31 Ekim 2008 Cuma

BEBİŞİN HEDİYELERİ

Her şey hazır sevgili torunum. Umarım beğenirsin. Seni bekliyoruz... Seni çok seviyoruz...




Sağlıkla giy, hepsini...


Sevgili Birten Teyzesinin el emeği , göznuru armağanı...
Teşekkürler Birten.






Dedişinin sunumu...







Sevgili Nermin Teyzesinin el emeği göz nuru hediyesi sevgili torunumuza... İki ay kaldı, dünyaya merhaba demeye...

Heyecan dorukta! Bilenler anlar...

30 Ekim 2008 Perşembe


Ben çok beğendim. İsterseniz siz de okuyun...

Mustafa Kemal ve Kargalar

TANIKLIKLAR'DAN-3


.......................
.......................
girdiler kapılardan
girdiler pencerelerden
mektuplardan kitaplardan telefonlardan
girdiler kirlettiler ve gecemizi
girdiler ağrıttılar ve gündüzümüzü
işimize saygımızı
ölümüze acımızı
sayrı yatağımızı
özlemlere sevgilere sular gibi akışımızı
kıyımlara kıranlara türkü türkü bakışımızı
gözgözelik
dizdizelik
şu hancı dünyamızı
girdiler
kirlettiler
insan onurumuzu



insan yüzü güzeldir
çirkindi bunlarınki
insan yüzü sıcaktır
soğuktu bunlarınki


çirkindiler
korkaktılar
yarınsızdılar
geldiler itilerek
girdiler irkilerek
karattılar gecemizi
ısırdılar karanlıkta
kanattılar türkümüzü
kırdılar çiçekli dallarımızı
tükürdüler içine ekmeğimizin
ağrıttılar ağrımızı
ağrıttılar vatan vatan
ağrıttılar dünya dünya
ve çekilip gittiler
kanlı izler bırakarak
göğsümüzün merdivenlerinde


yoktu yarınları onların
çünkü onlar
suç taşıyan sandık gibi
karanlıktılar


Hasan Hüseyin

TANIKLIKLARDAN-1


TANIKLIKLARDAN- 1

silah güzel ve soyludur delikanlım
vurmuşsa kurtuluşun yolunu kesenleri
silah çirkin ve soysuzdur delikanlım
doğrulmuşsa yüreğine
güzel günler düşleyenin
vurmuşsa koşanları barışa kardeşliğe
silah çirkin
silah zorba
ve soysuz


ve hiç kuşkun olmasın ki delikanlım
karanlığın en koyusu
öncesidir şafağın
böyle demiş büyük ustaların
en büyüğü


Hasan Hüseyin

BİZ KAPANDIK ONLAR AÇILDI


Ne olduğunu anlayamıyorum. Bloglar bir kapanıp bir açılıyor. Sanırım birilerinin kafası iyice karıştı...

Biz yasaklandık. Bu arada neler oldu ?

Deniz Feneri unutuldu mu?

Kriz bizi etkilemedi mi!

14 Yaşındaki bir çocuğa cinsel tacizde bulunduğu söylenen 76 yaşındaki Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez tahliye edilmedi mi?

Hüseyin Üzmez serbest. Aklanıp paklanmaya çalışılıyor. İşler ne de çabuk çözümlendi. Gerekirse 76 yaşında damat olmaya hazır. Bir fazla karısı olmuş önemli mi? Mal mülk, para mara bol. Ne yapmış, nasıl kazanmış arayan soran var mı? Yarın televizyoncular peşinde koşar, o da malum tarzıyla övüne övüne anlatır yaptıklarını. Ve kadınları köleleştirme konusunda ahkam kesmeye devam eder... Şeytanı yok olsun mu dememiz gerekiyor?

Olan 14 yaşındaki B. Ç.'ye olur, B.Ç.'lere olur... Çocuklara olur.

Ergenekon Savcısı hakkındaki iddialar nedeniyle birinci sınıf savcı olamamış. Yolsuzluk, sürgün, tarikatçılık gibi iddialar varmış hakkında... Teyzesinin oğlu bu suçlamaları dile getirince onu da tutuklamış. Aman ağzınızı kapatın. Her şey serbest, düşünmek, düşündüğünü açıklamak suç.


Ya dostlar işte böyle... Hüseyin Üzmezler serbest, biz yasaklıyız!

Neden dersiniz?

29 Ekim 2008 Çarşamba

MİLLİ EĞİTİM BAKANINA AÇIK MEKTUP

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

ve İLK CUMHURBAŞKANIMIZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK




MÜJDE:
MİLLET MEKTEBİ AÇILIYOR...








ATATÜRK , TÜRK HARFLERİNİ HALKA ÖĞRETİRKEN



MİLLİ EĞİTİM'DEN BEKLENENLER:


1) Her şeyden önce bilgisizliği ortadan kaldırmak gerekir. Bu nedenle milli eğitim programımızın, milli eğitim siyasetimizin temel taşı, bilgisizliğin giderilmesidir...

2) İlk ve orta öğretim mutlaka insanlığın ve uygarlığın gerektirdiği bilim ve tekniği versin... Çocuklar okuldan çıktığı zaman hayatta başarı göstermeyi sağlayabilsin.

3) Eğitimde üçüncü olarak yapılması gereken toplumun değişen gereksinimlerine göre ara meslek sahiplerinin nitelik ve nicelik açısından geliştirilmesini sağlamaktır. Meslek lisesi diyince sadece İmam Hatipler akla gelmemeli. Mezun olanlara eğitimlerine uygun iş ortamının sağlanması önemlidir.

4) Eğitimde çok önemli bir başka konu da üst düzeyde bilimsel araştırma yapacak , uzman niteliğine sahip meslek insanı yetiştirecek üniversitelerin gerekli donanıma sahip olmasıdır. Bilimde ilerleme üniversitelerin geliştirilmesiyle olur. Tabela üniversiteleriyle bunu yapamazsınız.

5) Bir başka çok önemli bir konu da güzel sanatların gelişmesini, insanların duygularını, düşüncelerini belirtmelerini,topluma duyurmalarını sağlamaktır.

Atatürk, her alanda sanatçının yetiştirilmesi ve toplumda saygın bir yer edinmesi için gereken her çabanın gösterilmesini istemiştir. Bu amaçla konservatuarlar, sergiler, konserler, müzeler, tiyatrolar yolu ile güzel sanatları sevdirmek ve yaygınlaştırmak için o koşullar içinde büyük atılımlar yapmıştır.Siz neler yapıyorsunuz bu konuda?

6) Ve eğitimde başarı sağlamanın en önemli yolu ise kadın haklarından asla ödün vermemektir. Kadınları erkeklerle eşit bir birey olarak görmek ve göstermektir. Bu durumu herkesin içine sindirmesidir.

Atatürk eşitsizliği iki aşamada kaldırdı. İlk önce, kadınlara 1930 yılında belediye seçimlerine katılma hakkı verildi. 1934 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile de kadınlarımıza milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı.

Atatürk: " Bu karar Türk kadınına toplumsal ve siyasal hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak gerekecektir."

Ne yazık ki bugün üniversiteye öyle girmek istiyorlar! Siz de bunları destekliyor musunuz?

Bugün Cumhuriyet Bayramımızı Kutluyoruz. Sizin de bayramınız kutlu olsun.

Sizden Ramazan ve Kurban Bayramlarında hep kutlama mesajı geliyor telefonuma, ancak milli(ulusal) bayramlarımızda nedense Atatürk Cumhuriyetinin biz öğretmenlerini anımsamıyorsunuz. Sizce sadece dini bayramlarımız mı kutlanmayı hak ediyor? Milli Eğitim Bakanı olarak Milli Bayramlarımızı kutlamak neden aklınıza gelmedi ki ?

Bu telefon paralarını kendi bütçenizden mi karşılıyorsunuz? Bakanlığınızın bütçesinden karşılıyorsanız yazık değil mi? Kaynakların çok kıt olduğunu biliyorum. Bunun yerine eğitime harcasanız bu paraları daha yararlı olmaz mı?

Lütfen Kurban Bayramında bana kutlama iletisi göndermeyiniz, diğer öğretmenlere de...Eğitime harcayın telefon paralarını.

Biliyorum, okumayacaksınız bu yazıyı. Okusanız da önemsemeyeceksiniz. Sizin önemsedikleriniz başka biliyorum. Ama ben önemsiyorum Milli Eğitim Bakanlığını. Eğitimin önemini kavrıyorum. Ve yazımı Atatürk'ün şu sözleriyle noktalamak istiyorum:

" Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti her alanda doğru yolu gösterecek , uyaracak güçtedir. Biz uygarlığın bilim ve fenninden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız."

UYANIN KADINLAR


İnsan her şeye alışıyor. Acıya da...

Bir haftadır konu ölüm.

Gelenler gidenler, dualar, teselliler... İnsan bunlarla oyalanıyor, oyalanırken de alışıyor. Ya da kabulleniyor. Aslında herkes kendi acısını yaşıyor, yaşadıklarını paylaşıyor, paylaştıkça teselli ediyor ve bu arada kendisi de rahatlıyor.

Erkekler daha mı çabuk ölüyor ne? Ya da gelen kadınların çoğunun kocasının ölmüş olması bir tesadüf mü? İçlerinden biri:

"Kadınlar çok günahkar da ondan erkekler ölüyor!" diyiveriyor.

Neden günahkar, diye soruyorum:

"Açık saçık giyiyorlar da ondan. Erkeklere baktırıyorlar. Bizim neremize baksınlar ki? Her tarafımız bak ne güzel kapalı!"

İç sesim, o zaman sizin kocanız niye erken öldü, diyor.
Dış sesim "Bu işte erkeklerin hiç suçu yok mu, sorusunu yöneltiyor.

"Onlar erkek! Bakarlar!" yanıtını alıyorum.

Önce kadınların eğitilmesi gerekiyor. Bu suçluluk duygusundan kurtulmak zorundalar.

Hepsi dindar, çoğu yaşlı komşu kadınlar kayınvalidemi yalnız bırakmıyorlar. Her gece okunan duayı büyük bir sessizlik içinde anlamadan dinliyorlar. Dualara katılıyorlar. Bitince de sohbete başlıyorlar.

Namaz kılarken uyuyakaldığını anlatıyor bir tanesi...

Ahhh diyor iç sesim, sizi hep uyutmuşlar! Bir uyansanız, ahhh bir uyansanız...

Okuma yazmayı bile bilmeyen, her olayda suçlanan, suçluluk duygusuyla yetiştirilen bu kadınlar büyükanne... Bunları eğitmek zor, hatta olanaksız görünüyor. Ama çocuklarını kurtarmak gerek, geleceğin annelerini kurtarmak gerek... Önce kadınlar kendilerine inanmalılar. Önce onlar namaz kılarken de, dua ederken de, yaşama katılırken de uyanık olmalı...

Uyandırmalıyız herkesi, ama önce kadınları...
Uyanın kadınlar...

28 Ekim 2008 Salı

SANA BORÇLUYUZ TA DERİNDEN



Cumhuriyet özgürlük,
İnsanca yaşam yolu...

BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!


Mustafa: Siz Benim Kime Küstüğümü Nerden Bileceksiniz?

27 Ekim 2008 Pazartesi

SANSÜRE HAYIR

SANSÜR... SANSÜR... SANSÜR...

!!!!!!!

!!!!!!!!!!!

!!!!!!!!!!!!!!!!!!

!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

?????????

??????????????

??????????????????


Yeni adresim: "aysema.blogcu.com" (şimdilik)


Yeni adresim: aysema.blogcu.com (şimdilik)

????????????????????????

26 Ekim 2008 Pazar

UYAN BAK BİZİM HALLARA

Sana hasret, sana vurgun gönlümüz.
Neredesin mavi gözlüm nerde, nerde, neredesin dost?

Bir daha gel gel Samsun'dan,
Sarı saçlım, mavi gözlüm neredesin, nerde, nerde dost?

Kurban olam yürüdüğün yollara
Kara peçe yakışmıyor kullara

UYAN BAK BİZİM HALLARA
NERDESİN, NERDE, NERDE?

Aşık Mahsuni Şerif


ATATÜRK'Ü ÇOK ÖZLÜYORUM...

BIRAK BENİ HAYKIRAYIM

Ben en hakir bir insanı kardeş duyan bir ruhum;
Bende esir yaratmayan bir Tanrı'ya iman var;
Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar;

Mazlumların intikamı olmak için doğmuşum.
Volkan söner, lakin benim alevlerim eksilmez;
Bora geçer, lakin benim köpüklerim eksilmez.

Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et;
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir;

Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir.
Bu zavallı sürü için ne merhamet, ne hukuk;
Yalnız bir sert bakışlı göz, yalnız ağır bir yumruk !..


Mehmet Emin Yurdakul

25 Ekim 2008 Cumartesi

SANSÜR! SANSÜR! SANSÜR !!!!!

"SESSİZCE DÜŞÜNSEK
DUYACAKLAR BİR GÜN
ONLAR BU VEHİMLE
ELLERİNDEN GELSE
RÜYALARA SANSÜR
KOYACAKLAR BİR GÜN..."

SANSÜRÜN HER TÜRLÜSÜNE HAYIR

BLOGLAR KAPATILAMAZ.

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ KISITLANAMAZ...

23 Ekim 2008 Perşembe

KOCA KAPTANIMIZI YİTİRDİK



Yastayız ! Ailemizin en büyüğü sevgili kayınpederim yok artık.

85 yıl dimdik ayakta...
67 yıl süren bir evlilik...
Dört erkek evlat...
8 birbirinden iyi yetişmiş torun...
1 torun çocuğu...
2 de henüz torun karnında dünyaya merhaba diyen yavru...


Çarşamba günü İstanbul'a göndermiştik. Torununun çocuğunu görmeye gidiyordu sevinçle! Çok kalmam, dönerim diyordu. İki ay sonra diyer torunumun çocuğu doğunca yine gideceğim nasılsa, diyordu... Son görüşümüzmüş, bilemedik.

Çok kalamadı! Salı günü cenaze arabasıyla döndü, çarşamba günü, yani dün onu hep birlikte dönmemek üzere yolcu ettik, sevgilerimizle...

Artık yüreklerde, anılarda yaşayacak... Güle güle Kaptan! Bizlere yaşattıkların için sana yürek dolusu sevgiler, saygılar... Keşke herkes senin yaşadıklarını yaşayabilse...

20 Ekim 2008 Pazartesi

ÖDÜL ALMAK GÜZEL


The image “http://tulaysahin.net/wp-content/uploads/award_from_grams.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Yaşasın ben de ödüllü oldum... Sevgili Parpali beni Uluslararası Arkadaşlık ödülüyle onurlandırmış... Çok teşekkür ederim.

Ben de bu kadar iş-güç arasında, bu kadar koşuşturma içinde ve insanı kendine çeken eğlence varken ya da bunca acılar yaşanıyorken oturup yazan, yazdıklarını paylaşan, paylaşılanları okuyan herkesin bu ödülü hak ettiğine inanıyorum.

Anladığım kadarıyla bu ödülü alan başkalarını önerecek. Yalnız kendisini önereni yazamayacak. Yanılıyor muyum bilmiyorum.


Hepsi deme şansım varsa, hepsi diyorum. Yoksa birkaçını ben de ekleyeyim:





ERGENEKONDA YAŞ VE KURULAR



Bugün, yani 20 Ekim 2008 tarihinde uzun süredir beklenen dava başladı, ya da üç saat önce başlaması gerekiyordu... Koşullar uygun olmadığı için henüz başlayamadı.

Cumhuriyetimizin en büyük ozanı, Fazıl Hüsnü Dağlarca da bugün son yolculuğuna Kadıköy'den uğurlanıyor.

Dokuz gün sonra Cumhuriyetimizin kuruluşunun 85. yıldönümü nedeniyle Cumhuriyet Bayramını kutlayacağız.

Televizyon kanallarını geziyorum. Bir kısmı her zamanki gibi laylaylom havasında, kadınları uyutma sevdasında. Onlardan hızla geçiyorum.

Haberleri izliyorum, canlı yayınlar yapılıyor Silivri'den. Herkes öfkeli, yargılama koşulları bu kadar zaman içinde hazırlanmamış. Ertelenecek gibi görülüyor. Bu da yargılamanın gecikmesine neden olacak. Bir kişi bile iddianamenin okunmasını istese günler sürecek. Bin beş yüz sayfalık bir metin. Aslında okunması doğru olur, nedir ne değildir görürüz. Ancak bir de şu var. İnsanlar aylardır tutuklu, suçlu mu değil mi belli değil. Bu insanların sırf bu sebeple içerde tutulmasının onlar ve yakınları üzerindeki etkilerini düşününce işin uzatılmaya tahammülü olmadığını da görebiliyoruz. Yani soruşturma aşamasında görülen kaos mahkemenin başlayacağı bugün de sürüyor.

Bir an önce dava sonuçlanmalı. Kim yaş, kim kuru ortaya çıkmalı. Korkarım, suçsuzların çok fazla olduğuna inandığım, bu davada kurunun yanında yaşın yanması; Ya da yaşın sayesinde kurunun da kurtulması... Çünkü çok garip bir süreç izledik.

Bilgiler servis edildi, telefonlar izlendi, birbiriyle asla bir araya gelemeyecek insanlar aynı suçun sanıkları olarak gece yarıları evlerinden toplandı...

Sanıkların içinde Cumhuriyete sahip çıkma yürüyüşlerini düzenleyenler var. Ben de Cumhuriyete sahip çıkma yürüyüşlerine katıldım. Çok da gurur duydum bunu yaptığım için...

Sanıkların içinde Susurluk olayına adı karışmış olanlar var. O günlerde bu olayın aydınlanması amacıyla tepkimizi ışıklarımızı yakıp söndürerek göstermiştik. Ben de her gece saat 21'de ışıklarımızı yakıp söndürerek Susurlukla ilgili suçluların ortaya çıkması, yargılanması için tepkimi gösterdiğim için gururluydum.

Hizbullahın mezar evlerine, PKK terörüne öfke duymayanınız var mı? Onlardan da bu dava nedeniyle tutuklananlar var.

Şimdi bu guruplar aynı nedenle yargılanıyor. Ben de büyük bir merakla davanın sonuçlanmasını bekliyorum herkes gibi. Çünkü hepimizin gönlü suçsuzların bir an önce bu işkenceden kurtarılmasından yana...

Yargıya güveniyoruz. Ama şunu da biliyoruz. Geciken adalet, adaletsizliktir. Suçsuz insanların hesabını vermek hiç de kolay değildir. Yargıdan kaçsanız bile vicdanlarınızdan kaçabilir misiniz ?

Dokuz gün sonra Cumhuriyet Bayramı kutlanacak. Cumhuriyet Savcılarına çok büyük görev düşüyor bu konuda. Bugün bunları yazabiliyorsak Cumhuriyete ve Büyül Önderimiz Atatürk'e borçluyuz. Kazandıklarımızdan vazgeçecek miyiz?

19 Ekim 2008 Pazar

SİGARANIN DUMANI


Size de komik gelmiyor mu? Televizyonda film izliyorsunuz...

Öfke var mı ? Var.
Argo var mı ? Oooo hem de nasıl var.
Cinayet yok! Olmaz mı ? Hem de en kanlısı!
Yalan, dolan, aldatma ? Hepsi var... Hatta bunlar haberlerde bile var.

Peki bunlar gösterilirken çocukları korumak amacıyla sansürleniyor mu ? Hayır. O zaman bunlar zararsız!..

Zararlı olan tek şey sigara ! Her türlü pislik serbest, sigara güya saklanıyor!

Sigara çıkarmak serbeset, yakmak serbest, dumanını savrulurken göstermek serbest... Sadece ağza götürülünce gölgelenecek!

Neden? Özendirmeyelim!

Ya bu mantığa çocuklar bile güler. Yarardan çok zararlı bence. Öyle yapmasalar filme yoğunlaşmış izleyici belki de farketmeyecek ... Ama içenin de içmeyenin de aklına getiriyorsunuz böyle yaparak. Hangi sivri zeka buldu ki bunu?

Sadece Türk filmlerinde yapmıyorlar bunu. Diyelim ki bir kovboy filmi izliyorsunuz çok eskilerden. Elinde çift tabanca, tüm kasabalıyı yere seriyor; ağzında da sigara! Her şeyi tüm ayrıntılarıyla görebilirsiniz, sigarayı asla!

Sigara görünmüyor ama, dumanı halka halka tüm kızılderilileri toplamaya yetiyor!..

Tuhaf mıydık, yoksa son zamanlarda mı böyle olduk? Bilen var mı?

18 Ekim 2008 Cumartesi

ÇOCUKLARI DÜŞÜNEN VAR MI?



9-10 Ekim günlerinde Adalet Bakanlığında bir toplantı olmuş.

Toplantıda CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman'ın "Bebeklere tecavüz edenlere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını öngören"teklifinin görüşülmesi beklenirken bu yapılmamış.

Peki ne yapılmış?


Medeni Kanun ve TCK göre evlenme yaşı 14 olsun!

Eşine tecavüz edenlere verilen 7 yıllık ceza 1 (bir) yıla indirilsin!

Reşit olmayanlarla ( yani çocuklarla) cinsel ilişki suçunda şikayet koşulu 15 yaşından 14'e indirilsin! Şimdilerde çocuklara tecavüz edenler şikayete gerek olmadan cezalandırılıyor. Bunu değiştirmek için teklif vermişler!

Gerekçeleri neymiş bakalım: Toplumun gerçekleri gerektirdiği için eski düzenlemelere dönülmesi şartmışmış !


Şimdi eskiye dönmek isteyen bu kişilerin sapıklıklarından kuşku duymaz mısınız? Ya da çıkarılmak istenen bu yasanın sapıkları affetme yasası olduğunu söylersek çok mu abartmış oluruz?

Bu suçu işleyenler kimler acaba ? Af çıksın mı bunlara da?
Kara paraya af, hırsızlara af, sahtekarlara af, sapıklara af!..

Çocuklar ne olacak? Sapıklarla evlendirilince kurtulacak mı?

BENİ ÇILDIRTAN BEBİŞ GİYSİLERİ




























.

17 Ekim 2008 Cuma

BEN BUGÜN ÇILDIRDIM








Bugün tasarruf önlemleriyle ilgili yazımı bitirdim. Çarşıya gitmek için hazırlanmaya başladım...

Kaç gündür erteliyordum. Alışveriş yapmayı hiç sevmiyorum. Eskiden de sevmezdim, şimdi de... Çocuklar bilirdi huyumu, kendileri gezip dolaşıp beğenirlerdi alınacaklarını, sonra da birlikte gidip alırdık. Düşündüm de en son giyecek alışverişimi bir yıl önce kızımın düğünü için yapmışım.

Neyse indim çarşıya. Eh inmişken kuaföre gidip saçıma fön çektireyim dedim. Emekli olduktan sonra kendimi iyice bıraktım.Sonra şöyle bir bebek mağazalarını dolaşıp fikir edineyim, ne var ne yok bakayım diyerek ilk gördüğüm mağazaya daldım.

Tezgahtara aslında ben bir üst kattaki Tombik Bebeğe gidecektim, ama burayı görünce giriverdim, dedim. Tezgahtar da hocam ben sizi tanıdım. Çok oldu biz buraya taşınalı, burası Tombik Bebe demez mi? Yıllarca çocukların giysilerini aldığım mağazaya gelmişim haberim yok. Dikkatli bakınca tezgahtarı da tanıdım...

Ve ondan sonra da ben, ben olmaktan çıktım. O çıkardı; ben kenara ayırdım. Bir saat mi, iki saat mi sürdü bilemiyorum. Artık ne tasarruf, ne çocuklar, ne eşim hiçbir şey yoktu aklımda... Her şey yok olmuştu. Sadece ben ve torunum ikimiz baş başaydık artık.

Aman Allahım, ne güzel şeylerdi bunlar! Hangisinden vazgeçilebilirdi ki...Çıldırmıştım sanki! Bebek giysileri mağazasını gezdiniz mi bilmiyorum. Eğer çocuk istemeyenler varsa aranızda bence önce birine gidip görsünler... Evlenmek istemeyenler de...

Neler neler aldım, bir görseniz... Çeşit çeşit bebek tulumları, iç zıbınları, pijamalar, battaniyeler, banyo havluları,önlükler, çoraplar ve bir tane de pembe ayakkabı... Ha bebeğimiz emerken rahat etsin diye hazırlanmış özel bir yastık, altı açılırken serilecek bir güzel örtü de var aldıklarımın arasında... Oradan da doğru yüncüye uğradım... Ben artık alışveriş sever bir insan oldum. Hem de bir günde. Değiştim, dönüştüm anlayacağınız!

Herkese öneriyorum. Bir kez, hiç olmazsa bir kez uğrasınlar bebek mağazalarına! Dünyayı unutuyor insan.

Alışverişten sonra eşimle buluştuk. Hadi balık yemeğe gidelim, teklifini seve seve kabul ettim. Mezgit yedik çıtır çıtır... Bir de salata.

Eve gelince tasarruf konusunda yazdıklarım geldi aklıma. Boş veeer, o başka; bu başka dedim kendi kendime...

Ne var? O başka; bu başka değil mi yani ?

MİM Mİ SOBE Mİ ? (II)



Handanın Kaleminden'e sobelenmişim... Önce çok sevindim. İkinci kez sobeleniyorum, bazıları buna mimlenmek diyor.

Ben mimlenmek istemiyorum. Bu, nedense aklıma polisleri getiriyor ve son yıllarda ben polislerden çok korkuyorum...

Aklıma Hırant Dink'in öldürülmesi öncesi ve sonrasında okuduklarım geliyor, Malatya'da, Trabzon'da yaşanan cinayetler geliyor; şu sıralar çok üzülerek izlemeye çalıştığım işkence altında ölen genç geliyor, Ergenekon davası soruşturulması ile ilgili bilgi sızdırılması geliyor korkuyorum. Anlayacağınız biraz güven bunalımı yaşıyorum polislerle ilgili ve mimlenmek istemiyorum.

Eşim de bu mimlenmek ne ki, diye sordu. Ben de anlatmaya başladım hevesle, baktım ilk kez boşver yazma dedi. Mimlenmek onu da rahatsız etti anlaşılan...

Oysa Sevgili Handan'ın sobesi çok da önemliydi...

Konu: TASARRUF

Ekonomik kriz var ya (Gerçi devletlilerimiz yok mok diyorlar, başka da bir şey yapmıyorlar.) ; nelerden tasarruf yapabiliriz ?

İki gündür bunu düşünüyorum. Tasarruf yapabileceğimiz ne var?

Her başı sıkışanın yaptığı gibi ben de önce sigaraya saldırıyorum,
ardından da içkiye... Benim sigaram, eşimin içkisi var! Bıraktık diyelim (Bırakırım demiyorum, diyemiyorum henüz! Keşke diyebilsem...). Evet bıraktık diyelim, ülkemiz bununla kurtulacak mı? Olsa olsa bizim bütçemiz rahatlar ki bu da iyi bir şey.

Sonra yeniden düşünüyorum.

Elektriği gereksiz yakmıyoruz, suyu boşa akıtmıyoruz.

Eşim nicedir işe giderken arabayı kullanmıyor. Benzini de dikkatli kullanmaya çalışıyoruz anlayacağınız.

Ekmek atmıyoruz, sebzeleri çürütmüyoruz. Yağ, bal, reçel sucuk, salam, sosis tüketmiyoruz. Peynir zeytin yiyoruz her sabah, arada bir de yumurta... Zeytinden ve yumurtadan geçtim diyelim, ama peynirsiz duramam ben Handan ! Dokunma peynirim kalsın, bak bir daha oynamam ha!

Şaka bir yana biz zaten yıllardır savurgan olmadık. Tasarruf yaptık, yapılmasını önerdik. Tıpkı ülkemizde yaşayan büyük çoğunluk gibi. Bu yaşa geldim, hep tasarruf yaptık, hep de kriz yaşadık. Çocuklar ergenlik çağında marka merakına kapıldıysa da uzun sürmedi, şimdi olgun birer insan gibi yaşıyorlar bizden uzakta...

Bizden fazla bir katkı olmayacak anlayacağın bu krize...

Belki küçük çocukları çok olanlar diye aklıma geliyor, gelmesiyle de gidiyor... Çocuğun sütünden mi vazgeçecek, okul giderlerinden mi? Bunlardan kendilerine bile hayır yok. Belki bundan sonra çocuk yapmazlar!

Aslında yetkililerimizin söylediklerinde haklılık payı da yok değil! Bize bir şey olmaz, kriz bizi etkilemez ! Doğru vallahi, bizi nasıl etkilesin ki? Biz hep krizdeyiz zaten...

İşsizlik yok mu ? Var, biraz daha çoğalır. Eşitleniriz.
Yıllardır tasarruf yapmıyor muyuz? Yine yaparız.
Borsada paramız var mı ? Yok.
Birikmiş paramız ? O da yok...

Eeee demek ki çoğunluğun yapacağı bir şey de yok !

Ama o azınlık yok mu ?! Asıl bizi kurtaracak onlar!
Getirsinler yurt dışına kaçırdıkları paralarımızı... Maliye Bakanımız da biliyor nasıl kazandıklarını, neden kaçırdıklarını...

"Getirin getirin, nasıl elde ettiğinizi sormayacağım, yaptıklarınız yanınıza kar kalsın, ak pak olmuş gibi getirin paraları, vergi mergi de istemiyorum, vergiyi parası az olan dürüst insanlardan çatır çatır alıyorum zaten, sizden almama gerek yok ! Getirin şu pis paraları da temizleyelim!"

Bir önlem daha: Hep duyuyoruz, uyuşturucu ticaretinin çoğu ülkemiz üzerinden dünyaya ulaşıyor. Biliniyor, ama yasal değil. O zaman yasallaştıralım! Şadece uyuşturucu baronları kazanmasın, ülkemiz de kazansın.

Son yıllarda çooook zengin olanlara nereden buldun, desek mi?

Bunu da başardık mı inan krizden öncekinden de rahat bir yaşantısı olur çoğunluğun.

Bakıyorum kıkırdadınız... Peşin parayı görünce rahatladınız. Tasarruf masarrufa da gerek kalmadı gördünüz mü? Yazarken ne kadar kolay çözümleniyor her şey...

Ben de Kelime ve Parpali'ye sobe diyorum. Tasarruf konusunu bir de onlardan dinlesek mi?

16 Ekim 2008 Perşembe

BU İŞTE




ah bir bilebilsek sınırlarını
ah bir görebilsek derinliğini
renkler nerden gelir bu bıçak hüznün
dokusunda kaç bin yılın tortusu kanı
ah bir varabilsek o boyutlara
görebilsek önümüzü azıcık
seçebilsek ardımızı tozdan dumandan
gürültüye gitmese kısa günümüz
kaygusundan geleceğin
ve geçmişin pişmanlığından
ah bir varabilsek o boyutlara!


hiç gelmemiş gibiysek bu topraklara
hiç geçmemiş gibiysek bu topraklardan
ve sanki hiç kalmamış
gibi eksik
gibi yarım
gibi üzgünsek
alıp kaçıyorsak yaramızı kurt kuytularına
ağlamak istiyorsak sevişir gibi
haykırmak istiyorsak dövüşür gibi
vura vura kollarımızı uzaklıklara
bir şeyler arıyorsak bu kargaşada
arıyorsak kendimizi durmadan
yerden yere çalarak yüreğimizi
ve yıkarak koskoca dünyaları küçücük
başımıza
kendimizi kendimize zindan ederek
bu rezil kargaşada


hep yarım
hep eksik
hep kusurlu olmamızdan, sevgilim!
biraz bitki
biraz böcek
biraz insan olmamızdan, sevgilim!
yani elma
yani diş
yani toprak olmamızdan, sevgilim!

tut elimden
bir tek kişilik de olsa azalsın şu karanlık
verin ellerinizi ellerinize
milyon milyon kişilik
azalsın şu karanlık!
kavga bu, sevgilim, kavga bu işte!

Hasan Hüseyin

SEVİŞİR GİBİ



yaşamak diyorum
ey güzel ellerini bulanık sularda dolaştıranlar
mutluluk arayanlar onursuz karanlıklarda
yaşamak diyorum
yaşamak
sevişir gibi

(ağlasun ayşafağı)

Hasan Hüseyin



BAŞLIĞA DİKKAT LÜTFEN




KANDAN KINA YAKILMAZ

Kitabın adı bu... Şimdi bazı şiirlerden kısa bölümler yazmak istiyorum. İçimden geldi ne bileyim...


Bin Gider Bin Geliriz

dediler ki dediler ki vurmuşlar
"ateş düştü ciğerimin bağrına"

bağışlayın bugün beni dostlarım
kara haber tez ulaşır demişler
kara haber tez ulaştı dostlarım
"ateş düştü ciğerimin bağına"

bir acılı ozanıyım bu toprakların
duygusalsam karacaoğlan
öfkeliysem pir sultan
yanlışsam dadaloğlu
bir acılı ozanıyım bu toprakların
sayın ki ruhsati'yim
sayın ki serdari'yim
taştan taşa bu canı
bu sesi dağdan dağa
"çok acılar çektim bağrım eziktir"


duydun mu ekmeksizim
okulsuzum duydun mu
ışıksızım yolsuzum
seçimlim sayımlım ceza yasalım
mükellef'im duydun mu
nasıl gelir güzel günler dostlarım
işitmezken kulaklar
diller susmuşken
gözler böyle görmezken
nasıl gelir güzel günler dostlarım



FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA



Koca Çınar da bizi terk etti ! Ama o kadar çok yaşıyor ki...

Unutulmayacak... Kendi şiiriyle selamlıyorum büyük ustayı...


ULAK

Alır götürür tez ulak
Dirileri ölülere

Adı, üstünde eğreti
Düşer kütüğünden yere.

Sevgisi artık akmaz ki
Yeryüzücek kuru dere.

Işır uykusu uyanık
Karanlığı vere vere.

Gözleri yarı kapalı
Ağlamak yakışmaz ere.

Dudakları yarı açık
Sanki sorar yolum nere?

Tez ulak alır götürür
Ölüleri dirilere.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

ZENGİN OLAMADIK (ııı)


Kurucaşile'ye zengin olmaya gittik demiştim. Siz de zengin olduğumuzu düşünmüşsünüzdür sanırım doğal olarak. Nerdeee?
Aksine daha bir yoksullaşarak döndük.

Nasılı şöyle... Yerler dedelerden ya ! Kayda dedelerin üstüne yazılıyormuş. Eeee dedelerin çocuk sayısı çok ! Çocukların çocuk sayısı çok... Torunların sayısı çok ! Çok oğlu çok anlayacağınız...
O kadar çokluğun arasında bize bir şey düşmez! Düşse atılmaz, satılmaz, satılsa para etmez. Sadece şehirler yaşanamaz olursa çekilip doğal bir şeyler yetiştirmeye yarar ki, işte bu önemli...

Soruyorum köyde yaşayanlara, zaten birkaç aile kalmış köylerde. Fındıklar, cevizler nasıl, neden daha çok yetiştirmiyorsunuz, diye... Birkaç da kivi ağacı var, üzerinde de meyvesi... Domuzlar! yanıtını alıyorum...

Yok yok kimseye domuz dedikleri yok. Gerçek domuzlardan yakınıyorlar. Hiçbir şey bırakmıyorlarmış ortalıkta. Geceleri domuz bekliyorlarmış evlerinin çevresinde. Biraz uzak tarlalar koruyamadıkları için hep ormana yazılmış zaten. Eşim de pek çok yeri gösterdi, eskiden bizimdi buralar, bak şimdi orman olmuş. Bu ormanlar yanmıyor da otellerin olduğu bölgelerdeki gibi. Kaza süsü verip yakamıyorlar anlayacağınız. Burada "orman kanunları "hala çok geçerli. Biri bahçesindeki bir çam ağacını kesmiş de iki yıl mahkemelerde sürünmüş. Aklıma hınzırlığımdan yakılan ormanların yerine otel yapıp keyif satanlar düşüyor nedense!

İş yok mu buralarda, diyorum kadınlara... Var, tekstil atelyesi var, ama biz gitmeyiz diyorlar. Devamında; on beş gün deneme adı altında işe alıyorlar, para mara yok, sonra beğenmedik diyip işten çıkarıyorlar! Başka yerde olsa neyse, Kurucaşile küçük bir yer, herkese rezil oluruz, diyiveriyorlar bir solukta ! Bartın'a gidebilsek orada belki iş buluruz umudunu taşıyorlar.

Gezi kısa , görülenler-yaşananlar çok olunca insan ayrıntıları atlıyor işte. Ben de atladıklarımın bir kısmını yazmış oldum böylece. Bu arada Çakraz, Kapısuyu,Tekeönü, Bozköy ayrı ayrı güzellikler sundu bize. Bu arada "Bozköy Plajına Gider" tabelasını görmek beni sevindirdi. Köy ve plaj, güzel değil mi?

Evet sonuç olarak biz zengin olmadık. Hala buradayız. Biraz sonra evi yeniden elden geçirip köye göndereceğim giysileri, kitapları ayarlayıp bir koliye yerleştireceğim. Aslında yoksul onlar mı, biz mi bilemiyorum, emin değilim en azından. Yoksulluktan söz eden kadınlarımızın kollarındaki bileziklerin çokluğu geliyor aklıma. Nedense bu bilezikler aile bütçesinden sayılmıyor. Bu onların, ailenin değil! Belki de güvence olarak görüyorlar ne bileyim.

Son birşey daha... Bize büyük sevgi ve konukseverlik gösteren köyde yaşayan üç beş ailenin kendi aralarında küslükler yaşadığını da öğreniyorum. Oysa artık terk edilmiş köylerimizde az sayıdaki insanların birbirine tutunması gerekmez mi?

Burada da tutunamayanlar karşımıza çıkıyor. Hepimizin biraz da kendimizi sorgulaması gerekmiyor mu?

GÜLEREK YAZDIM (ıı)


Kendi kendine gülene ne denir biliyorum...

Biliyorum, yine de gülüyorum. Eşim sabah işe gidecek, bir de uzun süre araba kullandığı için yorgunum diyip yattı. Ben gece kuşu olarak oturuyorum. Hem televizyonda "Genç Bakış" programını izliyorum, hem de gezi notlarımı sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.Bir yandan da televizyondakilerle birlikte kahkaha atıyorum. Yüksek sesle ! Gülene ne derlerse desinler hiç de aldırmıyorum. Keşke siz de izliyor olsanız şu an...

Artık acı gerçekler hem söyletiyor hem güldürüyor. Ayla Akay isimli bir izleyici Abdullatif Şener'i sıkıştırıyor ve " Herkese maşallah, emeklilere inşallah!" diyor . Daha önce Osman Hoca bu sözü farklı bir şekilde dilegetirdi. "Hükümet bazılarına maşallah, bazılarına da inşallah diyerek işi götürüyor!"demişti de gençlerin kahkahalarına eşlik eden güçlü alkışlar almıştı...

Ya ben bunu yazmayacaktım ki... Gezip gördüklerime dönüyorum yeniden...

Gelin hamile demiştim en son anımsayan varsa...

Eeee diyorum, yoksulluktan yakınıyorsunuz, ama bakıyorum da bu yaşta üç çocuk yapmaktan da çekinmemişsiniz. Bunun arkası da gelir, diye ekliyorum. Kuzenden biliyorum, o da çok sıkıntıyla büyüttüğü beşinci çocuğundan sonra dur demişti doğurmaya...

İkisi birden savunmaya geçiyorlar hemen: " Bizi kim doktora götürecek de önlem alacağız?" Kızım bunun başka çözümleri de var diyorum. Anlıyorlar, ama: "Gel de bizim adamlara anlat!" diye yanıtlıyorlar. Kocalarının her akşam içtiğini de ekliyorlar.

İkisi de kocalarına kaçarak evlenmiş, ne cesaret, diyorum, kıkır kıkır gülüyorlar. "Gençlik işte, cahillik !" diyorlar.

Çayımız bitiyor, meyve çıkarıyorlar bahçe mahsulü; elma ve armut... Yiyemeyeceğimi söyleyince torbaya koyup bana veriyorlar... Bu arada televizyonları açık. Kayınvalide "Şunlar da evlenecek adam arıyor" diyip gülümsüyor. Kim diye soruyorum şaşırarak. O da şaşırmama şaşırıyor ve " Hiç mi görmedin bütün televizyonlar herkesi evlendiriyor!"

Eve dönünce çocuklara kitap gönderme sözü vererek oradan eşimin teyzesine geliyoruz. Kucaklaşmalar , sohbetler, anılar burada da sürüyor. Bahçeye iniyoruz. Pırasa, pazı, maydanoz,biber, minicik domates, roka topluyoruz. Teyzemizin üçüncü sınıfa giden küçük torunu yanımızdan hiç ayrılmıyor. Ona ve diğerlerine getirdiklerimize çok seviniyor. Tek tek herkese gösteriyor. Gitme zamanımız gelince de üzülüyor.

Vedalaşıp Amasra'ya doğru yola çıkıyoruz. Gündüz gördüğümüz güzelliklerin gecesini de görüp hayran kalıyoruz bir kez daha...

Amasra'da misafirhaneye geliyoruz. Görevlinin odasında ilk dikkatimi çeken sevgili Barış Akarsu'nun büyük bir resminin panoda asılı oluşu... Bir de Amasra haritası ve kenarında yine Barış Akarsu... O Amasra'yı, Amasralı da onu seviyor.

Sonra eşimin arkadaşı ve eşi gelip bizi evlerine götürüyorlar. Güzel bir akşam geçiriyoruz. Misafirhanedeki odamıza gitmeden "Sabah altı, altı otuz sıralarında kalkabilirseniz güneşin doğuşunu izleyin mutlaka." uyarısını alıyoruz. Kalkarız, erkenden kalkarız, diyip vedalaşıyoruz.

Sabah uyandığımızda telaşlanıyorum, saat yediye geliyor! Perdeyi açıyorum, yağmur var Amasra'da! Güneş müneş de ortalıkta görünmüyor. Sekize doğru salona iniyoruz. Kahvaltı masası hazır. İkişer dilim peynir, tereyağ, reçel, zeytin ve yumurta... Oturuyoruz masaya, görevli koşuyor "Ekmek henüz gelmedi, sekiz buçuğa doğru gelir!" Aklımıza teyzemizin verdiği köy ekmeği geliyor, arabadan onu alıp kahvaltımızı iştahla yiyoruz. İkinci çayı ve sigaramı balkonda içiyorum.

Karşıda üç ayrı tepenin eşliğinde Amasra bize bakıyor, biz de ona.Ve eşime şuradaki adanın adı neydi, diyorum. Tavşan Adası , diyor ve ekliyor. "İşte Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın filminin bir bölümü de orada çekilmişti." Sözünü ettiği film "Gönderilmemiş Mektuplar" dı. Ben beğenmiştim o filmi.

Yağmur eşliğinde yola çıktık. Bir ara bulutların arasından sıyrılan güneş , bize göz kırparak eski yerine saklandı. Kısa ama çok şeyi sığdırdığımız gezimiz böylece bitti. Eşim beni eve bırakıp görevinin başına döndü...

Görmeyenler varsa mutlaka bir fırsat yaratsınlar. Ve mutlaka "Canlı Balık"ta balıkla birlikte o meşhur salatasından yesin. Biz ilk kez Amasra'ya gidip de balık ve salatadan yemeden döndük. Artık bir başka sefere...


15 Ekim 2008 Çarşamba

ZENGİN Mİ OLUYORUZ? (ı)



İki gün, bir gece süren gezimizden bugün döndük. Ve ben bu süre içinde üç mevsimi yaşadım...

Kiraz ve erik ağaçları çiçek açmıştı dersem inanır mısınız bana? İnanın lütfen, gittim ağacın yanına, gözlerimi silip silp baktım.Tepeden tırnağa gelin gibiydi ağaçlar...

Akşam gelen telefondan sonra gitmeye karar verdik, sabah erkenden de yola çıktık. Hava serinceydi, sonbaharın serin havası vardı anlayacağınız...

Kurucaşile'ye gidiyorduk. Çaycuma, Bartın, Amasra yolumuzun üzerindeydi... Zengin oluyorduk. Bizim olan bağ-bahçe için tapu verilecekmiş. Tapu kadastro görevlileri köyden yaşlı kişilerle oluşturdukları bilirkişilerle nerelerin kime ait olduğunu saptayıp yıllar öncenin mallarını resmileştiriyorlarmış. Acele gelin dediler, biz de gidiyorduk...

Öğleye doğru hava açmaya başladı. Yol boyunca yeşilin ve mavinin her tonuyla gözlerimiz bayram yaptı, yüreğimiz yumuşadı, yenilendik, güçlendik. Her virajın çıkışında, her tepeye yükselişte hiçbir resmin, hiçbir tablonun yansıtamayacağı güzelliklerle buluştuk. Başka renk yoktu. Doğa yeşille maviye dönüşmüştü... Dağlarda hiç mi toprak olmaz! Hiç mi boş yer görünmez? Tüm dağlar ormandı, ağaçtı ve yeşildi. Ve yeşilin her tonu görücüye çıkmıştı sanki...

Ve deniz... Her dağın, her tepenin arasından mavi mavi gülümsüyordu... Çaycuma, Bartın nasıl da hızla gelişiyordu. Yol boyu pek çok konaklama yeri yapılmış dinlenmek isteyenlere... Ama Amasra başkaydı, bambaşka...

Fatih Sultan Mehmet'i hayran bırakan Amasra! Görünce burayı seslenmiş:

- Lala lala cennet bura mı ola ? Öyleyse tez alına !

Amasra'yı da arkamızda bırakarak öğlen olmadan Kurucaşile'ye ulaşıyoruz. Yazdan çalınmış bir hava karşılıyor bizi...

İçeri girmeyelim, diyorum. Dışarda oturuyoruz uzun süre... Güneş yakıyor. Yemek hazır, buyurun davetiyle yemeğe oturuyoruz. Güzel bir tarhana çorbası, ardından da sıcak sıcak, kızarmış balık... Pirinç pilavı da var, ama ondan yemiyoruz. En çok ben yiyiyorum turşudan. Yeşil domates, biber, patlıcan birleştirilmiş nefis bir turşu olarak soframıza kurulmuş. Yoğurttan da alamıyorum. Turşunun yarısını tek başıma ben bitiriyorum. Bir de salatanın yanındaki tabakta yeşil yeşil bakan maydanozlara dayanamıyorum. Biraz önce bahçeden toplanmış maydanozlar bunlar, yenilmez mi? Galiba ben yeşile vurgunum...

Yaz sıcağını da yanımıza alarak köye gidiyoruz. Köyde her zamankinden daha fazla kişi var bu kez. Onlar da bizim gibi zengin olmaya gelmişler köye... Yerlerinin kendilerinin olduğunu kayda geçirecekler... Herkes büyük bir sevgiyle kucaklıyor bizi, kimlerdensiniz sorusuyla sık sık karşılaşıyoruz burada. Ardından anlatılan anılar anılar, gözyaşları eşliğinde anlatılan öyküler ve sitemler büyüklerimize... Herkes kendi öyküsünü anlatıyor aslında... Yaşlı teyzeler ve amcalar... Kimi elindeki bastona tutunmaya çalışıyor, kimisi de yanındakine...

-Şu evi yaptırmadınız gitti ! Bak artık içine de girilmiyor, yıkıladı zaten üst tarafı ! Hiç gelmiyorsunuz ki? diyor biri. Bir başkası:

-Çok mu bıktı annenler buralardan? diye sitemini eşime yöneltiyor.

- Yok yok diyor eşim, yaşlılık işte, diyor sıkılarak.

Eşimi işlemlerle baş başa bırakıp köyü gezmeye çıkıyoruz kuzeniyle... Yıkılan eve bakıyoruz yakından. Evin çevresi de dikenlerle, otlarla çevrilmiş. Çok yaklaşamıyoruz, bir iki diken batmasından sonra...

Biraz ötedeki bir bahçeye gözüm kayıyor, ,inanamıyorum ! Beyaza bürünmüş bir ağaç. Evet kirazlar çiçek açmış! Kuzenimiz erikler de diyor! Ağaçlar armut dolu. Ellerimiz armut topluyor, gerçek anlamıyla. Çoğunu kuzenimiz topluyor ben azını...

Bir ses duyuyoruz karşı pencereden. Gelin çay demledim diyor içtenlikle... Yok mok derken ısrarlara dayanamayıp giriyoruz içeri. Tertemiz, sade bir köy evi. Karşıda büyük bir televizyon. Çayımızı yudumlarken sohbet ediyoruz...

Yoksulluktan yakınıyor onlar da. Gelin kaynana birlikte oturuyor burada. Geline yaşını soruyorum, otuz dört , diyor. Biri sekizinci sınıfta, diğeri dördüncü sınıfta iki oğlu var. Öğretmenlerden yakınıyor. Sürekli kitap alın diyorlar, bir test kitabı istemişler, tam kırk lira! Biz kaç ayda öderiz bu parayı? Hafta sonu kurs yapacaklarmış, o kitaptan! Paralı mı veriyorlar kursu, soruma hayır, yanıtını alıyorum. Tanımadığım bu öğretmenlere içimden selam gönderip ne güzel bakın diyorum. Tatilini çocuklarınızın geleceği için harcıyorlar! Üçüncü çocuğun yolda olduğunu öğreniyorum, gelin hamile...

(Çok uzadı, devamı diğer yazıda) Tabi sıkılmadan buraya kadar gelenler için bu not.

Gelen varsa geldiğini söylesin... Bakalım kaç sabırlı okuyucu var? Çok merak ettim de...

13 Ekim 2008 Pazartesi

YOKSULUN SIRTINDAN




Tolga Sağ'dan dinlemiştim türküyü ilk kez. Yüreğime işlemişti...

"Yoksulun sırtından doyan doyana,
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana...

Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?"

Evet ben de düşünüp duruyordum, ne yazayım, nasıl yazayım diye... Yine de daha zaman var, yazarım bir şeyler derken yarın kısa bir yolculuğa çıkmamız gerekti. Ben de bu akşamdan yazıp göndermeye karar verdim erken erken...

" Açım, kara toprak, açım, duyasın biraz,
Kara öküzle beraber açım bu gece.

O düşünür, düşündükçe doyar,
Ben düşünürüm, düşündükçe acıkırım.

Açım, kara toprak, açım, duyasın biraz,
Açlık saklanılamaz. "

Ne güzel söylemiş Dağlarca. "Açlık Saklanılmaz." Saklanılmıyor da...

Televizyonlarımızda bazan çöplükten yiyecek toplayan çocuk görüntüleri yansır ya gözlerimize, üzülürüz. Üzülmekte de haklıyız. Her insan, insana yaraşır şekilde yaşamalıdır. Hiç olmazsa çocuklar yeterli ve dengeli beslenmelidir. Ama şunu da unutamayız değil mi ? Bazı çocuklar çöplüklerinde bile yiyecek bulamıyor!.. Evet... çöplüklerdekilere de razı...

Bir yanda açlıkla savaşan insanlar, öte yanda şişmanlıkla... Çelişki değil mi bu?

Şimdi tam da bu sırada "Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?" diyen Tolga Sağ'ın türküsüne kulak vermez misiniz?

"Yoksulun sırtından doyan doyana..."

Ve ardından bir kez daha Fazıl Hüsnü Dağlarca :


" Yersin içersin sofrasından, üç yüz senedir,
Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan
Mevsimler soğumuş, sular azalmış,
Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil."

Ve bu kez Tevfik Fikret koşup geliyor uzaklardan. Haykırıyor doymazlara...

"Yiyin efendiler yiyin,
Patlayıncaya, tıksırıncaya kadar,
YİYİN..."

YİYİN, YİYİN, YİYİN... Çatlayıncaya kadar yiyin !

Yoksulları, açları da hiç, ama hiç düşünmeyin!? Sadece oy alabileceklerinize biraz kırıntılarından koklatın! Adına da yardım diyin, kargalar da gülsün halinize... Ya da kameralara göstere göstere savurun yardımlarınızı... Paketlere ulaşamadan yesinler birbirlerini yoksullarımız !

"Ya ana kalk
Ya kadın yürü
Ya oğul koş

Bir anlamın gereken kurtuluşuna...
Kara derisi sırtında, yüreğini göğsünde taşımakta..."

Haydi Dostlar, ellerimizi birleştirelim. Güçlerimizi birleştirelim... Yüreklerimizi birleştirelim... Artık açlıktan kimse ölmesin! Tokluktan da!...

"PENCERENDEN ULUSLAR GÖRÜR BİRBİRLERİNİ
BİR MUM DEĞİL BİR İNSAN YANAR TÜRBENDE."

Yine Dağlarca'nın dizeleri... Onunla sonlamak istiyorum yazımı:

" Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,
Ağır bir aydınlık , bildiğin şafak değil.
Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,

UYANDIRMAZSAN
UYANACAK DEĞİL... "


12 Ekim 2008 Pazar

BU FENER TİP TİP


Nihayet Cumartesi günü evden çıktım...

Doktorlar lokalinde arkadaşlarla buluşacaktık Fener'de... Haziranda bir ayrılmıştık, bugüne kadar buluşamamıştık.

Evden çıktım, yürüye yürüye yola koyuldum. "A" Tipi Misafirhane'nin önünden geçerken bahçesinin güzelliğine bir kez daha hayran oldum. Görkemli çam ağaçları, çeşit çeşit çiçekleri, bekçi kulubesi sonbaharla kucak kucağaydı. Pek çok devlet büyüğünü ağırlamıştı bu bina. Benim de içinde verilen kokteyllere katılmışlığım vardı. Son zamanlarda artık olmuyor bu tip toplantılar doğal olarak...

"D" Tipi evlerin önündeki iki yanı ağaçlıklı yoldan ağır ağır yürüyorum. Öyle güzel ki... Aklıma "C" Tipi evler geliyor. Çoğu satıldı artık.Oysa hepsi lojmandı eskiden. Şimdilerde jipli, türbanlı bir yığın insan girip çıkıyor "C" Tiplerine...Para onlarda ya !

Deniz Kulubü'nün yanından geçerken içeriye bir göz atıyorum. Bahçesinde kimse görünmüyor. Deniz sisli sonbahar güzelliğinin içinde hüzünlü müydü ne? Buralara girmek kolay değildi eskiden, üye kartınız olmadan deniz tarafından bile yanaşamazdınız kulübe... Ekonomik krizler nedeniyle gelen geçiyor artık. Yeter ki parası olsun!..

Gülümsüyorum aklıma geldikçe... Bir zamanlar "Deniz Kulübünde koli var, denize girilmiyor artık!" diye konuşulanları duyan görevlinin: " Nerede o koli, hemen atlayıp çıkarayım!" demesi size de komik gelmiyor mu ?

Daha önce "B" Tipi Lokalde ( Mühendisler, Mimarlar Lokali) buluşmuştuk , bu kez Doktorlar'da buluşacağız. Önceleri "B" Tipinin Misafirhanesi iken doktorlara kaptırdığı yer burası. İkisi yan yana konuklarını ağırlıyor. Karşılarında Tenis Kortu, öte yanlarında da yanından geçtiğim Deniz Kulübü... Hepsi birbirinden güzel... Fener semtinin incileri bunlar... Hele yazın göreceksiniz... Yeşili, denizi, güneşi el ele verince bakmaya kıyamıyor insan...

Geldiğim yolun karşısından geri dönecek olsam kısa bir yürüyüşle Maden Mühendisleri Cemiyeti'ne, onun karşısındaki eski yaygın adıyla Kiliseye,(Memurlar Lokaliydi,satıldı o da) şimdiki adıyla Yaman Restoran'a ulaşabilirim. Özellikle Maden Mühendisleri Lokalinden güneşin batışını izlemeyenler çok şey kaybettiklerini düşünmeliler...

Benim geri dönmeme gerek yok. Hazır Doktorlar Lokalinin kapısına gelmişken...

Ağaçların arasından geçip merdivenleri ağır ağır çıkarken yanıbaşımdaki denizden gelen temiz havayla ciğerlerimi temizliyorum. Yenilendiğimi hissediyorum.

İşte geldim... Arkadaşlar salonda oturuyorlar. Yan tarafta şömine yanıyor. Ilık bir hava karşılıyor sizi. Masalarda gerçek çiçekler renk renk vazoların içinde yerlerini almış gülümsüyor. Şöminenin karşısında iki geniş koltuk yayılmak isteyenleri bekliyor. Sabırlı... Koltukların sağ tarafında saksı çiçekleri...Yere dizilmiş. Hepsi de renk renk açmış çiçekleriyle buyurun, keyfinize bakın, der gibi ...

Özlemişim arkadaşlarımı. Sarmaş dolaş oluyoruz. Yaramış emeklilik, dinlenmişsin, diyorlar... Herkes yiyeceğini söylüyor. Ben karışık diyorum. Yemekten sonra çaylarımızı denize karşı bahçede içiyoruz. Sonra içeri giriyoruz hava serinleyince... Bir sürpriz tatlı haberiyle herkes seviniyor. "Laz Böreği" de var deniyor. Birer dilim yiyiyoruz, bir arkadaşımız ikinciyi de midesine gönderiyor.

Laz Böreğiyle ilgili, değerlendirmeler yapılıyor; tarifler verilip tarifler alınıyor. Ben tatlıya konan karabibere şaşırırken yazlık komşumun Laz Böreğini anımsıyorum. "Evet bu da güzel, ama onunki bambaşka lezzette! " cümlesi dökülüyor dilimden farkında olmadan.

Kağıtlara ay adları yazılıyor, katlanıp kül tablasının içine konuyor, elden ele dolaştırılıyor. Çeyrek altın kurrası çekiyoruz kendi aramızda. Ayda iki kez buluşmaya karar veriyoruz. Bana "Kasım" çıkıyor. Artık zengin olacağım ben de ! Şaka şaka, amaç buluşmaların devamlılığını sağlamak, düzenini korumak. Sırası gelen ortamı hazırlayacak, duyuruları yapacak. Yoksa aldığım altınları birer birer geri götüreceğim.

Bu arada altın fiyatları çok yükselmiş. Kuyumcular satıyormuş, ama siz bozdurmaya gittiğinizde türlü bahanelerle geri almıyormuş. Bu bilgiyi de paylaşmadan geçmeyeyim dedim. Belki çıkınlarınızdaki altınları bozdurmak gibi bir hayale kapılırsınız, hazır yükselmişken!

Siz hesap yaparken biz de hesaplarımızı ödüyoruz, kahvelerimizi içiyoruz ve kalkıyoruz.

Sonra Tenis Kortuna uğruyoruz. Serin havaya karşın tenis oynayanlar var. Hem onları izliyor hem de yeni katılanlarla sohbeti koyulaştırıyoruz. Altında oturduğumuz ağaçtan düşen kocaman "at kestaneleri" tehdit oluşturmaya başlayınca kalkıyoruz.Patır patır yere düşüyor, düşmesiyle de paramparça oluyor. At kestanesinden yaralanmak da komik olurdu hani...

On beş gün sonra buluşmak üzere evlerimize dönüyoruz...

Haaa bir de Deniz Feneri davasından sonra bütün denizlerimizdeki fenerler eylem kararı almışlar, "Adımızı karalamaya ne hakları var !"diye. Duydunuz mu? Bu arada burs vereceğimiz öğrenci için de 20'şer lira topladık, dişçilikte okuyan öğrencinin hesap numarasına yatıracağız...

Aklınıza geldi mi bilmem. Bir de"F" Tipi cezaevleri var, ama onlar burada değil... Siz buradaki "Tip"leri gezin, diğeri herkesten uzak olsun...

KALBİM ÜŞÜYOR



Her yanım sızım sızım sızlıyordu!

Ben artık emekliyim, yaşlanıyorum da ondan, diye düşünmeye başlayacaktım ki, dün kaloriferler yandı ve artık hiçbir yanım ağrımıyor. Demek ki çok üşüyormuşum farkına varmadan. Şimdi ısındım...

Ama kalbim hala üşüyor! Yüreğimi bir türlü ısıtamıyorum. Yok yok hemen atlamayın. Aşk meşk değil benim sorunum. Çok şükür o konularda bir derdim yok. Benim derdim başka! Kişisel değil yani...

Askerlerimizin başına çuval geçirildiğini gördüğüm günden beri kalbim buz gibi.

O günden sonra içten ve dıştan ordumuzun başına örülmek istenen çorapları gördükçe ürperiyorum.

Gözbebeğimiz ordumuzun büyük bir komutanının, askerlerimizin şehit oluşunu bizden sonra duymasıyla titriyorum. O büyük komutanımızın (Nasılsa havadan yapılan operasyonun yanlış verilen istihbarat bölgelerine olacağını bildiği için de olabilir mi?)golf sporuna devam ederek, ordu düşmanlarının ekmeğine tereyağ sürmesiyle yüreğimin titremesini engelleyemiyorum...

Osman Pamukoğlu'nu, Erdal Sarızeybek'i, Kemal Kılıçdaroğlu'nu, Yiğit Bulut'u,Şükrü Elekdağ'ı, Kamuran İnan'ı... dinliyorum, gazeteleri okuyorum ürküyorum, ürperiyorum.

Star TV'nin Mehmetçiklerimizin şehit olduğu yörede çacuklarla yaptığı röportaja takılıyor gözüm! Okulları açılmamış. Kapısına kilit vurulmuş... Haberler duyuluyor. Derken Devletin Kaymakamı koşup geliyor. Bir de eğitime muhtaç vekil öğretmen!.. Bir ay sonra Okul açılıyor, çocuklara önlük-kitap defter dağıtılıyor; yüreğim burkuluyor, gözlerim doluyor...

Milli Eğitim Bakanımız yansıyor ekranlara... Hani daha yeni geçtiğimiz bayramda, bir kez daha beni üşüten kutlama mesajını aldığım, almak istemediğimi , telefona harcanan paraların eğitime harcanması gerektiğini ,çok önceki başka yazılarımda belirttiğim Milli Eğitim Bakanımız ! Üstünde eşofmanlar var, koşarak eğitim ordusunun sorunlarıyla mı ilgileniyor sanıyorsunuz? Hayır... O, eğitimsizliğin çözümü sorusu için uzanan mikrofonlara: " Şimdi bunun sırası mı ? Tam da maça konsantre olmuşken!" diyip hızla maça gidişini görünce artık üşümüyorum, donuyorum...

Orduya saldıranların, eğitim ordusunun komutanının bu duyarsızlığını görmezden gelişiyle çözülüyorum...

Duvarımdan bizi izleyen Atatürk'ün resmine bakamıyorum. Savaşın en şiddetli anında eğitim ordusunu toplayışını, öğretmenlere, eğitime, onların yetiştirdiği aydınlara verdiği değerle kurduğu, kurtardığı Cumhuriyetle bu günü kıyaslayamıyorum. Çünkü artık kalbime de , beynime de, gözlerime de söz geçiremiyorum...

Deniz Feneri, Uyuşturucu, Hayali İhracat, Yalan,Dolan, Kalpazanlık,Sahtekarlık... Bunlarla ilişkili oldukları iddia edilen Bakanlar, Millet Vekilleri...

Bir yanda "Tutunamayanlar", öte yanda "Dokunulamayanlar"...

Yurttaşlarının yurttaşları tarafından soyulması mahkeme kararlarıyla kanıtlanmış bir olayla ilgili olarak: "Bana ne yaaaaa?!" diyen Adalet Bakanı... Sadece mahkum olanlar için: "Üzüldüm, Türk oldukları için!" diyen, soyulanların haklarının nasıl ödeneceğini aklına getirmeyen; onlar için "Üzüldüm!" bile demeyen Adalet Bakanı...

Ve bir kısmına da olsa dağıtılan kömürlerin yüreği titremeyen insanların bedenlerini kaç gün ısıtacağını, taşıma suyla hangi değirmenin döneceğini... Kaç yoksulumuzun üşümelerle kalbinin varlığını bile unutuşunu...

Söylemek istemiyorum. Susuyorum, susuyorum, susuyorum...

Biliyorum ki ,değil kaloriferler, güneşler yansa evimde bütün bunlar yaşanırken yüreğim ısınmayacak. Kalbim hep üşüyecek...

Evet dostlar, benim kalbim çok üşüyor... Ya sizin ?


15 EKİM'DE YAZI KONUSU YOKSULLUK



15 EKİM'DE TÜM BLOGLARDA YOKSULLUK KONUSU YAZILACAK MIŞ...


BİZ DE KATILALIM MI?



Not: Ayrıntılı bilgi "BABA OLMAK " Blog.

10 Ekim 2008 Cuma

BİR GÜN TEK BAŞINA



OKUYUN

SEVECEKSİNİZ...

"Dilerim Çılgınca Sevilesiniz!": Mustafa Kemal'in gözlerine bakabiliyor musunuz?

"Dilerim Çılgınca Sevilesiniz!": Mustafa Kemal'in gözlerine bakabiliyor musunuz?

TUT Kİ GECEDİR



Üç yıl olmuş onu yitireli... Attila İlhan'lar eserleriyle yaşıyor, yaşayacak. Herkes ölecek, onlar yaşayacak...

Anısı önünde saygılarımla...


tut ki gecedir
karanlık sıvışır ellerine camlardan
birden kırmızıya döner
trafik ışıkları
kükürtlü dumanlar yükselir
korkuya batmış
camkırığı adamlardan
tehlikeye büyür sakalları

tut ki gecedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
yeraltı örgütleri tetik üstünde
adres değiştirmiş silah kaçakçıları
fahişeler birbirinden kuşkulanıyor

tut ki gecedir
katiller huzursuz
hırsızlar sinirli
hainler ürkekçedir
elleri telefona kendiliğinden uzanıyor
ihanete gece müthiş bir gerekçedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar

ihanet bir bilmecedir
Attila İlhan


Son bölümü bir kez daha yazıyorum:

tut ki GECEDİR
KATİLLER huzursuz
HIRSIZLAR sinirli
HAİNLER ürkekçedir

elleri TELEFONA kendiliğinden uzanıyor

İHANETE GECE MÜTHİŞ BİR GEREKÇEDİR

İHBARLAR birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar

İHANET BİR BİLMECEDİR