29 Eylül 2008 Pazartesi

ZAAL-B-SINIFI GÜNLÜĞÜ: ÖZGE

ZAAL-B-SINIFI GÜNLÜĞÜ: ÖZGE

28 Eylül 2008 Pazar

EĞİTİME KENDİMİZDEN Mİ BAŞLASAK?


Onun başına gelenleri blogları dolaşırken tesadüfen öğrendim.

İçim cız etti ! Acıdım ona da ailesine de... Ne yazık ki bu tek örnek değil toplumumuzda.

O bir eşcinsel. Bu yüzden acı çekiyor şu sıralar. Sadece o değil, annesi de, başkaları da...

Bir anne düşünün ! Bilgisayarın başına oturuyor şiir araştırmak için. Ve karşısına sevgili oğlunun blogu çıkıyor. Okuyor ve oğlunun eşcinsel olduğunu öğreniyor ! Kolay mı ?

Hiç kolay değil. Baba ve kardeş kabullenmişler durumu. Anne de kabullenecek, ama biraz sancılı olacak bu süreç anlaşılan.

Toplumumuzda eşcinsel olmak zor. Farklı cinsel tercihi olanları sadece bu nedenle mutsuz etmek için elimizden geleni esirgemiyoruz. Oysa herkes hayatını yaşar, mutluluğu kendince yakalamaya çalışır. Normal sandıklarımızın ne yaşadıklarını bilebilir miyiz? Hem artık çoğumuz biliyoruz ki bu biyolojik bir olay...

Normal, kime göre neye göre normal ?

Sadece onları mı mutsuz ediyoruz? Hayır, herkesi herkesi mutsuz edecek nedenler var bizde...

Okumuyoruz, öğrenmiyoruz, araştırmıyoruz.

Birileri ahlak polisi gibi tepemize dikilmiş şu ayıp, şu günah, şu haram... Oysa cinsel eğitimin gereği kimsenin aklına gelmiyor. Bu eğitime sadece çocukların değil, biz büyüklerin de gereksinimi var, unutulmasın.

Yasaklayarak, yok sayarak, eve kapatarak, görmezden gelerek gençlerimize de biz büyüklere de acılar yaşatarak nereye varabileceğimizi sanıyoruz.

Cinsellik var. Yemek içmek kadar önemli hem de. Biz konuşsak da konuşmasak da gençlerin hatta yetişkinlerin böyle bir sorunu var. O zaman üzerinde biraz daha düşünelim istedim hiç olmazsa...

Bakın Monteıgne, Denemeler de " Cinsel Yanımız " konu başlığı altında cinselliğin çok önemli olduğunu belirttikten sonra şunları söylüyor :

***

"Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini düşünmelidirler :

Cinsel gerçeğin erkenden öğretilmesi daha iffetli ve daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine ve ateşine göre bulmaya kalkar.

Kadınları ( insanlarımız demek daha doğru)türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz. Durmadan hayallerini çoşturuyor, dürtüklüyoruz. Sonra da dişiliklerine (tüm cinsel tercihlere) lanet okuyoruz.

Doğrusunu söyleyelim :

Biz erkeklerin hemen hepsi kendi günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar. Kendi vicdanından çok karısının vicdanın üstüne titrer ( Aman ne fedakarlık !)... Tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya, yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine , afaroz edilmesine razıdır herkes (çocuklarımız için de aynı)...

Kötülükleri ne haksızca değerlendirmek bu ! Kadınlar da biz de cinsel taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlaksızlığa düşebiliriz. Ama kötülükleri doğaya göre değil, kendi çıkarımıza göre ölçüyoruz. Bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler."

***

Evet Monteıgne böyle söylüyor. Son cümlesini bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum.

"Kötülükleri doğaya göre değil, kendi çıkarımıza göre ölçüyoruz. "

Kimisi namusu türbana sokarak koruduğunu düşünüyor. Ne büyük bir yanılgı !

Platon: "Namusları, uzun eteksiz, yeterince örtüyordu onları."

"Augustinus'un sözünü ettiği birtakım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinsellikleriyle mi, yoksa , o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!"

Ne komik değil mi?

Hani cennete giden erkeklerimize "huriler" hizmet edecekmiş dendiğinde tatlı tatlı gülen erkeklerimiz; kadınlara da "nuriler" diyince kala kalması gibi...

Ahlak kurallarımızın sertliği, cinselliği içinden çıkılmaz büyük bir sorun durumuna getiriyor ve ne yazık ki mutsuz insanlar türetiyor.

Farklılıkları anlamak zorundayız. Onlarla çatışarak bir yerlere varamayız. Öyle ya da böyle, onlar bizim çocuklarımız. Onları dinlemek zorundayız. Tercihlerini ister kendileri seçmiş olsun, isterse seçmek zorunda kalsın kabul etmek zorundayız. Cinselliği farklı yaşıyor diye tüm güzel özelliklerini görmezlikten gelemeyiz. Geleceğin yazarları, sanatçıları belki de onlardır. Bunu ne hakla engelliyoruz .

Zeki Müren'i "Sanat Güneşi" yapan sesini, bestelerini cinsel kimliğine kurban mı edeceğiz?

Ne dersiniz eğitime önce kendimizden mi başlasak ?

ALIŞTIRMAYA GÖR


İki gündür su bekliyorum. Her zaman neredeyse telefonu kapamamla eş zamanlı çalardı kapımızın zili... Kapıyı açtığımda sevimli , mavi mavi bakan genç taşıyıcı ve bir damacana suyu hazır bulurdum.

Temizliğe gelen kadından duymuştum. Çalıştırıcılar, taşıyıcılara çok az para veriyorlarmış. Oğlu, işsizlikten yapıyormuş bu işi... Ben de biraz da onun etkisiyle su getiren çocuğa her seferinde bir YTL fazla veriyordum. Emeğine küçük bir katkı da benden olsun diyerek. Suyum da çabucak geliyordu.

Ancak artık emekliyim ya, parayla ilişkim iyice zayıfladı. Çoğunlukla evdeyim. Para kullanmadığım için bozuk param da pek olmuyor. Son iki seferde su parasını zorla denkleştirdim verdim. Yani fazladan verecek bozukluk bulamadım...

Ve dün yazdırdığımız su hala gelmedi. Meğer alıştırmışım oğlumuzu farkına varmadan.

Neyse hazırladım bir YTL'yi, gelince vereceğim. Benim sorunum kolay aşılacak gibi görünüyor. Ya pek çok kişiyi yardıma bağlayanlar ne yapacak ? Onların hali hal değil !

Deniz Feneri söndü sönecek...

Hükümet yetkilileri sıkıştı, sıkışacak...

Belediyeler, Devlete borçları nedeniyle, sıkıştırılıyor; sıkıştırılacak...

Gerçek Olmayan ( Hayali ) İhracaatlar yakalandı, yakalanacak...

Millet alışmış, bekleyecek !

Ver diyecek,
Yok ki , diğerlerinin sırtından yapılan borçlar ödenecek!
Ödemezsen !
Elektrikler kesilecek...
Tüm ülke karanlığa gömülecek !
Boşver yine ülkeyi, biz arkanızda olacağız...
Oy oy, açız, bir torba koy !

Alışmışız bir kere, yok deme ! En az üç çocukla ne yaparız biz?
İş yok, güç yok ! Vereceksin, vermezsen...

Oy.....

" Alışmış kudurmuştan beterdir."

Keşke alıştırmasaydık bedava yaşamaya...

"Emeksiz yenen aş, ya karın ağrıtır; ya baş."

Görünen o ki, çok kişinin başı ağrıyacak ...


27 Eylül 2008 Cumartesi

VİCDAN ÜSTÜNE


" Occultum quaties animo torture flagellum "
(Juvenalis)

İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.


Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan ötürü kendisine çatanlara :

Haklıydım, demiş. Çünkü bu serçe yavruları durmadan beni babamı öldürmekle suçluyorlardı haksız yere.

Bu baba katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış, ama vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu açıklattırmıştır.

Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir, sözünü düzeltir:

Ceza ile suçun aynı anda , birlikte doğduklarını söyler.Cezasını bekleyenler onu çekiyor demektir. Cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük kendisine işkenceler uydurur.

" Malum consilium consultori pessimum" ( Bir atasözü)

Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha zarar verir, çünkü iğnesi ve gücü elden gider.


" Prima est haec ultio, quod se
Judice nemo nocens absolvitur." ( Juvenalis )

İLK CEZA ODUR Kİ, HİÇBİR SUÇLU
KENDİ YARGIÇLIĞINDAN KURTULAMAZ.


Denemeler ( Montaıgne)



D.M.M. Fırat tarafından yapılan basın toplantısının ardından Kemal Kılıçdaroğlu da basın toplantısı yaptı.

"Vicdan Üstüne" alıntısı bu basın toplantısının çağrıştırmaları üzerine sizlere sunuldu.


BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
VE
"TATLI TATLI YEMENİN ACI ACI GEĞİRMESİ OLURMUŞ" Sözü UNUTULMASIN...

ÖFKE ÜSTÜNE


Öfke kendi kendinden hoşlanan, kendi kendini şişiren bir hırstır.

Hepimizin başına sık sık gelir. Bir şeye yanlış yere kızarız, bize aldandığımızı ispat eden kanıtlar getirirler. Bu sefer de doğrunun kendisine, suçsuzluğuna içerleriz.

Bunun çok güzel bir örneğini eskilerden okumuştum, hiç aklımdan çıkmaz.

Her bakımdan değerli, doğru bir insan olan Piso bir askerine kızmış, çayırdan dönerken arkadaşının nerede kaldığını bilmiyor diye. Öyleyse sen onu öldürdün demiş ve adamı birdenbire ölüme mahkum etmiş. Tam asılacağı sırada kaybolan arkadaşı çıkagelmiş. Bütün ordu bayram etmiş. İki arkadaş sarılıp birbirlerini öpmüşlar. Cellat da ikisini almış Piso'ya götürmüş.

Herkes onun da bu işe sevineceğini sanıyormuş. Tam tersi olmuş :

Henüz geçmemiş olan öfkesi, kendini utandıran bu gerçek karşısında büsbütün artmış ve hırsını bir anda aklına getirdiği şeytanlıkla suçluları üçe çıkarmış. BİR KİŞİNİN MASUM ÇIKMASI, ÜÇ KİŞİNİN BİRDEN BAŞINI YEMİŞ.

Birinci askeri ikincisini kaybettiği için,
İkincisini kaybolduğu için,
Celladı da verilen emri yerine getirmediği için

ölüme mahkum etmiş.

Öfke saklanmaya da gelmez. Büsbütün içimize işler.

Demosthenes bir meyhaneye girmiş, kimse görmesin diye arkalarda bir yer arıyormuş. Diogenes görmüş ve demiş ki :

Ne kadar arkalara gidersen meyhaneye o kadar girmiş olursun.


Montaıgne(Denemeler)



Dengir Mir Mehmet Fırat'ın bugün yaptığı basın toplantısını izlerken aklıma daha önce okuduğum bu yazı geldi. Paylaşmak istedim.

Fırat da bugün üç suçlu gösterdi...

Deniz Baykal: Mal varlığını açıklamadığı için,
Kemal Kılıçdaroğlu : Kendisi dürüst, ama ruhu sahtekar olduğu için,
Basın-yayın-medya: Okumadığı, araştırmadığı için.

HERKESİN BAYRAMI KUTLU OLSUN.
VE
"ÖFKEYLE KALKAN ZARARLA OTURUR" SÖZÜNÜ UNUTMASIN...

Sevgiyle kalın dostça yaşayın...



26 Eylül 2008 Cuma

ŞEKER BAYRAMI VE GEÇİM


Bayram Tatili bugün başlıyor. Deliye her gün bayram derler ya emekliye de her gün tatil... Yalnız ben eş durumundan bu tatille ilgiliyim...

Bayramda ne yapsak karar veremedik. Ev temiz, düzenli... Burada kalıp uslu uslu ziyaretlerimizi mi yapsak ? Yoksa bir delilik yapıp yazlığa mı gitsek ? İkinci şık beni daha çok çekiyor. Ancak hava durumları, geçim durumları herkes gibi beni de düşündürüyor.

En iyisi günün anlam ve önemine uygun Behçet Necatigil'den bir şiirle herkesin bayramını kutlayayım şimdiden...

GEÇİM

Hepsini birden istemek
Yersiz
Zamanı var
Biz zengin değiliz

Duvara astım liste
Eksikleri yaz.
Sıra hangisindeyse
Para olur olmaz...

Ayda bizim elimize
Ne geçer, şu kadar
Ayır önce kirayı;
Günde yemeğimize
Ne gider, şu kadar.
İyi kullan parayı,
Bu aylık bize yeter.

Duvardaki liste...
Kes üç kuruş ekmekten,
Beş kuruş etten kıs.
Sıra hangisindeyse
Çarşıya gider, alırız.


Kimine göre ŞEKER Bayramı, Kimine göre RAMAZAN Bayramı...Kimine göre de her ikisi de...

" ŞEKER" denmezmiş ! Neden ? Şeker tadında bir hayat yaşadıkları anlaşılmasın diye mi ? Halka hergün RAMAZAN zaten. Birkaç gün şeker deseler ne zararı olur ki? Şeker demekle ağızları tatlanmayacak ki...

Bak bayram bayram aklıma Abdülhamit geldi.

O da "burun" sözcüğünü yasaklamıştı. Neden? Burnu büyükmüş,"burun" diyerek bu durumu kastettiklerini düşünüyormuş ! Yasaklamış...
"Yıldız" sözcüğünü yasaklamış ! Neden ? Padişahımız Yıldız Sarayında oturuyor ya, onu eleştiriyorsunuz yıldız diyerek!

Çok şükür artık böyle durumlar yok. Rahat rahat bayram yapabiliriz. İster Şeker Bayramı diyin, isterseniz Ramazan Bayramı...

Hepinizin Bayramı Kutlu, tüm günleri mutlu olsun efendim...Özellikle çalışanlara iyi bir dinlence olsun...

SEVEN MİS SEVMEYEN BİR HOŞ KOKARMIŞ



" Bir de gördüm ki insanmış her ne var alemde
Meğer her şeyin aslı astarı insanmış
İnsan alemde hayal ettiği müddetçe değil,
Aziiiiiiiiiz şair,

İnsanları sevdiği kadar yaşarmış.

İnsanları seven mis
Sevmeyen bir hoş kokarmış.

Bundan ötesi yalan
Allı yalan, pullu yalan..."

Bedri Rahmi Eyüboğlu


İyi ki doğdun, iyi ki varsın, iyi ki benimlesin...



" Aşk idi beni iten
Heyamola
Ben onsuz yaşar isem
Dünyalar haram ola."

Behçet Necatigil

GÜLE GÜLE YAVRUM


Bugün minik kızım uçuyor çook uzak diyarlara...

"Güle güle sana, yolun açık olsun
Güle güle sana seni Tanrım korusun."


"Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türkü söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler"

Nazım Hikmet



25 Eylül 2008 Perşembe

KILIÇDAROĞLU VE DENGİR MİR MEHMET FIRAT


Uğur Dündar açış konuşmasını yapıyor şu anda.

Kılıçdaroğlu tam zamanında, Fırat 10 dakika gecikmeyle geldi.

Konu: İddialarla ilgili olacak ve soru alınmayacak.

Üslup konusunda Fırat, beklentileri boşa çıkaracağını belirtti.
Kılıçdaroğlu, "tüyü bitmemiş yetimin hakkını soracağım." dedi.

İzninizle, tartışmadan sonra devam edeceğim...

*******


Tartışma yeni bitti. Bence Uğur Dündar başarıyla yönetti tartışmayı.

Kılıçdaroğlu rahat, kendinden emin ve inandırıcıydı. Demogoji yapmadı. Net ve açık konuştu. Belgelerini konuşturdu bir anlamda. Yüz ifadesi güven verecek şekilde huzurluydu. Biraz heyecanlıydı sadece.

Dengir Mir Mehmet Fırat ise tedirgindi, endişeli bir yüz ifadesi vardı, zaman zaman demagoji yapmaya çalıştı, belgeleri pek açıklamadı, sadece dosyanın içinde var ; size dağıtılacak demekle yetindi. Bir iki belge gösterdi, ama söz konusu suçlama belge ile bu belgenin farklı mahkeme sonuçları olduğu anlaşıldı.Gözlerini nereye saklayacağını zaman zaman bilemedi. Daha önce görmeğe alıştığımız alçak yüksek dağları ben yarattım ifadesi yoktu. Üslubu anlattığı fıkraya kadar bazı aksaklıklar dışında olumluydu. Fıkrayı anlatması kendi adına pek iyi olmadı. (Fıkrayı yazının sonuna koyacağım, çünkü özet olmasa da özete yakın oldu bu fıkra.)

Kılıçdaroğlu'nun İddialar ve Fırat'ın Yanıtları:

* Gümrük kontrolörünü şikayet ediyor ve görevini kötüye kullanmaktan mahkemeye verdiğini, ancak bu kişinin berat ettiğini söylüyor. Başbakan da müfettiş görevlendirdi, araştırma sonucunda suçsuz olduğu anlaşılınca Başbakan da onayladı. Ben söylemiyorum, belgeler söylüyor.

Yanıt :


* Menas Şirketi Hayali ihracaat yaptı, dedi ve mahkemenin kesinleşmiş kararlarını tarih ve sayı bildirerek ortaya koydu.İhracaat yapılmış gibi gösterip haksız para kazanıyorlar. Para transferi yaptıkları için mahkeme geri istiyor toplanan paraları. Temyiz ediyorlar, bu mahkemece reddediliyor. Danıştay da haksızlığın sabit olduğunu, gecikme faiziyle birlikte paraların iadesine karar veriyor. Bu sırada D. M. Fırat bu Menas şirketinin yönetim kurulu üyesidir.

Yanıt: 2007 Yılındaki bir mahkeme kararı gösterilerek verildi.Oysa Kılıçdaroğlu 2000 yılında hayali ihracaat konusundaki kesinleşmiş kararı sormuştu. " Ben elma diyorum, siz armut gösteriyorsunuz!" diye tepkisini gösterdi Kılıçdaroğlu.


* Ortağı olduğunuz şirketin tırında 89 kg.uyuşturucu bulundu mu, diye sordu .

Yanıt : Evet bu tırda uyuşturucu bulundu, ama ben şirketten ayrılmıştım.(Ayrılma tarihi tırın yakalanmasıyla aynı. Sekiz ay gibi bir beklemeden sonra o tarihe denk gelmesi ilginç.) Şoför zaten şüpheli bir kişiymiş, takip ediliyormuş, aramış bulmuşlar. Ben ortak olsam bile bu benim suçlu olduğumu kanıtlamaz, dedi. Ortağı olduğum şirket benim yüzümden zarar görüyor diye arkadaşıma devrettim. Önce ben alacaktım, sonra ona devrettim.

* Bu şirketin gümrük geçişlerinde "kırmızı" şirket olduğu için didik didik aranması gereken bir şirket olduğunu söyledi.

( Bu arada gümrük konusunda açıklama yaparak herkesi bilgilendirdi Kılıçdaroğlu. Gümrüklerde üç çeşit uygulama oluyormuş. Birincisi yeşil uygulama: Bu şirketler çok güvenilir oldukları için hiç aranmadan gümrükten geçiyormuş. İkinciler için sarı uygulama : Şirketler evraklar üzerinde inceleniyormuş, arama yapılmıyormuş. Üçüncü şirketler de kırmızı uygulama: Bu şirketler en güvenilmez oldukları için ciddi şekilde aranıyormuş.)

Yanıt : Bu konuyla ilgili yanıt vermedi !


* Kılıçdaroğlu , Fırat'a : Bu şirketten ayrıldığınızı söylüyorsunuz, ama bu şirketle ilgili belge öyle söylemiyor. Bu şirketin "KIRMIZI" uygulamadan çıkarılması için yazılan bu belgede sizin adınız var! sorusunu yönelti, belgeyi de gösterdi.

Yanıt : YOK!

Son sözlerde Kılıçdaroğlu temiz siyasetin gereğinden söz etti.
Dengir Mir Mehmet Fırat bir fıkra anlattı, bir de "mir" sözcüğünün "bey" anlamına geldiğini anımsattı. Şimdi o fıkrayı yazacağım özürlerimle. Çünkü biraz kötü kokuyor...

FIKRA:

Kadın hamur yoğururken kocası da ocağın yanında oturuyormuş.

Kadın gaz çıkarmış. Kocası : Ayıp demiş. Kadın da :

Sen de geçen yıl baltanın sapını kırmıştın, demiş.


Not:
Bu fıkra beni güldürmedi.
Sayın Fırat da pek gülmedi, sadece gülümsedi. Uğur Dündar soran gözlerle baktı. Basın mensupları gösterilmediği için üzerlerindeki etkiyi göremedik. Belki yazan ya da söyleyen olur da anlarız.

Sonuç olarak iyi bir tartışma oldu. Diğerlerini de bekliyoruz. Demokrasi böyle bir şey işte...


ÜSLUP TARTIŞMASI VE ÜÇ NOKTA


Üslup; kısaca 'söyleyiş ve biçimlendirme özelliği' diye tanımlanabilir.Başka anlamları da var ama bugünkü konumuzun dışında onlar şimdilik...

Yıllardır aklı başında insanlar siyasetteki, medyadaki üslup sorununu gündeme taşıdı, dil ve anlatımın önemini vurguladı ama kimse oralı olmadı...

Özellikle sonradan gazeteci kimliği verilip militan gibi kullanılan bazı kendini bilmezler karşıt görüşteki kişilere hem iftira attı, hem de en ağır küfürlerle kendi gazete ve televizyonlarında bangır bangır bağırdı...Savcılar sanıklara ne sormuş, sanıklar ne cevap vermiş, telefonda kimlerle ne konuşmuş hepsini hepsini onlar kesin hüküm verilmiş gibi kamuoyuna duyurdu da kimse ne oluyoruz demedi.

"Müsluman suçluysa onu ben ısırırım, size yalatmam" dedi uçaklara alındı... Sen kimsin, önce insan ol ! denmedi .

Şerefsiz, yalancı,iftiracı, aptal,üç nokta dendi çıt yok... İnsanlara tepeden bakıldı, kovuldu, sövüldü, gençler eleştiri yapmak isteyince yerden yere çalındı da dur diyen olmadı.

Şimdi iki milletvekili çok ciddi konularda halkın meclisinde tartışacaklar diye üslup diyip engellemeye çalışmanın gerekçesini anlayamadım doğrusu. Kaldı ki Kemal Kılıçdaroğlu'nun üslubu ders kitaplarında olumlu örnek olarak gösterilecek düzeyde... Uyarı yapılması gerekeni uyarırsın, olur biter.

Tartışma karşılıklı olur. Soru yanıt biçiminde de devam eder. Yani diyalog biçiminde. Biri tezini ortaya sürer, diğeri karşı tezi varsa onu söyler.

Monolog tek kişiliktir. Tek başına çıkar kameraların karşısına, ağzına geleni söyler, suçlar , karalar ve gider. Hele yandaşı bir sunucu ya da acemi bir sunucu varsa karşısında onu kimse tutamaz. Bağıra çığıra, üslup müslup hak getire konuşur da konuşur... Ağzından çıkanı kulağı işetmez, onu kimse de uyarmaz, uyaramaz...

Diyalogdan hiç hoşlanmazlar bu yapıdaki kişiler... Herkesi kör, alemi sersem sanırlar şakşakçıları sayesinde. Hatta bazıları öyle abartırlar ki kendilerini padişah sanırlar. Neyse ki bu zamanda padişah da yok, onun kulları da... Özgür yurttaşlar var aklını kullanabilen... Diğerleri yalaka, yardakçı, çıkarcı,şakşakçı olanlar bunun dışında .

"Tartışmasını bilmeyenler kavga ederler... "

Tartışma kültürünü geliştirmeliyiz. Bunu "düello" gibi sunmanın da bir yararı yok.

Her zaman iktidar ve muhalefet bir araya gelip halkın önünde tartışabilmelidir, bundan nedense bu iktidar hep kaçındı. Şimdi ilk kez böyle bir durumda kaldılar diye kıyamet kopuyor.

Üslup çok önemli ama ulusal geleceğimiz bundan çok daha önemli.

Kişisel çıkarları için ülkeyi dosta düşmana karşı küçük düşürenlere hep birlikte tepki göstermek zorunda değil miyiz ?

Şu anda bir yandan yazıyorum, bir yandan da kahvede oyun oynayan yurttaşlarımızı izliyorum. Ne kadar da çoklar bu saatte!
Çoğu da genç bunların. Ellerinde kağıt, oyun kağıdı var. İşsizler ordusu giderek artıyor, artacak.

Biraz da bunlar için yolsuzluklardan kurtulmak zorunda değil miyiz?

Yolsulluk ve yoksulluk... İkisi ters orantılı mı ne ? Yolsuzluk yapanlar karun kadar zenginleşirken diğerleri yoksullaşıyor.

Bence bugünkü tartışmayı bu açıdan değerlendirmede fayda var...

Evet, tartışma şu anda başlıyor. Görüşmek dileğiyle...

23 Eylül 2008 Salı

İFTAR YEMEĞİ



Bu akşam dost ve akrabalarımızı iftar yemeğine çağırdık.


Öyle "Devletin parası deniz, yemeyen...! " şeklinde bir yemek değil. Evimizde, kendi paramızla, kendi pişirdiklerimizle gerçekleşecek bu yemek.

Bu sıra her gün' iftar çadırında yemek' haberlerini okuyoruz. Birileri de çadır çadır dolaşıp halkla iç içe yemek yiyerek onlara iyilik yaptığını gösteriyor ! Peki bu yemeklerin parasını kim veriyor? Yoksa kaşıkla verip sapıyla geri mi alıyorlar?

İftar çadırlarında yemek yiyenler sanırım biliyordur ! Bedava yedikleri bir aylık bu yemekler, onlara ve hepimize yol, su, elektrik (vb.) zammı olarak, işsizlik olarak geri dönecektir. Tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi olmayacak mı sanıyorlar ?

Çadır devleti görüntüleri de cabası...

Birilerinin "Herkes kesesinden yesin içsin, saltanatım var benim !" diyerek Allah'ı da kullarını da kandırma çabası işe yarayacak mı ? Kulların bir kısmını kandırdığı kesin...

Gerçekleri Allah biliyor, bir de kul olmayıp vatandaş olabilenler... Kul köle olmayı seçenlere kolay gelsin !

Biz "Kendimiz kazanır kendimiz yeriz." İftar vereceksek kendi paramızla yaparız bunu. Başkalarının parasıyla değil...



Bugün işim çok... Hemen mutfağa dönmem gerekiyor.En güzel yemeklerimi pişirmek istiyorum. İftara konuklarım gelecek. Gerçi biz oruç tutmuyoruz ama tutanlara da saygılıyız.


Görüşmek üzere...


AKP'Lİ BÖYLE KONUŞMAZ


"AKP'liler böyle konuşmaz !"

Tarihe geçecek bir söz.

Söyleyen Bülent Arınç. Kime mi söylemiş ? " Geçinemiyoruz, sıkıntılarımız var." diyen AKP'li bir çiftçiye... Yetinmemiş, adamı yalancılıkla suçlamış, azarlamış, bağırmış çağırmış ; bu da yetmemiş salondan kovmuş...

Bakmayın miş'li geçmiş zaman kullanmama, TV'de gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum. Duydum da inanamadım. Meclis Eski Başkanı bu kişi !

Bir AKP'li böyle konuşmaz, diyor.

Peki AKP'liler nasıl konuşur ? Onların eleştiri yapma hakları yok mu ? Allahtan çiftçi annesinden söz etmedi. Bir de "Ananı da al git ! " diyerek anasını da kovduracaktı.

Hani bazı kadın programlarında, işareti alan kadınlar , hep birden alkışlamaya ya da eğleniyormuş gibi yapmaya çalışıyorlar ya acaba AKP'liler de öyle mi diye düşündüm.

Başbakan konuşurken AKP'lileri izledim. Bazısı mutsuz bir ifadeyle izlerken kamerayı görünce zoraki alkışlamaya başlıyordu. Örneğin İstanbul Büyük Şehir Bel. Başk. Topbaş böyle görüntü verenlerden biriydi. Bazısı da sanki maça gelmiş, tuttuğu takımın amigosu coşturmak için konuşuyor, onlar da coştukça coşuyor...

Pek konuşmuyordu AKP'liler, bundan sonra sanırım hiç konuşmayacaklar. Konuşanların başına gelenleri onlar bizden iyi biliyordur.

Sahi AKP'liler ne zaman konuşmaya başlayacak?

Bence Abdüllatif Şener başlamalı öncelikle konuşmaya... Yoksa sadece partiden ayrılmakla sorumluluktan kurtulamayacaktır. Her şey bir gölge gibi arkasından gelecektir...

Benden söylemesi.

AKP'li nasıl konuşur ?


Bu sıra AKP'lilerin bazıları çok sinirli, bence öfkeliyken onlar da hiç konuşmasın. Kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar. Seçtikleri sözcüklerle çocuklara kötü örnek oluyorlar.

Rütük başkanı bu konuda görevini yapmalı. Gerçi kendi konuşmalarını da dinledim NTV' de , onda da istenmeyen sözcükler çıktı hoş olmayan. Acaba sinirli politikacılar konuşurken yeni bir işaretle çocukları ekrandan uzaklaştırmak gerekmez mi ? En büyük makamlardakilerin ,en küçük sözcükleri kullanması kötü örnek olmuyor mu ?

Benim de kafam karıştı.Konuşsunlar mı ,sussunlar mı ? Konuşurlarsa nasıl konuşsunlar, ben bilemedim.

Sizce AKP'liler nasıl konuşmalı ?

22 Eylül 2008 Pazartesi

NEDEN AĞLAR ?




" Şu dünyaya gelen ağlar, giden ağlar...


Soralım yoksula baya aslı nedir, neden ağlar ? "


Sizi ne ağlatır ?

21 Eylül 2008 Pazar

YARDIM İÇİN EV EV DOLAŞMAYA BAŞLADILAR


Bugün zil çaldı. Kapıyı açtım, karşımda badem bıyıklı bir adam!
Elinde siyah bir çanta...

Adam :

" Ben Kozlu, Fatih Öğrenci Yurdu'na yardım topluyorum! "

Biz öğrenci okutuyoruz, diyip kapıyı kapattım.

Acaba bunlara da mı izinsiz para toplama yetkisi verildi ?

Kim bunlar ? Bu paralar kime gidiyor ?

Modern dilencilik son zamanlarda çok kar getiriyor ! Baksanıza yardım toplayanlar ne büyük şirketlere ortak olmuş...

Ben de hep kendimize kızıyordum. Eşimle birlikte toplam 60 yıldan fazla çalışmamız var, bir şirket kuramadık ! Şirket bir yana hala kredi kartlarını ödemek için çırpınıp duruyoruz...

Ben de bir kampanya başlatıyorum buradan :

Şöyle büyükçe bir şirkete ortak olmak için yardımlarınızı bekliyorum...

Lütfen yardım edin ! Allah rızası için biraz yardım!

Sonra da siyasete atılmak istiyorum.

Önce ticaret,
Sonra siyaset...

KEY PARALARINI ALAMAYANLAR


Binlerce çalışan hak ettikleri "Konut Edindirme " adı altında yıllarca maaşlarından kesilen paralarını henüz alamadı !

Devlet yönetimi ciddi iştir. Devlet çalışanlar arasında haksızlık yapmaz.

Bir kısım çalışan aldı, diğerlerinin üç ay sonraya, ekim ayına kadar dilekçeyle başvurmaları istendi. Alamayanlar dilekçelerini verdi, bekliyor.

Şurda ekim ayına ne kaldı ? Yetkililerden ne bir ses , ne bir nefes duyuluyor. Toz duman içinde kısaca "KEY" denen bu paralar da Deniz Feneri yardımlarının durumuna düşmesin sakın !

Ne zaman verilecek bu paralar ? Açıklama bekliyoruz.

KILIÇDAROĞLU AYKIRI SORULARDAYDI


SKY Türk TV kaç gündür Deniz Feneri Davası konusunda yanlıymış gibi bir görüntü veriyordu. Özellikle yakın arkadaşı koruyormuş izlenimi edinmiş ve çok kızmıştım.

Bugün "Aykırı Sorular" programını izledikten sonra kızgınlığım geçer gibi oldu. Enver Aysever'i zaten her zaman beğeniyle izliyordum. Bir kez daha pekişti bu düşüncem.

Sorduğu sorular, konuşması, tutumu, duruşu saygı uyandırıyor bende...

Kemal Kılıçdaroğlu da saygıyla, beğeniyle, güvenerek izlediğim bir polikacı... Deniz Feneri ile ilgili söyledikleri, gösterdiği belgeler yenir yutulur, üstü örtülür cinsten değil...

Herkes tertemiz olmalı, yargılanmalı. Suçsuzsa aklanmalı...

Yargıdan kaçmak, "Ben suçluyum !" diye bağırmak anlamına gelir. Bağırmadan gereğini yaparlar umarım...

Bu, Ülkemizin adını temize çıkaracaktır. Suçsuzlarsa onlarınkini de...

20 Eylül 2008 Cumartesi

KORKUNUN ECELE FAYDASI


Korkunun ecele faydası var mı ?

TRANVAY DURAĞA YAKLAŞTI...

Beklemedeyiz.

Duracak mı , Toslayacak mı ?

Susma, sustukça ...

Her türlü yayını okumalıyız... "KiTAPSIZ HAYAT KÖR, SAĞIR,DİLSİZ YAŞAMAKTIR."

ŞAŞKIN


Sussam!
Gönül razı değil...

Susmasam !
Ne değişecek ki ?

19 Eylül 2008 Cuma

KARADAN


Bir de mani gönderiyorum :

Karadan
Karadan hep karadan
Yarim gider GEMİYLE
Ben giderim KARADAN
Ciğerim göz göz oldu
Görünmüyor karadan
Hak beni ayırmasın
Kaşı gözü karadan

DERSİMİZ SEVGİ


Ali Yüce'den bir şiir yazmak geldi içimden. Buyurun...


DERSİMİZ SEVGİ

Nesine bahar nesine bahçe
Ötmesiz bir kuşun
Neylesin al yanak
Gamze ne yapsın
Gülmesiz bir kıza
Değil mi KARACAOĞLAN


Kullana kullana
Kirlettik her şeyimizi
Aşındırıp eskittik işte
Kala kala bir bu kaldı
Sevgi kaldı elimizde
En sağlam dinimiz
Değil mi YUNUS EMRE

Dinleyin beni çocuklar
Binmeyin bu kör gemiye
Bu can çekişen DENİZİ
Götürüp koyun yerine
Kiklop amcalara bakmayın siz
Binlerce göz her birinizde
Değil mi HOMEROS
Sevenler de kim oluyormuş
Değil mi RUHİ USTA

Yalnızlık da kim oluyormuş
Hadi bakalım çocuklar
İniyoruz bu başsız dağdan
Ayrılık da kim oluyormuş
Boyuyor kendi kendini gurbet
Gözlerinizin rengine
Değil mi NAZIM USTA

Yer yorgun gök yorgun
Suyu sıkılmış bulutlar
Çıkıyoruz bu üzümsüz bağdan
Haydi bakalım dostlar
Azrail de kim oluyormuş
Kim oluyormuş Hızır Paşa
Binlerce can her birinizde
Acıyın cellatlarına
Değil mi PİR SULTAN

Yer dargın gök dargın
Kala kala bir bu kaldı
SEVGİ kaldı elimizde
En güleç dinimiz
Haydi bakalım çocuklar
Çıkıyoruz bu çirkin çağdan
Merhaba diyoruz İNSANLARA
Öfke de kim oluyormuş
Pinochet amcalara bakmayın siz
Değil mi NERUDA

18 Eylül 2008 Perşembe

HİÇ BÖYLESİNİ GÖRMEDİM


Bir anda evin içine bomba düştü sandım. Elektrikler kesildi,her yer karardı. Ardından iki ateş arasında kalmış gibi şimşekler çakmaya başladı.

Denize bakan ön cephenin hemen yanından biri parlayıp sönerken arka cepheden bir yenisi çakmaya başlıyor evin içi bir kararıp bir aydınlanıyordu dün gece. Ve arka arkaya yeri göğü inleten gök gürlemeleri...

Kendimi korku filmlerinde izlediğimiz şatonun içinde tek başına kalmış insanlar gibi hissettim bir an. Neyse ki benim yanımda sevgili eşim vardı. Onun yüzüne baktım şimşeklerin aydınlığında, endişeliydi o da... Hiç böylesini görmemiştik.

Yağmur, değil bardaktan boşanırcasına, kovalarla hatta kazanlarla boşaltılıyordu sanki...

Işıldağı yakalım dedik. Heyhat uzun süre kullanılmadığı için şarjı bitmiş, yanmadı. Küçük kızımın hediyesi güzel mumlarımızın birini yaktık. Şimdi çok daha romantik bir ortam oluşmuştu.

"Dışarda deli dalgalar gelip duvarları yalar, beni bu sesler oyalar, aldırma gönül aldırma... "

Aldırmamak ne mümkün!.. Şimşekler evin ortasında patlıyordu...

Bilgisayarı açtım. Önce büyük kızımın " Düğün Törenini " , sonra küçük kızımın "Mezuniyet Törenini " izledik bir süre...

Her şey durdu, dünya durdu, gök gürlemeleri, çakan şimşekler, yağan yağmur, her şey ,ama her şey durdu. Biz mutluluk şarhoşluğu içinde çocuklarımızı izledik. Ne kadar şanslı olduğumuzu söylemeden tutuşan ellerimizden anladık...

Derken dıt, dıtt dııııttttt diye sesler yükselmeye başladı bilgisayarımızdan... Anladık o da bize veda etme zamanının geldiğini hatırlatıyordu. Kapadık bilgisayarı, gerçek dünyaya döndük yeniden...

Her şey bıraktığımız gibi devam ediyordu. Dışarda kıyamet kopuyordu. Biz sıcacık, oldukça da temiz evimizde mutlu mesut oturuyorduk. Ya başkaları ?

Kimbilir kaç aile şu anda evine dolan suları boşaltmaya çalışıyordur ?

Bir an yıkanıp gelen halılarımıza baktım farkında olmayarak. Günlerdir evi temizleme işiyle uğraşmıştık. Ve başarmıştık. Her şey yerli yerinde ve tertemiz... Bir anda bütün her şeyi çamurlara bulanmış olarak düşündüm; düşünüp düşünmez de aklımdan kovdum... " Mal canın yongasıdır." Ya canını, cananını kaybeden bunca insan ?

Doğal felaket ! Evet doğal felaket her yerde yaşanıyor. Doğal olmayan insana değer veren ülkeler önlem alıyor, diğerleri fala bakıyor. Bir yıl mı desem, bir ay mı desem , bir gün mü desem !..

Depremler, sel baskınları, trafik kazaları ve diğerleri... Hepsi, hepsi !

Bizde büyük bir depremin ardından, türbanlı bir hanım kızımız pankart açmış diğerleriyle yürüyordu. Aklı evvel bazı gazetelerimiz de aynı şeyleri söylüyordu hep. Belki de yönlendirmeyi onlar yapıyordu:

"7,4 yetmedi mi ?

Sebep, onlar dinci biz değiliz... Deprem bizim yüzümüzden olmuş onlara göre ! Peki beşikte yatan kuzunun günahı neydi ? Ya da aynı şiddetteki deprem müslüman olmayan ülkelerde neden insan öldürmüyordu. Allah hep sevdiği kullarını mı yanına alıyordu yoksa. Ama o zaman da onların ölümsüz olması gerekir ki bu da doğa yasalarına aykırıdır. "Her canlı ölümü tadacaktır."

Çözüm mü ?

"Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir."

Bunun dışında yol arayanlar ya zamanından önce ölür; ya da sürüm sürüm sürünür...

Herkes aklını başına alsın bir an önce ! Yoksa...

KARACAOĞLAN BENİ ARADI


Bugün akşama doğru telefonum çaldı. Her zamanki gibi çantamın içinde telaşla aradım. Buldum, açtım. Karşımda tanımadığım bir ses :

-Alo kiminle görüşüyorum ?

Söyledim, karşımdaki :

- Ben Karacaoğlan !

Çığlığı bastım, hemen anlamıştım ! Benim Karacaoğlan'ımdı arayan.

Kaç yıl sonra ? Şöyle kabaca hesapladım, tam otuz beş (35) yıl geçmiş aradan. Bu süre içinde hiç görüşmediğiniz bir arkadaşınız sizi arıyor!.. Bana bile inanılmaz geliyor.

Karacaoğlan, ah Karacaoğlan ! Beni nerelere taşıdın...

Öğrenciydik yıllar önce. "Karacaoğlan'ı Anma Gecesi" düzenlemiştik, bölüm olarak. Ben gelin , arkadaşım da Karacaoğlan olmuştu. Karşılıklı şiir okumuştuk.

İşte arayan O Karacaoğlan'dı.

Sevinilmez mi ? Hem de nasıl ? Tez zamanda görüşmek, dileğiydi son sözlerimiz...

Sen çok yaşa emi...

"Suya giden allı gelin
Niçin böyle salınırsın
Gelin bir su ver içeyim
Gelin kimi gelinisin"

" Su değildir senin derdin
Görmek ise işte gördün
Oğlan burda çokça durdun
Ağam gelir döğülürsün"

17 Eylül 2008 Çarşamba

VAY GÜLAY GÖKTÜRK'ÜN BAŞINA


Gülay Göktürk , gördünüz mü olanları ? İlk sırayı siz kaptınız. Sırada Nuray Mert , Nazlı Ilıcak var. Benden hatırlatması, dikkatli olsunlar...

Uyarıları gözardı ettiniz. Sandınız ki demokratlar... Siz övdükçe onların ekmeğine tereyağı sürdünüz. Şimdi gelinen durumda sizin de sorumluluğunuz yok mu ?

Vakit Gazetesi yazarı Serdar Arseven 11 Eylül tarihli yazısında gerçeği kör gözlere sokmuş:

"Önyargılıyım. İtham Müslüman'a yönelikse ' İFTİRA' derim. Kafire yönelikse ' DOĞRU ' derim. Belki kendim ısırırım Müslüman kardeşimi. Lakin köpeklerin yalamasına dahi müsaade etmem. "

diye yazmış. Gördünüz mü ?


'Müslüman kardeşimi belki ben ısırırım, kafire yalatmam !' Doğru söylüyor yazar, az mı emek harcadılar ? Şimdi hasat zamanı !

' Parmağındaki yüzüğü, kolundaki bileziği ' bile Allah diyerek toplamışlar Gurbette zor koşullarda çalışan Alamancılardan. Bundan bir ısırık da neden onlara düşmesin ki ! O ısıracak Müslüman kardeşinden, başkalarına avucunu yalatacak ! Haklı haklı da, kardeşinin yaptığı hangi kitapta yazıyor ? Sen dindarları kandır, parayı iç et, Müslümanım de ! Sana senin gibiler bile inanmıyor artık.

Gülay Göktürk Bugün gazetesinin 15 Eylül tarihli sayısında bunları eleştirmeye kalkmış :

'Kol kırılır , yen içinde' anlayışının ahlaksızlık olduğunu yazıvermiş!

Sen misin bunları yazan ?


Eski defterler ortalığa saçılmış... Denilenleri ben yazamayacağım,utanırım, nasıl olsa bundan sonra çok duyacaksınız...


En güzel savunma 'SALDIRI' dır, onlara göre. Vay Gülay Göktürk'ün başına geleceklere...

16 Eylül 2008 Salı

TATİL SONRASI DEPRESYON EMEKLİLİK SONRASI DEPRESYON


Biliyor musunuz özel yaşantımda benim hiç canım sıkılmadı.

Canım sıkılmadı, çünkü hiç boş kalmadım. Sürekli aklımda yapmam gereken bir şeyler vardı... Birini yaparken diğerini ne zaman yapabileceğimi düşünüyordum. Boş kalmadığım için de depresyona yakalanmadım.

Şimdi tatil sonrası , üstelik de emekli olmuşum yeni... Dur bakalım belki depresyona girebilirim. Bir haftayı geçti geleli. Henüz boş kalmadık. Dışarı çıkmak istemiyor canım. Acaba bu depresyon belirtisi mi ?

En kısa zamanda kuaföre gitmem gerekiyor. Denizin saçlarıma yaptığı olumsuz etkilerden kurtulmam zorunlu... Bu ruhuma da iyi gelecek.

Sonra sosyal etkinliklerime başlamalıyım. Üyesi olduğum Atatürkçü Düşünce Derneğine uğramalıyım öncelikle. Bu sıra öğrencilerin bursa ihtiyaçları vardır. Geçen yıllarda dört beş arkadaş birleşerek bir öğrenciye burs veriyorduk. Çocuğun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmiyoruz. Yoksul ve okumak istiyor, bu yeterli değil mi yardım için...

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği de aynı çabalar içindedir. Ne yazık ki bu tür derneklere üye olanların aklı bol ,parası kıt ... Ben diyorum ki Deniz Feneri gibi derneklere para kaptırıp birilerini zenginleştirenler bir kez olsun yardımlarını , gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştıran derneklere verseler n'olur ?

İnanın daha çok sevap kazanacaklardır. Yardımlar yoksulluk nedeniyle okuyamayan çocuklara gidecektir. Kendileri de gönül huzuru duyacak, depresyonla tanışmayacaklardır.

Ülkemiz yoksul... Yardım kaynakları zengin. Çoğu açıkgözün iştahını kabartıyor. Şimdi ramazan fitreleri; Kurban Bayramında kurban derileri peşine düşenlere bakın ! Almanya'da "Gurbetçi" dediğimiz yurttaşlarımızdan toplananlar... Ve seksen bin camiden her gün toplanan kayıtsız kuyutsuz paralar... Ev ev ,kapı kapı dolaşan cami yaptırma dernekleri adına para toplayanlar...

İnsanlar yoğun çalışma ortamında zamansız... Ayağına gelen bu çıkar düşkünlerine yardımlarını vermenin kolaylığına da aldanabiliyorlar...

Bunun bir düzene bağlanması gerekmiyor mu ? Neden devletin kurumları buna el atmaz ki? Teknoloji olanaklarından yararlanmak işleri en azından kayıt altına almaz mı ?

Bankada bir hesap açılsa, tüm yardımlar orada toplansa, gerekli kurumlara dağıtılsa...

Bu yaptığım öneriye ben bile gülüyorum şimdi.

Bankalara güveniyor muyuz ? Hayır.

"Key" kayıtlarının yakılması sonucu yaşadığımız kargaşa, alamadığımız ' key paraları ' son örnek. Öncekiler,batan bankalar, hortumlanan hesaplar, yakınlara dağıtılan krediler...

Resmi Kayıtlara güveniyor muyuz ? Hayır.

Batan Bankalarda da duymuştuk, şimdi Deniz Feneri Davasında da gündeme geldi. İki , hatta üç ayrı hesap tutuluyor !

Birincisi: Resmi incelemelere yönelik tutulan kayıtlar...
İkincisi : Gayrı-resmi incelemeye yönelik tutulan kayıtlar(Resmi incelemelerden kaçırmak amaçlı. Şirketler,TV'ler, partiler kurulması için kullanılmaya ayrılan paralar.)
Üçüncüsü : Resmi ve Gayrı-resmi incelemelerden kaçırılan paralar. Bunların kayıtları yok. Yalnız görevli kişiler, bankadan paraları çekmişler; çok azını resmi kayıtlara yatırmışlar, çoğunu gayrı-resmi kayıtlara geçirmişler, birazını da kendilerine ayırmışlar...

Görüyorsunuz, rant büyük ! İnsanları din duygularını sömürerek kandıranlar, birbirlerini de kandırmış. "Bal tutan parmağını yalamış!"

Kişisel olarak sorunsuz olmanız yetmiyor galiba depresyonla tanışmamıza... Yaşadıklarımıza bakmak yeter de artar bile... Şöyle alt alta sadece adlarını yazıp bırakacağım son zamanlardaki olayları. Siz de depresyona girin istiyorum. Biraz da doktorlar kazansın, bilim kazansın !..

Terör
Şehitlerimiz
PKK
Sınır Ötesi Operasyonlar
GAP
BOP
AB
ABD
Şemdinli Davası(sonuçlandı)
Ergenekon Davası
Deniz Feneri Davası
AKP Kapatma Davası (sonuçlandı)
Laik Demokratik Hukuk Devletini yöneten Hükümetin " Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmasının Anayasa Mahkemesince kabul edilmesi.(sonuçlandı)
DTP Kapatılma Davası
Şaban Dişli yolsuzluğu
Kaçak Kuran Kurslarında Ölen Çocuklarımız
Medyaya sızdırılan bilgiler
Aydın Doğan RTE kavgası
Karapazartesi (Ekonomik Kriz)

Vatandaşa:
Ramazan çadırında oruç açma
Ölmemesi için yiyecek paketi (iş değil, istediği yerden yiyeceğini alması için para değil,kendi adamlarından aldığı ,kendi seçtiği yiyecekler ! Seçme hakkı bile tanınmıyor!)
Donmaması için kömür yardımı...
Elektriğe, doğalgaza, her şeye her şeye zam...

Ben yoruldum. Aynı zamanda depresyona girdim... Doktorumu arayacağım...



YURDUMUN ÇİÇEKLENMESİ


Hafta sonu eşimin çabalarıyla işleri kolaylaştırdık.

Sağolsun eşim koltukları, salon ve merdivenlerdeki halıfleksleri bir güzel halı yıkama makinasıyla yıkadı. Ben de camları hallettim, perdeleri yıkadım. Eşim de yerlerine taktı. Geriye yıkamaya verdiğimiz halılarımızın gelmesi kaldı. Sanırım yarın onları da getirirler...

Kitaplarla maceralarımız daha bir süre devam edecek. Acele etmemeye karar verdim. Çünkü kollarım , artık yeter demeye başladı. Hem genel iş bittikten sonra aceleye gerek var mı ? Nereye yetişeceğim ki ?

Artık daha çok okuyup daha çok yazacağım...

" Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yaşamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın.
Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım.
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım.
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya." Ceyhun Atuf Kansu)

Yurdumuzun çiçeklenmesi için hepimize görev düşüyor. Durmak yok , çalışmaya devam...

15 Eylül 2008 Pazartesi

AĞLA SEVGİLİ YURDUM



Bu sıra kitaplarımın arasında debelenip duruyorum...

Siliyorum,temizliyorum, ayıklıyorum, yerleştiriyorum. Bazılarını görünce : "Aaa bu da mı vardı !" diyip seviniyorum. Kimine yeniden göz atıyorum.

Denemeler'den alıntı yaptım, bir önceki yazılarda. Şimdi de Ağla Sevgili Yurdum elimde... Ben bu gidişle işleri bir yılda bitiremeyeceğim anlaşılan !

Ağla Sevgili Yurdum... Can Yayınlarından çıkmış. Yazarı Alan Paton.Güney Afrikalı bir yazar. Yaşadıklarını anlatmış kitabında. Türkçesi, Mehmet Harmancı...

Kitaptan seçtiğim bir bölümü paylaşmak istedim sizlerle (s.104-105-106)...


" Kimi hiç zaman geçirmeden Güney Afrika'nın bölünmesini istiyor. Beyazların karalardan, karaların beyazlardan ayrı yaşayacakları parçalara... Karalar kendi topraklarını sürsünler, madenlerini işletsinler, kendi yasalarını kendileri uygulasınlar. Öbürleri erkekleri karılarından ve çocuklarından ayırarak madenlerde çalışmaya getiren ; yuvayı, aileyi dağıtan kamp düzenlerinin kaldırılarak , yerine kentte ve madenlerde yerli işçilere ayrılmış köyler kurulmasını istiyorlar.

.......Fakat bütün bunlara karşılık , ne Devlette, ne de Kilisede eşitlik isteyen yok.

Evet, yüzlerce, binlerce ses var yükselen. Fakat her kafadan bir ses çıkarken insan ne yapabilir ki ? Karaların beyazlardan çok daha fazla olduğu bu memlekette barışı nasıl kuracağımızı kim bilebilir ?

Kimi diyor bu dünyada yeteri kadar nimet vardır, birine fazla verilmesi, ötekine az kalması sonucunu doğurmaz. Birinin ilerlemesi ötekinin gerilemesi demek değildir. Düşük ücretli emekçi, halkın güçsüzlüğünü gösterir. Daha iyi ücretli emekçi ise daha çok pazar, daha büyük endüstridir, diyor bir kısmı. Başka bir kısım insanlarsa , bunun tehlikeli olduğunu , çok ücret ödenen emekçinin artık yalnızca çok satın almakla yetinmeyip daha çok okuyacağını, daha çok düşüneceğini ve sonsuza dek sessiz ve altta kalmaya yanaşmayacağını söylüyorlar.

Bu memleketi nasıl bir biçime sokacağız ? Yalnız malımızı kaybetmekten korkmuyoruz çünkü. Üstünlüğümüzü kaybetmekten , beyazlığımızı kaybetmekten korkuyoruz.

Bilmiyoruz, bilmiyoruz. Günbegün yaşayacağız. Kapımıza daha büyük kilit asacağız.

Dikkatli olacağız, şunu, bunu, onu yaşamımızdan silkip atacağız. Güvenlik ve önlem içinde hapsedeceğiz kendimizi. Yaşantımız daralacak, fakat üstün varlıkların yaşantısı olacak. Korku ile yaşayacağız, ama hiç olmazsa bilinmeyenin korkusu olmayacak bu. Vicdan örtülecek; hayat ışığı söndürülmeyecek , fakat saklanacak, ilerde onunla yaşayacak bir kuşak için korunacak. Daha gelmeyen bir gün için... Ne var ki, bu gün nasıl gelecek, ne zaman gelecek, bunu hiç düşünmeyeceğiz... "


Alan Paton, bir konuşmasında bu kitabıyla ilgili şunları söylemiş:

" Benim inancım odur ki: Korkunun gücüne karşı koyacak tek güç sevgi gücüdür.

Eğer bu anlayış ve sevgi yitirilirse insanlık korku ve mutsuzluğa mahkum edilecek, yaşam da dayanılmaz bir köleliğe dönüşecektir."

Sevgi , bence de çok önemli... Okumak da öyle...

".... Daha çok okuyacağını, daha çok düşüneceğini ve sonsuza dek sessiz ve altta kalmaya yanaşmayacağını söylüyorlar."

Haksız da değiller , değil mi ? Zordur böyle insanları yönetmek...

13 Eylül 2008 Cumartesi

CİNSEL EYLEM ÜSTÜNE


"Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz edemiyor ondan? Ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona ?

Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak diyebiliyoruz da ona geldi mi kısıveriyoruz sesimizi. Neden acaba ? Yoksa onun sözünü ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesini kafamızda o kadar büyütmeye hak mı kazanıyoruz ?

Çünkü bilirsiniz , en az kullanılan , en az yazılan , en saklı tutulan sözler en iyi bellenen , en çok insanca bilinen sözlerdir. Her yaşta, her baştaki insan onu ekmeği bildiği kadar bilir.

Dile, sese, harfe gereği olmadan herkesin içine yazılır. Suskunun dokunulmazlığı içine kapamışız cinsel eylemi : Çıkarmak bir suçtur ordan onu, suçlamak ve yargılamak için bile olsa. Ancak dolambaçlı sözler ve resimlerle kırbaçlamaya kalkabiliriz onu. Böylesine tiksindirici olmak bir suçlu için ne büyük onur :

Adalet dokunmayı, bakmayı suç sayıyor bu suçluya ! Cezasının ağırlığı özgürlük, dokunulmazlık kazandırıyor suçluya.

Kitaplar için de öyle olmuyor mu ?

Ne kadar yasaklanırlarsa o kadar daha çok satılıyor.O kadar daha çok okunuyorlar."

MONTAIGNE- DENEMELER
(Çev. Sabahattin Eyuboğlu)

BAŞTAKİLER VE BİZ


"Bizi yöneten, dünyayı elinde tutan kimselerin bizim kadar akıllı olması , bizim yapabileceğimiz kadarını yapması yetmez.

Bizden üstün değillerse bizden çok aşağı sayılırlar.

Çok şeyler vadettikleri için çok şeyler yapmak zorundadırlar."

MONTAIGNE

12 Eylül 2008 Cuma

FARKLI OLANI ANLAMAK


Bizim ülkemizde sıradanlık prim yapıyor çoğunlukla.

Sıra dışı olanı ya yargılıyoruz, dışlıyoruz ya da görmezden gelerek rahatladığımızı sanıyoruz !
Oysa birçok güzelliği de o sıra dışı dediğimiz insanlar sayesinde yaşıyoruz.

Adı Gaykedi... Onu, yazılarımdan birine yaptığı yorumu sayesinde fark ettim. Blogunu ziyaret ettim o zaman, ama zamanım sınırlıydı, yeterince tanımadığım için yorum yapma hakkını kendimde bulamadım.

Konu bana çok uzaktı. Bilmediğim,
tanımadığım bir dünyanın yazarıydı. Bana göre farklıydı. Şimdi bir şekilde tekrar bloguna gittim. Okudum yazdıklarının bir kısmını...

Okudum ve anlamaya çalıştım. Okudukça sevdim onu... Dürüsttü her şeyden önce, sağlam bir düşünce yapısı, tutarlı kişiliği vardı. Yaşadıklarını , düşündüklerini, hissettiklerini paylaşıyordu dürüstçe. Önyargıları yıkıyordu biraz da...

Benim önyargım yoktu bu konuda. Fazla bilgim de yoktu. Sadece biyolojik bir durum olduğunu biliyordum.

Cinsellik çok karmaşık bir konu. Herkes farklı farklı yaşıyor. Başkalarına zarar vermediği sürece kimseyi ilgilendirmez de insanların neyi nasıl yaşadığı.

Başkalarına zarar vermemek ! Asıl önemli olan bu...

Yıllar önce bir yakınımın başından geçen iki yıllık evlilik deneyimi geldi aklıma. Çocuk; yakışıklı , meslek sahibi idi ve çok da aşık görünüyordu. Ailesi, her şey her şey çok olaganüstü görünüyordu. Nişandan sonra çocuk, sevinç içinde önüne çıkan dilencilere yüklüce diyebileceğimiz paralar dağıtmıştı. Neyse evlendiler.

Bir iki kez ziyaretlerine gittik. Mutlu görünüyorlardı. 1,5 yıl sonra yakınım anlaşamadıklarını, ayrılmak istediğini söyleyince şaşırdık. Gittik evlerine, konuşmaya çalıştık. Amacımız ikisini aynı zamanda dinlemek. Önce yakınım konuştu:

Evlendik, " Benden bir şey bekleme!" dedi, diye gerekçe gösterdi.

Neden diye sorunca karşı taraf yanıtladı:

Fazla gezip dolaşacak zamanımız yok, diye öyle söyledim , dedi.

Yakınım: Bir erkek arkadaşı var, her gün geliyor. Saatlerce odaya kapanıp çıkmıyorlar! Benimle ilgilenmiyor. Kızdım, neden benimle evlendin dedim: Benim evlenmem lazımdı , sen çık gez dolaş, dedi...

Karşı taraf: Asker arkadaşım, ne var bunda ! Arkadaşım gelince sıkılma; gezmeye git dedim, dedi.

Sık sık işten de ayrılıyordu. Yakınım da biz de anlayamamıştık. Çocuk bunalım geçiyor diye düşünmüştük. Bir süre daha devam etti bu evlilik.

Bu süre içinde çocuk gece kalkıp sabaha kadar namaz kılıyormuş, kendimi öldürsem de nasıl yapsam bunu, iple mi yapsam,ilaçla
mı ! diyip duruyormuş. Arkadaşı da gelmeye devam ediyormuş.

Yakınım bunalımda diye her yolu denemiş, düzelir düşüncesiyle. Olmayınca doktora götürmeyi denemiş, gitmemiş doğal olarak. Yakınım kendisi gidip konuşmuş doktorla, doktor eşin de gelmeden bir şey söyleyemem , demiş. Ailesini çağırmış, aile "Aman, ayrılma ! Sana ev veririz, dükkanları üstüne yaparız vb." demişler ama olay iki sene sonunda bitti. Geriye yaşanan acılar, hayal kırıklıkları kaldı...

Çocuğun gay olduğunu, ayrılma aşamasında anlatılan ayrıntılardan çıkarıyoruz. Yakınım biz farkettikten sonra gerçeği anlıyor. Üzerinde durmadığı olayları anımsıyor.

Lütfen yanlış anlamayın. Bu anıyı herkesi suçlamak, karalamak amacıyla yazmadım. Benim suçladığım dürüst olmayanlar. Tercihi ne olursa olsun, bu beni de kimseyi de ilgilendirmez. Ama dürüst olmayan insanlar, başkalarını kandıranlar beni öfkelendiriyor.

"Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol !

Bunu söylemek kolay da uygulamak zor bizim toplumumuzda. Toplumsal baskılarla işleri daha da karmaşıklaştırmıyor muyuz ?

Farklı olarak gördüklerimizi anlamaya çalışmak zorundayız... Öyle değil mi ?

11 Eylül 2008 Perşembe

KİTAP OKUMA CEZASI


Cem Uzan 'a Başbakana hakaret ettiği için"Kitap Okuma Cezası!" verilmiş. Daha önce de bir çobana bu ceza verilmişti. Kitap ve ceza... Neden toplum olarak okumadığımızı anladınız mı şimdi ?

Okumak ceza olarak görülüyor ! Ben bu cezaya dünden razıyım...Kitap okumak da ceza mı olurmuş ! Benim bugün kendime verdiğim cezayı görseydiniz acırdınız halime.

Salondaki kitaplığı döktüm orta yere... Elime de bir bez aldım, tüm kitapları tek tek silip yerleştirdim. Neredeyse tüm günümü böyle geçirdim. Yarın da aşağı odadaki kitaplığı döküp yerleştireceğim yeniden... İnanın çok zor bir iş.

Ama pırıl pırıl parlayan kitaplarıma ve düzenlenmiş kitaplığıma bakınca tüm yorgunluğumu unuttum.

Kitabı ödül olarak verin lütfen, ceza olarak değil !

Herkese iyi okumalar...

10 Eylül 2008 Çarşamba

YEŞİL YEŞİL PARALAR


Sabah eşimin telefonuyla uyandım. Artık ev kadını oldum ya, gidişini bile duymamışım. " Çok şiddetli yağmur yağıyor ; balkonda bir şey var mı ?" diyordu eşim.

Zorla kalktım. Burada gözlerimi açamıyorum, sanki bütün nem, göz kapaklarıma gelmiş oturmuş ! Kalk diyorum, kalkmıyor. Oysa yazlıkta, kaçta yatarsam yatayım, erkenden dipdiri ayaktaydım. Üstüne üstlük bir de yağmur yağınca her yanım ağrıyor. Ve ben hala evle boğuşuyorum !

Başbakan bir hafta süre verdi Aydın Doğan'a :

" Üslubunu değiştir, yoksa yaptıklarını açıklarım haaa !" Bizimle ilgili yolsuzluk haberlerini verme, karışmam!..

Tehdit tutar mı ? Bence tutar... Anlaşırlar, anlaşırlar... Hukuku mukuku es geç... Eldeki dosyalar ne güne duruyor.

Dünya'da ise yüzyılın deneyi yapılıyor. Evrenin oluşumu çözülmeye çalışılıyor.

Bizde Deniz Feneri kördüğüm olmuş, çözümlenemiyor.

Türkiye'deki Deniz Feneri Başkanı basın toplantısı yapıyor:

"Almanya'daki Deniz Feneri Derneği ile hukuksal hiçbir bağımız yok, parasal bağımız var !"

diyor. İşte biz de tam da bunu söylüyoruz.

Kayıtsız kuyutsuz paralar bir yerlere gitmiş. Minareyi çalanlar hukuksal kayıt tutar mı ? Tutmazlar, örgüt organize olmuş, işi biliyor. Bunun öncesi, sonrası var. Deneyim kazanmışlar, uzmanlaşmışlar. "Allah'la Aldatmak" para kazandırıyor. Onlar da bunu kullanıyorlar.

Pakistan'da üniversite kuracaklarmış ! Onun için de Almanya'daki Deniz Feneri para göndermiş... Haa ha haaa !

Bu arada Danıştay , " Kuran Kurslarına, Öğrenci Yurtlarına belediyelerin yardım yapması'yla ilgili çıkarılan yasanın yürütmesini durdurmuş. Eeee para kaynakları deşifre olunca yardımlar azalıyor. Buna bir çare olarak belediyeler düşünülmüş, ama Danıştay işi bozmuş. Parasız da kapılar açılmıyor ki... Amann bulurlar nasıl olsa bir şeyler !

Aynı adı kullanmayın, diye uyarmışlar ! Haa ha haa ! Dava açmışlar mı ? Yoooo, niye açsınlar ki... Gelsin paralar, gelsin paralar... Paranın dini imanı var mı ? Yeşil sermaye nasıl toplanıyor ?

Yeşil yeşil paralar, etrafında softalar... Dön dolaş yine bana gel, diye diye bekleşiyorlar !

Mola bitti... "İş bilenin kılıç kullananın... " " Zenginin parası züğürdün çenesini yorar !"

Artık işbaşı yapmalıyım. Yine geleceğim...

9 Eylül 2008 Salı

ORHAN PAMUK ŞANSLI MI ?


Daha önceki yazılarımda da söz etmiştim, Orhan Pamuk'un romanlarını pek sevememiştim. Hem roman tekniği açısından hem de dil ve anlatım açısından...

İlk iki romanını kendim aldım. Diğerlerini almadım, ama okudum. Bir şekilde kitaplarla buluştuk. Kimini hediye olarak aldılar, kimini de ödünç verdi dostlar...

Şimdi de Masumiyet Müzesi elimde... İstanbul'dayken baktım kızım almış, okumuş bile... "Al anne ben okudum !" demez mi ? Bu ne çabukluk ! Hoşuma da gitmedi değil...

Okuyacağım, hatta bir bölümünü okudum bile... Lise yıllarımda bol bol okuduğum Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkan romanlarını anımsattı bana.

Bu sıra evle boğuşuyorum , işleri toparladıktan sonra okuyacağım baştan başlayarak. Hiçbir kitap elime Orhan Pamuk'unkiler kadar çabuk ve kolay geçmedi. Şanslı şu Orhan Pamuk, çok şanslı...

Bu arada Elif Şafak'ın Siyah Süt'ünü de galiba İstanbul'da unuttum. Henüz bitirememiştim. Şanssızlık mı bu da...

Ahhh işler bir bitse !..

YAVUZ HIRSIZ


"Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış ."

Yaşadığımız olaylara bakın !

Ben dikkatle bakıyorum ve şunu görüyorum :

Kim ki suç üstü yakalanıyor, o daha çok bağırıyor. Bağırırken de daha önceden, zamanı gelince kullanmak üzere elinde sakladığı birilerine ait yolsuzluk dosyalarını, ortalara saçarak dikkatleri kendi yolsuzluklarından başka yöne çekmek istiyor... Kısmen de başarılı oluyor.

Ancak bu kez durum farklı. Çatılan büyük bir medya kuruluşu...

Onlar da işi medya gücünü kullanarak yürütüyor. İşleri engellenmediği sürece hırsızlığı da yolsuzluğu da görmezden geliyor ve halkı aldatıyor. Ama istedikleri verilmeyince görmez olan gözleri görüyor ; duymaz olan kulakları duyuyor ; söylemez olan dilleri birden çözülüyor...

Bu kavga halk için iyi oldu bence. Kim, nerede, ne zaman, ne kadar, nasıl malı götürmüş ? Gözler faltaşı gibi açılıyor ! Beyinler hareketleniyor ! Uyuyanları uyandırıyor (umarım) ...

Yavuz hırsızın öfkesi bu kez işe yaramayacak gibi görünüyor ! Medyayla çatışanların sonu çabuk gelmiştir hep... Hem "Öfkeyle kalkan zararla oturur." Ve " Keskin sirke küpüne zarar verir." Ve " Dil söyler saklanır, baş belaya katlanır. "

Unutmasınlar...

8 Eylül 2008 Pazartesi

KİMSE YOK MU ?


Masum değilsiniz hiçbiriniz...

Başbakan ve Aydın Doğan kavgası büyüyecek gibi görünüyor...

"Tencere dibin kara" diyor biri öbürüne ; öbürü " Seninki benden kara " diye yanıtlıyor !

Ulus yoksullaştıkça yoksullaşıyor. Onlar zenginleştikçe zenginleşiyor , büyüdükçe büyüyor !

Başbakan çok öfkeli. Deniz Feneri davası sinirlerini bozmuş. Dava Almanya' da görülüyor. El yetmiyor, kol yetmiyor. Bizim malum basına kimse bilgi sızdırmıyor. Sadece bazı kişilerin kuryelik yaptığı dedikoduları kulaktan kulağa yayılıyor. Bu da bazılarının sinirlerini hoplatıyor. Salı günü dava sonuçlanacakmış galiba...

Ergenekon davası öyle mi ya ? İddianame yazılmadan önce herkes her şeyi biliyordu. Sanıklar çoktan mahkum edilmişti birileri tarafından. Dikenler temizleniyordu. Keyifler gıcırdı. Oysa bu davanın ne zaman sonuçlanacağı bile belli değil henüz...

TRT , Deniz Feneri davasını kısaca veriyor, ama nedense adını söyleyemiyordu. " Almanya 'da bir dernek ! " diyerek haberi gözden kaçırmaya çalışıyordu. Oysa medyanın % kırkını elinde tutan Aydın Doğan haberi adını da koyarak halka duyuruyordu. Kalan % atmış medya sadece savunmaları veriyor, suçlamalara yer vermiyordu. Ne güzel, hepsi böyle olmalı !

Doğan Medya çok sustu aslında. Emin Çölaşan gibi bir kalemi bile bu uğurda feda etmeyi göze aldı. Şimdi sıra susanlara geldi. Basbas bağırıyor !

" Kimse yok mu ? Kimse yok mu ? Kimseeeee...

BULAMIYORUM


Evde her şey var ve ben hiçbir şey bulamıyorum...

Dün gece kürkçü dükkanına döndük. Kısa İstanbul tatili de bitti.

Geldik kışlık evimize. Geldik ama ben dönmek istiyorum... Ev ev değil panayır alanı. Henüz pazar kurulmamış, kutular açılmamış, sergiler düzenlenmemiş. Hangisinden başlasam?

Sabah uyandım, uyanamadım; ama zorla kalktım tekrar yatmak üzere, eşimi işe gönderdim. Kayınvalidemlere götürmesi için de yaptığım salçadan ve reçelden ; yazlık evimizin bahçesinden topladığımız mürdüm eriği ve elmalardan gönderdim. Pestili sonra götürürüz artık, onu bulamadım henüz...

Pencereden gelen sesi dinledim... Anadolu Teknik Lisesi,Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesinden geliyordu ses... Benim 23 yıl tanıklık ettiğim, içinde görev aldığım, düzenlediğim " Açılış Töreni" yapılıyordu. Bugün okullar açılmıştı ve ben bu yıl ilk kez okula gitmeyecektim. Kendimi okuldan kaçan öğrencilere benzettim.

Sonra da bilgisayarın başına oturdum. Eski emektar bilgisayarıma... Emekli oldu ama hala sıkışınca ondan yararlanıyorum. Yenisi kablosuz ağa bağlanacak. Blogumu takip edenler hatırlayacaklardır ilk acemiliklerimi. Şimdi görüyorsunuz yavaş yavaş da olsa teknoloji canavarı oluyorum çocuklarımın katkısıyla. Daha önce laptopu vermişlerdi, şimdi de kablosuz ağ modemini. Yazlıkta kablosuz ağa alıştım ya ! Ohhh " safam olsun" Bülent Ersoy'un söylemiyle...

"Kalk be kadın, işler seni bekliyor ! "

İç sesim konuştu ben değil ! Zaten hiç susmuyor ki... Kalkmayı ben de istiyorum , ama önce hangisinden başlasam ?

Bavullar, valizler, kutular, torbalar, poşetler, Ayvalık yağları, Aysema salçaları, Aysema pestilleri...

Camlar, perdeler,kapılar, dolaplar, halılar, odalar, mutfak, içerler dışarlar... Hangisinden başlamalı önce ?

Ben yazlığa dönmek istiyorum !

"Seneye gidersin , şimdi kalkkkk artıkkk ! "

İç sesim kızdı... İşe çiçeklerime su vererek başlayayım hemen.

Ben yine kaçarım bir ara bilgisayarımın başına. Çok işim var çooookkkk...

Evde her şey var, ama ben bulamıyorum !

6 Eylül 2008 Cumartesi

SONBAHAR


Yazlık faslı bitti. Geldik Hayal Şehre !

İstanbul, dünyanın en güzel şehri... İnsanın şair olup şiir yazası geliyor. Falif Rıfkı Atay'ın söyledikleri geliyor aklıma. Falih Rıfkı İstanbul ile Londra'yı karşılaştırdığı bir gezi yazısında :
"İstanbul'a sadece kendiniz için değil; tüm insanlık için iyi bakmalısınız ! " dememiş miydi ? "Kara taşta yeşil ot bitiren İngiliz zevki eski Osmanlı zevki değil miydi ? " diye soruyordu yazısında... Ahhh !

Osmanlı geniş topraklara sahipti, Anadolu öyle mi ya ? Toprak az, aç gözlü çok ; iştahlar kabarık. Kapanın elinde kalıyor. Ağaçmış, ormanmış, gelecekmiş, güzellikmiş,insanlıkmış, dünyaymış kaç para ! Hemen şimdi kazanma isteği, hem de öyle az buz değil, çok , daha çok kazanma isteği gözleri kör ediyor.

Bakalım nereye kadar gidecek bu çılgınlık...

Ben bunları yazmayacaktım ki... Ben Yazlık Komşularımızın dostluklarından, güzelliklerinden ,Aydın bir komşumun yapıp bir kez daha tattırdığı "laz böreğinin" enfes tadından, arabamıza binerken elimize tutuşturdukları sıcak poğaçalardan, kendisinin rahatsızlığı nedeniyle eşine yoğurtarak yaptığı tarhanadan bir kavanoz dolusunu bize vermesinden ; aslında geç kalkmaya alışkın bir başka komşumuzun erkenden kalkıp neşeyle bizim için yaptığı sıcak böreklerden, bizi sabah kahvaltısına almasından, kalan börekleri yolluk olarak vermesinden; diğerinin sabah sabah getirdiği el emeği kışlık yiyeceklerden... Ve arkamızdan döktükleri sudan, arabamız uzaklaşırken el sallamalarından...

Ben bunlardan söz etmek için oturmuştum bilgisayar başına...

İstanbul'a dün akşam geldiğimizde çocuklarımızın hazırladığı harika yemek masasından, yaptıkları yemeklerin lezzetinden söz edecektim bir de...

İstanbul insanın aklını başından alıyor. Ne dediğini, ne diyeceğini şaşırtıyor...

Belki de suç İstanbul'da değil. Suç Sonbahar'da... Hayatımızın Sonbaharına mı geldik dersiniz ?

4 Eylül 2008 Perşembe

DENİZ FENERİ KİMLERİ YAKACAK ?


Bizde olsa ,kimseyi ,diye yanıtlanabilirdi. Ama Almanya'da patladı. Gerçi işi götürenler aynı gurup... Minareyi çalanlar...

"Minareyi çalan kılıfını hazırlar ! " Bunlar da hazırlamışlar. Ancak toplanan paralar öyle çok, öyle çok ki kılıflara sığmaz olmuş. Aynı kişilerin adı hem Deniz Feneri derneğinde hem de pek çok şirkette bir araya gelmiş. Tesadüf mü ?

Bir de 2004-2005 yıllarında bizim AKP bir kıyak çekmemiş mi bunlara ! Yeme de yanında yat. Bakanlar Kurulu kararıyla "Kamu yararına dernek ! " statüsüne alıvermiş nedense bu Deniz Feneri'ni...

Meslek örgütlerinin, okullardaki koruma derneklerinin, hatta kanarya sevenler derneğinin çalışmalarını istemeyenler, söz konusu Deniz Feneri olunca rahat rahat, izin bile almadan yardım toplasınlar diye koruma altına almış ! Neden ?

Çok yardım sever olduklarını yakından görmüşler de ondan. Biz yardım mardım görmediğimiz için bilmiyoruz, bilmediğimiz için de konuşup duruyoruz. Bak onlar hiç ağızlarını açıyorlar mı ? Biliyorlar ki susuyorlar...

Bir Şaban Dişli konuştu, yüzüne gözüne bulaştırdı. Yine de ucuz kurtuldu. AKP Genel Başkan Yardımcılığından istifa etmek zorunda kaldı. Partiden de milletvekilliğinden de ayrılmadı. Hele milletvekilliğinden istifa edip, dokunulmazlık zırhından sıyrılsaydı, o zaman çekeceği vardı. Bu arada Kılıçdaroğlu'nun hakkını yemeyelim. Helal olsun ona !.. Yeni çalışmalarını bekliyoruz sabırla...

Şimdi de Zahit Akman konuşmaya başladı. Beni pek ikna edemedi, ya sizi ?

Deniz Feneri yoksulları aydınlatmadı , ama birilerini bir yerlere taşıdı gibi görünüyor ... Sanırım o birileri bu haberleri duydukça uykuları kaçıyordur. Bakalım Fenerin ateşi kimleri yakacak ?

Yalnız bu da Mercimek paraları gibi affolabilir ? Rahat olsunlar, benden söylemesi...

Bu dönemde "Allahla Aldatmak" çok para kazandırıyor...

TATİLE VEDA


Sayılı gün çabuk geçiyor... Türkiye koşullarında uzun sayılabilecek bir tatilin sonuna geldik...

Birkaç gündür evi topluyorum. Gidecekleri ayır, kalacakları yıka... Oldukça zamanımı aldı. Yoruldum mu ? Hayır, hiç yorulmadım. Sadece ayrılık zor geliyor. Oysa pek çok kapı kapandı. Gidenler kalanlardan çok. Site giderek sessizleşiyor. Deniz giderek güzelleşiyor...

Tatil bitti, bizim için. Komşularımızdan, evimizden, ağaçlarımızdan, güllerimizden,denizimizden ayrılmak zor geliyor bana.

Vedalardan hoşlanmıyorum. Gitmek mi zor, kalmak mı zor ? Sanırım ikisi de...

Yarın yolculuk başlıyor Dikili'den. Önce İstanbul, pazar günü de memleket... Çocuklarımızla iki günlük de olsa buluşmak güzel.Hem de çok güzel.

Ayvalık diyince tüm güzelliklerinin yanında zeytinyağı da akla geliyor. Zeytini Gemlik'ten, Zeytinyağını Ayvalık'tan almak gerekir. Çocuklarımıza bu lezzeti taşımamak olmazdı, değil mi ? Ayrıca yaptığım domates salçasını, konserveleri, pestili de götürmemiz gerekiyor. Afiyetle yesinler...

Sonra uzun, upuzun kış mevsimi... Hayat bu işte... Git gel, gel git derken ömür bitiyor...

"Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgarına ! Eyyy ufuklar diyorum, yolculuk var yarına. Misafirim bugün ben gurbet akşamlarına..."

2 Eylül 2008 Salı

GELECEK TORUNUMUN KAYISI AĞACI


Eskiden güzel bir geleneğimiz varmış. Her çocuk doğduğunda bir ağaç dikilirmiş. Çocukla birlikte ağaç da büyürmüş.

Biz çocuklarımız için ağaç dikemedik. Ancak yazlığı alınca ağaçlarımızı diktik. Bütün ağaçlar hepimizindi. Tek tek sahiplenmek doğrusu o zaman aklımıza gelmedi... Ama şimdi durum farklı...

Biraz önce torunumuz için kayısı ağacı diktik. Seve seve, öpe öpe diktik minik kayısı ağacımızı. Dedesi gidip aldı. Malatya kayısısıymış. Hemen kuruyan kayısı ağacımızın bir metre ötesine çukur açtı. Komşularımız da geldi. Kürek getirdiler. Çukuru genişlettik. İçine fidanımızı yerleştirdik, biraz gübre serptik etrafına, toprakla doldurduk çukuru. Can suyu denilen ilk suyunu ben verdim torunumuzun ağacına. Sevgimizi de katarak büyümesini bekleyeceğiz.

Ve fidanımızı dikerken şarkı da söyledim kötü sesimle:

" Ela gözlerine kurban olduğum, yüzüne bakmaya kıyamadım ben ibret için gelmiş derler cihana... "

Bol bol verdiği kayısıları sayamadım ben...

ORHAN PAMUK- ELİF ŞAFAK


Orhan Pamuk kitaplarının biri dışında hiçbirini sevemedim. Sevdiğim kitabı ise Orhan Pamuk, Orhan Pamuk olmadan önce yazdığı
"Cevdet Bey ve Oğulları" idi. Bu sıralar yeni kitabı çıktı ya televizyon televizyon gezmeye başladı yine. Kitapları değil ama pazarlaması olağanüstü...

Bu sıra çoğu kitap dostu "Masumiyet Müzesi" ni okuyor. Ben sonra okuyacağım. Nedense çok satanlar listesi bende isteksizlik yaratıyor. Reklamın iyisini de kötüsünü de sevmiyorum galiba... Hem neden çok satan giyecek,yiyecek,içecek denmiyor da çok satan kitap deniyor ?

Kitapla ilgili tartışmalar da okuma isteğimi körükleyeceğine köreltiyor.

Belki de kendime zaman tanıyorum. Orhan Pamuk olayı biraz daha farklı. Kara Kitap'tan sonra neredeyse okuma yeteneğimi kaybediyordum. Sanki ansiklopediden bölümler alınıp eklenmiş ve yerine oturmamış gibi. Hani Yeni Hayat'ın çok beğendiğim ilk cümlesi gibi. " Birgün bir kitap okudum, hayatım değişti." Ben de Kara Kitap'ı bir ayda kendimi zorlayarak okudum. Okumayı bırakmayı kendime yakıştıramadığım için bırakmadım, ama okuma hayatım değişti. Küstüm, tavşan dağa küsmüş hesabı... Diğer kitaplarını satın almadım, başkalarından alarak okudum belki düşüncem değişir diye, ama pek değişmedi.

Orhan Pamuk olayı farklı bir şey. Sevenler çok seviyor, sevmeyenler de hiç...

Tartışmalardan etkilenmediğimden eminim. Çünkü Kara Kitap ilk yayınlandığında sevinerek almıştım...

Bugünlerde yine tartışmalı bir yazarın yeni kitabına başladım. Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabını okuyorum. İlgimi çekmeye başladı bile... Sanırım konusu da etkili oldu. Annelik, hamilelik, bebekler bu sıra benim için önemli. Bitirince ayrıntılı yazarım kitap hakkındaki eleştirilerimi...

Bir süre önce de Elif Şafak'ın Baba ve Piç romanını okudum. Kitabı beğendim. Hatta Orhan Pamuk mu Elif Şafak mı derseniz Elif Şafak derim.

Yalnız ikisinin ortak bir özelliği var beğenmediğim. Çok satmak, çok tanınmak , ödülleri kapmak için her yolu mübah saymışlar. Elif Şafak, Baba ve Piç'te olaylara Amerikan Ermenisi gözlüklerini takarak bakmış. Bu da Orhan Pamuk'ta olduğu gibi tartışmaları körüklemiş. Tartışmalar merakı, meraklar okunmayı ve tanınmayı getirmiş. Buna bir de ulusumuz için kötü emeller besleyenlerin savunduğu tezleri, Türk yazarlara söyleterek doğruymuş gibi gösterme çabaları eklenince gelmiş şöhret...

Yine de yazmışlar, emek harcamışlar... Bağırıp çağıranlar, tehditler savunanlar da oturup yazsınlar... Gerçekleri dünyaya anlatsınlar. Çağdaşlık bunu gerektirmez mi ?

1 Eylül 2008 Pazartesi

ŞEHİTLERE VEDA


Şehitlere veda haberlerine yürekler dayanmıyor...

Son olsun...


TÜRKÜ

Bugün üzgünüm
Viranım perişanım
Ağzımı bıçak açmaz

Bugün üzgünüm
Arzum hevesim ölmüş
Kesseniz kanım akmaz

Bugün üzgünüm
Ama yarın
Yarın bu dünya böyle kalmaz (Necati Cumalı)

OY ANAM BABAM EYLÜL


Bugün I Eylül... Dünya Barış Günü...

" Kendi Savaş, Adı Barış !" çılgınlığı içinde yaşıyor dünya. Yeter diyoruz savaşlara, bırakın insanlar huzur içinde barışı yaşasın. Gönlünce güzelliklere yelken açsın...

Yok, bırakmazlar ki... Ne yapsanız aç gözleri doyuramazsınız. Daha daha diye diye insanlığın sonunu hazırlıyorlar. Bilmiyorlar ki "Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan !"

Oysa " Bir tatlı huzur almaya geldim !" deseler , diyebilseler...

Bak balık av yasağı da kalktı eylülle birlikte...

Dünya elinden geleni esirgemiyor insanlıktan.

Ya biz dünyalılar ne yapıyoruz ?

Ha eylül bir de Mehmet Rauf'un yazdığı ilk psikolojik romanımız Eylül'ü anımsatıyor bana...

Siz hala okumadınızsa önerilir.

Ve Ramazan başladı eylülle birlikte. " Balık tutmayı" öğreteceğimize balık vererek kendimize köle yaratma çabaları bu yıl nerelere varacak, göreceğiz... Çadırları kurmuşlardır. "El sırtı çayır çimen..." Bizim kesemizden sözde yoksullara yemek dağıtacaklar. Bu yeni moda yardımmış !

Eskiden de ramazanlarda ve diğer zamanlarda yoksullar yemek masalarına davet edilirmiş. Ama kendi evinizde , kendi paranızla aldıklarınızla olurmuş yardımlar. Sizden başka da kimse görmez, bilmezmiş...

Şimdi öyle mi ya ? Dost ahbap milletin sırtından iftar sofralarına kurulurken yurdun dört bir yanındaki yoksullara da televizyon kanaları aracılığıyla göstereceksin ki sevap, pardon, oy kazanabilesin...

Oyyyy anam oyyyy... Oyyyy babam oyyyy...

Oy, bak içinde neler neler var!

TATİL BİTİYOR


Tatildeyim ve sabahın köründe uyandım.

Dün konuklarım vardı. Koştur koştur koştur... Öncesi hazırlıklar, sonrası izzet ikram ve daha sonrası aklama paklama yorulmuşum; erkenden uyudum.

Erken yatınca da erken kalkılıyor doğal olarak...

Bu sıralar hem internete bağlanma sorunları yaşıyorum hem de yaşamaktan yazmaya zaman ayıramıyorum. Tatil bitse de dinlensek!

Şaka maka tatilin son haftasına girdik. Eylül hüzün ayı... Dönüş, bitiş, tükeniş... On bir ay hayalini kuruyorsunuz, geçmek bilmiyor; sonra o bir ay bir gün gibi bitiveriyor...

Tatil bitiyor ve benim emekli olarak yeni yaşantım ancak şimdi başlıyor. Yaz tatili hep vardı. Bakalım kış tatiline alışabilecek miyim ?

Dönüş hazırlıklarına başladım ucundan kıyısından. Hava da yavaş yavaş sonbaharın belirtilerine başladı gibi. Dün gece şimşek çaktı, gök gürledi, ama yağmur yağmadı... Sabah açar sanıyorum. Bu hafta denizle daha sık ve daha yakın olmak istiyorum. Eylülde hiç kalmamıştık. Bakalım bir haftalık eylül tatili nasıl oluyormuş.

Komşular bayrama kadar kalacaklarını söylüyorlar. Eşim emekli olunca biz de kalırız. Şimdilik yolun ucu görünüyor...

Okullar açılıyor ve ben artık okula gitmeyeceğim... Tatil bitti, bundan sonra hep tatil başlıyor. İyi mi kötü mü bilemiyorum. Yaşayıp göreceğiz...

Her şey herkesin gönlünce olsun...

ZAFER


Otuz Ağustos "Zafer Bayramı" nı kutladık...

Nice büyük zaferlere...

Ordumuz güven tazeledi...


BİR MİLLİ KURTULUŞ TÜRKÜSÜ

Zalım
Hemi de kötü dinli gavur,
Nasıl da bağdaş kurmuş toprağıma
Gülümü harmanımı savurur !
Kara gözlerini
Sevdiğim oğlan
Topla Antep'i, Çukurova'yı
İzmir'i, Urfa'yı, Konya'yı
Haydi ha !
Ne durursun Munzur !

Engini de deli gönül engini
Kutlayalım şol kurtuluş cengini
Hayını
Kompradoru, pezevengini
Vur
Kara yeğenim vur ! (Enver Gökçe)