31 Ağustos 2008 Pazar

YİNE KAÇAK OCAKTA PATLAMA


Yine Zonguldak, yine kaçak maden ocağında patlama !

Zonguldak'ın Dilaver Mahallesindeki kaçak maden ocağında patlama olmuş, bir işçi yaralanmış. İstanbul'daki Tuzla tersanesiyle yarışıyorlar sanki...

Kaçak, ocak, patlama, ölüm, yaralanma...

Son olsun diyorum. Acılar yaşanmasın, ocaklar dağılmasın !

Ama biliyorum ki bu ne ilk ne de son olacak...

Yazık... çok yazık !

DOMATES SALÇASI


Salçalık domatesleri alacaksınız. Güzelce yıkadıktan sonra kaynayan suyun içine atacaksınız. Biraz durduktan sonra çıkarıp kabuklarını soyacaksınız. Sıcak olduğu için biraz bekletip eliniz yanmadan kolayca soyabilirsiniz.

Soyduğunuz domatesleri küçük küçük doğrarken bir yandan da diğer domatesleri sıcak su işleminden geçirebilirsiniz. Doğrama işlemi bitince bir tencereye koyduğunuz kesilmiş domatesleri iyice kaynatacaksınız. Sonra da blendırdandan geçireceksiniz. Tamamen ezilen, koyulaşan salçanızı geniş bir kaba boşaltıp güneşte bir iki gün bekleteceksiniz...

Harika bir şey oluyor. Ben yaptım, oldu.

Çok yaptığım için eşimin de yardımıyla bir gün uğraşmak zorunda kaldım. Ama inanın değdi. Siz daha az yaparsanız , daha az yorulursunuz. Hem zevkli hem de sağlıklı. Katkı maddesi yok, kaynatılarak yapıldığı için de çok lezzetli. Ekmeğe sürüp kahvaltıda yiyebilirsiniz. Ya da misafirlerinizi yemeğe davet ettiğiniz zaman bir tabak da salçayla masanızı zenginleştirebilirsiniz.

Ben çocuklarıma götüreceğim için ayrıca büyük keyif aldım. Öncelikle de doğacak torunum sağlıklı beslensin. Değmez mi uğraşmaya ?

29 Ağustos 2008 Cuma

NE BÖYLE SEVDALAR GÖRDÜM NE BÖYLE AYRILIKLAR


Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm.

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni.

Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.

İlhan Berk


Edebiyat dünyasından bir yaprak daha düştü... Saygılarımla anısına...

AŞK


Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk
Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu.
Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
Nicedir bu pencereden deniz güzel değil
Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden.

Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar.

(İlhan Berk ,1916-2008)

Anısı önünde saygıyla eğiliyorum... Eserleriyle yaşayacaktır...

28 Ağustos 2008 Perşembe

ZONGULDAK'TA KAÇAK OCAK


Televizyonda haber : Zonguldak'ta kaçak maden ocağında kaza ! Çöken kaçak maden ocağında kalan üç işçiden biri öldü, ikisi kurtarıldı...

Kaçak maden ocağı ve kaza ! Bu ne ilk, ne de son olacak...

Zonguldak iki katlı şehir. Altı maden, üstü deniz. Ne madenden ne de denizden yeterince yararlanılıyor. Bir de yeşilin her tonu var... Gözü de gönlü de doyuruyor. Ama karınlar aç, karınların doyması Karaelmasa (taş kömürüne) bağlanmış. Başka seçenek yok !..

Yok ama devlet madenleri gözden çıkarmış bir kez. Küçüldükçe küçülmüş madenler, ocaklar kapatılmış ; işçiler emekli edilmiş genç yaşta. Şehir genç emekliler cennetine dönmüş. Bir zamanların " Geliyor geliyor madenciler geliyor!" diye yeri ğöğü inleten sendikalı madencilerinden eser kalmamış. Ne madenci eski madenci, ne de sendika eski sendika artık...

Çocuklardan üniversiteye kapağı atanlar geri dönmemiş. Kalanlara da kaçak maden ocaklarında can vermek seçeneği kalmış !..

Kaçak maden ocağında kaza ! Şu kadar ölü, bu kadar yaralı ! Haber verilip geçiliyor. O kadar olağan, o kadar sıradan ki...

Hiç kimse de "KAÇAK"sözcüğünün anlamı üzerinde durmuyor. Adı kaçak kendi yasal olmuş ocaklar her yerden açılıyor. Birileri zenginliklerine zenginlik katarken yoksul insanlar karın tokluğuna çalıştırılıyor. Ne işçi sağlığı, ne iş güvenliği, ne toplu sözleşme, ne grev, ne sendika... " Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir. " Kölemizdir, kulumuzdur, tebamızdır !

Siz duydunuz mu bilmiyorum, ama ben hiç duymadım... Kaçak ocağa soruşturma açıldı! Kaçak ocaklar kapatılacak! Yasalları için çok duydum da kaçakları için hiç duymadım.

Maşallah ülkemiz kaçakçılar cenneti ! Doğru dürüst olanların yaşam alanları giderek azalıyor. Yasal ocaklarda çalışanların en küçük hatası cezalandırılırken kaçaklara yanaşmak yürek istiyor. Çünkü para en büyük silah olmuş. Yasa dışı yoldan çok zengin olanlar parayla satın alabildiklerini alıyor; satın alamadıklarının başına da türlü türlü çoraplar örüyor ! Sanırım kimse bulaşmak istemiyor onlara...

Ölenlerin ailelerine üç beş kuruş vererek dikensiz gül bahçeleri yaratıyorlar her alanda kendilerine...

Ne yapsak dersiniz ? Kaçakçı mı olsak ? Yoksa bu ülkeden mi kaçsak ? Ya da amaaan boş veeeeer! Bana dokunmayan yılan...

27 Ağustos 2008 Çarşamba

ÜZÜM PESTİLİ


Bağ bozumu başladı...

Ve ben bu yıl ilk kez komşularımın önerisiyle üzüm pestili yaptım. Bakalım güzel olacak mı ?

Yapmak isteyen olur mu bilmiyorum, ama ben yine de anlatayım. Çok kolay, hem de sağlıklı.

Öncelikle üzüm çekirdeksiz olacak. Dikkatlice üzüm tanelerini ayıklayacaksınız. Güzelce yıkayıp süzgeçte süzülmesini bekleyeceksiniz. Sonra tencereye ( Düdüklü tencerede daha çabuk oluyor.) koyup kaynatacaksınız. Sıcakken el blendırıyla ezeceksiniz. Ve tepsiye koyup güneşte bekleteceksiniz. Fazla kalın olmasın sakın ! Kuruyunca da yufka gibi çıkıyormuş ve mandalla ipe asılıp kurutuluyormuş. Ben o aşamaya henüz gelmedim, bugün yeni yaptım, tepsiyle terasa koydum. İçine şeker de su da katılmıyor. Tamamen organik, katkı maddesi yok, hormonu yok...

Kayısı zamanını kaçırdım , ama eriklerde biraz kaldı. Erik pestili de yapacağım. Erikleri biraz fazla pişirmenin dışında işlem üzümlerle aynı.

Bu arada kayısı ağacımız kurudu kuruyacak !.. Bilenlerin söylediğine göre su seviyesi yükselmiş kışın, o nedenle de ağaç kuruyacak. Bir de işgüzar birileri biz yokken ağacı yanlış budamış, ondan da olabilir mi diye kuşkulanmıyor değilim. Ama o güzelim ağacımız soldu gitti. Umarım seneye herkesi şaşırtır. Bu da olmayacak duaya amin demek gibi... Olsun, umut da bir mutluluk değil mi ? Ben ağaçlarımızı seviyorum... Onları kaybetmek beni üzüyor.

Meyveye doyurdular bu yıl bizi. Ye ye bitecek gibi değil ! Onların ürettiklerini değerlendirmek zorundayız değil mi ?

Ayrıca pestilin içine ceviz sarıp yemek de güzel olacak kış mevsiminde. Ha bir de pestilden bir parçayı akşamdan suya koyup bekletince eriyormuş. Bunu da meyve suyu olarak içebiliyormuşsunuz. Değmez mi bütün bu çabalara ?

26 Ağustos 2008 Salı

ULUSOY DA SINIFTA KALDI


Ulusoy Otabüs Firmasıyla gidecekti kızım ve damadım. Genelde Varan ile gidip geliyorlardı, ama yer bulamayınca tanınmış firma diye Ulusoy sabah arabasından bilet aldılar.

Küçük kızımı pazar akşamı Varan'la gönderdik, pazartesi sabah 10.15'te de büyük kızımı Ulusoy'la gönderecektik. Gönderemedik...

Pazartesi sabah Sarımsaklı terminaline gittik. Otobüs çok kirliydi. Şoför ve yardımcısı koltuklarına oturmuştu. Kızım ve damadım otobüsün merdivenlerinden çıktılar. Yardımcı ancak, geçebilir miyiz, diyince yerinden zorla kalktı yol verdi de otobüse bindiler. Otobüs hareket etti, biz de evimize dönmek üzere yola çıktık.

Yolda kızım bizi aradı, Ayvalık'ta otobüsten inmek zorunda kalmışlar. Oturdukları koltuk kırıkmış. Uyarmışlar, ilgilenen olmamış. Kızım beş aylık hamile, yol uzun...

Gidip aldık. Meğer Ulusoy taşaron kullanıyormuş. İyi ki de otobüsten inmişler. Akşam 21.20 Varan Turizm'le gönderdik. Bir gün daha birlikte olduk böylece. Sanırım onlar da mutlu oldular bizim gibi. Denize de girdiler...

Bizim için sorun olmadı, ama Ulusoy adına gölge düştü. Bir zamanların Varan'ının düştüğü duruma bakın...

Şu anda yoldalar. Yolları açık olsun. Sağlıkla gitsinler evlerine...

25 Ağustos 2008 Pazartesi

BEN MAKSADA BAKARIM


Madem ki maksat barış,
Yurtta barış
Cihanda barış
Salla gitsin atom bombasını
Mister Fışfış
İnsan dediğin nedir
Abur cubur
Olsa da olur
Olmasa da olur
Maksat barış
Yurtta barış cihanda barış
Kendi savaş
Adı barış
Ama yanarmış yıkılırmış
Boş veeeeer
Maksat barış

(Oktay Rifat Horozcu)


ABD BU KEZ DE YARDIM (!) AMAÇLI SAVAŞ GEMİLERİNİ (Desroyel) BOĞAZDAN MI GEÇİRDİ NE ?



Not:
Desroyel : Donanma terminolijisinde Muhrip, Desroyel ya da Yok edici anlamına gelen savaş gemisi imiş.



YAMAN AYRILIK


Küçük kızımı gönderdik. Otobüsten inip işe gidecek. Sabah da büyük kızım ve damadım gidecek... Gelip alıştırıp gidiyorlar...

Üzüldüğümü gören minik kızım sitem etti bana:

- Her zaman böyle yapıyorsun !

Aslında o da üzülüyor, biliyorum. Belli etmemeye çalışsam da anlıyorlar. Anne olunca anlarsınız, demedim. Çünkü bunu kullanmayı sevmiyorum.

Ayrılık... "Aman ayrılık , yaman ayrılık ! " boşuna dememişler ya... "Ayrılık yaman kelime... Neyse ! Erken kalkacağız, uyumalıyım.

Güle güle gitsinler, yolları açık olsun.

24 Ağustos 2008 Pazar

CUNDA (ALİBEY) ADASI


Biraz önce Cunda'dan döndük. İnanılmaz kalabalıktı. Ada çökecek diye korktum ! Park yeri ve boş masa bulmak için epeyce çaba harcadık...

Sonunda dört kişilik masaya beş kişi oturmaya çalışırken yan masadaki bir bayan sinirli sinirli söylenmeye başladı. Garsonlar masalarını biraz ileri çekmek istedi, izin vermedi; başka yere gitsinler diye direndi. Biz de size afiyet olsun , diyip kalkıp çıktık lokantadan. Garsonlar ikna etmek için çok uğraştılar, ama sonra geliriz dedik.

Biraz dolaştıktan sonra baktık, kadının kalkacağı yok. Başka yerde şansımızı denemeye karar verdik ve Beybaba'da deniz kenarındaki bir masa boşalınca oraya oturduk. Damadımız, levrek balığı, küçük kızım ve eşim tekir ( biz barbun diyoruz) , büyük kızım ve ben de çipura istedik. Ortaya iki salata, midye tava, patlıcan ezme, deniz börülcesi söyledik. Beklerken kurt gibi acıkmışız. Her şey çok lezzetli miydi , bize mi öyle geldi bilemeyeceğim artık.

Yalnız eşim balığın yanında bir birayla yetinmek zorunda kaldı. Çünkü araba kullanmak zorundaydı...

Lokanta çıkışı bir de meşhur sakızlı dondurmasından yedik Cunda'nın. Gece yarısı olduğu halde kalabalık aynı yoğunluktaydı. Biz dönmek zorundaydık. Çünkü küçük kızımız Sarımsaklı'da arkadaşlarıyla buluşacaktı.

Ayvalık trafiği dönüşte de gelirkenki gibi sıkışıktı. Herkesler dışardaydı sanki. Neyse kızımızı arkadaşlarının yanına bırakıp Altınova'yı geçip Salihleraltı'na, evimize geldik.

Güzel bir gündü...

23 Ağustos 2008 Cumartesi

REZENE ÇAYI


Şifalı bitkiler konusunda çok cahilim. Hep kuşkuyla bakmışımdır. Evet, iyi olabilirler belki ama dozunu iyi ayarlayamama endişesi içinde uzak duruyordum.

Rezene çayı bu korkumu azalttı. Bir poşet çay kızımın sıkıntılarını bitirdi. İnanılmaz bir şey ! Hamilelikte rezene çayı gaz sancısı sorununu çözdü. Ancak fazlası zararlı olabilir. Kayısı suyu, nane limon çayı ve rezene... Belki biri, belki hepsi birlikte sorunumuzu çözdü... Mutluyum.

Dün akşam da küçük kızım geldi. Aile saadeti tamamlandı. Harika...

Bu akşam Ayvalık ve Cunda'dayız. Balık yemek gerekir Cunda'da denize karşı...

Tatilin sonuna hızla yaklaşıyoruz.

21 Ağustos 2008 Perşembe

HAMİLELİK


Bu sıcaklarda insan kendini gezdirmekte zorlanıyor. Hamilelerin durumu ise yürekler acısı. Onlar iki kişi birlikte gezmek zorundalar. Bir de gaz sancısı çekiyorsa...

İki gündür kızımı rahatlatmak için uğraşıp duruyoruz. Nane limon kaynattım, bir iki kez, yararı olmadı. Ayaklarını sıcak suya koyduk, geçici rahatlama oldu. Rezene çayı yaptım. Bu biraz daha uzun süre rahatlattı, ama yetmedi... En kötüsü ilaç da alamıyor hamileler !

Beş ay bitti... Daha çok var. Allah kolaylık versin tüm sıkıntıda olanlara ve benim kızıma. İnsan evladının sıkıntısını kendininkinden daha çok mu hissediyor ne. Bir de elinden fazla bir şey gelmeyince...

Anne baba olmak kolay değil. Anneanne olmak da öyleymiş...

Sürekli başka ne yapabilirim diye düşünüp duruyorum.

KIZIMIN KIZI OLACAKMIŞ


Dün sabah geldiler... Kızım, damadım ve annesinin karnında hızla büyüyen biricik torunum...

Doktorunun söylediğine göre havuç kadar olmuş torunum... Komik geldi benzetme bana. Havuç kadar...

Cuma günü de küçük kızım gelecek, ne güzel...

Torunum kız olacakmış. Çok sevindim. Erkek olacak, deselerdi yine aynı şekilde sevinecektim. Tatil dönüşü hazırlıklara başlamalı.

Ne yapmak gerekir öncelikle şu anda düşünemiyorum, ama gün geçtikçe sabırsızlanıyorum...

Hamilelere hep hayranlıkla bakmışımdır. Bu durumda kendi kızı olunca çok daha karışık mutluluklar yaşıyor kişi...

Sağlık ve mutlulukla gelsin tüm bebekler... Analı babalı büyüsün...

Daha iyi bir dünyada yaşasınlar...

19 Ağustos 2008 Salı

DAHA İYİ BİR DÜNYA ARAYIŞI


"Bizlerin şanssızlığı, zekamızın, etik bilincimizden daha hızlı gelişmesidir. İşte bu üstün zekamız sayesinde , atom bombalarını ve hidrojen bombalarını yapabilmişiz. Fakat her şeyi yok eden savaştan bizleri koruyabilecek bir dünya devleti kurabilmek için, yeterli etik olgunluğa ulaşamamışız. "

" Sonuç olarak daha iyi bir dünya arayışı , başka insanların , bir düşünce uğruna yaşamlarını istemeyerek feda etmeyeceği bir dünya arayışı olmalıdır."

" Rasyonalıst , aydınlanmacı ve iflah olmaz iyimser Karl R. Popper, otuz yıllık bir zaman dilimine yayılmış on altı makale ve bildirisinde , Platon, Hume, Spinoza ve Kant'ın felsefeye verdiği zararlardan sonsuz bilgisizlik alemindeki eşitliğimize , Adorno'yla giriştiği 'olguculuk tartışması' ndan ' şişede yolunu bulamayan sinek ' Wittgenstein'a karşı çıkışına, çok katmanlı bir dünyanın kapılarını açıyor. "

Bu sıralar yukarıda alıntıladığım " Daha İyi Bir Dünya Arayışı " isimli kitabı okuyorum. Adı bile çok şey anlatıyor.

Hepimizin amacı bu değil mi ? Daha iyi bir dünya... İstemek yetmiyor doğal olarak, birlikte çabalamamız da gerekiyor. Bizden geçti, hiç olmazsa çocuklarımız, onların çocukları için daha iyi bir dünya uğraşına girmeye değmez mi ki ?

Yazar Karl R. Popper, 1902 Viyana doğumlu. 1994'te East Croyden'da (Londra) ölmüş. Kitabı çeviren İlknur Aka... 1960 Ankara doğumlu...

Kitabın " Özet Niteliğinde Bir Önsöz " bölümünün ilk paragrafıyla yazımı tamamlamak istiyorum. Meraklısına önerilir. Her kitaptan öğreneceğimiz çok şey var.

" Tüm canlılar daha iyi bir dünya arayışındadırlar.
İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, hatta tek hücreliler, hepsi her zaman aktiftirler. Durumlarını iyileştirmek ya da en azından olası bir kötüleşmeden kaçınmak için çaba harcarlar. Uykuda dahi organizma , uykuyu aktif tutmak ister: Uykunun derin ( ya da hafif ) olması, organizmanın aktif olarak yarattığı ( ya da organizmayı alarmda tutan ) bir durumdur. Bütün organizmalar, sürekli olarak sorun çözmekle uğraşır. Sorunlar da , kendi durumunun değerlendirmesinden ve iyileştirmeye çalıştığı çevresinden kaynaklanmaktadır. "

Herkese iyi okumalar...

Sorunlar üzerinde düşünelim... Ve "Daha İyi Bir Dünya" için birlikte çabalayalım.

İKİ BAŞKAN YARDIMCISI


CHP genel başkan yardımcısı Kılıçdaroğlu ile AKP genel başkan yardımcısı Dişli ayrı ayrı basın toplantısı düzenliyorlar son günlerde... Bilmem izliyor musunuz ?

Ben izliyorum. Kılıçdaroğlu ilgiyle izlediğim bir politikacı. Her konuşması bende saygı ve güven duygusu uyandırıyor. Dişli konusundaki yolsuzluk iddiaları da çok önemli.

Dişli'yi şimdi yolsuzluk konusu nedeniyle tanıdım. Daha önce hiçbir çalışmasına tanık olmadım. Konuşmasını da dinlemedim. Zaten AKP Milletvekilleri birkaçı dışında televizyonlarda da görünmüyorlar. Tartışmalara da çıkmıyorlar nedense... Tanıma olanağımız yok.

AKP ile ilgili daha önce de pek çok yolsuzluk iddiaları ortaya atıldı. Hatta kendi milletvekilleri tarafından. Nedense yolsuzluk yapanlara dokunmadılar da bunları dile getirenleri partiden attılar. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" hesabı... Hatta Bekir Coşkun'u "Onuncu Köy" den de ülkeden de kovmak istemişlerdi de şaşırıp kalmıştık.

Şimdi de Dişli'yle ilgili çok ciddi suçlamalar var. Bu konuda yapılacak iş basit. Dokunulmazlık zırhından kurtulup yargıya güvenmek. Suçsuzsanız aklanıp geri dönersiniz, değilseniz bedelini ödersiniz.

Ben bir ara televizyonun sesini kapatarak izledim ikisini de. Size de öneririm. Sadece görüntülerine dikkat edin... Bence Dişli hiç olumlu bir görüntü vermiyor. Özellikle gözleri...

"Gözler kalbin aynasıdır.
Yalan nedir bilmez onlar."

MÜŞERREF'İN İSTİFASI


Dost ve kardeş ülke Pakistan devlet başkanı Müşerref istifa etmek zorunda kalmış.

Açıklamasında " Ben de insanım, ben de hata yaptım! " demiş. Bunu söylemesi ve hatasının bedelini ödemesi güzel. Bence başkalarının da bundan ders alması gerekir.

Gelelim hatalarına :

Yargıyla uğraşmış. Yargıçların çoğunu görevden almış. Yargıçların sokağa dökülmelerine neden olmuş. Oysa yargı herkese gerekli. Bağımsızlığına dokunanları affetmiyor. Saygılı olmak gerekiyor.

Muhalefete dayanamamış. Akıllı olsaydı sadece dalkavuklarını dinleyeceğine, muhalefetin uyarılarından gerekli dersi çıkarırdı. Ama yapamamış.

Ekonomiyi iyi yönetememiş. Ekonomik kriz kapıya dayanmış.

Bir de Taliban gerçeği var tabii. Ödün verdikçe daha diyen, tepelerine çıkan...

Ve en önemlisi " ABD'nin Adamı " imajından kurtulamamış Müşerref...

Ne kadar da tanıdık geliyor değil mi ? Darısı bizim tanıdıklarımızın başına. Tabii kendilerini değil de ülkeyi düşünüyorlarsa!..

Gitmek zorunda kalmaktansa kendiliğinden gitmek daha doğru değil mi ?

18 Ağustos 2008 Pazartesi

AY TUTULMASI


Ay tutulmasını izlediniz mi? Biz izledik... Tamamen kapanmadı, ama yine de görülmeye değerdi.

Hem de balkonumuzda oturarak, adım adım.

Ay bir alem, dünya başka bir alem.

Tatil bütün güzelliği ile devam ediyor. Keşke hiç bitmese...

17 Ağustos 2008 Pazar

OLİMPİYATLAR VE BİZ


Ben yazılarımı yazarken eşim olimpiyatları izliyor. İlginç olanları bana da gösteriyor, anlatıyor...

Üzülüyorum hep başkalarının başarılarına sevinirken...

Neden, neden bizden de başarılı gençler çıkmıyor ?

Üç tarafı denizle kaplı bir ülkeden yüzme şampiyonları neden çıkmasın ki...

Neden çıksın ki...

Sabah denize gittik saat on sıraları... Dünkü denizden eser yok...

Görenlerin söylediğine göre bizden biraz önce açıktan bir şilep geçmiş ve tüm pisliğini denize boşaltıp geçip gitmiş! İyi mi?
Meğer dün de aynı şey olmuş. Yalnız dün denizde akıntı olduğu için pisliği sürükleyip başka kıyılara götürmüş; bugün akıntı olmadığından bizim kıyılarda kalmış...

Şilep Ayvalık yönünden gelip Dikili yönüne devam ediyormuş. Belki Çandarlıya belki İzmir'e gidiyordur. Nereden gelip nereye gittiği yön dışında belli değil, ama yaptığı terbiyesizlik ortada... Sahil koruma, çevre dostları araştırırsa bulunabilir. Sabah saatlerinde geçen şileplere gerekli uyarı yapılmalı, cezası da ağır olmalı.

Kimsenin geleceğimizle oynamaya hakkı olmamalı... Ve neden olimpiyatlarda başarılı olamadığımız sorgulanmalı...

LOKMA TATLISI


Ege'de güzel bir adet var. Hayır yapmak isteyenler lokma tatlısı döktürüyor... Tatlı diyorum, ama tatlısı da tuzlusu da var. Ben tuzlusundan aldım.

Bu işi yapan kişilerle anlaşıyorlar. Kocaman kazanlarla, leğenlerle görevliler geliyor. Lokma makinaları sitenin uygun bir yerine kuruluyor. Koca leğenlerde yağ kızdırılıyor. Kızgın yağın içine hazırlanan hamur topakları makinadan dökülüyor. Sıcak sıcak, gelenlere dağıtılıyor. Herkes istediği kadar alıyor. Başka sitelere de haber veriliyor.

İlk yıllarda gitmeye çekiniyordum. Ama işi anlayınca ben de almaya gidiyorum. Yaptıranlar ne kadar çok alan olursa o kadar memnun oluyorlar çünkü.

Çok güzel bir şey, ama bir o kadar da zararlı belli yaştakiler için...

Bence hayır yapmanın başka yolları denenmeli, ama bu da gelenekleşmiş artık.

Bugün bir komşu yaptırmış, ben de gidip aldım. Dört tanesini İzmir kaşar peyniri eşliğinde güzelce yedim. Kalanlar kocaman bir kapta sevenlerini bekliyor. Buyurun gelin. Herkese yetecek kadar lokmamız var...

Yiyenlere afiyet olsun. Hayırlar yerini bulsun...

BEŞ ÇAYI


Dün Arhavili komşum beş çayına davet etmişti, gittik.

Bir hazırlanmış, bir hazırlanmış ki anlatmak yetmez; görmek ve tatmak gerekiyordu. Ben gördüm ve tattım. Size anlatacaklarım kaldı...

Önce hamsili pilav servisi yapıldı. Yaz sıcağında leziz hamsili pilav! Ardından kıymalı börek, peynirli poğaça, mercimek köftesi,yoğurtlu etimek salatası, patates püresi ve revani tatlısı. Daha sonra da tüm kobuğu soyulmuş kocaman bir karpuz geldi masaya...

Karpuz yiyemedim. Diğerlerinden birer parça tattım. Hepsi birbirinden güzel... Komşum sözcüğün tam anlamıyla usta, lezzet ustası... Belki on bardak da çay içtim.

Yemediniz , diyerek tabaklara artanlardan da doldurup zorla eve gelirken verdi.

Komşumuz bir de " Kusura bakmayın ! " demez mi ?

Ahh biz kadınlar...

16 Ağustos 2008 Cumartesi

OKEY


Yazlıkta okey oynamayı seviyorum. Beni hem eğlendiriyor hem de dinlendiriyor.

Yalnız rahatsız olduğum bir durum var. Bunu sizlerle de paylaşmak istiyorum. Bakalım haklı mıyım, haksız mıyım rahatsızlık duymakta. Siz karar verin.

İki aile masaya oturuyoruz, oyun başlıyor. Kimin balkonunda oynuyorsak biraz sonra bayan içeri çay koymaya gidiyor, gelirken çerez tabaklarıyla dönüyor. Oyun devam ederken bayan çayı demlemeye gidiyor, biraz gecikince beyler "Hadi çabuk ol !" diye içeriye sesleniyor. Bayan terlemiş olarak suçlu suçlu gelip duraklayan oyunun devamı için atması gereken taşı atıyor. Aradan bir süre geçince tekrar içeri gidiyor, çay pasta servisiyle dönüyor. Eşi şeker kullananlara şeker veriyor. Kadın oyunu aksatmamaya çabalayarak boşalan çay bardaklarını dolduruyor.

Bu koşullar altında bayanlar oyunu kazanıyor; baylar bozuluyor... Oyunun kritiği yapılırken evin hanımı meyve servisine başlıyor.

Ertesi akşam bir başka balkonda okey eğlencesi benzer koşullarda devam ediyor...

Söyler misiniz bu işte bir yanlışlık yok mu ?


DOSTLAR BAŞINA


Komşuma bahçeden erik verdim; marmelat olarak geri döndü... Yanında da çok güzel kağıt havlu asacağı. Üzerinde biri büyük, diğeri küçük iki çiçek var. İki yeşil yaprağının üzerinde de kırmızı renkte siyah benekli bir uğur böceği... "Kendime alırken sana da alıverdim!.. " Mutlu olmak için yeterli bir neden değil mi bu?

Sabah 9.30'da denize girdik. Pırıl pırıl bir deniz, dibindeki kumlar sayılıyor. Güneşin yansıyan ışıkları olağanüstü görüntüler oluşturuyor. Her şey harika!

Oysa biz giderken yolda gördüğümüz bir bayan, denize giden bir tanıdıklarına: "Deniz çok kirli, hep köpük köpük; girmeden dönüyorum." dedi ve o karı koca denize gitmekten vazgeçip döndüler; biz gittik ve pırıl pırıl denizle karşılaştık. Sanırım o sıra bir sandal geçmiştir, çıkardığı köpükler bayanı tedirgin etmiştir. Aklıma Sokrates'in sözü geldi.

Sokrates'e bir tanıdığı için "Seyahat onu hiç değiştirmedi." demişler, Sokrates'te "Çok normal, çünkü kendisini de beraberinde götürdü!" diye yanıtlamış. İnsanın iç huzuru yoksa güzellikleri bile çirkin görebiliyor. Bardağın boş tarafını görmek gibi sanırım...

Kahvaltı bardaklarını ben makinaya yerleştirirken eşim komşumuzun bahçesinden verdiği şeftalinin yarısını kendisi yiyor yarısını da kesip kesip benim ağzıma veriyordu...

Bir komşumuz beş çayına; diğer komşumuz akşam okey oynamaya davet etti...

Hastane günlerinden sonra güne böyle başlamak tüm ilaçlardan daha etkili değil mi? Böylesi dostlar başına denmez de ne denir?

YÜZYILLIK YALNIZLIK


Yazacak konu çok , ama bu kez de boş zaman yok...

Dün Sarımsaklı'ya gittik. Ve Başbakanlık yardımı kömürler evlerin önünden kaldırılmış. Anlaşılan haber yerine ulaşmış. Artık Sarımsaklı sokaklarında kömür torbaları görünmüyor. Umarım ihtiyaç sahiplerine göndermişlerdir. Öyle olduğunu sanmıyorum ama...

Dün ve bu akşam konuklarımız vardı. Gündüzleri de çok yoğun geçiyor. Denizde bol bol yüzüyorum. Öyle güzel ki...

Bugün ayrıca kış hazırlığına da giriştim. Hem bamyaları sıra sıra ipe dizdim, kuruması için astım. Hem de bamya ve taze fasulye konservesi yaptım. Daha biber ve patlıcan da kurutmayı düşünüyorum ilk fırsatta. Çok çalışmam lazım çok !

Ha bir de komşularımızla taş okey oynuyoruz. Bu sıra oldukça şanslıyım oyunda.

Geleli okumaya zaman ayıramadım. Ama yeniden başlayacağım. Gittiğim her yerde bol bol okudum. Bu nedenle kısa bir mola beni rahatsız etmiyor. Son olarak Ankara'da " Yüzyıllık Yalnızlık"ını okudum Gabriel Garcia Marquez'in...

Yüzyıllık Yalnızlık , ilginç bir yapıt. Düşle gerçek iç içe geçmiş. Yazar, Latin Amerika'yı ilkel güzelliği, doğallığı içinde anlatmış. Boş inançlara bağlı insanlara, olağanüstü olaylara yer vermiş. Bu gerçek dışı olayları ayıkladığınızda geriye kalanlar gerçekten güzel. Ama okunması biraz zor kitaplardan, ya da iki kez okunacak kitaplardan ... Yüz yıl süresince yaşam öyküleri anlatılan aynı aileden gelen kahramanların, aynı isimleri taşıyor olması da karışıklığa neden oluyor. Yine de ben beğendim.

Bu arada ülkemizde ve dünyada çok önemli gelişmeler oluyor. Dikkatle izlemek gerekiyor. Acılar yaşanıyor yine! Yalnız Rusya'nın gücü dünyayı tek kutuplu olmaktan kurtarır mı ki.? Tek güç Amerika daha tehlikeli geliyor bana... İki süper güç denge unsuru olur mu ? Ne dersiniz ?

13 Ağustos 2008 Çarşamba

YAŞASIN DİKİLİ


Korkulan olmadı... Hastamız iyi. Herkes de iyi olsun.

Ve bu sabah kahvaltımı Dikili'de evimde yaptım.

Dün gece 21.30 'da Ankara'dan Pamukkale Turizmle yola çıktık. Sabah 8.45'de evimdeydim.

Yaşasın Dikili, yaşasın hayat ! Herkes kendi hayatını yaşasın, mutlu ve sağlıklı...

Ben yokken de okuyanlara, yorumlayanlara teşekkürlerimi gönderiyorum. Şimdilik bırakıyorum...

Sevgiyle kalın sağlıklı yaşayın...


10 Ağustos 2008 Pazar

BEKLEYİŞ BİTSİN

Beklemek zor... Çok sıkıldım...
Salı günü gelsin artık !

Ve sonuç çok iyi olsun... Lütfen...

YA SİZ ?


İnsan başkasının evinde iş yaparken nasıl zorlanıyorsa, başkasının bilgisayarında yazı yazmakta da o kadar, belki ondan fazla zorlanıyor...

Hele bu kişi bilgisayara yapışık yaşayan 17 yaşında bir gençse yandınız demektir.

Bilgisayar yatak odasında... "Şunu dışarı çıkarsak" önerim şiddetle tepki gördü... Bence bilgisayar odanın dışında olmalı , özellikle yeterince olgunlaşmamış gençler ve çocuklar için... Kapı da asla kapatılmamalı. Özgürlüğünü kısıtlamadan, ama denetim görevini de unutmadan çocuklarımızı korumalıyız. Bunu onları sevdiğimiz için yapmalıyız.

Ve bence çocuklarımız için yapabileceğimiz en önemli şey de onlara mutlaka sorumluluk duygusu vermeliyiz. Asalak olmamalılar. Hep sevdiği şeyleri yiyip doğru bilgisayarın başına oturan genç nasıl büyüyecek ? Nasıl olgunlaşacak ? Nasıl okuyacak, meslek sahibi olacak ve nasıl sağlıklı bir yuva kuracak ?

İyilik yaptığını düşünen anababalar çocuklarına en büyük kötülüğü yaptığının farkına bile varmıyorlar... Eli hiçbir işe yakışmayan kocaman bebekler yetiştiriyorlar ve ne yazık ki en çok da onlar yakınıyorlar çocuklarının durumundan...

Yapmayın, yapmayın lütfen ! Bırakın çocuklarınız yorulsun, inanın onlar sizden daha güçlü, daha genç... Aldıkları sorumluluklar onları geleceğe hazırlayacaktır. Ruhen ve bedenen daha sağlıklı birey olarak yetişecektir.

Çocuk sevgisini, sadece onun karnını doyurmak olarak algılayanlara beğendiğim bir sözü yazmak istiyorum. Söyleyen kişinin adını şu anda anımsayamadım.

"Karnı aç olandan çok kalbi aç olana acırım. "

Ya siz ?

8 Ağustos 2008 Cuma

ALLAH İLE ALDATMAK


LÜTFEN OKUYUN !

Yaşar Nuri Öztürk

"Allah İle Aldatmak "


6 Ağustos 2008 Çarşamba

KANSERDEN KORKMA GEÇ KALMAKTAN KORK

"Kanserden korkma, geç kalmaktan kork ! "

Bu söz artık beni çok güldürüyor... Çok da düşündürüyor...

Hepimiz çoğu kez doktora gitmediğimiz için içten içe suçluluk duyarız değil mi ? Boşuna kimse kendini üzmesin, yerden göğe haklıyız. Sağlamken hastaneye gitmek hasta ediyor insanı...

Yakınımla Abdurrahman Yurtaslan Onkoloji Hastanesine gidip geliyoruz ya görmediğim, duymadığım kalmadı. Daha önceki gelişlerimde övdüğüm hastanenin de doktorların da ne kadar olumsuzluğu varsa onlara tanık oldum bu kez...

Hangisinden başlasam diye düşünürken önem sırasına göreye karar verdim.

Hastamın göğsünden ur çıkarıldı. Kötünün iyisi dendi. Çünkü kötünün kötüsünde memenin tamamını alıyorlardı. Diğer hastalarda bunu gördüm. Sadece uru ve etrafını temizlediler. Dört kür kemoterapi , ardından da bir ay radyoterapi verdiler. Çok sıkıntı çekti bu süre zarfında. Çekenler bilir. Neyse üç hafta sonra gel, dediler.

Üç haftanın sonunda "İki kür daha alacaksın!" demiş beşinci cerrahinin genç doktorlarından biri. Hastam ,daha önce .... Bey, "Sana dört kür vereceğiz "
demişti, diye uyarınca "Tedavi yarım mı kalsın ?" çıkışmasıyla karşılaşınca çaresiz kabullendi. 4 Ağustos 2008'de kemoterapi yapılacaktı. Ben de bu nedenle Ankara'ya geldim zaten.

Sabah erkenden kalktım. Giriş yaptırma sırasına gireceğim, aldığım sıra numarasına göre sıramı bekleyeceğim, doktora kemoterapi ilaçlarını yazdıracağım, oradan metroyla Batıkent'e geleceğim, otobüse binip Eryaman'da anlaşmalı eczaneye reçeteyi vereceğim, o da bir yere telefon edecek, ilaçlar birkaç saat içinde hazırlanacak, eczaneye gelecek. Biz de alıp tekrar geldiğimiz yoldan hastaneye gideceğiz ve hastam kemoterapisine kavuşacak...


Oysa bu eziyeti yarıya indirmenin çaresi var ve çok kolay. Hastanenin hemen yakınındaki eczanelerden biriyle anlaşma yapması milli eğitimin ! Emekliler için sorun yok da çalışanlar için var. Okulun olduğu yerden ve okulun anlaştığı eczaneden almak zorunda ilaçları ! Devlet millete eziyet etmek için var sanki... Sağlamlar neyse de hastalara yapmasalar hiç olmazsa.

Duymazlar biliyorum, ama ben içimi döküyorum anlayanlara...


Ben doktora ulaştım. Derdimi anlatmaya başlamadan çok kötü bir şekilde doktor tarafından azarlandım, başkalarının sırasını almakla suçlandım. Öyle olmadığı anlaşıldı sonunda. "Git dosyayı al, getir dedi " sert sert... Ben aldırmadan koştum, arşiv görevlisinin kapısına...



Off ki offf ! Arşiv görevlisi herkesten çok hasta... Yüzü öfkeden ya da tansiyondan kıpkırmızı ! "Dosya! " diyen hastanın üstüne saldırıyor...
"On beş dakika sonra !" diyor tükürük saçarak ve soluğu kapının önünde alıyor. Çay, sigara; çay, sigara...
On beş dakika doldu, geldi mi , derdemez tükürük yağmurundan ben de hakkıma düşeni aldım. Yanımda ıslak mendil vardı iyi ki... Sildim, yine sordum, bekleyin on beş dakika, yanıtını aldım. Ben de öfkeli öfkeli ikinci on beş dakikayı bekledim. Bir yandan da bugün kemoterapiyi yetiştirme ümidimin zayıfladığını görüyor çaresizlik içinde arşivden gelecek dosyayı gözlüyordum. Görevli getirdi dosyaları, bırakıp gitti ve tansiyonlu! memur "Sizinki yok, doktor istek yapmamış !"dedi.

Ben durur muyum, koştum doktora ! Biraz bekledikten sonra içeri girip durumu anlattım, bu kez doktor kızdı."Ben istedim, zaten o memur iş yapmamak için oraya konulmuş!" Tekrar koştum arşiv görevlisine, bu kez sizinki gelmiş dedi ve dosyayı elime tutuşturdu... Ben de sertçe uyarıp yanından ayrıldım. Doktorun kapısında bekledim, içeri girdim ve:

"SİZİN HASTANIZA KEMOTERAPİ YAPILMAYACAK , ZATEN DÖRT KEMOTERAPİ ALMASI GEREKİYORMUŞ, ONU DA ALMIŞ ! Son iki kemoterapiyi de kim söyledi ? " demez mi ?

Siz, diyemedim... Önemli de değildi. Artık Kemoterapi alınmayacaktı. Önemli olan buydu !

"Bu iyi bir şey değil mi ?" diye sordum. "Kan değerleri iyi çıktı, tabii iyi " yanıtını aldım. Dünyalar benim oldu !
Yalnız hastamın göğsünde bir beze oluşmuştu radyoterapiden sonra , onun için ultrason yaptırıp sonucu getirin, dedi.


Ultrason için aşağı indim. KASIM ayına randevu verdiler acil olarak.

"Kanserden korkma, geç kalmaktan kork ! " Gülmeyin lütfen...

Geç kalmamak için ertesi gün Eryaman Sentır'da caminin altındaki özel kliniğe gittik. Üçüncü etapta. Türbanlı bayan : " Önce iki doktor görecek, onlar olur derse hemen çekilir. " diyince durumu anlattım, zaten daha önce pansumanlarını yaptıklarından tanıyorlar hastamı. Onkoloji'den istediler, evrakları işte, muayeneye gerek yok. " dedim.

Türbanlı bayan "Sizden değil, devletten alacağız parasını ! "diye şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Ama buna da gerek yok , yetkili biriyle görüşmek istediğimi söyledim. Yetkili dinleniyor bekleyin, dediler bekledik. Dayanamadım, daha çok bekleyeceksek, başka yere gideceğiz, dedim; yetkili geldi ve bir doktorla görüşme sonucu karın ve göğüs ultrasonunu çektirdik.

Salı günü onkolojinin önündeydik yeniden. Rutin işlemlerden sonra doktora ulaştık ve "Yarın gelin hocalar da bir görsün! " yanıtından sonra yarın gittik ve " Haftaya salı günü biyopsi yapılacak, sabah onda burada olun! " yanıtından sonra eve geldik. Bekliyoruz...

Bu arada hastamın ısrarları karşışında ben de doktora muayene oldum, benden de momografi ve ultrason çektirmem istendi. Randevu memurunun yanına gidip doktorun isteğini ilettim ve randevumu aldım.

Randevu tarihim MART- 2009 !

"Kanserden korkmayın, geç kalmaktan korkun ! "

Geç kalmamak için 2009 Mart ayını bekliyorum sabırla... Siz de hemen randevunuzu alın, anca sıra gelir...

5 Ağustos 2008 Salı

ÖLÜM SIRASI BEBEKLERDE Mİ ?


Bu sıra hastalarla da doktorlarla da çok yakın ilişkiler içindeyim.
Bir de Ankara Metrosuyla...

Dün metroda beklerken bebekli genç bir kadın gördüm. Kucağındaki bebek öyle küçüktü ki anlatamam. Dayanamadım sordum. On beş günlükmüş, hastanaden yeni çıkmışlar. Kocası evdeki üç çocuğa baktığı için onları almaya gelememiş. Mendil satarak çocuklarına bakıyorlarmış. Ve yaşını sordum. Yirmi altı, dedi... Başında da türban vardı. Tam ideal Türk Kadını ! Hem genç, hem türbanlı, hem dört çocuk doğurmuş bu yaşta hem de yoksul ! Arayıp da bulamadıklarından. Ver bir torba kumanya , gör bak yedi sülalene dua etmiyor mu ?

Dua dedim de, son yıllardaki dualar nedense kabul görmüyor gibi. Baksanıza Ankara'nın göbeğinde Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesinde bebekler onar yirmişer ölüyor. "Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" de diyebileceğiniz bir durum değil... Amerika'dan ithal " Ilımlı İslam " çıkalı dualarımız yerine ulaşmıyor !

Önceleri çoğunlukla yaşlılar ölüyordu. Şimdi yaşa başa bakmadan ölüp ölüp azalıyoruz. Gerçekten de yakında genç kalmadığı gibi bebek de kalmayacak... Hoşgeldin Bebek, diyemeden ölüm konvoyuna katılacaklar... Acı çok acı ama gerçek bu... Onun için doğurun doğurabildiğiniz kadar !..

Bunları yazarken " Doktorlarımızı " eleştirdiğimi düşünmeyin sakın. İçinde yanlış yapan yok mu ? Var, her yerde olduğu kadar. Yalnız biz bu kadar çok hastalanırsak doktorlar da telef olacak. Bugün hastaneden ayrılırken sıra sayısına gözüm kaydı panodaki, kaçtı biliyor musunuz ? Tam 867 , bu sadece bugün giriş yapanların sayısı... Biz ayrılırken sırada insanlar vardı. Yatan hastaları saymıyorum. Bunlar muayene olmak için işlem yapan sayısı!..

Dün sabah, 07.50' de aldığım sıra numarası da 296 idi... Günde en az bin hasta... Doktorlar değil doktor, insanlıktan çıkacak duruma gelmişler. Sıcak bir yandan, hastalar öte yandan, yine iyi dayanıyorlar.Ama bu ağır koşullarda da hata yapıyorlar, ve onların yaptığı yanlışın telafisi yok ! ÖLÜYORSUNUZ ! Siz ölüyorsunuz bebeğiniz sahipsiz kalıyor; bebeğiniz ölüyor siz bin kez ölüp ölüp dirilmiyorsunuz.

Bebeklere de, kaçak kurslarda ölen çocuklara da, vahşi terör saldırısında ölen insanlarımıza da ve ŞEHİT olan vatan bekçilerimize de çok üzülüyorum.

Bu arada doktorlarımıza sabır, dayanma gücü ; hastalarımıza da acil şifa diliyorum...

Bir suçlu arıyorum, bu kadar acı yaşanmasının sorumlusu kim ? Ben bulamıyorum !

3 Ağustos 2008 Pazar

BEYAZ GÜLLER


Bugün benim için çok özel bir gün...

Ağustos'un üçü... 1976' dan 2008' e... Kaç yıl geçmiş aradan?

Evlilik Yıldönümümüz...

Ve :

"Ayrılmalıyız artık
Gitmeliyim bu yerden
Saadet diliyorum
Sana beyaz güllerden"

Beyaz Güllerden...

Güllerden...

Güller...

Gül...

Hep gül
Herkes gülsün...
Sevgiler sonsuza kadar sürsün...

Ayrılmalıyız artık, gitmeliyim bu yerden...

Beyaz Güller Nerede ? Göremiyorum onları ...

Gidiyorum... Sen Hoşçakal...

Bir gün bir yerde buluşmak üzere gidiyorum...



Not: Çiçekler ödünç alınmıştır.







AYKIRI SORULAR

SKY TÜRK 'te " Aykırı Sorular " adlı programı izliyorum.

Enver Aysever'in konuğu Anayasa Prof. Dr. ünvanlı... İnsan Hakları Kom. Başkanı...

Saatlerce konuşup hiçbir şey söyleyememek ne acı! İçim acıdı doğrusu... Değer mi hiç ?

Sıradan bir yurttaştan daha az şey biliyor, olup bitenler konusunda. Ne güzel !

İnsanların rahatlayacağı işler yapıyormuş ! Medya vermiyormuş! Ben hiç rahatlamadım. Rahatlayan var mı? Sadece KEY konusunda bile kadınlara yapılan haksızlık "İnsan Hakları" konusu değil midir ? Duymuş mudur acaba? Çok merak ediyorum.

Çalık denen adamı (kendi ifadesiyle) hiç tanımıyormuş. Çalık Grubunun, koca medyayı (Sabah Gazetesi, ATV vb...) bizim paralarımızla aldığından haberi yokmuş. Oysa biz değil bütün dünya şaştı o alışverişe...

Ben de orada nasıl duruyor, diye şaşırıyordum... Şimdi anladım.

"Gözlerimi Kaparım Vazifemi yap(MAM)arım !" Siz de deneyin. Çok huzur verici...

SKY Türk 'te "Aykırı Sorular" bitti... "Musa'nın Mikrofonu" başladı.

Musa'nın Mikrofonu'nda ilginç bir soru :

"Celladına Aşık Olmak " sözünden ne anlıyorsunuz ?

Yanıt biraz kaba olacağı için özür dileyerek yazacağım. Siz de düşüncenizi isterseniz yazarsınız sevgili okuyucularım...

Bizde nedense " ....... yaranıyor."

Hoşçakalın. Aşık olacağınız kişiyi iyi seçin...

2 Ağustos 2008 Cumartesi

KEY'DE DE KADININ ADI YOK

KEY ödemelerinde de kadınlar sıfırlandı.

Hem evde hem işte çalışmış ! Ne gam! Hükümetin gözünde değerimiz sıfır. Ne yaparsan yap istediğin kadar tüm sınav sorularını doğru yanıtla. Yine de sıfır çekeceksin. Çünkü kadınsın. Ben de sıfır alanlardanım. Üstelik eşim o dönemde sözleşmeli olduğu için o da sıfır çekti.

Sadece türban takma hakkınızı savunuruz. Hem de ne pahasına ! Gördünüz, neredeyse sizin yüzünüzden kapatılıyorduk. Bundan sonra bizden hiçbir şey beklemeyin !..

Kadının Adı Yok!.. Kadın diyenin ağzına biber süreceğim. Ona göre...

Belki de yanılıyoruzdur. Erkeklere KEY veriyorlar. Biz kadınlara da konutlarımızı verecekler. Konut edindirme ya adı... Olur mu olur ! Bekliyoruz.

Belki bu sayede rahmetli Duygu Asena da huzur içinde uyur. "Kadının Adı Yok" ondan ödünç alınmış bir başlık.

YOK' u VAR etmelerini bekliyoruz. Çok bekler miyiz dersiniz ?

KUTUPLAŞMA ÇÖZÜLEBİLİR Mİ ?


Türkiye neden bu kadar kutuplaştı ? Hem de yeni bir olgu değil bu.
Uzun yıllardır böyle...

Bazıları bu duruma şaşırdığını söylüyor. Aslında şaşıracak bir şey yok.

Evet ülkemiz iki kutuba ayrıldı.

Birinci bölüm : Çağdaş, demokratik , laik, sosyal bir hukuk devletinden yana. Atatürk ve onun getirdiği kazanımlardan asla vazgeçmek istemiyor. Bunu da açık açık söylüyor.

İkinci bölüm : Çağdaş, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin karşısında. Atatürk ve onun getirdiklerinden nefret ediyor. Yıkmak için gizli gizli çalışmalar yapıyor. Ve karşı olduklarını açık açık söyleyemiyor. Övüyor Atatürk'ü ama ölsün istiyor. Biz laiklik karşıtı eylemlerin odağı değiliz diyor, Anayasa mahkemesinin başkanı hariç tümü odak olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyuyor. Özüyle sözü birbirini tutmuyor.

Şimdi bu kutuplaşmadan nasıl kurtulacağız ? Kutuplaşma çözülebilir mi ? Bilmiyorum. Bildiğim Atatürk bu tehlikeyi de yıllar önce görmüş ve önlemini almış: Tevhid-i Tedrisat Kanunu. Yani Eğitim Birliği Yasası...

Oy uğruna bizi yönetenler ne yapmış ? Bu kanunu etkisizleştirecek her türlü eyleme göz yummuş. Gizli açık ikili eğitim yapılmış. Tamamen birbirinin karşıtı iki eğitim. Ektiler, ektiler o tohumlar büyüdü fidan oldu. Fidanlar büyüdü ağaç oldu, ağaçlar dalbudak saldı.

Ve bu durum düşmanların iştahını kabarttı. Böl ve yönet.

Biz bölündük. Onlar bizi yönetmeye başladı. Bir kısmımızı özellikle yere göğe koyamadılar. Çünkü onlar ulusal çıkarlarını korumak için bunu yapıyorlar. Bizde bazıları da kişisel çıkarları için düşmanla işbirliği yapıyor.

Sonuç olarak.......... (sonucu sizin yorumlarınıza bırakıyorum.)

1 Ağustos 2008 Cuma

ZAM YAĞMURU BAŞLADI



Büyük elektrik zammından sonra şimdi de doğalgaza zam geldi.

Merak etmeyin, arkası da gelecek !

Şemsiyelerinizi hazırlayın lütfen...

Bu arada Türk Kızılayı yardımınıza gelir mi bilmem. Ama Konya'da Kuran kursunda yaşanan felaketten sonra jet hızıyla beldeye gitmiş ve belde halkına kumanya dağıtmaya başlamış. Aferin onlara... Ama nedenini pek anlayamadım. Yıkılan sadece bir bina, hava da sıcak... Yoksa bunlarda mı yoksul ? Zamlardan etkilenmesinler diye mi ? Öyleyse tamam. Acılarını yürekten paylaşıyoruz. İçimiz yandı ulusça çocuklarımıza.

Hatta Sarımsaklı sokaklarına atılan Başbakanlık yardım kömürlerini de toplayıp gerçekten ihtiyacı olan yörelere götürmelerini de öneriyorum. Ayrıca kazara biri sigarasını atar da kızgın güneşin altında iyice ısınan kömürler bakarsınız yanmaya başlar. Akdeniz yanıyor, Ege de yanmasın ! Uyarmadı demeyin ! Ben vatandaşlık görevimi yerine getiriyorum. Hem bir kez de tehlike kapıya dayanmadan önlem almış oluruz.

Ailelere başsağlığı diliyorum. Yavrularımız için çok üzülüyorum. Suçluların en kısa sürede ortaya çıkarılmasını da istiyorum. Artık yorulduk. Gücümüz tükendi. Kimse gizli kapaklı amaçları için masum insanlarımızı kullanmasın.

Yeterince acı çekmedik mi ?

KURAN KURSLARI DENETLENİYOR MU?


Konya Taşkent'te Bir vakfa ait ( Bağcılar Boğaziçi Kız Talebe Yurdu ) Kuran kursu yapıldığı söylenen üç katlı bina çöktü.

Bu sabah saat dört sıralarında bir patlama olduğu söyleniyor haberlerde. Küçük kız çocukları çıkarılıyor TV görüntülerinden izliyorum.

Şu anda on kişinin öldüğü 23 kişinin yaralı olduğu söyleniyor. Enkaz altında da öğrenciler var. Bunlar ilk bilgiler, değişecek. Korkarım daha kötü haberler de alacağız...

Bina yerleşim biriminin dışında, yatılı kız öğrenci yurdu. Elli, elli beş çocuk kalıyormuş burada. Gözlerden uzak!

Daha kaç yerde böyle özel vakıflara ait yatılı öğrenci kursu var?
O kurslar denetleniyor mu? Başka neler öğretiliyor o vakıf yurtlarında.Gizli dinlemeler bunlar için de yapılıyor mu? Bazılarında irtica failiyetleri yapılıyor mu? Görevliler kim? İşinin ehli mi ? Yoksa yemekleri bu çocuklar mı yapıyor? Tüp patladı deniyor.

Bu kurslar izinli mi izinsiz mi ? Giderlerini kim karşılıyor ?

Konya'da Hizbullah evleri ne kadar çoktu. Hatırlıyor musunuz?
O evlerin bodrumlarından üzerlerine beton dökülmüş kaç ceset çıkmıştı ?

Lütfen bu vakıf yurtları da denetlensin... Gözler önünde , herşeyleri bilinen insanları takipe ayırdığımız dikkatimizi biraz da gizli kapaklı işler yapanlara çevirmek gerekmez mi?

Ve bir başka olay... Kaçak göçmenler ! Ta Afrika'dan, Pakistan'dan tırlar dolusu sınırı geçiyor, İstanbul'a geliyor!
On dört kişi ölüyor. Ölenler Büyük Çekmece'ye bırakılıyor, yetkililerin haberi olmuyor ! Onlar göz önünde olanları izledikleri için bunların da farkına varamıyor?

İstanbul'da Güngören'de on dakika arayla patlamalar oluyor. Bombalar konuluyor! Masum insanlarımız, yavrularımız ölüyor! Bizim yetkililerimiz ondan sonra farkına varıyor.

Neden, neden ? Bütün bunların sorumluları kim? Daha kaç felaket yaşayacak bu ulus? Felaketleri başa geldikten sonra bizimle birlikte öğreneceklerse görevlilere ne gerek var? Görevini yapmayanlardan hesap soruluyor mu?

Artık biraz da ulusun gerçek sorunlarıyla ilgilenseniz ! Meslek Odalarını araştırmaya, incelemeye gösterdiğiniz titizliği vakıflara da gösteseniz yeter . Kim bilir nelerle karşılaşacaksınız ?

Artık boş yere canımız yanmasın ! Mazlum insanlar ölmesin !

"Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste..."

KEY'DE SKANDAL


Milleti canından bezdiren KEY karmaşasının nedeni anlaşıldı.

Emlak Bankası tasfiye edilip Ziraat Bankasına bağlanınca tüm evraklar SEKA'ya gönderilmiş. Dönemin Ziraat Bankası genel müdürü yapmış bunu.

İyi mi ?

N'olacak şimdi ? Gülmeyin, gülmeyin lütfen !

ENDİŞELERİMİZDE HAKLIYMIŞIZ


AKP'nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu Yüce Mahkememizin on bir üyesinin onu tarafından doğrulandı.

Başsavcı da bunu söylemişti. Bizim endişelerimiz de bu yöndeydi.
Endişelerimizde haklı çıktık. AKP direkten döndü. Kapatılmadı. Ama asıl laik demokratik hukuk devletimiz derin bir soluk aldı...

Çünkü değiştim, dönüştüm diyerek milletten oy almışlardı. Radikaller dışında pek çok kişi değiştiklerine inandıkları için oy vermişlerdi.Diğer partilerin beceriksizliklerinden de bunalmışlardı.
Bu kararla değişmedikleri ortaya çıktı. Sanırım bu onların aleyhine olacaktır. Artık bu karar onların üstüne yapıştı. Takiye ortaya çıkmıştır. Şimdi çok daha kötü bir konuma düşmüşlerdir. Kuşkulu bakışlardan kurtulamayacaklardır.

Kapatılsalardı onlar için daha iyi olacaktı. O zaman mağduru oynamak daha kolay olacaktı. Halkımız gerçekleri göremeyecek, mağdurun yanında yer alacaktı. Bence onlar bunu istiyordu, ama olmadı.

Kapatılırsak ekonomi bozulur,dediler! Şimdi kapatma yok. Bekliyoruz...

Kapatılırsak AB'ye girişimiz engellenir, dediler! Kapatılmadığına göre AB'ye gireriz artık...

Ne hikmetse ABD, AB bizden çok sevindi kapatılmamasına AKP'nin. Hatta Anayasa Mahkemesi kararını açıklamadan önce onlardan duyduk 6-5 oy çıkacağını. Altı üye kapatılsın, beş üye kapatılmasın dedi gerçekten de... Bizde de önceden böyle bir karar çıkacağı basında çıktı.

Garip ama gerçek !

Neden bu kadar sevindiler ki ? Bir çıkarları mı var yoksa ? Ya da bizi bizden çok mu düşünüyorlar ?!

Sözü bir Temel fıkrasıyla bağlayalım.

Temel sürekli hata yapıyormuş, sorumsuzca tüm kuralları gözardı ediyormuş. Suç dosyası kabarıkmış. Sonunda büyük bir suç işlemiş. İdam cezasına çarptırılmış. İdamdan önce son isteğini sormuşlar :

- Bu da bana ders olsun !

diye yanıtlamış...