısını da benimle paylaştı :

-İkimiz de Canada 'da Petrol Mühendisi olarak çalışıyoruz. Çok para kazanıyoruz. Canada 'da sağlık tamamen parasız. Özel doktor, özel hastane yok...

Ben :
-Ne güzel...
diyorum. O devamla :

-Hayır, güzel değil ! Yaşadıklarımdan sonra güzel değil !
diyor ve devam ediyor :

- Altı aylık hamileyken rahatsızlandım. Hastaneye gittik. Çok kadın vardı benim gibi. Perdeyle ayrılmış küçük küçük odacıklara alındık. Saatlerce orada tek başıma çocuk düşürdüm diğerleri gibi! Pek ilgilenen olmadı. Yabancı bir ülkede , yalnız...

- Paramız var ve ben o kötü koşullarda olmak zorundaydım.

Bu olay yol arkadaşımı çok üzmüş , çok yıpratmış. Beni de çok üzdü...

Aslında çok olumlu özelliklerinden de bahsetti :

- O kadar çok yabancı var ki kimse sizi yabancı gibi görmüyor burada. İlişkiler çok iyi. İş ortamı rahat. İşini bitirmek koşuluyla istediğin zaman işten ayrılabilirsin. Amirden, müdürden izin istemek gibi bir durum hiç yok. Ama çocuk olayından sonra burada sürekli kalmayı düşünmüyoruz...

Dört yıldır Canada'da yaşıyorlarmış. Bir yıl daha kalınca pasaport almaya hak kazanacaklarmış. Onun için bir yıl daha kalıp Avrupa'da bir ülkede çalışmak istiyorlarmış.

-Burası hem çok uzak, hem de çok soğuk.

İşte böyle... Çocuklarımızı yurt dışına göndermek zorunda kalmasak keşke ! Yine keşke sevdiğimiz insanları gereksiz sorularla bunaltmasak ! Öyle değil mi ?

RÜYA

Bu gece korkunç bir rüya gördüm !

Kocaman bir alanın kenarında tek başınayım. Etraf oldukça kalabalık… Herkes bağırarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ama tüm sesler birbirine karışıyor. Kimin ne dediği anlaşılmıyor.

Tam karşımda yüksekçe bir yerde protokol için ayrılmış koltuklarda cüppeleriyle yargı mensupları oturuyor. Yüzleri asık. Dikkatle grupları izliyorlar.

Arkalarında bir kişi elindeki torbadan bir şeyler saçıyor havaya! Kimse onunla ilgilenmiyor görünüyor. Bu kişiyi tanıyorum. Çok bilinen bir kişi… Ama adını bir türlü çıkaramıyorum…

Sol yandaki gurup oldukça kalabalık… Ellerinde Türk Bayrakları var. Bir de Atatürk posterleri…

Sağ yandakiler de az değil. Onların ellerinde de Türk bayrakları var. Ama başka bayraklar da görüyorum aralarında. Resimler de farklı farklı…

Bağrışmalar çağrışmalar arasında iki yandan yürüyüşe geçtiler. Üstüme üstüme geliyorlar. Ben yere çakılmış gibi kımıldayamıyorum.

Birden yeri göğü inleten ayak sesleri duyuldu ilkin. Rap rap rap… Ardından iki grup da durdu, kenarlara çekildi. Orta yer tamamen açıldı. Önce yeşil bayrakları gördüm. Nefes alamıyorum ! Sonra kalabalık bir grup karşı tarafa doğru yürüyor , yürüyor, yörüyordu. Yalnız yürüdükçe uzaklaşacaklarına bana doğru yaklaşıyorlardı. Şaşkınlıkla bağırmak istedim , bağıramadım. Geliyorlar, durmadan geliyorlar. Gittikçe bana yaklaşıyorlardı. Baktım, tüm dikkatimi toplayıp baktım…

Bu gelenler hiç seslerini çıkarmadan , sessiz sessiz, geri geri yürüyorlardı. Geri geri yürüdükçe üstüme doğru geliyorlardı. Yaklaştıkça yaklaşıyorlardı… Boğazım sıkılıyor, gözlerim kararıyor, kulaklarım yerinden fırlıyordu sanki… Sağ yanımdan alkış sesleri yükseliyordu !

Bir zil sesi acı acı çalıyordu. Çırpınmaya başladım ! İşte yeni bir ders başlıyor. Biz bu dersi almak istemiyoruz. Sizden alacağımız ders yok bizim. Gidin gidin, gidin üstümüzden. Biz nice sınavlardan geçtik. Hepsinden de açık alınla çıktık. Başardık Kurtuluşu da, Kuruluşu da başardık.

Zil hala çalıyor. Ziller çalıyor. Geri geri geliyorlar. Kaçamıyorum, bağıramıyorum, boğuluyorum; sadece boğuluyorum !

Gözlerimi açtım. Evimdeyim. Koltukta haberleri izlerken uyuyakalmışım. Telefon hala çalıyor…

30 Temmuz 2008 Çarşamba

29 Temmuz 2008 Salı

VAKİT 'TEN TISSS YOK



Hüseyin Üzmez , Vakit Gazetesi yazarı...

Hüseyin Üzmez, dincilerin baş aktörüydü... Özellikle kadınlarla ilgili konularda konuşmayı çok seviyordu. Medyanın göz bebeğiydi. " Hocam hocam!" diye yere göğe oturtamıyorlardı.

Kadının saçının teli görünmeyecekti. Başını örtmesi de yetmez, illa da türban takacaktı kadınlar ona göre... Yoksa cehennemde cayır cayır yanacaklardı kadınlar !

Tüm dinciler kadınlar üzerinden ilerlemek istiyorlar , o da öyle yapıyordu. Kadının eteklerinin altına gizlenip yola devam, daha güvenliydi... Hem de eve kapatmak kadınları işlerine geliyordu.

Kadın evde oturacak, onlar dışarda her haltı karıştıracak sonra da eve gelip " Tövbe, tövbe tövbe ! " diyip aklanacak; kadınlara akıl öğretecek!.. Buna gülebilirsiniz, nerenizle isterseniz hem de !

Hüseyin Üzmez, iyiliksever bir adam aynı zamanda... Bir evini kendisi gibi dostlarına ayırmış. Boş tutuyor. İhtiyacı olana anahtarı veriyormuş. Örneğin : Müslüm'le Fadime aşkı da yakalanana kadar orada hayat bulmuş. Bu medyaya yansıyan bilgi. Kim bilir daha nice dinci büyüğümüz , o evde yaşamın güzelliklerinden pay aldı. Elbette güzel, genç kadınlarımız oradan çıkarken başlarını sıkı sıkı kapattılar. Yeter ki sıkmabaşla gezsinler, gerisi günah değil! En büyük günah türban takmamak, dinin baş şartı türban. Taktın mı ne halt yersen ye !

Yalan söyle, haram ye, ihaleye fesat karıştır, ahlaksızlık yap, rüşvet ver- rüşvet al, yetim-öksüz hakkını al, şirket kur, faizin dolarlısından al... İstediğini yap, ama kadınsan sen, erkeksen eşin türban taksın...

Hüseyin Üzmez Vakit Gazetesi yazarı... Yoksul bir ailenin çocuğuna cinsel tacizden de adi bir suçla yargılanıyor. Ve Vakit Gazetesinden tıssss yok...


BAYKAL KISA KES


Salı günleri Meclis konuşmalarını izlemeye özen gösteriyorum. Özellikle muhalefetinkileri...

İktidardakileri hemen her kanalda dinlemek olanaklı. Muhalefetin konuşmalarının çok az bir bölümünü ya veriyorlar ya da vermiyorlar. Bazen de sadece işlerine gelen küçük bir bölümünü yanlış anlaşılmalara açık bir şekilde veriyorlar... Neden bu şekilde davrandıklarının açıklaması vardır mutlaka... Tahmin etmek de güç değil. Hele Emin Çölaşan'ın " Kovulduk Ey Halkım" kitabını okuduktan sonra...

Eskiden Deniz Baykal'ın konuşması 13.30'da başlayıp 15.00 'te bitiyordu. Dışarı çıkış saatimi de ona göre ayarlıyordum. İkidir konuşma yine 13.35 gibi başlıyor. Giriş bölümü bitiyor. Gelişme bölümünün ortasında, özellikle birilerinin canını acıtıcı şeyler söylemeye başladığı anda "şak!" diye konuşma kesiliyor ve sunucu "Süre doldu ! " diyor...

Zaman konusundaki değişikliği bilmiyorum. Bana göre yanlış olmuş. Bu kadar zor bir dönemden geçen halkın geleceği konusundaki her türlü düşünceyi duyması, karşılaştırması, üzerinde düşünmesi gerekir. Tek yanlı yayınlarla, okumayan halkı dolduruşa getirmeye kimin hakkı olabilir ki ? Bilmek değil, bilmemek uçuruma sürükler kişiyi de toplumu da...

Ama madem ki durum bu, o zaman Sayın Baykal lütfen konuşmanızı ona göre ayarlayın. Halkın bir kısmı sizi sadece buradan dinleme olanağına sahip...

Siz iyi bir hatipsiniz. Az sözle de çok şey anlatabilirsiniz.

İDDİANAME

ŞEMDİNLİ AY PARDON ERGENEKON SAVCISI

Son zamanlarda nedense bu iki savcımızı çok karıştırıyorum…

Sanırım ikisinin de ortak özellikleri var. Birini düşünmek diğerini çağrıştırıyor bana…

Eskilerden usta bir yazar, gazetede yazması için davet edilmiş. Her şey tamam, sıra ücret konuşmaya gelmiş. Usta yazarımız :

-Kısa yazarsam şu, uzun yazarsam bu ücreti isterim.

demiş. Patron şaşırarak :

-Yanlış söylediniz galiba üstat ? Kısa için daha çok para istediniz !

diyince yazarımız :

-Hayır, tam da bunu söyledim. Uzun uzun anlatarak herkes bir şeyler yazabilir. Az sözle çok şey anlatmak uzmanlık gerektirir ! Ayrıntıda boğulma tehlikesi de vardır uzun yazmanın.

Ayrıntıda boğulma tehlikesi ! Sanırım işin özü de bu. Şemdinli Savcısı ayrıntıda boğuldu, mesleğinden de ülkesinden de oldu. Bir haberde dinlediğime göre Amerika’ya gitmiş. Bir insanın mesleğinden bu şekilde atılması zor tabii ki…

Şemdinli Eski Savcısı iddianamesinde bol bol, Fethullah Gülen’in düşüncelerine yer vermişti. Bir de Diyarbakır’da her kılığa kolayca girebilen suç dosyası oldukça kabarık bir gazetecinin kin duyduğu kişilere attığı çamurlara dayandırmıştı iddianamesini… Tutmadı ! Somut belge göstermesi gerekiyordu. Bulamadı. Siyasetçileri karıştırmaması gerekiyordu, iktidar siyasetçilerine raporlar gönderdi. Mecliste elden ele dolaştı ifadeler. Basına doğruluğu araştırılmamış, kanıtlanmamış , yalan yanlış bilgiler sızdırıldı. Ve sonuç ortada. Aklandığını öğrenemeden ölen bir kişi! Suçsuz yere suçlanan masum insanlar, boş yere hapislerde kaldı.

Üstelik dürüst, namuslu, yurtsever insanlar için bu tutuklama diğerlerinden daha ağır tahribatlar yaptı. Arsızlar yatar yatar çıkar; onlar için bu kadar hırpalayıcı olmaz mapuz damları ! Ve sonunda anlaşıldı ki onlar masum, savcı suçlu ! Adalet işledi, hak yerini buldu ; geç de olsa…

“Sabrın sonu selamettir.” “ Sabreden derviş muradına ermiş.”

Ancak bir de “Sabreden derviş beklemekten gebermiş ! “ diye kaba bir atasözümüz var. Umarım hiçbir masum insanımız bu duruma düşürülmez artık ! Tüm davalar kısa sürede sonuçlanır, suçlularla suçsuzlar hak ettikleri yaşama kavuşur. Gidenler için , aklanmadan ölenler için üzülmekten başka çaremiz yok ne yazık ki…

Nereden buraya geldim ? Ha uzun yazmaktan…

Burada eğer art niyetli olarak sözü uzatmadılarsa biraz da kendi meslektaşlarımı suçlayacağım. Bu savcıların Edebiyat- Türkçe öğretmenleri kim acaba ? Önemli olanın az sözle çok şey anlatmak olduğunu neden öğretmediler ki bu savcılarımıza ?

28 Temmuz 2008 Pazartesi

GÜVEN TURİZM'E TEŞEKKÜRLER


GÜVEN


Tarih 27 Temmuz 2008. Yer Ankara (AŞTİ). Saat 13.30.

Güven Turizm- 06 BA 0813 Plakalı otobüsün 33 no’lu koltuğunda yerime oturdum ve otobüs hareket etti… Dört saatlik yolculuk için birlikteyiz… Zonguldak yolundayız.

Üç gün önceki Metro Turizm deneyiminden sonra hiçbir şey beklemeden yolculuk yapacağım. Zaten yol kısa… Kitabımı açıp okuyacağım… Ancak baktım otobüsteki yardımcılardan biri bana gülümsüyor :

-Hocam, hoş geldiniz. Ben Endüstri Meslek Lisesi Mobilya Dekorasyon Bölümünde okurken orada öğretmendiniz. Edebiyat’tı değil mi ?

-Evet.

diyorum, o devamla :

Gerçi benim dersime siz gelmediniz ama sizi tanıyorum. Bir isteğiniz olursa lütfen söyleyin…

Yolculuk keyifli başlıyor… Ankara’dan henüz çıkmamışken sevimli, güzel hostes bayan yolculara bir şey ikram ediyor. Ben kitabımı okumaya devam ederken sıra bana geldi. Elime ne uzattı dersiniz ? Dondurma !

Biz yolcular dondurmamızı keyifle yerken hostesimizin su servisi başladı. Aradan çok az bir zaman geçince kek ve içecek servisi… Ben, sade kahve varsa , lütfen ! dedim. Tepside yok, bir saniye bekleyin ! Dedi ve sade kahveyi getirdi. Ve Metro’dakinin aksine kahve sıcak , su ise soğuktu !

Daha sonra “gazete “ servisi yapıldı. Dört saatlik yolun iki saati henüz dolmamıştı. Hürriyet, Sabah ve Takvim Gazeteleri bize ulaştı. Ön sıralara hangisi gitti bilmiyorum…

Derken yolu yarılayınca yirmi dakikalık ihtiyaç molası… Berk Tesisleri bu kez bana sevimli geldi ve kendime bir porsiyon domates çorbası ısmarladım. İçine de bolca rendelenmiş kaşar peyniri koydum. Limon, baharat ekledim. Harika ! Yemedinizse deneyin, beğeneceksiniz…

Yeniden otobüsümüze bindik. Suratsız hiç kimse yok. Otobüste konuk gibiyiz. Oysa Metro Otobüsünde Nazi Kampına götürülen tutuklular gibiydik hepimiz…

Sık sık su soğuk içecek servisi yapıldı… Aklıma Metro Turizm’de kahveyle ilaç içişim geldi. Su istemek büyük suçtu çünkü ! Burada ise istemediğin kadar servis yapıldı. Üstelik bana özel “ Bir isteğiniz var mı hocam ? “ inceliğini de gösterdi çalıştığım bir okuldan mezun , ama öğrencim olmayan görevli...

İşte dört saatlik yolculuk göz açıp kapayıncaya kadar böylece bitiverdi. Otobüsten inerken dinlenmiş olduğumu hissettim…

Teşekkürler GÜVEN TURİZM,

Teşekkürler ŞOFÖRÜMÜZ,

Teşekkürler SEVGİLİ BAYAN HOSTESİMİZ,

Ve

Teşekkürler İKİ YARDIMCI ERKEK GÖREVLİYE…

“GÜVEN ” İsmini fazlasıyla hak ediyorsunuz. Sizlere güveniyorum. Güvenli yolculuk için Güven Turizmi Seçin,diyorum ; yolu düşen herkese…

27 Temmuz 2008 Pazar

24 Temmuz 2008 Perşembe

KİM BU GÜZEL GÜZEL BAKAN ?

Bir bakanımızın Rus dizi oyuncusuyla ilgili resimlerini gördünüz mü ?

Ben gördüm ve çok beğendim. Haberi de okudum. Haberin doğruluğu için bir şey diyemem, ama resim yorumsuz gözlerimizin önünde...

Bakan Bey çok renkli bir kişi. Tüm yönetimdekiler gibi o da yurt dışına çıkmayı çok seviyor.

Şarkının birinde : " Eller kadir kıymet bilmiyor anne, senin gibi kimse sevmiyor anne !" diyor ama o bizler gibi küçük insanlar için öyle...

Ekabirleri dışarda daha çok mu seviyorlar ne ? İçerdekiler nankör. Kadir kıymet bilmiyor.

Kim mi bu bakan ? Her şeyi hazır bulmak yok ! Açın gazete sayfalarını bakın. Bakanımız da güzel bakıyor hani... Bakan ya ! Bakacak tabii ki...

Kıskanmak yok. Kıskançlık çok kötü bir duygumuz!..

Sen sen ne söylenip duruyorsun ? Duydum söylediklerini...

"Ele verir talkımı; kendi yutar salkımı " mı dedin ? İnkar etme hepsini duydum. Kıskanma, çalış senin de olur !..

METROYA BİNMEM ARTIK


Merhabalar,

Biraz dinlendim, Metro Turizmi anlatmaya devam...

Anlatmakla bitecek gibi değil... Otobüste servis dört kişiye yapılıyor sürekli. Diğerleri su isteyince en az 10 dakika beklemek zorunda... O da her zaman verilmiyor ve çok öfkeli bakışlar altında zorla, iki kez seslenince geliyor. Ama genç yabancı bayana ve şöförlere bardaklar koşa koşa gidiyor, giden yardımcı oradan ayrılmak istemiyor. Yüzünde güller açıyor, ama diğer yolcuları görünce canı sıkılıyor...

Neyse biz dura kalka yola devam ediyoruz. Gücümüz tükeniyor, şişen ayaklarımızı bir yerlere sığdıramıyoruz. Baktım, iki arka sırada koltuklar boşalmış. Yanımdan geçerken " Biraz boş yere geçebilir miyim ? " diye sordum. "Otobüste yer değiştirmek YASAK! " dedi ve hızla uzaklaştı. Otobüsteki uyumayan yolculardan gelen " cık cık cık " seslerini duymadı bile... Sonunda gece 3,5 'ta Bozöyük'te yarım saatlik mola verildi. Ben de indim, içeri girince baktım, ayak masaj aleti karşımda !

Madaj aletini görüp de durulur mu ? Durmadım ben de... Attım kendimi üzerine... Ohhh ayaklar sallandıkça bir rahatlama bir rahatlama ki anlatılmaz mutluluk ! Yol uzun, molalar bol... Git git bitmiyor. İkinci yarı için hazırlanmak gerekiyor. Bir de karşı tarafta masaj koltukları ! Güzel de bir koltuk masajı ! Yaşasın !
Eğer bugüne kadar denemediyseniz çok şey kaybettiniz demektir. Deneyin bana hak vereceksiniz. Masaj aletleri yolculukta can kurtarıcı, inanın doğru söylüyorum...

İkinci yarıda şoför değişti... Arkada dinlenen yedek şoför direksiyona geçti, diğeri arkaya uyumaya gitti. Yeni şoför oturur oturmaz yabancı bayan da hostes koltuğuna gelip kuruldu. Arkadan gelen sohbet seslerinin daha coşkulusunu yolculuk boyunca şoförümüzle sürdürdüler... Biz yolcular da şoförün eksik bıraktığı dikkatini toplaması için hep birlikte aynadan göz hapsine aldık sevgili şoförümüzü... Arada kızgın bakışlarını bize yöneltse de aldırmadık ! Kızgınlık onu dalgınlıktan kurtarıyordu...

Bir kez kahve ve kek verdiler ama su isteme cesaretini kolay kolay bulamadık. Acil durumlar dışında...

Eskişehir'den sonrasını hatırlamıyorum. Uykuya yenik düştüm sanırım. Gözümü açtığımda Polatlı'daydık... Sevgili yol arkadaşımla Canada ve Türkiye karşılaştırmasını yaptık bol bol. Olumlu ve olumsuzluklarını konuştuk iki ülkenin de... Özlemlerinden, yaşadıklarından, gitme nedenlerinden söz etti...

Öyle böyle AŞTİ'ye geldik. Yasak olan yerlerde inme teşebbüslerimiz boşa gitti doğal olarak...

Ve biz yolcular indik, bağajlarımızı aldık. Kenarda gideceğimiz yönü düşünüyoruz. Baktım otobüs boşalmış. Yasakcı muavin ve şöförler neşe içinde otobüse bindiler... Bir de kim bindi ? Bilin bakalım !

Bilemedinizse ben söyleyeyim... O, yabancı bayan !

Güle oynaya meçhule doğru büyük bir coşkuyla yola çıktılar...

BİR DAHA METRO TURİZM Mİ ASLA


İki gün önceden Metro Turizm'de yerimi ayırtmıştım;
23 Temmuz 2008, 19.30 'da kalkacak olan Ankara otobüsüne. Koltuk numaram 11... Bineceğim yer Dikili- Salihler Altı... Otobüsün plakası: 06 AS 6984 (5459)...

23'ünde 18.30' da geldim, biletim satılmış ! "Kusura bakmayın, Ayvalık' takiler hep böyle yapıyorlar?! " dedi. "Peki ne olacak?" dedim. 19 numaralı koltuk boşmuş, onu alıp beklemeye koyuldum. Kitap okurken zaman geçiveriyor, otobüs geldi, bağajı verirken görevli gencin davranışları çok itici geldi bana. Nerede ineceksin, sorusuna verdiğim tüm adresler için kocaman " Orası YASAK ! " yanıtını verdi... Şöför araya girdi , merak etmeyin, dediğiniz yerde indiririz sizi, AŞTİ'ye gitmenize gerek yok! Dedi demesine ama bizim genç "yasak, yasak !" diye söylenip duruyordu. Neyse, bağajı sonunda ait olduğu yere yerleştirdik. Daha 10' var , diye düşünürken, çabuk binin dediler ve 19.30'da kalkması gereken otobüs 19.20'de yola çıkmıştı bile! O anda tlf. çaldı, eşim arıyordu, benim aramama fırsat kalmadan kendimi zamanından önce otobüste bulmuştum. Kısaca " Hareket ettik, kapatıyorum." dedim ve kapattım. Bizim Nazi Subayı tavırlı hizmetli, karşımda dikildi, buyurdu: "Kapat o telefonu! YASSAK! " Ben "Kapattım zaten, erken kalkınca... " diyebildim. Yanımdan hızla uzaklaşmıştı o da...

Biraz kendime gelince baktım iki sıra önümdeki 11 numaralı koltıkta bir bayan oturuyor. Üzerinde fazla durmadım, yola çıkmıştık işte... Yolculuk kısa sürdü. Geldik Altınova'ya...

"Yarım saat mola ! "

Yeni yolcular gelirken biz eski yolcular beklemeye başladık. Bizim Yasakçı yardımcıyla iki şoför 11 numada oturduğunu sonradan öğrendiğim genç, biraz da rahat , yabancı uyruklu olduğu anlaşılan bayanın etrafında pervane... Hele yardımcının Nazi Subayı edasıyla dolaşması görülmeye değer bir manzaraydı. Hepimiz onları izliyoruz. 17 - 18 yaşındaki yardımcı; siyah güneş gözlükleri, jöleli saçları, papyon kıravatıyla büyük küçük tüm dağları ben yarattım, havasındaydı...

Birden: " Siz ne güzel okumuşsunuz, bizde kızlar pek okumaz!"
dedi bizimkilerden biri... Yaranmak istercesine... Yapış yapış !
Yabancı bayan: " Yoo sizde de kızlar çok güzel okuyor. Okumayanlar en dağdakiler. " dedi...

Ohh rahatladım ! Bizimkiler dünyayı kendi dar, karanlık gözlüklerin ardından gördükleri için herkesi de çevresindekiler gibi okumuyor sanıyorlar. Yabancı bayan bizi bizimkilere karşı savunmuştu...

Yolculuk başladı yeniden, başlamasıyla bitmesi de bir oldu. Geldik Sarımsaklı'ya ve yarım saat mola ! Genç yabancı bayan ve şoförlerler birlikte çay içip sohbet ettiler. Ben kitabımı okumaya devam ettim beklerken...

Sarımsaklı'dan yanıma bir yolcu oturdu... Pencere kenarı onunmuş, yer verdim geçti. Biraz sonra tanıştık ve Ayvalık'a nasıl geldiğimizi anlayamadım...

Adı Derya... Kanada'da oturuyorlarmış. Ailesini ziyarete gelmiş. Eşi de kendisi de ODTÜ mezunu ve petrol mühendisi imişler... Ankara'ya kayınvalidesine gidiyormuş. Eşi de Canada'dan yola çıkmış geliyormuş. Zor bir yolculuk olduğundan da söz etti... Ben de Amerika maceralarımdan, çocuklarımdan anlattım. Onu tanımaktan çok memnun oldum, yol boyu her konuda sohbet bettik, pek çok şeyi paylaştık ve sanırım birbirimizi anladık. Bu konuya daha sonra da belki değinirim. Şimdilik bırakıyorum, berbat bir yolculuk Derya sayesinde çekilir oldu...

Bu arada 11 nolu koltuktaki bayan yolcu her nedense en arka koltuğa alındı. Yanındaki yolcu geri kalan yolu tek başına geçirdi. Yani benim ayırtıp da alamadığım koltuk boş boş önümde yolculuğa devam etti.

Yol yorgunuyum, uyuyacağım şimdi. Gözlerim kapanıyor...

Devamı az sonra... Bekleyin yine geleceğim...

23 Temmuz 2008 Çarşamba

VEDA


Bugün de denize erkenden gittim. Nedense her zamankinden de güzel geldi bana... Elimizdekilerin değerini hep kaybedeceğimiz zaman daha çok anlıyoruz. Sevdiğimiz insanlarla da öyle değil mi ?

Sevgi sözcüklerini kullanmakta cimriyiz cimri... Sadece ayrılıklarda kullanıyoruz en çok. Sevdiklerimiz yanımızdayken de sık sık yapmalıyız bunu... Yitirirken değil.

Biraz önce bir dost komşum , Can Dündar'ın güzel bir yazısını göndermiş. Harika bir yazı... Okumadınızsa lütfen okuyun. Temel fıkralarıyla içinde bulunduğumuz durumu ne de güzel anlatmış. Tren devrilmeden, özellikle içindekiler, insinler trenden. Kendilerini de ulusu da kurtarsınlar. Biliyorum, çoğu iki yıl olsun , emekli hakkı kazanalım diye "ya sabır" çekiyor. İki yıl dolup dolmayacağı belli değil ama tren devrilirse hep birlikte öleceğimiz kesin. Vatanını , ulusunu sevenler yapsınlar bunu... Onları buraya taşıyanlar için yapsınlar hiç olmazsa... Yoksa tarih affetmeyecek suçluları...

Yarın 24 Temmuz... Tarih sayfalarına bir kez daha bakmakta yarar var. Bu vatan kolay kurtarılmadı... Kişisel hırslar yüzünden batırmaya kimin hakkı var? Suç işlememek yetmez, suçluya göz yummak da suçtur. Nelere parmak kaldırdığımızı bilmek zorundayız. Bir ulusun geleceğiyle oynamayın lütfen...

Vatan elden giderken söyleyeceğimiz güzel sözleri duymayacaktır bile... Bizim de veda sözcüklerini dile getirecek dermanımız olur mu bilmem...

DİKİLİ


İki gecedir bahçe suluyorum. Dünyanın en zevkli işlerinden biri...

Gündüzler yetmiyor. Akşam geç saatlerde hava da serinlemiş oluyor. Ertesi sabah kalkınca bahçe daha bir canlanmış oluyor.

Çimler yemyeşil, güller yeniden açıyor; İzmir Oyası bile canlandı, çiçeklerini pembe pembe gözlerimin önüne serdi. Bakmaya kıyamıyorum. Ağaçlar, meyvelerimden buyur, der gibi hazırola geçti.
Kaysının dallarında hala meyve var. Şeftaliler iyice olgunlaştı, tek tek çimlerin üzerine düşüyor. Eriklerle üzümler de kıvamını bulmak üzere... Hatta erikler bu haliyle de çok güzel. Kütür kütür, görenlere, ye beni diyor...

Ve ben yarın Ankara'ya gidiyorum. Yine döneceğim buraya. Havasını, denizini, bahçesini, konusunu komşusunu seviyorum buranın...

Bu sabah 9.30'da denize gittim, tam iki saat yüzdüm, "Baba ve Piç"i okumaya devam ettim. Öyle güzel ki denizimiz anlatamam... Yarın sabah yine gideceğim. Akşama da yolculuk...

Umarım Ankara'da yazma olanağı bulurum. Emeklilikten mi, leyleği havada mı gördüm bilmiyorum. Esecek rüzgara göre yön değiştiriyorum son zamanlarda. Bakalım hayırlısı...

Biraz kitap okuyup uyumalıyım artık...

KEY


Key, key, key... Yetti gayrı... Verildi , verilecek diye diye milletle alay ediyorlar...

Kim, ne kadar alacak belli değil. Evliyseniz çalışan kadınlara yok, sadece eşine verilecek. Eşinizden ayrıldınızsa yandınız. Yine size bir şey yok. Erkekler alacak, kadınlar evliyse ya da boşanmışsa alamayacak ! Neden ?

Nedeni basit ! Kadın kısmının ne işi var dışarda ? Otursun oturduğu yerde ! Sırtından sopayı, karnından sıpayı !
Kalk diyince kalkmalı, otur diyince oturmalı dördü bir arada... Bir de türban takıp kocalarının yükselişine katkı sağlamalı...

Yağma yok. Atatürk kadınları kölelikten kurtaralı çok oldu. Eşitlik ilkesi getirildi. Yanlış hesap Bağdat'tan döner mi bilmiyorum ama, mahkemeden döneceği kesin...

Artık key key diye gülmeye başlayacağız, dikkat !

22 Temmuz 2008 Salı

KÜÇÜKKÖY BELEDİYESİ VE SARIMSAKLI VE SİVRİSİNEKLER


Sarımsaklı bir doğa harikası... Ülkemizin pek çok yerinde olduğu gibi... Özellikle sahil yolundan Ayvalık'a her gidişimde çamlar arasından denizi, güneşi, her şeyi her şeyi tekrar tekrar izlemeye doyamıyorum... Gözümü bu güzelliklerden alamıyorum. Ama... işte bütün sorun da bu amalarda gizli...

Siz bu güzellikleri elinizde bulmuşsunuz. Yaptığınız bir şey yok bu konuda. Şanslısınız, evet evet çok şanslısınız... Güzellikler olduğu gibi kucağınıza verilmiş. Al güzelliklerini koruyarak, güzelliklere güzellik katarak yönet demişler...

Demişler de acaba Küçükköy Belediye Başkanı bu görevini tam olarak yaptığına inanıyor mu ? İnanın hangi partiden olduğunu bilmiyorum. Sadece sokaklarını süsleyen yardım kömürlerinden biraz kuşkuluyum... O partiden olabilir, ama emin değilim.

Yalnız emin olduğum hayatımın hiçbir döneminde bu kadar "sivrisineklerin" saldırısına uğramamıştım... Bakıyorum burada doğru dürüst balkonda oturan yok. Hatta bazı balkonlar kapatılmış. Yazlık bir yer ve balkon kullanılmıyor...

Ben balkonu özellikle geceleri her akşam kullandım sivrisineklerle birlikte! Sallana sallana kitap okuma yöntemini geliştirdim. Ayaklarım sürekli , kollarım sırayla sallanıp durdu... Bitmek tükenmek bilmeyen sivrisinek saldırısı... Üçer beşer geliyorlar, kovdum,tamam başardım diyorum. Hayır hiç faydası yok! Kollarım bacaklarım hep bıraktıkları izlerle dolu... Bant mant, ilaç milaç fayda etmiyor. Beşi gidiyor, on beşi geliyor... Haksızlık etmeyeyim bir gece sanırım belediyenin arabasıyla ilaçlama yaptılar. Dördüncü kat balkonda oturuyordum, kokusu bile gelmedi... Sanırım tasarruf yapıyorlar; bizim siteyi ilaçladığımızdan da az ilaç sıktılar... Doğal olarak sivrisineklerle ben yukardan ilaç arabasının gisişini farklı duygularla izledik. Ve aramızdaki savaş aynen devam etti !

Bir de kaldırımlar ! Bazı yerde sadece kum serpip oldukça aralıklı kaldırım taşlarını serpiştirmişler... Bunu ben değil, inşaat mühendisi olan kardeşim söyledi...

Ya her güzelin bir kusuru olur, demeyin... Bize verilen güzellikleri korumak , kollamak zorundayız. Küçük ihmaller büyük kayıplara neden olur. Sonradan bunları düzeltmek çok daha fazla emek gerektirir... Bazen işe de yaramaz tüm çabalar.

Benden söylemesi...

21 Temmuz 2008 Pazartesi

SON OKUDUKLARIM

Sarımsaklı günlerim genelde güzel geçti...

Birkaç kez Ayvalık'a gittik. Ayvalık'ın nefis sakızlı kurabiyesinden aldık. Ve tabii ki Ayvalık tostu da yedik. Birkaç yerde yedim ama Ramazan Usta'nın hazırladığı kadar güzelini yememiştim. Yolunuz Ayvalık'a düşerse mutlaka uğrayın. Açalye Çay Evi ve Ramazan Lale bu işi biliyor. Bize tostumuzu getiren sevimli garsonumuzun adını sordum, çekindi söylemedi, küçük bir dalgınlık yaptığı için çekindi, oysa hiç önemli değildi bizim için... Hepsine teşekkürler...

Sarmısaklı günlerime Kenan Doğulu Konseri de renk kattı. Bu kadar güzel şarkıları olduğunu doğrusu bilmiyordum. Çok da sevimli geldi bana, oldukça da yakışıklı görünüyordu zayıflayınca... Gençler tüm şarkılarını biliyor, o susunca hep birlikte bağırarak söylüyorlardı... Güzel bir gece oldu...

Bu kısa, tatil içinde tatilin, en güzel yanı da üç tane kitap bitirmem oldu.

Okuduğum kitaplardan birincisi Emin Çölaşan'ın " Kovulduk Ey Halkım " adlı kitabı. Medyanın içinde bulunduğu durumu biliyorduk ama içinden bir kişinin anlatmasıyla doğrulanmış oldu... Bu arada Ertuğrul Özkök'ün yazılarını okumayı hiç sevmediğim için daha önce okumamıştım. Emin Çölaşan'ın kitabı sayesinde okumak zorunda kaldım. İyi ki önceden okumamışım... Bekir Coşkun'un yazılarını severek okuyorum Hürriyet'te bir de Ahmet Hakan'ınkileri meraktan... Bazen Oktay Ekşi'yi de okuyorum. Okumayanlara önerilir.

İkinci okuduğum kitabı daha önce okumuştum, bir kez daha okudum. Bunu da okumayanlara öneriyorum. Betti Mahmudi'nin
"Kızım Olmadan Asla ". Özellikle kadınların okuması gereken bir kitap... İran gerçeğini görmek, Passadı tanımak ve Atatürk Türkiyesi'nin değerini anlamak için mutlaka okunması gereken bir kitap... Eleştirilecek yanları yok mu ? Var tabii ki ... Ama onlar anlatılanlar, yaşananlar karşısında önemsiz kalıyor.

Daha önce İstanbul'da Persepolis'i de izlemiştim. Oskar Ödülü Adayı 2008 En İyi Animasyon... Persepolis, Bir Çocuk... Bir Aile... Bir Ülke... Bir Rejim...

Tahran'da ailesi ile birlikte yaşamakta olan küçük Marjane'in ve ailesinin hayatı Şah rejiminin devrilmesiyle değişir. Rejim değişikliğini büyük bir sevinçle karşılayan aile yaşanan İslam devrimi ile birlikte ülkelerinin geçirdiği değişime ayak uydurmakta zorlanır. Aile çareyi Marjane'i politik tansiyonun giderek arttığı ülkeden göndermekte bulur. Aile ve çocuk çok acılar yaşar... Mutlaka izlenmesi gereken bir animasyon, ama gerçeği aratmıyor. Önerilir. Kızım Olmadan Asla ile aynı doğrultuda...

Son okuduğum kitap ise Doğan Cücenoğlu'nun Savaşçı adlı kitabı... Beni düşündürdü, özellikle gençlere önerilir...

Sırada hiç kitabını okumadığım bir yazar var . Elif Şafak, "Baba ve Piç". Okuduktan sonra düşüncemi yazarım...

Herkese iyi okumalar...

KÖMÜR TORBALARI SARIMSAKLI SOKAKLARINI SÜSLÜYOR


Bir haftadır Sarımsaklı'daydım...

Hava sıcak mı sıcak... İçerlerde bunaldıkça balkona çıkyorum, gözüm takılıyor... İçim yanıyor, bunalıyorum. Denize gitmek için yine önünden geçmek zorundayım...

Her yer çok güzel... Ağaçlar, çiçekler, palmiyeler, feliksler her şey her şey çok güzel. Oteller,pansiyonlar, lüks apartmanlar, deniz, denizden sandallarla satılan balık ekmek, kavunlu dondurma. Ve tatil... İnsan bu kavurucu yaz sıcaklarında başka ne ister ki... Hem de çok güzel ağırlanıyorum. Bir dediğim iki edilmiyor. Ama ben tatilin keyfini çıkaramıyorum... Neden, neden, neden?..

Beni rahatsız eden kömür ! Hayır hayır, yanlış anlamayın ! Mangal kömürü değil, taş kömürü hiç değil ! Torba torba üst üste yığılmış TC Başbakanlık kömürü... Üstünde öyle yazıyor, bir de satılmaz, yardım kömürü uyarısı var...

Beş katlı lüks bir apartman... Kardeşler Apartmanı... Yan duvarında bir ilan: 24 Saat sıcak sulu, lüks daire halinde pansiyonlar... Kapısında aynı renk, aynı model iki tane ford marka otomobil... Başka arabalar da var, ama onlar gidip geliyor, bu ikisini hep orada görüyorum... Ve bu iki gri renkli lüks arabanın arasında, demir bahçe kapısının dışında da kömür torbaları garip garip yatıyor... Belli ki hak ettikleri ilgiyi burada bulamamışlar... Bahçenin içine bile alınmamış... Anasız babasız çocuklar gibi sokağa terk edilmişler. Apartmanın çatısında güneş enerjisi kazanları onları küçümseyen bakışlarla havalı havalı yukardan dudak bükerek bakıyorlar... Kömürler hiç bu kadar aşağılık duygusuna kapılmadıklarını düşünüyor. Burada ne işimiz var , diyecek dermanları bile yok !

Vallahi ben bile yanlarından her geçişimde gözümü onlardan alamıyorum,Sarımsaklı'nın tüm güzellikleri bir kenara bırakıp bu yaban, buraya hiç uygun olmayan TC Başbakanlık yardımı satılamaz olan kömürlerine bakıyorum... Aynı duyguları buraya yakın Ergin Apt. bahçesindeki kömür torbalarını görünce de yaşıyorum. Kim, hangi akla buraya bu kömürleri getirip yığmış ki ?

Çocukluğum, gençliğimin bir bölümü Doğu Anadolu'da geçti... Orada odunun, kömürün ne kadar değerli olduğunu yaşayarak öğrendim. Kırdırdığımız odunun kırıntılarını, aldığımız kömürün tozlarını bile toplardık. Çünkü bilirdik ki kış çetin, kış soğuk... Kömür altın, kömür kara elmas... Kömürlüklerimize, odunluklarımıza özenle yerleştirirdik. Bir yıl boyunca da odun kömür parası biriktiridik...

Kömür yığınlarını Sarımsaklı sokaklarında gördükçe tadım kaçıyor, haykırmak istiyorum ! Alın bunları buradan, alın ! Götürün çok uzaklara, soğuk diyarlara, ihtiyacı olanlara...

Vallahi yakışmıyor. Lüks arabaların arasında, yazlık lüks konutların önünde bu kömür torbası yığınlarının ne işi var ? Söyler misiniz ne işi var ? Bunun adına yardım diyenler, lütfen gelsin görsünler... Yardım ettikleri nasıl da keyif çatıyor yazlık konutlarında... Hatta kiraya verdikleri 24 saat sıcak sulu lüks dairelerinden birinin bir haftalık kira bedelini de sorsunlar...

Sonra da Sarımsaklı sokaklarını süsleyen ! yardım kömürlerini toplayıp ihtiyaç sahiplerine lütfen iletsinler... Allah için yapsınlar bunu...


Not: Meraklısına, Tokgöz durağında inip Kardeşler yada Ergin Apt. sorsunlar... Sokaktaki kömürleri göreceklerdir. Bunlar benim her gün gördüklerim...

15 Temmuz 2008 Salı

ERGENEKON DESTANI


Ergenekon destanını bir kez daha okumak lazım... Dağı eritip özgürlük yolunu nasıl da açmış atalarımız...

Bir de Ergenekon Davası var şu sıralar... Dosyalar dağ gibi yığılmış... Bir bir ,büyük gürültülerle içine alınanlar, çıkıyor. Son olarak Sinan Aygün de özgür...

Ulusça izliyoruz... Meğer darbe yokmuş... Terörmüş ama başka türlü bir terörmüş...

Günlüklerle ilgisi yokmuş... Onlarla ilgili soruşturma yokmuş...

Kasa olarak içine alınan ve ne yazık ki yaşamını yitiren Kuddisi Okkır , kasası değilmiş bu örgütün... Aksine cenazesini kaldıracak parası bile yokmuş...

Muş muş muş... Duyulan geçmiş zaman bitsin artık... Di'li geçmiş zaman , görülen geçmiş zaman gelsin artık...

Bekleyip göreceyiz... Hukuk işledikçe karanlıklar aydınlanacak... Suçlular cezasını çekecek...

Adalete güveniyoruz...

HAMARAT KİM SEN KİMSİN


Bu yıl hamaratlığım üstümde mi ne ? Sanki çalışmaya geldim tatile... Sabah 08.30'da yolcularımın yerine ulaştığı haberini alınca rahatladım. Ardından da kolları sıvadım, işe giriştim.

Yalnızlık zor be... En sevdiğim kahvaltıyı bile yapmayı canım istemedi. Bir iki kayısı yedim ve bir yığın kaysıyı çekirdeklerinden ayırdım; yıkadım , yıkadım, yine yıkadım. İşe yararlarını ayırdım komşulara dağıttım, birazını yine reçel için ayırdım. Babamlar sevmiş, kayınvaldem ve kayınpederim teşekkür etmek için telefon açtılar, durulur mu ? Reçel yapımına devam, biz yemiyoruz ya başkaları da yemez sanıyoruz, ama değil... İsteklisi çok bakıyorum da... Ne yazık ki kaysılar eskisi gibi değil. Komşu bu ağaç kuruyacak gibi diyor. Bu da beni üzüyor. Çünkü Malatya Kaysısına benzeyen meyveler, şimdi küçük ve kuru gibi. Çoğunu çekirdeklerini çıkardıktan sonra attım. Çekirdekleri atmadım...Cimrilik demeyin, çekirdekleri badem gibi oluyor kuruyunca... Meyvesi eski lezzetini kaybetmiş ama çekirdekler hala aynı... Ben yazarken reçelim de pişiyor... Umarım güzel olur...

Kaysıları ayıklarken iki komşum geldi. Onlarla çay içtim. Çocuklardan kalan börek ve poğaçalardan ikram ettim. Onlar gittikten sonra kaysılarla didişmeye devam ettim. Bu iş tamamlandıktan sonra önce üst katı, sonra alt katı temizledim. Ön ve arka balkonu yıkadım, ben temizlikle uğraşırken bulaşık ve çamaşır makinalarını çalıştırdım sırayla... 20.30'da işi bitirdim. Akşam yemeğimi yedim tek başıma... Ve akşam komşularımızla taş okey oynadık, ve yenildik.

Gece yarısından sonra Külkedisi ( Sindirella ) gibi bilgisayarımın başına koştum...

Yarın Sarımsaklı'ya gideceğim. Kapıda araba, çantada ehliyet var. Hamaratım diye övünen ben nasıl gideceğimi düşünüyorum kara kara... Araba kullanmak tencereye kaysıları doldurup üzerine şeker koyup kaynamasını beklemeye benzemiyor. Geç direksiyonun başına da o zaman konuş Aysema Hanım!

14 Temmuz 2008 Pazartesi

YOLDA YOLCUM VAR BENİM


Esme rüzgar, yağma yağmur ; yolda yolcum var benim...

Yoğun, çok yoğun bir hafta geçirdik. Evimizde gençlik rüzgarları esti esti esti ve bugün akşamdan sonra duruldu... Küçük kızım ve arkadaşları geldi... O ne coşku, o ne enerji... Gençlik güzel, gerçekten güzel.

Okullar bitmiş, işe girilmiş, tatiller kısalmış... Kısalmış ama kısa tatile ne çok etkinlik sığdırılmış. Hızlarına yetişmek olanaksız...

Bir kısmı yurt dışı yolcusu... Diğerleri de gitmeyi tasarlıyor... Yazık ülkemize... Bu çocukları yaban ellere kaptırmamanın yolları neden aranmaz ki... Beyin yıkanmak için dökülen paralarla ne güzel işler yapılırdı, ama birileri yapmak için değil; yıkmak için uğraşıyor...

Şu anda değişik yönlere doğru yollarda olan herkese iyi yolculuklar diliyorum. Yolları açık ve aydınlık olsun... Kimsenin gözü yollarda kalmasın.

Esme rüzgar, yağma yağmur; yolda yolcum var benim...

11 Temmuz 2008 Cuma

SÖZÜMÜ GERİ ALIYORUM


Bir önceki yazımda da , daha önceki yazılarımın bir kısmında da "Verin dünyayı kadınlara, görün nasıl güzel yönetecekler. " demiştim. Şimdi vazgeçtim bu görüşümden... Neden mi ?

Nedeni şu anda TV'lerde konuşan iki kadın... Biri Gülay Göktürk, diğeri Nazlı ılıcak... Ne zaman bu ikisini dinlesem utanıyorum bu düşüncemden...

Otuzikinci Gün'de Gülay Göktürk, Siyaset Meydanı'nda da Nazlı Ilıcak... Onlar da hem savcı, hem avukat, hem hakim!.. Sanki onlara da bilgiler servis edilmiş. Hükmü vermişler.

Belgelerin fotokopisi yapılıp birilerine veriliyor... Her şeyi bir yana bırakalım yapılan en açık saldırı Hukuk Devleti oluşumuzadır. Ulemaya mı soracağız bundan sonra... Ne çok ulema türedi son zamanlarda...

Şemdinli Savcısının bu arada Amerika'ya gittiğini söylediler... Bence başkaları da hazırlıklara başlasın. Büyük ulema gelemeyecek nasılsa. Siz de burada kalamayacaksınız sonunda, insan içine çıkamayacak duruma düşeceksiniz. Doğru Amerika'ya.
Aslında bu Amerika işini de anlayamıyorum... Neden Amerika ? Onlara yakışan başka ülkeler de var...

Şemdinli Savcısı da servis konusunda çok uğraş verdi... O zaman da yalan yanlış bilgiler ortalara saçıldı. Sonunda meslekten atıldı, ve kendini Amerika'ya attı.

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar... Gerçekler ortaya çıkacak , çıkacak ama insanlarımızın çektikleri ne olacak ? Şemdinli savcısının Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi konusundaki yaptıkları da kasıtlıydı. Gerçekler ortaya çıktı. Hak yerini buldu, bunda da gerçekler aydınlanacak... Ama orada da suçsuz olduğunun kanıtlandığını göremeden ölen insanlarımız oldu, burada da... Daha neler olacak yaşayıp göreceğiz...

Dünyayı kadınlara vermeyelim. Sözümden vazgeçiyorum. Dünyayı insan gibi insanlara verelim. İyiden, güzelden, doğrudan yana olanlarına... Kadın ya da erkek olmaları farketmez...

Ah Atatürk ahh... Sen işi çözmüştün. Eğitim Birliği Yasası yani Tevhid-i Tedrisat Kanunu... Sonradan bunu sulandırdılar. Ülkeyi bölmenin yolunu açtılar... Şu anda iki farklı şekilde, birbirine düşman olarak yetiştirilen insanlar var. Bir de yalakalar, çıkarcılar, dönekler, yalancılar, iftiracılar... Bir kör dövüşü ülkeyi uçuruma doğru sürüklüyor... Karşı görüştekiler her yol mübah anlayışı içinde saldırmaya devam ediyor. Ellerindeki karayı önüne gelene sürmeye çalışıyor.

Yine de umutsuz olmayın. Umut sizsiniz...

10 Temmuz 2008 Perşembe

NELER OLUYOR BİZE ?

Bugün neredeyse tüm günü Sarımsaklı da geçirdik. Kardeşim ve babamla... Dün de oralardaydık. Karşılamaya yetişemedik ama diğer sorunlarında epeyce yardımımız oldu. Evlerine yerleştier iyice...

Gündüzün hareketsizliğine karşın gecesi cıvıl cıvıldı Sarımsaklı'nın. Nefis Ayvalık tostondan da yedik. Her şeyi yerinde yemek gerekiyor sanırım. Başka yerlerde de Ayvalık tostu diye yapılıyor, ama buradakinin tadını tutmuyor.

Sarımsaklı'nın girişinde kocaman bir Atatürk Resmi ve O'nun güzel bir yazısı bizi karşıladı. " Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşamayı düşünenler... "

Panonun arkasında da yine kocaman bir Türk Bayrağı... Orta refüjde ise kadınlar çalışıyor. Palmiyeler dikilmiş ortaya, ağaçların altını çapalıyorlardı... Helal olsun, dedim kendi kendime... Verin dünyayı kadınlara da görün güzellikleri... Hünerli elleriyle hamurdan ekmek yaptıkları gibi topraktan da cennet yaratıyorlar... Öyle canla başla çalışıyorlardı ki hayran olmamak olanaksız. Sevgilerim onlara da gitsin.

Ve haberler... Yine kan, yine gözyaşı, yine acı... Güzel haberler duymaya öyle hasret kaldık ki...

Ülkemiz üzerinden oynanan oyunların sonu gelmeyecek mi ? Bu arada İran senaryoları da ucundan kıyısından araya sıkıştırılmış. İran'la ilgili senaryolar hazır da sıra bizi hazırlamaya gelmiş anlaşılan. Irak halloldu, sıra İran'da. Ya sonra ? Sıra bize mi gelecek ? Sustukça kaybediyoruz. Büyük Ortadoğu Planı uygulamaya geçti, adım adım ilerliyor... Önüne çıkan engeller şöyle ya da böyle temizleniyor.

Bu toz duman içinde Kıbrıs'ta anlayamadığımız bir şeyler kotarılıyor. Abant'ta Kürt sorunuyla ilgili neler planlanıyor ? Bilinmezlik her yandan ulusumuzu kuşatıyor...

Neler oluyor bize, neler oluyor ? Neler, neler, neler... Kim bilir neler ?..


10.07.2008

YALAN RÜZGARI

Yıllarca TV'lerde izlediğimiz Yalan Rüzgarı dizisi yeniden yayımlanmaya başlamış kanalların birinde...

Çok kızıyorduk dizideki kahramanların söyledikleri yalanlara... Şimdi bakıyorum da bizim bazı yazılı ve görsel medyanın yalanlarının yanında ne kadar da masum kalıyorlar...

Onlar kişisel yalanlardı. Aşkları, kişisel ilişkileri etkiliyordu. Zararı kişilere dokunuyordu... Bizdeki öyle mi ya ?

Topyekün bir ulusu etkiliyor. Geleceğimizi yok etmeye yönelik yalan ötesi... İftiranın bini bir para... Çıldırmış gibi yalanlarının gerçek olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Kanıt yok ki kanıtlayabilsinler ! Ama kandırma, korkutma, yalan, dolan konusunda oldukça başarılı olduklarını görüyoruz. Kendi söylediklerine bir süre sonra yine kendileri inanıyorlar...

TRT'de dün "Ezber Bozan" diye bir programa denk geldim... Sunucuyu da konuşmacıyı da tanımıyorum. İsimlerini de bilmiyorum. Ama konuşmacı her şeyi biliyor. İşi çözmüş. Savcılarımız bilmiyor, o biliyor. Herkesi yargılamış ve hüküm vermiş. Son yıllarda onlardan çok var. Daha önce neredeydiler, ne yapıyorlardı bilmiyorum. Ama son yıllarda garip garip kişiler kendilerine gazeteci diyip ağızları köpüre köpüre karalama kampanyası yürütüyorlar. Konuşacak kanal sıkıntısı çekmiyorlar da... Hepsi emirlerinde. Kucaklarını açmış bekliyorlar. Onlar da akil kişi (!) olarak toplumu aydınlatmaya, pardon ya, kandırmaya var güçleriyle çalışıyorlar...

İç ve dış düşmanlarımızın Atatürk'le kavgaları hiç bitmedi ki... Asıl suçlu Atatürk... Önce ucundan kıyısından ona saldırdılar. Gece karanlığında, kirli elleriyle heykellerine saldırdılar, olmadı. Sonra duvarlardaki resimlerinin kaldırılması gerektiğini birileri aracılığıyla söylemeye başladılar, tutmadı... Şimdi Atatürkçü Düşünce'ye saldırıyorlar dört yandan. Merak etmeyin o da tutmayacak, o da olmayacak...

Atatürk, temelleri öyle güçlü atmış ki ne yaparlarsa yapsınlar başaramayacaklar. Atatürk'ün eserleriyle dolmuş ülkemiz, Türkiye Atatürk olmuş, Atatürk de Türkiye... Gönüllerden Atatürk sevgisini çıkaramazsınız, boşuna çabalarınız. Atatürkçüleri suçlayanlar dönsün kendilerine baksın , suçun katmerlilerinin kendi aralarında olduğunu görecekler... Hem de ne suçlular ... Hem de ne suçlar...

Ezberletilmiş konuşmalarla monologlar da oldukça başarılı hepsi. Ama işin içine diyalog da girince nasıl da komikleşiyorlar, bilmem dikkatinizi çekiyor mu ? Onun için de tek kişilik ya da tek yanlı kişilerle konuşmayı seviyorlar... Bugüne kadar bazı parti milletvekillerinin tartışma programlarına katılmasına neden izin verilmediğini düşündünüz mü ? Düşünmüşsünüzdür... Ezber konusunda mükemmel olduklarını biliyoruz... Ama biri onlar ezberlerini okurken bir şey sormayagörsün, o anda şaşırıp kalmıyorlar mı? Ya başa dönüp yeniden ezberden okumaya çalışıyorlar ya da karşısındakilere saldırmaya... Hani ezberlediğimiz bir şiiri okurken şaşırdığımız zaman yaparız ya ? Kaldığımız yerden devam etmek zor gelir. En başa döneriz ya, bunlarınki de öyle... Ezberleri bozulmasın yeter ki... Onun için tek kişi güreşmeyi severler...

Yeniden Hasta Adam olmamızdan korkuyorum... Yalan rüzgarlarından üşütmek üzereyiz... TC Savcıları bu yalan rüzgarlarına dur demek zorunda... Yoksa oynatmaya az kaldı... Oynatan insanların da ne yapacağı hiç belli olmaz... Herkes aklını korusun... Yoksa bu gemi batarsa kurtulan olmayacak... Yalancılar bile...

09.07.2008

9 Temmuz 2008 Çarşamba

KAYSI REÇELİ


Akşamdan beri reçel işiyle uğraşıyorum.

Önce tek tek dalından topladık, güzelce yıkadık. Sonra ikiye bölüp çekirdeklerini çıkardık. Bir kısmını terasa serdik , kurumaya bıraktık. Diğerlerini de reçel yapmak üzere tencereye koydum. Şimdi sanırım pişti. Uzun zamandır pişmesini bekliyordum.Ocağın altını kapattım. Sabah tadına baktıktan sonra bir taşım daha kaynatıp kavanozlara dolduracağım...

Aslında reçel yemiyoruz. Ancak gezmede biri çıkarırsa severek yiyiyorum, bir seferlik. Neden mi yapıyorum ? Sevdiklerimize armağan olarak vermek için tabii... Kendi bahçemizden, kendi elimle pişirerek vermek beni mutlu ediyor...

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı hatırladım şimdi. O da yaptığı reçelleri, kendi eliyle ördüğü eldivenleri dostlarına armağan ediyormuş.

Toplumda bazı insanlar sürekli almaktan, bazıları da vermekten hoşlanıyor. Ben ikincilerdenim galiba... Ya siz ? Düşünün bakalım...


KIZ MI ERKEK Mİ ?


İstanbul'da doktora gitmiştik... İlk kez torunumu orada gördüm. Ultrasonda, annesinin karnında... Kıpır kıpır, yerinde duramıyor sanki... Minicik kalbi küt küt atıyor, heyecanlı belli ki... Kolay mı anneaneyle tanışmak... Anne babayla tanışıklığı çok, ama benimle ilk kez tanıştı üç aylıkken...

Doktor , bir yandan cinsiyetini belirlemeye çalışıyor ; bir yandan da kız mı , erkek mi olsun , diye soruyor. Ben, farketmez diyince de : "O zaman erkek olsun istiyorsunuz . " diyiveriyor...

Hayır, benim için fark etmiyor gerçekten. İnsan olsun yeter. Kaldı ki iki kızım var biliyorsunuz. Bundan hiç şikayetçi olmadım ki... Aksine ikisi de beni çok mutlu ettiler.

Durum böyle, ama yine de çok merak içindeyim. Bugün yarın haber bekliyorum. Sanırım cinsiyeti belli olacak. Hayırlısı olsun. Sağlıklı olsun. Analı babalı olsun...

Karşı komşumuzu izliyorum. Torunları yanlarında... Bütün gün onunla uğraşıyorlar. Hem çok keyifli, hem de zor bir durum... Çocuk anne babasını özlüyor, buradan da vazgeçemiyor, onları da alıp gelelim, diyor. Bir de kardeşini, kıskandığı kardeşini, özlüyor. Yıllardır denize gitmeyen komşum, şimdi torununu denize götürüyor... Sevginin gücü bu işte...

Kız mı erkek mi ? Ne farkeder ki ? Eskiden belki önemliydi. Erkek çocuk evlense de aileyle oturuyordu ; kız ise el'e veriliyordu ! Şimdi öyle mi ya ? İki genç, birlikte kendi yuvalarını kuruyorlar, kendi yaşamlarını paylaşıyorlar. Biz de öyleyiz, bizim çocuklarımız da... Mutlu olmalarını dilemekten başka bir isteyimiz de yok...

Mutlu olsunlar, mutlu yaşasınlar...

8 Temmuz 2008 Salı

TATİLE DEVAM


Yeterince dinlendik. Yarın gezilerimize başlayacağız. Önce Altınova, sonra Sarımsaklı, Ayvalık, Cunda ( Alibey Adası )...

Her yıl pek çok kez gidiyoruz, gelen misafirlerimizi götürüyoruz yine de ilk kez görüyormuşum gibi seviniyorum...

Cunda'da yediğimiz balığın tadı on ay dilimizden düşmüyor. Hele koylarında denize gire gire yaptığımızı deniz turları... Orada istediğiniz kadar servis yapılan balıklar, karpuz...

Ayvalık tostunun tadını başka nerede bulabiliriz ki... Yemedinizse önerilir...

Yakında Dikili Festivali başlayacak... Bizi buralarda yazlık almaya da bu festivaller yöneltti zaten...

Eskiden karşıydım yazlık evlere. Ne gereği var ; ölü yatırım, bir ay tatil yapacağız diye ev mi alınır, diye düşünüyordum. Hep aynı yere gitmek sıkıcı olur kanısındaydım. Ama artık bu düşüncem değişti... On üç yıl oldu, büyük bir özlemle geliyoruz... Komşularımızı sevgiyle kucaklıyoruz... Kendi evimizde özgürce tatil yapıyoruz. Eşim de emekli olunca daha uzun kalabileceğiz. Seviyorum burayı...

Yalnız bu arada, yazlık kooparatife üye olmak isteyenlere bir öneride bulunmadan da geçemeyeceğim... Dikkatli olsunlar. Diğer üyelerle erken zamanda tanışsınlar. Yoksa bizim gibi iki ev parası ödeyip bir ev sahibi olabilirler... Uyandık ama biraz geç uyandık. Benden hatırlatması...

Herkese sevgiler, saygılar Dikili'den...

7 Temmuz 2008 Pazartesi

TESBİH ÇEKMEK


İnsan niçin tesbih çeker ?

Benim bildiğim tesbih ibadet edilirken çekilir, namaz bitmiştir, seccadeden kalkmadan tesbih çekilir, dua edilir ve huzur duyularak
ibadet görevi tamamlanır. Biz böyle gördük büyüklerimizden...

Bir de boş insanlar vardır, çoğunluğu erkekler... Yapacak işleri olmadığında oyalanmak için tesbih çekerler... Kadınların her zaman yapacak işi olduğundan, olmasa da her şeyi kendilerine iş edindiklerinden böyle bir tercihleri yoktur. Ama eskiden çocuklarla, büyüklerle birlikte yaşanan kalabalık aile dönemlerinde, yaşlı nineler de tesbih çekerlerdi oturdukları yerden. Yine de sayıları çok değildi; çoğu boş duracağına birilerinin ayağına çorap örerlerdi...

Neden bunları yazıyorum? Bu konu da nereden çıktı, demeyin...

Can Dündar'ın Ergenekon soruşturması kapsamında altı ay önce sorguya alınışının öyküsünü anlattığı yazısını okumuşsunuzdur.Sorgu iki buçuk saat sürmüş, ve o süre içinde savcı iki saat konuşmuş ve iki buçuk saat de tesbih çekmiş...

Şaşırdım kaldım ! İbadet olamaz görev başında... Boşluktan canı sıkılamaz, kendini oyalayacak işi var. Hem de ülkenin en büyük, en kapsamlı davasını sürdürüyor kendisi... Bir yıldan beri sürdürdüğü davanın iddianemesini hazırlayacak zamanı yok.

Can Dündar , altı ay hukuka saygı gerekçesiyle yaşadıklarını yazmamış. Gizlilik kararına uymuş.

Mustafa Balbay, beş günlük gözetim altında yaşadıklarını, kendisine yöneltilen soruları, terör örgütüne üye olma suçlamalarını hukuka saygı ve soruşturmanın gizliliği kuralına uyarak açıklamayacağını söyledi, serbest bırakıldığı anda...

Sanırım savcının başını kaşıyacak zamanı yok... Çünkü tüm ifadeler satır satır Samanyolu TV'de yayınlanıyor. Gizlilik mizlilik, hukuk mukuk hak getire... Sanki savcı da onlar, hakim de... Hükmü çoktan vermişler... Bunların evini aramaya da gerek yok. Açık açık TV haberlerinde yayınlıyorlar...

Acaba savcı da bütün bu yaşananlara bakıp herkes gibi ya sabır diye diye mi çekiyor tesbihini...

İnsan sürekli neden tesbih çeker ki...

6 Temmuz 2008 Pazar

MEYVEDEN DALLAR KIRILIYOR


Ne çok meyve var bahçede...

Kayısının dalları kırılacak neredeyse... Ama nedense bu yıl biraz küçük , biraz da kuru gibi... Sanırım susuz kalmış, ya da küresel ısınmanın olumsuz etkileri kapıya dayanmış. Zaten son ana gelmeden önlem alma gibi bir huyumuz yok. Tehlike kapıya dayanacak ki aklımız başımıza gelsin...

Elma ve şeftali ağaçları sağlıklı, meyvesi de bol... Tam olmasa da yenebilecek durumda... Üzümler salkım salkım karşımızda. Çekirdeksiz üzüm. Yakında onlar da olgunlaşacak. Bir de erik ağacımız var, mürdüm eriği... Onun da dalları dolu meyveyle. Yalnız olgunlaşması için zamanı var daha...

Anlayamadığım bu kadar bol meyve var ülkemizde... Bizler neden satın alırken çok pahalıya alıyoruz. Üreticinin kazanmadığı kesin... Tüketici zararda... Aracılar malı da parayı da götürüyor anlaşılan.

Artık meyveye para harcamıyoruz burada, bize de komşularımıza da yetecek bollukta meyve var ağaçlarımızda. İsteyen herkes gelebilir. Eli boş dönmeyecektir bahçemizden. Üstüne de bir deniz banyosu...Havamız da çok güzel... Hıı ne dersiniz ? Gelmeye değmez mi ?

Bekliyoruz, herkesi...

MERHABA BALBAY MERHABA



Merhaba Mustafa Balbay, Merhaba...

Hoşgeldin aramıza, hoşgeldin. Gözümüz, kulağımız, yüreğimiz seninleydi...Sensiz olmuyor, tıpkı İlhan Selçuksuz olmadığı gibi...

Diğer Atatürkçüleri de aynı yürekle bekliyoruz...

Cumhuriyet sizsiz de olmuyor, bizsiz de...

Türkiye Cumhuriyeti sonsuza değin yaşayacak... Bunu dost düşman böyle bile...

Merhaba,

İyiden, güzelden, doğrudan yana olan herkese binlerce kez Merhaba...

Güneş balçıkla sıvanmaz... Aydınlıktan yana olan herkese merhaba...

Aydınlıklar karanlıkları dün de boğmuştu, bugün de boğacaktır, bu böyle biline...

Merhaba Can Dostlara Merhaba...

Karanlıktan bıktık usandık, aydınlık yarınlara merhaba...

BIRAKIN YAŞAYALIM

Bu sabah zil sesiyle uyandık...Komşularımız merak etmişler... Biz geç kalktık, onlar bizim için meraklanmışlar... Denize de gitmediğimizi araştırmışlar, balkona da çıkmayınca kapıyı çalıyorlar... Söyler misiniz burası sevilmez mi ?

Kahvaltıyı eşimle birlikte hazırladık, balkon masasına kurulduk... İki çeşit peynir,zeytin ve domates, salatalık, biber... Kepek ekmeği... Çay... Balkondan balkona sohbet... Günaydınlar, afiyet olsunlar... Ne dersiniz burayı sevmekte haksız mıyım?

Kahvaltının sonuna doğru manavın sesini duydum... Domates, biber, salatalık, patlıcan, üzüm, şeftali, çilek... Arabasıyla dolaşarak satıyor. Kapınızın önüne geliyor. Kendi bahçesinde ürettiğini satıyor. Evde vardı, ama kahvaltıda yemek için biber baktım; dalından yeni kopmuş, küçük, taze biberler bana gülümsüyor. Satıcıya, bir kilo verir misin; yalnız sepetin altındakilerden , dedim ve bekledim kızmasını... Hayır kızmadı !
Hem dediğimi yaptı, hem de yarım kilo almamı önerdi ! Yarın yine geleceğim, taze taze alırsın, dolapta ne bekleteceksin ki, dedi... Evet siz olsanız burayı sevmez misiniz ?

Kahvaltıdan sonra bilgisayarımı alıp balkona getirdim. Karşı komşu görünmüyordu balkonda... Açar mı ki diye düşünürken baktım açık, benim için açık bırakmış... İşte yaşamanın güzelliklerinden biri daha... İnsan başka ne isterdi ki...

Yaşamak bu değil de nedir ? Sadece yaşamak istiyoruz... Bırakın kişisel hırslarınızı, çekişmelerinizi; han, hamam, yat , kat peşinde koşmalarınızı... Sizlerin hırstan kör olmuş gözleriniz yüzünden yaşamın güzelliklerini paylaşamıyor insanlarımız...

Sabah bu güzelliklerin sonunda bir haber... Ergenekon soruşturması kapsamında bir yıl önce tutuklanıp kanser olunca, öleceği anlaşılınca , eşine , al bak denilerek , hastane odasına bırakılan iş adamı Kuddisi Okkır, ölmüş, ölmüş, ölmüş... Ya da ölmesine birileri neden olmuş ! Acaba sebep olanların bir anlık da olsa uykuları kaçar mı? Varsa vicdanları sızlar mı ? Benim tadım tuzum kaçtı, uykularım da ... Ağlamak istiyorum!..

Yapmayın, Atatürk Türkiye'sinin, büyük önderimiz, Samsun'dan doğan Güneşimizin önüne geçmeyin. Güneş tutulması yaşatmayın bu ulusa... Bırakın yaşayalım. Bizim güneşimiz yolumuzu aydınlatıyor. Başka aydınlatma araçları sönük çok sönük kalıyor, gözleri kör ediyor. Biz Atatürk Aydınlığında yürümek istiyoruz. Çekin karanlık ellerinizi üstümüzden, yaşamak istiyoruz.

Bırakın yaşayalım...

5 Temmuz 2008 Cumartesi

YAZABİLİYORUM

Merhabalar... Herkese...

Ben yokken de okuyanlara, yorumlayanlara sevgiler saygılar, binlerce teşekkürler...

Şimdilik komşunun internet bağlantısını , o açtığı sürece, balkonumuzdan alabiliyorum. Yönetim bürosuna gitmeme de gerek kalmadı... Zaten kızdım yöneticimize... Site için kablosuz internet almış, ortak paramızdan ; sadece kendi evinden çekiyor. Müşteri temsilcisine başvuracağım, demişti ilk gün. İkinci gün sordunuz mu, dediğimde, bana numara veriyor, siz arayın diyerek... Benim sorunum yok, evimden çekiyor, diyor... Kardeşim, bunu kendi adına mı aldın, hayır... Eee
işte böyle, şimdi onla uğraşamayacağım. Yönetim, ben değil, biz olmalı değil mi ? Türkiye'de olamıyor işte...

Birazdan yürüyüş saatimiz gelecek, komşuları bekletmeyeyim... Görüşmek dileğiyle, herkese saygılar, sevgiler...

KİMLER SUÇLU KİMLER MASUM

PKK
Mafya,
Dolandırıcılar,
Hırsızlar,
Yolsuzluk yapanlar,
İhaleye fesat karıştıranlar,
Ahlaksızlar,
İstismarcılar,
Dört kadınla yaşayanlar,
Kadınları ikinci sınıf köle sayanlar,
Ülkeyi parça parça satanlar,
Ulusal kaynakları içerde ve dışarda birilerine peşkeş çekenler,
Dışarda kuzu, içerde kurt kesilenler,
İkinci Cumhuriyetçiler,
Gericiler,
Sahte Atatürkçüler,
Atatürk düşmanları,
Laiklik karşıtları,
Cumhuriyet düşmanları,
Hukuk tanımayanlar,
Ulusal Onur tanımayanlar,
Yobazlar,
Sık sık değiştim, dönüştüm demek zorunluluğu hissedenler,
Atatürk düşmanları, Atatürk düşmanları, Atatürk düşmanları...

Vatanını sevenler,
Ulusunu sevenler,
Ulusal çıkarlar için kişisel çıkarlarından vazgeçebilenler,
Dürüstler,
Kısa yoldan köşe dönmeyenler,
Çalmadan, çırpmadan insanca yaşamaya çalışanlar,
Emeğini tüketenler,
Kimseyi sömürmeyenler,
Her türlü sömürüye karşı çıkanlar,
Atatürkçüler,
Laiklik önemlidir, diyenler,
Hukuka saygılı olanlar,
Laik, demokratik, bir hukuk devletinde yaşamak isteyenler,
Atatürk Türkiyesi'nin yaşaması için gönül verenler,
Dünya ülkeleri arasında başımız dik, özgür, çağdaş, demokratik yaşam sürmek isteyenler,
Düşünen, araştıran, sorgulayan, okuyan, yazan kişiler,
İçi dışı aynı olan,ilkeli, tutarlı, esecek rüzgara göre yön değiştirmeyenler,
Değiştim, dönüştüm deme gereğini hissetmeyerek yaşayanlar,
Özü sözü bir olanlar,
Atatürkçüler, Atatürkçüler, Atatürkçüler...


Suç ne, suçlu kim, hangisi suç, hangisi değil ? Bilemedim, kafam karıştı... Bilen varsa söylesin...

Ben ikinci bölümdenim yine de... Bu hiç değişmeyecek... Bundan eminim...

Ne senden geçeriz Atam, ne senin eserinden... Dün de öyleydi, bugün de...

İN MİSİN CİN MİSİN ?

Bir iş adamı... Kuddisi Aktür... Ergenekon Soruşturması kapsamında sağlıklı olarak evinden alınıyor, tutuklanıyor... Bir yıl sonra Akciğer Kanserine yakalanmış olarak hastanede eşine teslim ediliyor. Henüz yargı önüne çıkarılmadan, davayla ilgili iddiamesi bile hazırlanmadan... Suçlu mu suçsuz mu belli olmadan... Komalık, ölmek üzere... Hapiste ölmesin diye sağlık nedeniyle serbest...

Sabah gözümü açınca NTV'de izledim eşini... Tedavi giderlerini karşılayacak durumum yok, diyor; bari bunu karşılasınlar, diye yakınıyor... Sağlıklı olarak aldılar, yargılanmadan, öleceği anlaşılınca geri verdiler, hastane yatağında... diyor.

Bu nedir bu ? Bu adam masumsa ne olacak ? Pardon mu diyecekler !..

Kaç kişi suçlu, kaçı suçsuz ?

Kanal 7, Samanyolu TV zil takıp oynayacak neredeyse... Her şeyi biliyorlar... El konan ajandaları satır satır okuyorlar gece boyunca... Tüm belgelere anında ulaşıyorlar... Soruşturmayı kim yapıyor ? AKP Kapatma Davası'nı yürüten savcıların görüntüleri her an tv'lerden insanların gözüne gözüne sokulurken, Ergenekon Davasın'ın savcılarının tek kare resimleri yok. İn misin, cin misin ? Kimsin, nesin, nasılsın, bir yıldır ne yapıyorsun ? Bu delillerin, neden belli kaynakların elinde olduğunu, sormuyorsun ? Onların eline, anında, nasıl geçtiğini biliyor musun ?

Kim kimle, nerede nasıl, niçin niçin niçin ? ? ?...

Yakalanan bombalar imha edilmiş. Deliller yok edilmiş, iddianame hazırlanmadan... Olacak iş mi ? Akıllar tutuk, yürekler katı... Gece karanlığında birileri üretiyor, üretiyor, durmadan üretiyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin başına kim bilir ne çoraplar örülüyor, örülüyor, örülüyor...

Sonunda örülmeye çalışılan çorabın ipleri birilerinin ayaklarına dolanacak... Şimdilik bu bilinmiyor, bilinmiyor, bilinmiyor...

Henüz belirsizlik sürüyor... Saklambaç oynanıyor... Elma dersem çık, armut dersem çıkma ! Herkes bir köşeyi tutmuş , bekliyor. Görünmez olmuşlar... Ama önünde sonunda inlerle cinler belli olacak, ortaya çıkacak. Güneşler balçık tutmayacak, tutmayacak, tutmayacak...

HAŞEMALILARIN SU BALESİ GÖSTERİSİ

Denize girdik. Harikaydı... Yüzdüm, yüzdüm yüzdüm ; çıktım, yine yüzdüm. Pırıl pırıl Ege'nin denizi... Ne Karadeniz'in soğuk dalgaları ne de Akdeniz'in sıcak, tuzlu denizi... Tam kararında... Ilık, dalgasız ve orta tuzlulukta...Kumları sayılıyor, dupduru... Karşıda Midilli Adası öyle yakın ki...

Bu arada güzel bir su balesi izledik ! Üç tane haşemalı bayan su balesi yaptılar... Herkes onları izledi, şaşkınlıkla... Bu yıl sayıları artmış mı ne ? Geçen yıl bir iki kişi görmüştüm. Bu yıl daha çok... Pespembe, masmavi, sapsarı, rengarenk haşemalılar...

Islak ıslak denizden çıkışları, birbirleriyle şakalaşmaları görülmeye değerdi !.. Kimse ne bikinililere , ne de mayolulara baktı... Herkesin gözü onlardaydı... Onlar da bu konuda ellerinden geleni esirgemediler doğrusu...

Dikkat çekmeyi nasıl da seviyorlar.

Bu ne perhis; bu ne lahana turşusu ? Anlayan beri gelsin...

Kumşunun getirdiği taze, organik sebzeler tatilin tadına tat kattı... Pazıları soğanla güzelce kavurup üzerine de yumurta kırınca nefis bir yemek oldu. Üzerine de limon, ohh yeme de dur bakalım... Güzel bir salata... Marol,maydanoz, tere, semizotu, yeşil soğan, kırmızı soğan, domates, salatalık, biber , mor lahana harmanlanınca ; üzerine de saf zeytinyağı , sirke , tuz karışımı dökülünce harika oldu.

Salata yapmaya üşenenlere şaşırıyorum, bu güzellikten yoksun kalmaya kimsenin hakkı olmamalı... Biliyorum, gece geç saatlere kadar çalışıp yorgun argın eve gelenlere zor, çok zor gelir, ama öyle leziz ki herkes tatsın istiyorum. Boğazımdan geçmiyor onlar adına... Yemek onsuz olur mu? Dün akşam ki balıkla da harika olmuştu...

Akşam yürüyüşü ve komşularımızla taş okey.... Her şey güzel, ama...

Gözümüz kulağımız haberlerde... Suçlu suçlu tatilin keyfini çıkarmaya çalışıyoruz...


03 Temmuz 2008 Perşembe

KORKUNUN ECELE FAYDASI VAR MI ?

Bugün yönetim odasına gittim, ama bağlantıda çözümleyemediğim sorunlar yaşadım. Yine blogumla kucaklaşamadım. Burada yazmaktan hoşlanmıyorum. Çaresiz katlanacağım. Ve yarın yeniden deneyeceğim...

Siyaset Meydanı'nı izliyorum... Saat 03.24...

Deniz Som, Metin Metiner, Sühel Batum ve Mürteza Türköne, Nur Sertel konuşmacılar... İki kişinin konuşması nasıl da yapay !

Geleceğimizden endişe ediyoruz. Korkunç günler yaşanıyor... Haberler , tartışmalar moralleri sıfırlıyor, dinlemeden durulmuyor, sinirler gergin mi gergin... Sonumuz hayrolsun...

Soruşturma devam ediyor. Güya haber yasağı var. Yalan yanlış bilgiler havada uçuşuyor. Basına birileri bilgi servisi yapıyor. Korkunç , çok korkunç...

Tatilin tadı kaçtı. Kitap okumaya çalışıyorum, gözüm kulağım televizyon haberlerinde... Gözetim altına alınanlardan bir kısmı serbest bırakılmaya başlandı. Elleri kelepçelenerek emniyete götürülen kişilerden serbest bırakılanların hesabını kim verecek ?

Hepsinden kötüsü yargıya, orduya , güvenlik güçlerine karşı oluşturulmaya çalışılan kuşkular... Düşmanın yapamadığını içerden birileri büyük bir çabayla yapmaya çalışıyor. İddianame ortada yok... İnsanlar bir yıldan beri içerde tutuluyor, yenileri getiriliyor...

Şu anda Kanal 7'de yine gizli bir bilgi veriliyor. ADD Genel Başkanı Şener Eruygur'un Ajandasında ,sözde, darbe girişim planı yazıyormuş... Uzun uzun kaos ortamını nasıl hazırlayacaklarını ajandaya dayanarak anlatıyor sunucu... 7 Temmuz'da darbe yapılacakmış ve bu soruşturmayla önlenmiş. Şu anda Fehmi Koru'yla "bildik senaryolar" dedikleri darbenin önlendiğini söylüyorlar... Meğer bu kişiler pek çok kişiyi öldüreceklermiş.

Sinan Aygün'ün evindeki para kasasının açılışı anlatılıyor. Görenler gözlerine inanamamış... Polis "Atatürk'ü sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama paralarınızda Atatürk yok." demiş.

Evet bütün bunları siz nereden biliyorsunuz, demezler mi adama... Fehmi Koru, yine çok bilmiş bilmiş konuşuyor...

Dengir Mir Mehmet Fırat... Beni hep tedirgin ediyor... Garip çok garip...

Başbakan üç kez süikasttan kurtulmuş TV,'ye göre... Üçü de kadınmış. Biri Güvenlik Güçlerince öldürülmüş. Bunların da Ergenekon örgütüyle ilgisi varmışmış ! Kanal 7 , Samanyolu öyle diyor... Tuhaf, çok tuhaf...

Meclis TV'de Kamer Genç'i dinledim gündüz saatlerinde... Meclis Başkan Vekili, Kamer Genç'i . konuşturmamak için elinden geleni esirgemiyordu . Sonunda da Kamer Genç'e sinir olduğunu söyleyiverdi ve :

" Burada söyleyeceklerini odama gel söyle, burada neden söylüyorsun ? " diyor... Komik, çok komik...

Milletvekili kürsüden konuşacak ki millet de duysun... Odasına davet etmesi sizce de komik değil mi ? Kamer Genç tek başına mücadelesini sürdürüyor, harika çalışıyor, bu da bazılarını doğal olarak sinirlendiriyor, çok sinirlendiriyor...

Bülent Arınç , "Bu operasyon Türkiye'nin bağırsaklarının temizlenmesidir." demiş. Bence o hiç konuşmasın! Pis, çok pis kokuyor...

Aslında bütün bunlar neyi gösteriyor biliyor musunuz ? Korku ortamı yaratmaya çalışanlar ne kadar da çok korkmuşlar... Korkudan gölgelerinden de kuşkulanmaya başlamışlar... Vahim, çok vahim...

Hesap sorulsun, ama herkesten... Neden korkuyorsunuz ? Kaldırın dokunulmazlıklarınızı kendinize güveniyorsanız... Yargıya güveniniz yok mu ?

Bence asıl güvenmediğiniz siz olmayasınız ? Korkuyorsunuz, çok korkuyorsunuz...



Ve korkunun ecele faydası yok, biliyor musunuz ?

04 Temmuz 2008 Cuma

DAHA KAÇ MADIMAK SIRADA

YETER ARTIK


Bugün 2 Temmuz... Sivas Madımak katliamının üzerinden 15 yıl geçmiş...

Gözü dönmüş gerici yobazların aydınları diri diri yaktıkları kara günün yıl dönümü... Ulusumuzun utanç günlerinden biri daha ne yazık ki...

Bu ne ilk ne de son olacak anlaşılan... Bıktık , yeter artık...

Hizbullah, mezar evler ; ölmeden mezara koymalar; diri diri yakıp keyifle zafer çığlıkları atmalar !..

Değil aynı ülke insanı olmak, onlarla bu dünyayı paylaşmak zorunda olmaktan nefret ediyorum. Ve insanlık adına utanıyorum...

Suçluların sütten çıkmış ak kaşık gibi salınarak kirlerini etrafa saçmalarından ne zaman kurtulacağız ? Yeter, yeter, yeteeerrrr...