29 Kasım 2008 Cumartesi

YUKARIŞEHİR (HARPUT)






"Uzakta, Güllübağlar'dan doğru, bir bağlamacının maya söyleyen gür, yanık sesi de o sıra yükseldi:



Huma kuşu yükseklerden seslenir
Yar koynunda bir çift kumru beslenir
Sen ağlama kirpiklerin ıslanır
Ben ağlim ki belki deli gönül uslanır.



Bağlamacının perde perde yükselen uzun ezgisi, çiğ düşmüş boz toprağın üstünde; yalın, insancıl, acılı , yayıldı, dağıldı doğan güne.

***


"Miskin adem oğulları
Ekinlere benzer gider
Kimi biter kimi yiter
Yere tohum saçmış gibi."

Yunus Emre


Arap Yarımadası'nın kurak, kumlu topraklarından kuzeye, Anadolu'nun yüksek yaylalarına doğru gelenler; doğuda Dicle'nin sığ, durgun sularını , batıda derin yatağında gürültülerle akan Fırat'ı izler; dağlık, dar bir geçide ulaşırlardı.

Geçidin kuzeye bakan arka yamaçları; Çapakçur, Monzur, Nurhak dağlarının çevirdiği ince uzun bir vadiye inerdi. Murat Irmağı, Karasu, Peri Suyu, ayrı ayrı, çok uzaklardaki yüksek yaylalardan gelir, bu ince uzun vadinin güneyinde birleşir, Fırat'ı oluştururlardı. Gür, gürültülü, uzun yolun yolcusu Fırat'ı.

Fırat, okyanusa kadar uzanan yolculuğunun bu çıkış yerinde dik, derin vadilerden, kayalık dar boğazlardan geçerdi. Dar boğazlara gelip girdiğinde, döner, yükselir, yatağından yukarılara köpük köpük dalgalar, saydam su zerrecikleri saçardı; önünde, arkasında akıl almaz girdaplar, korkunç mağaralar oluştururdu.

Suların akıp gittiği derin vadinin iki yakasındaki dik dağ yamaçlarında bodur meşeler, alıçlar, bademler göğerirdi. Aşağıda, vadinin derinliğinde gürültülerle akan coşkun sulardan uzakta, bu ağaçlar; kavruk, tozlu, seyrek; büyür, kurur, yeniden göğerirdi.


***

Yukarışehir'e vali atandığında kırkının üstündeydi Salih Sıtkı Paşa.

Paşa, Yukarışehir'de, devleti sıkışıp kaldığı cendereden çekip çıkaracaktı. Çekip çıkaracaktı ya , anayasasız, parlemantosuz, partisiz, derneksiz yapacaktı bu işi! Misyonerlerle, konsoluslarla yüz yüze, diz dize, söyleşip görüşerek, varsıl beyleri, ağaları, şeyhleri, her bayram konağa çağırıp armağan vererek, armağan alarak... Yol, cezaevi, hükümet, adliye, kışla yapımı için salma salarak, çalışma yükümlülüğü koyarak... Tam on bir yıl!

On bir yıl Salih Sıtkı Paşa, Yukarışehir yöresinde egemenlik sürdü. Dediği dedik, çaldığı düdüktü!

***

Kahveler geldi. Hoca efendiler kahveyi alırken, yerlerinden doğruldular, sağ ellerini göğüslerine bastırdılar.
Paşa bekledi. Gözleri ile fincanların dağılmasını izledi, sonra:

"Dine, devlete kanat germenin tam zamanıdır bana kalırsa." dedi. "Herkes, gücü yettiğince, dine devlete el vermeli!"

Hocalar başlarını salladılar, onayladılar.

Müftü Nizamettin Efendi, gözlerini kaldırdı, Paşa daha konuşacak mı, diye bekledi. Aradan zaman geçince:

"Güzel söylersin; yerince, yerli yerinde söylersin Paşa Hazretleri! Devletin içinde, siyasetin yakınında olanlar bilir iyisini, ayrıntısını. Bizim bildiğimiz, ağızdan ağıza abartılana, kulaktan kulağa saptırılana dayanır. Ola ki yanlıştır, eksiktir. Lakin, kimi şeyler çok açık şeçik doğrular gibi gelir bize."

Durdu, kahvesinden bir yudum aldı. Hiç görmezmiş gibi bakındı yöresine:

"Rus'un olduğu gibi, İngiliz'in, Fransız'ın, Prusyalının; kısacası; büyüme, yayılma yarışına çıkmış devletlerin siyasalarının temel çizgisi, Osmanlı'yı dağıtmak, esir etmektir! Sade Osmanlı'yı değil; Hind'i, Çin'i, Afgan'ı, İran'ı da... Tamamını ele geçiremeyeceklerini anladıkları büyük lokmaları, içten dıştan böler, parçalar, öyle yutmak isterler! Bize arka çıkar göründüklerinde, kaygıları lokmayı başkalarına kaptırmamaktır. Böyledir. İngiliz Rus'a karşı çıkmış, bizim yanımızda olmuşsa, çok kısa zaman için bizden yana olmuştur... Böyle kısa zamanlarda, arkası önü belli yakınlaşmalar üstüne siyaset kurmak, denge tutturmak, hiç olmaz denilmese de, güç, çok güç olur Paşa Hazretleri."

"Öyle de olsa. Hoca Efendi, bunların siyasetlerinin temelinde bizi parçalamak düşüncesi de bulunsa, bizden yana görünenleri, o sıra, yanımıza çekmek zarar getirmez."

"Yana çekmenin ödünü nedir? Ona bakmalı Paşa Hazretleri. Yana çekmenin ödünü üstünde çok durmalı. Çoğu kez, dişe diş kanlı savaşların yenilgisinde verilenler bu ödünlerden daha önemli değildir."


***

"Yukarışehir" Şemsettin Ünlü tarafından yazılmış bir roman. İnkılap Kitabevi yayınlarından. Yusuf'la Helmin'in aşkının anlatıldığı bir roman. Ancak 1870'li yılların tarihi, sosyal, kültürel olaylarıyla birlikte veriliyor bu aşk. Oldukça sürükleyici bir eser. Dili şiirsel, anlatımı içten. Bir şehrin taşınma öyküsü de var.Tarihden çıkarmamız gereken dersler de...

Yukarışehir, yazarın olduğu gibi babamın da doğduğu şehir . Mezre'ye taşınmış, adı Elazığ olmuş.

Elazığ Okuyor, dedik; Elazığ Şiirin Başkenti, dedik. Elazığlılardan hiç ses çıkmadı. Aslında bu başlıkları Elazığ Valisi kampayasında kullandı, ben de sevinçle yazdım, yorumladım. Ama şimdi Elazığ gerçekten okuyor mu, emin değilim. Belki okuyordur da yazmıyordur. Çünkü pek çok Elazığ yazısı yazdım, onlardan doğru dürüst yorum alamadım.
Sayın Elazığ Valisinden küçük bir ricam var : Bu yıl ki kampanyasını düzenlerken "Elazığ Yazıyor" diye yapsın. Ve bu romanı hiç olmazsa Elazığlılar okusun...

Dostukla...

SONRADAN GİRDİLER HAYATIMA




Şimdi anlatacağım olay üzmüştü beni. Yine de bu onların ayıbı diyip unutmaya çalışmıştım. Ama bugün dostluk üzerine okuduğum bir yazı tetikledi bu üzüntümü, paylaşmak istedim.

Hayatımıza sonradan giren insanlar vardır evlendikten sonra, yeni akrabalarımız. Onlardan biri...


Kırk günlük bebeğimle buraya geldiğimde tanımıştım onu. Benden birkaç yaş küçüktü. Ailesiyle sorunları vardı. Sık sık gelir, yer içer, anlatır anlatır giderdi. Ben de yalnızdım, eşimden başka tanıdığım yoktu, çok gençtim, yaz tatili olduğu için bebeğimle evdeydim hep. Balkona çıkıp tepeden bakarak "Şu yoldan bir tanıdığım geçse!" diye yakardığım, kimsenin geçmeyeceğini bildiğim günlerdi!

Sonra askere gitti veda etmeden, döndü, evlendi, iki çocuğu oldu... Mutlu mutsuz her çağırdıklarında yanındaydık. Biz büyüktük, onlar küçük! En çok biz düşünmeliydik onları.

Kızları lise çağına gelince öğrencim oldu. Öğrencim olarak da sevdim onu.Okul bitti, sonra üniversiteyi kazanıp gitti.

Uzatmak istemiyorum, bu zaman içerisinde karşı tarafta gel-gitler yaşanıyordu hep. Sorunları varsa ,gecenin kaçı olursa olsun, koşuyorlar anlatmaya... Biz de kapımızı da yüreğimizi de gücümüzü de açıyoruz sonuna kadar. İnanın abartmıyorum. Bazan da soğuk duruşlar takınıyorlar. Aldırmıyoruz.


Sonra kızlarının okuduğu kente taşınıyorlar. Gidecekleri akşam evlerine uğruyoruz uğurlamaya. Gittikten sonra ilişki bitiyor. Telefon bile yok. Haberlerini diğer akrabalardan alıyoruz bazan.

Bir gün kızlarının kaçarak birisiyle evlendiğini öğreniyoruz. Öfkeliler, üzgünler... Telefon açıp üzülmeyin diyoruz, keşke böyle olmasaydı, ama olmuş bir kere, diyoruz. Ardından kaçaklar bize geliyorlar, yılışık yılışık konuşuyorlar... Ağırlıyoruz.

Aileler anlaşıyor, anneanesinin evinde yapılacak kına gecesine çağrılıyoruz. Bir hafta sonra da benim kızımın İstanbul'da yapılacak düğünü var, davetiyemizi de götürüyoruz. Kına gecesi yapılıyor, kutluyoruz, bileziğini takıp ayrılıyoruz.

Sonrası mı? Biz de bir hafta sonra kızımızın düğününü yapıyoruz. Ben mutluluktan uçuyorum. Gelen telgraflar okunuyor. Herkes eğleniyor, herkes mutluluk şarhoşu...

Aynı kişilerle benzer ilişkileri yaşayan bir başka akraba yanımıza yaklaşıp, "Filanca gelmediği gibi, telgraf da göndermemiş!" diyiveriyor... Aaaa sahiden!.. Ya telefon? Yok yok yok... Öğrencimden bile!

Herkesten kopuyorsunuz, akrabalardan isteseniz de olmuyor... Düğüne gelmedi, aramadı sormadı ama, cenazeye geldi. Yeni torunları olmuş, kutladım onu... Sevindim, öğrencimin çocuğu olmuş... Eşimle arasak mı, dedik; vazgeçtik şimdilik!...

27 Kasım 2008 Perşembe

SOBE MUTLULUK NEREDE?


"Sizin Mutluluğunuz Nerede ? On resimle anlatınız." diyerek sobelemiş Galeni beni... Kolay mı bunu yapmak? Zor oldu benim için,ama başardım. Açtım yüreğimi sizlere, neden fotoğraf olmasın ki? Eşimle çıktım karşınıza. Çünkü tüm mutlulukları birlikte yarattık...

Çocuklarımız, babam , ailem de var bu ortamda ama onlar görünsün istemedim. Onların da istemeyeceğini biliyorum ...




Obur biri sanmayın lütfen beni... Deniz ürünlerini severim . Yerken sevdiklerim de olursa daha bir keyfalırım...


Sebzeler, meyveler... Onlarsız mutluluk eksik kalır değil mi?




Salatasız olmaz!



Salatadan vazgeçmeyin lütfen... Hadi üşenmeyin! İki ayrı leğen kullanıyorum ben. Sırayla birkaç kez leğenden leğene aktarıyorum yıkarken. Sonra tek tek yıkıyorum. İyi yıkanmazsa yarardan çok zarar getirebilir. Benden hatırlatması!





Çocukların sağlık, mutluk ve başarılarından daha çok ne mutlu eder ki ana-babayı? Kızımızın mezuniyet töreninde onu yüreğimizle alkışlamak için bekliyoruz...

Ve doğa...



"Kitapsız hayat kör, sağır, dilsiz yaşamaktır." demiş büyüklerimiz.

Kitapsız mutluluk olur mu?



Deniz... Şöyle uzanıp güneşlenmeyi öğrenemedim hiç. Denize girdim mi çıkmak bilmem. Yüzerim, yüzerim, yüzerim...




İşte bu! Beni "Çılgın Anneanne" yapan minik terlikler! Alanya'dan aldım, henüz doğmamış olan torunuma...

O, doğacak, büyüyecek, bikinisini giyecek ve sonra da bu terlikleri giyecek. Elinden tutup denize gideceğiz birlikte! Yüzdükten sonra kumdan mutluluk kuleleri kuracağız beraber... Çılgınlık değil de nedir bunun adı? Kaçıklık olabilir mi?


Kendimize de zaman ayırmalıyız . Kendimizi dinlemeli, kendimizle barışık olmalıyız. Kendimizi mutlu etmeliyiz önce. Bu olmadan mutluluk paylaşılmaz ki...




Hoşgeldiniz sevgili okurlar... Evimize de bekleriz . Rahat ettirmeye çalışırız inanın. Mutluluklar paylaşıldıkça artarmış. Ben de ondan cesaret alarak açtım tüm yüreğimi sizlere...


Ve şimdi sıra sizde... Sevgili Laleninbalçesi, Gayyor, Rüyayla, Handan'ınkaleminden sobelendiniz...

Ve ben de yazmak istiyorum, diyenler... Sobe!




26 Kasım 2008 Çarşamba

TAKINTILARIM


Gayyor beni sobelemiş. Sevindim, ama ne yazacağımı da bilemiyorum. Konu
" takıntılar".

Takıntılarım?! Düşünüyorum...

Son zamanlarda bilgisayar takıntım var desem olur mu? Olmaz .
Çarşıda gezerken canımın hiçbir şey istemediğini, sadece çerez dükkanlarının önünde alsam mı almasam mı ikilemi yaşadığımı söylesem, ve çoğunlukla da eve çerez paketiyle döndüğüm takıntı olabilir mi? Yoo sanmıyorum.

Ya sevdiklerim yolculuğa çıktığında haber alıncaya kadar uyuyamadığım! Dur bununla ilgili bir de komik anım var, onu anlatayım bari.

Eşimle nişanliydık. O, Mardin'de askerdi, ben Elazığ'da öğretmen... Elazığ'a beni görmeye gelecekti. Gecikti, ya da bana öyle geldi. Dayanamadım, meraktan ölmek üzereyim. Açtım otobüs firmasının telefonunu evdekilerden gizlice:
" Firmanızın şu şu şehirler arasında sefer yapan otobüslerinde kaza oldu mu?" diyiverdim. Görevli: " Neeee! Kaza mı olmuşşşş?!" diye öyle bir bağırdı ki hala kulaklarımda sesi... Ama şimdi cep telefonları sayesinde daha rahatım eskiye oranla. Bu da galiba takıntı değil.

Batıl inançlarım hiç olmadı, makas- bıçak alıp vermeyle de sorun yaşamadım. Çizgilerle de... Tırnak yemedim, dudağımı kemirmedim.

Sigara takıntı olabilir mi? Yoksa çok kötü bir alışkanlık mı? Ahh bir kurtulabilsem!..

Çocuklar küçükken onlarla ilgili endişelerim vardı, ama bu da geçti mi ne?

Ya ben ne biçim insanım, bir takıntım bile yok?



Şimdi kimleri sobelesem? En hoş yanı galiba bu. Ben de topu Sevgili Galeni'ye, Parpali'ye ve Denizanası'na gönderiyorum. Hadi bakalım, kolay gelsin...

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ



Aile albümünden bir fotoğraf...

Üç kız kardeş, eşleri ve çocukları...

Sol sırada beyazlar giymiş teyzem, eniştem ve oğulları yok artık...

Ortadaki teyzem, arkasındaki eniştem, yanındaki kuzenim de yok şimdi...Öndeki erkek çocukları kuzenlerim yaşayanlar.

Ve annem de yaşamıyor artık... Babam arkasında, ben tam annemin kucağına yakın ortada kocaman kurdeleli, iki yanımda kardeşim ve ablam.


Evet geçmişten bir fotoğraf... Ertelemeyin, sevginizi söylemeyi ertelemeyin derken haksız mıyım?


22 Kasım 2008 Cumartesi

OSMANLI CUMHURİYETİ

YA ATATÜRK OLMASAYDI?


Filmi Alanya Damlataş Sinemasında dün izledim. Doğrusu ön yargılıydım giderken. Ama çıkarken iyi ki de, iyi ki de gitmişim, dedim...

Yine karga kovalamayla başladı bu film de . Canım sıkıldı. Yetti gayrı, dedim içimden. Sonra Yedinci Osman ve saray çevresiyle tanıştım. Amerikalıların iç düşmanlarla işbirliğine tanık oldum. İngiliz'in, Fransız'ın iştahlı bakışlarıyla pay kapma çabaları, Avrupa Birliğine belki yirmi, otuz yıl sonra girebilirsiniz söz verişlerine kanan çıkar düşkünlerini gördüm perdede. Vatanı, kendi saltanatı uğruna, satanlarını tanıdık.

Vatan severlerin, işbirlikçilerin düşürdüğü tuzakla, Amerikalılarca öldürülüşüne, bunu da "Padişaha darbe yapacaklardı, terör örgütü bunlar!" yalanıyla süsleyerek sunuşlarını, bize biraz tanıdık gelerek izledik.

Ve filmin sonunda kafese kıstırılmış tutsak kuşu ( ulusumuzu) özgürlüğüne kavuşturan O, kendi küçük yaptıkları büyük mü büyük Mustafa çıkıyor ortaya ...

Ya Atatürk olmasaydı ?

Bugün Atatürk sayesinde, onun kurduğu onurlu,( Laik- Demokratik-Sosyal-Hukuk Devleti) Cumhuriyetin nimetlerinden yararlanarak caka satanlar! Sizler gidin bu filme, izleyin. Atatürk olmasaydı bugün nerede olurdunuz, bir düşünün bakalım! Atatürkçülük yok olursa siz de yok olursunuz, be gafiller! Bugün size gösterilen saygının Atatürk Türkiye'sinin saygınlığından olduğunu hala anlamadınız mı? O'nun kurduğu Cumhuriyetin gücü hala düşmanlarımızı titretmiyor mu? Sizin yardımınıza gereksinim duyuyorlar yıkmak için! Bu kadar alçak mısınız?
Yoksa hala umut var mı tarihten ders almak için?

TARÇIN

http://haber.deuforum.com/resim/kopek_resimler01%5B1%5D.jpg


Tarçın sitenin köpeği, ama sürekli bizimle birlikte. Bir de adı henüz konulmamış yavrusu var.

Alanya Belediyesi bir zamanlar köpekleri toplayıp kısırlaştırmış. Tarçın'ı da doğal olarak... Ancak ne hikmetse kısırlaştırma ameliyatından bir süre sonra Tarçın'ın on iki yavrusu olmuş! Artık veterinerlerin yorgun bir anına mı geldi bilmiyorum! Yavrulardan beşi dışındakiler ölmüş. Dört tanesini birileri almış, kalan tek yavru annesinin dizinin dibinde yaşıyor şimdilik...

Tarçın'ın en sevdiği şey gezip dolaştıktan sonra gelip bizim balkondaki sandalyeye kurulup oturmak! Kulubesi var, ama oraya hiç gitmiyor; ayaklarını altına kıvırıp sandalyede uyuyor. Yorulunca ayak değiştiriyor. Ta ki yavrusu gelene kadar...

Adsız yavru her türlü numarayla annesini o sandalyeden indirip oynuyor, boğuşuyor, koklaşıyor onunla...
Yetmiyor, her balkona çıkışımızda bize de başını okşatıyor. Bıkmadan usanmadan sevilmek sevilmek sevilmek istiyor...

Aklıma yazlık komşumuzun köpeği Canko geliyor onları izlerken. Öldüğü zaman çok üzülmüştük. Yaşlanmıştı, ama yine de çok acıydı.

Tarçın'ı da yavrusunu da çok sevdim. Saatlerce başını okşasanız bıkmayacak. Buradaki hayvanlarda bir başka sakinlik var. Sanırım tatil mevsiminin fazla oluşu, tatile gelen insanların daha az stresli oluşu onları da olumlu yönde etkiliyor.

Uzun yürüyüşlerimizi Tarçın'la birlikte yapıyoruz artık. Köpeklerin dostluğu güven veriyor bana...



Not: Fotoğraf çekme olanağım yok. Gördüğünüz köpekler Tarçın ve Adsız değil. (kopya)
Alanya
20 Kasım 2008 Perşembe
20:53:18

17 Kasım 2008 Pazartesi

TATİL KEYFİ

Üç gündür denize giriyoruz. Güneşleniyoruz.

Dün kardeşim de geldi. Bana özenmiş...

Sitedeki bayanlar toplanıp gidiyoruz. Ege denizinin yaz mevsimindeki sıcaklığı var.
Komşuların enerjisine bayıldım. Denizden sonra birkaç etkinliği bir güne sığdırıyorlar. Ülke sorunlarıyla da oldukça ilgililer. Biri resim çalışmalarına ara vermiş bu konuda çalışmak için. Toplantılara koşturuyorlar. Onların çalışmalarını görmek umutlarımı yeşertti...

Tatili özlemişim meğer...
Yazıları her zaman gönderme olanağı bulamadığımdan toptan gönderdim...

Sevgiyle kalın dostça yaşayın...

KASIM ORTASINDA DENİZE GİRİLİR Mİ?

Ben bugün denize girdim. Hem de kasım ayının 15'inde.

Yüzdüm yüzdüm yüzdüm... Özlemişim vallahi!

Denizden sonra da dalından kopardığım portakallardan sıktım. Babam ve kendim için...
Rüya mı görüyorum ne?

Cuma günleri Alanya'nın pazarı var. Babamla dün yürüye yürüye pazara gittik.

Alanya yaza hazırlanıyor. Kaldırımlar yeniden düzenleniyor. Yollar kaldırımlardan daha dar... İyi ki de öyle... Alanya'da yürümek güzel! Yazın bu kaldırımlar dolup taşıyor yürüyen insanlarla...

Pazara vardığımızda ben biraz yorulmuştum, daha doğrusu ayakkabılarım yürüyüşe pek uygun değildi.Ayaklarım sızlıyordu. Babama baktım, onda yorgunluktan eser yok! Gel seni bir yere götüreceğim, dedi. Pazar yerine yakın Gaziantep kebapçısına götürdü beni. Garsonlar cin gibi, etrafımızda pervane... Şunu mu istersiniz bunu mu, sorup duruyorlar ve bir yandan da turistlerle her dilden konuşmaya çalışıyorlar. Onlarla daha mı iyi iletişim kuruyorlar yoksa sevimli hareketlerine bakıp gülümsemelerine mi sebep oluyorlar bilemedim. Ama pek çok turist burada birayla birlikte her çeşit kebabı büyük bir iştahla yiyor.

Pazarda Türklerden çok yabancılar var. Orta yaşlı çoğu. Ve nasıl da kendimize benzetmişiz görmelisiniz! Giysileri buradan alınmış belli. Erkeklerdeki göbekler, kadınlardaki tombişlik önceden mi vardı burda mı oldu bilmiyorum ama aynı biz! Eskiden gördüklerim tığ gibiydi, şimdikiler öyle değil!.. Çoğu Alman ve Rus, biraz da ondan tombişlikleri galiba... Eskiden meyveleri taneyle alırken şimdi torbaları dolduruyorlar bizim gibi! Amerika'da tanık olmuştum, bir dilim karpuz satılıyordu! Şaşırmıştım, benim bildiğim karpuz bütün olmalıydı. Keserken çatur çutur ses vermeliydi. Mis gibi dilimlenip ortaya getirilmeliydi! Şöyle suları aka aka...

Çok yiyoruz çok. Yemek için yaşıyoruz galiba... Hem de tadını çıkara çıkara yiyoruz, sonra da bu kilolar nereden beni buldu diye yakınıyoruz. Su içsek yarıyor vallahi! Turistlere de yaramış! Aynı biz...

Pazardaki sebze ve meyveler harikaydı. Bilemediğim pek çok meyve sebze gördüm, durmadan sordum. Eski adı mersin olan mırç, turpa benzer bir başka sebze gülsurç ve dikenli kabak bilmediklerimdi. Avokado, ananas, kivi, kereviz, muz, portakal, mandalin, limon bol bol tezgahları süslüyordu ve yeşil sebzeler...

Babam ne kadar uğraşsa da yeşilliklere saldırmaktan beni alıkoyamadı. Bol bol yeşillik aldım. Her zaman et yenmez ki babacığım. Yeşilde hayat var...


15 Kasım 2008 Cumartesi
15:33:18

LİME LİME ETMEK

Ve bu güzel ve yalnız ülkemizi lime lime doğramak için birileri çalışıyor, çok çalışıyor!

Bölünen ülkelere bakıyorum. Hepsinde aynı yöntem!

Uzak tarih: Birinci Dünya Savaşı ve sonrası...
Yakın tarih: Yogaslavyanın parçalanması öncesi ve sonrası...


İç düşmanlarla dış düşmanlar kol kola... AB Parlementosunda söz birliği etmiş, güç birliği etmiş!

Alkış sesleri buralara ulaşıyor. Duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Ciğerim dağlandı, kulaklarım uğuldadı...

"ATATÜRK SAVAŞ SUÇLUSU OLARAK YARGILANMALIDIR!"

diyor bir kendini bilmez. Diğer akbaba gibi bekleşenler de çılgınca alkışlıyor bu sözü...

Gözümüzün içine baka baka yapıyorlar bunu... Var mı buna tepki gösteren bir etkili , bir yetkili? Yoksa ,hala bu anlayıştaki AB'ye girmek için kapısında sus pus mu oturuyoruz?

Lime lime doğrayıp yemek tek dertleri... Ülkemiz o kadar güzel ki iştahların kabarması doğal.
Doğal olmayan, giderek yaklaşan bu tehlike karşısında, bizim elimizden hiçbir şey gelmemesi!
Dış düşmanlar iç düşmanların sözcüsü olmuş artık!

Tehlikenin ayak seslerini duyuyor musunuz? Giderek yaklaşıyor...

Lime lime bölmelerine izin mi vereceğiz?


14 Kasım 2008 Cuma
12:20:42

ALTIN YUMURTLAYAN YOLUNACAK KAZ

Bilim der ki: " Dünyanın yaşanabilecek yerlerinden altıda biri "Akdeniz" (Mediterranean) bölgesidir..."

Alanya (Alaiye) bu cennet bölgenin ortasında bir yerde.

İlk kez öğrenciyken ,1973'te, okul gezisiyle tanıştım Alanya'yla. Akdeniz gezisine çıkmıştık, bir gece de Alanya'da konaklamıştık. Aralık sonu, ocak başı... Yeni yıla, bu cennet bölgemizde "hoşgeldin" demiştik arkadaşlarımla,öğretmenlerimle...

Sonraki gelişim sanırım on sekiz yıl önce bir "Kurban Bayramı" nedeniyle aile büyüklerine ziyaret içindi...

Annem-babam emeklilik günlerini geçirecekleri bu evi yeni almışlardı. Henüz yerleşmişlerdi. Aylardan yanılmıyorsam nisandı...

Sonra pek çok kez geldim bu şirin yöremize. Ama her geçen gün bizden uzaklaşmasını izlemek canımı sıkıyordu. Kendi ülkemizde ikinci sınıf olmak... Satıcılar, özellikle yazın, sizin yüzünüze bile bakmak istemiyordu. Çünkü sizde TL azdı, turistlerde döviz vardı ve bol bol harcıyordu.

Biz okumuş, meslek sahibi olmuş, bu ülkenin hizmetinde çalışmaktan gurur duyan insanlarıydık...
Onlar okumamış, eğitilmemiş, ülkesinde garsonluk, bulaşıkçılık gibi uzmanlık gerektirmeyen işlerde çalışanlarıydı...

Yanlış anlaşılmasın lütfen! Her iş önemlidir, her meslek saygındır, onları küçümsemek için söylemem olanaksız. Benim söylemek istediğim yıllar yılı mürekkep yalamışların ülkemizdeki ekonomik konumları, ve "Paran kadar konuş!" durumları...

Yine de şikayet etmiyorum. Gelsin turistler, daha çok gelsin... Turizm önemli, "bacasız sanayi" önemli...
"Altın yumurtlayan tavukları" , hemen kesip yeme aç gözlülüğü ile "Yolunacak kaz!" gibi düşünmeden çalışırsak ülke geleceğine yatırım yapmış oluruz.

Yeter ki ülkemiz gelişsin. Ben her şeye razıyım ( Biraz arabesk kokusu size de geldi mi?) !

Alanya çok güzel...

Akdeniz, Karadeniz, Ege, Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu... Hepsi birbirinden güzel.

Yeter ki o güzelliklerin değerini bilelim, koruyarak bizden sonrakilere emanet edelim!..


Yeter ki
Portakal kokan,
Fındık, fıstık, ceviz kokan,
Üzüm, incir, zeytin kokan,
Kavun, karpuz kokan
Işkın kokan,aluç kokan,
Nane, reyhan, maydanoz kokan
Deniz, toprak, insan kokan,
Gül, menekşe, çiğdem kokan,
Leylak kokan,
Annem gibi kokan...

Memleketimdeki yerli yabancı
"Altın Yumurtlayan" ları
küstürmeyelim, onlardan yararlanmasını bilelim...


4 Kasım 2008 Cuma
08:32:18

13 Kasım 2008 Perşembe

FIRSATLAR KAÇMASIN

YAĞMURUN SESİNE BAK

Fırsatı kaçırdım mı ki...

Gün boyu sıcak hava ve ardından şu anda yağan yağmur...

Ben mi getirdim?

Uzun sürmüyor galiba burada yağmur.

Sabah ola, hayrola...


Alanya
23:53:07
12 Kasım 2008 Çarşamba

PORTAKALLAR TÜKENMEDEN GEL

Washington portakalları bitmeden geldim...


Babama "gel artık" dediğimde "biraz daha"diyordu hep. " Havalar güzelken biraz daha..."

"O zaman ben geleceğim, sen gelmezsen ben!"

"Birlikte gelin..."

"Gelemez ki baba yoğun çalışıyor. Ben geleceğim!"

"Gel o zaman, yalnız çabuk gel, Waşhington portakalları tükenmeden gel... Diğerleri olgunlaşmadı. Yeşiller henüz. Yalnız bir ağaç,sadece o"


***


Geldim, on yedi saat süren bir yolculuktan sonra geldim. Şoförün deyimiyle kafası bozulmuş bir otobüsle geldim.

Kafası bozulmuş ya da kafayı yemiş elektronik sistem! "Hep şu cep tlf. yüzünden, açmıştır birileri! " diyor. Şoför kızgın!

Biz ise reklamlardaki gibiyiz!..


"Aç şu kaloriferleri kapıcı donuyoruz !"

Ereğli, Düzce, Bilecik, Kütahya, Afyon'dan geçiliyor gece boyunca, ve biz üşüyoruz; çok üşüyoruz.

Yediniz mi bilmem, ama yolunuz Afyon'dan geçerse sucuk döner yiyin derim ben. Biz gecenin dördünde yedik ve çok beğendik. Hem de biraz ısınmış olduk.


"Kapat şu kaloriferleri kapıcı yanıyoruz!"

Antalya'ya yaklaştıkça güneş ışınlarına inat kaloriferlerimiz coştukça coşuyor, kızdıkça kızıyor; bizler yanıp yanıp tutuşuyoruz...


Bir de sevimli şoför yardımcımız var söylemeden geçemeyeceğim.

"Hocam, yirmi dört saat sıcak su var; ne zaman isterseniz söyleyin yeter ki ! Çay, kahve... "

Söyleyeceğiz de sevimli yardımcıyı bulabilirsek... Yirmi dörtten sonra uyumaya gittiğini biliyoruz son olarak. Sabaha karşı çıktı ortaya...


***


Ve babam... Bu gece hiç uyuyamamış, kucaklaşıyoruz. Sımsıkı sarılıyorum ona...
Baş başa güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Kaç çeşit peynir almış benim için!

Daha sonra portalal sıkıyor. Bir bardak bana bir de kendine...

Mutluluk ne ki? Mutluluk nerede ki?

Biz uzaklarda arayıp duralım !

Belki de sevgiyle sıkılan, birlikte içilen bir bardak portakal suyunda...



***


Boş tabaklar... Komşunun babama dolu gönderdiği boş tabaklar... Son gönderilenler.

İçine getirdiğim börekten, Afyon'dan aldığım haşhaşlı ekmekten koyarak vermeye gidiyorum.


Sonra komşunun hoşbeşi... Ve hemen ardından:

"On ikide hazır ol ! Denize gidelim... Bu havalar kaçırılmaz!"

Şaşırıyorum, son anda valize attığım mayomu düşünüyorum:

" Ayyy giriyor musunuz? Denize girenleri görmüştüm otobüsün penceresinden , ama yine de şaşırıyorum.

Bitti sanmıştım, yaz bitti sanmıştı; buralarda bitmemiş.

" Bugün yorgunum, sonra diyorum...

Eşime telefonda anlatıyorum:

"Tatil de yap!" diyor...


***



Uyuyoruz... Ben yol yorgunuyum, babam beni beklerken yorulmuş.

Gündüz uykusu, kızımın telefonuyla açılıyor. Konuşuyoruz, tatilime imrendiğini anlıyorum.

Balkona çıkıyorum. Babam uyurken bir sigara yakıyorum.


Ve yeri göğü inleten bir ses, daha doğrusu birçok ses:


"Yuuuuu ! yuuuuuuhhhhhhh! yuuuuuuuuhhhhhhhhhhhh !!!"


Ardından:


"Alanya... Alllaaaaanya... Aaaaalllannnnnyaaaaa !"


Ses çok yakınımızdaki şehir stadından geliyor. Maç var anlaşılan.


***


Ve annemin hayali her yerde...



ALANYA
19:06:40
12 Kasım 2008 Çarşamba

11 Kasım 2008 Salı

ALINTIDIR(A.Öztürk'ün Sitesinden kopyalandı.)

İSTİKBAL MARŞI

cem_yilmaz.jpg

Türkiye'yi Güldüren Adam' ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın İstiklal Marşı'ndan esinlenerek yazdığı bir şiir, şu sıralarda elden ele dolaşıyor. Cem Yılmaz, bu şiirinde Türkiye'nin sorunlarını da ele alarak ülkemiz gerçekleri hakkında inanılmaz tespitler yapmış! İşte Cem Yılmaz'ın Türkiye'nin durumuna mizahi ve bir o kadar da entelektüel bakış açısıyla yazmış olduğu şiir:



İSTİKBAL MARŞI

Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!

Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!

Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!

Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,
Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
'Avrupa Birliği' denen tekdişi kalmış canavar!

Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!

Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!

Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!
Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!

Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!

O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllarsüren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,

Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaş'ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!N

Cem YILMAZ




ERTELEMEDEN




"Sevgileri yarınlara bıraktınız
Bitmeyen işler yüzünden


Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi"

Behçet Necatigil


Ben de ertelemek istemiyorum.
Hemen söylemeliyim.
Hemen söylemeliyiz.
İsteyip de söyleyememek var.
Gidip de gelmemek var.
Gelip de görmemek var...


Sevdiğinizi Sevdiklerinize Hemen Şimdi Söyleyiniz... Sarılın onlara . Kucaklayın...


Ben söyledim.

Şimdi de babama söylemeye, onu kucaklamaya gidiyorum.
Kızların babaya düşkünlüğünü bilmeyen mi var?

Sonra da , döndükten bir müddet sonra da, çocuklarıma gideceğim.
Onları sevmeyen var mı?


Yazmak mı yaşamak mı ?
Neden ikisi de olmasın?


Sevgiyle kalın
Dostça yaşayın

10 Kasım 2008 Pazartesi

CNN TÜRK'Ü KINIYORUM

Bugün 10 Kasım
Saat 11.20

CNN Türk TV'de sözde Atatürk Anlatılıyor...

"Fikriyeci mi Latifeci mi" olmamız konusunda bizi aydınlatıyorlar, insan yönüyle Atatürk diyilerek... Tam üç saat...

Yazar olduğunu söyleyen kişi, son söz olarak:
"Çok mutlu oldum, yıllardar bunları söylemek istiyordum, diye bitiriyor.


Başka kimler mutlu oldu ki?


Atatürk bu mu? Bu kadar mı?

NÖBETÇİ MİLLET



"İrkilmez Ata çocuğu irkilmez
Zaptedilmez Atam zaptedilmez
Biz varken senin kalenin burçları

-Bakışlarımız kılınç uçları
Bekliyoruz devrimini biz
Çökmeyeceğiz diz

İsterse hayat zehr olsun
İsterse refah kahrolsun
İsterse kurşun düşsün yanımıza belimize
İsterse geçinmek için
Bir dilim ekmek vermesinler elimize

Yer sarsılsa yerinden
Dünya düşse peşimize


NE SENDEN GEÇERİZ ATAM
NE SENİN ESERİNDEN!..


(B.K.Çağlar)

9 Kasım 2008 Pazar

ON DOKUZ MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN


Birinci Dünya Savaşı sonunda

Mondros ateşkesi ve işgaller...
Serv antlaşması ve Anadolu'nun bölünmesi...

Ve 1920'ler
Ulusumuzun yeniden dirilme çabaları...
Kurtuluş Savaşı
Anadolu halkının Atatürk'ün önderliğinde,
Sömürgeci devletlerin
"Böl ve Yönet"
siyasetinin amansız saldırısına karşı
yiğitçe direnişi...

Ve Büyük Zafer
Lozan
Uygar toplumlara
Türkiye'nin
Bağımsızlık ve Bütünlüğünün
Onaylattırılışı...

Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri
Kulluktan Yurttaşlığa Geçiş...
"Yurtta Barış
Dünyada Barış"...

Uygar Dünyada
Üreten
Araştıran
Gelişen
Bir Toplum Olarak
Yer Alma Çabaları...

Ve Bugün Bizler
Geçmişin deneyimlerinden yararlanarak
Bugünü değerlendirmek
Geleceği biçimlendirmek
Bilinciyle
Çalışmalıyız...



Atatürk'ün
Laiklik
Cumhuriyetçilik
Milliyetçilik
Halkçılık
Devletçilik
Devrimcilik
İlkelerinin birleştirici yorumunda
Ulusumuzu-Ülkemizi
Çağdaş Uygarlık Düzeyinin Üstüne
çıkarmak için elimizden gelenin fazlasını yapmak zorundayız...

" Bugün Hala
"Böl ve Yönet" Doymazlığıyla Ülkemizde
Yeniden
Cadı Kazanları Kaynatarak
Yangınlar Tutuşturmak İsteyenler Var...

İŞTE
Tüm Oyunlara Karşın
Köken
İnanç
ve
Cins Ayrımı Gözetmeksizin
Ulusumuzu
Laik Türkiye Cumhuriyetini
Birlik
ve
Bütünlük içinde
 Geleceğe Taşımak,

Tüm Türkiyeyi
Yeniden Yeşertmek,
Yeraltı
Yerüstü
Zenginlik Kaynaklarımızı
Toplumsal Kalkınmamız İçin
İşletmek
Çağdaş Dünyadaki Etkinliklerimizi
Güçlendirmek İçin
Var Gücümüzle Çalışmalıyız...


 Ben,
Gerçek Atatürkçülükten Bunu Anlıyorum
Ve
Atatürk'ü
Bana Bunları Yazabilecek
Koşulları Sağladığı
İçin
Saygıyla Anıyorum...


19 Mayıs 
Hem ulusumuzun kaderinin değiştiği günlerin başlangıcı,
hem de benim ilk kez anne olduğum tarih olduğundan çok önemli...


19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.

Veee
İyi ki doğdun kızım,
 hepinizi çok seviyorum.


UTANÇ


Bizim memlekette
Tarla sürülmesine sürülür
Yağmur yağmasına yağar
Toprak ana verir vereceğini
Bire bin aldığımız olur
Doğrudur
Ama neyleyim
Görünen köy kılavuz istemez


Senden utanıyorum senden
Bir şey yapamadığım için
Ağzı var dili yok sarı öküz

Cahit Sıtkı Tarancı

DEMİŞ Kİ MUSTAFA KEMAL




........

"karanlıkta sönüp yanan isli fenerleri
uzak uzak
allahım
memleketim

demiş ki mustafa kemal

".... memleket demiş
asri medeni ve müreffeh olacaktır
behemehal
bu demiş bizim için bir hayat davasıdır. "
923'te demiş"


..............


"BEN SANA MECBURUM BİLEMEZSİN
ADINI MIH GİBİ AKLIMDA TUTUYORUM
BÜYÜDÜKÇE BÜYÜYOR GÖZLERİN
BEN SANA MECBURUM BİLEMEZSİN
İÇİMİ SENİNLE ISITIYORUM"


Attila İlhan'ın dizeleriyle seslenmek istedim Atamıza...

Ve Mustafa'yı izlemeye gitmedim, gidemedim...
Bu belgeseli içime sindiremedim...
Kulaklarımda B. K. Çağlar'ın gür sesi:

"Oyyy Atatürk oyyy
Getir dudaklarını birbir alnımıza koy
Dağlansın ateşinle bu soy"


BİN YIL GEÇSE ARADAN IŞIK GİBİ YOLUMUZU AYDINLATACAKSIN...

8 Kasım 2008 Cumartesi

YAŞASIN SOBELENDİM



Onu Sevgili Kelime'nin blogunda yanlış anımsamıyorsam "Yaprak Dökümü" nü eleştirdiği bir yazısını okurken tanıdım... Yorum bırakmıştı oraya...

Yıllarca bilgisayar evde , o bana ben ona gizli gizli bakıp durmuştuk karşılıklı. Güvenememiştim, korkmuştum... Zamansızdım biraz da.

Anlayamıyordum, kızıyordum çocuklara! Endişeleniyordum, sanal ortamdaki arkadaşlardan hayır gelmez diyordum öğrencilerime. Sonra bir gün dokundum düymesine... Sordum, soruşturdum; çocuklarımın başının etini yedim: Şu nasıl olacak, burada bak şu çıktı! Anlattılar yoğun derslerinin, işlerinin arasında. Siz beni ne sanıyorsunuz? dedim. Alfabeden başlayın anlatmaya, benim dilimden, ben ilk okula başladım sayın...

Sonra gazete okumayı öğrendim bilgisayardan. Mutluydum. Tüm gazeteler emrimdeydi. Bir tıkla tüm yazarlar karşımda ! Daha sonra bilgi yarışmaları buldum. Eşimle birlikte oynamaya başladık. Ben sanat, edebiyat, tiyatroda iyiydim ; eşim matematik, spor, tarih sorularında iyiydi, birbirimizi tamamlayarak puanlar topluyor seviniyorduk. Ya da bir soruyu yanlış yorumladığımızda yanıyorduk, üzülüyorduk.

Yetmiyordu. Googol'da her şeyi arıyordum. Bir gün tesadüfen blogla tanıştım. Çok kolay diyordu. Denedim, inanamadım! Artık bir blogum vardı. Ve tek parmakla da olsa kolayca yazılıyordu...

Amacım eskileri derleyip toparlayıp buraya yazmaktı. Eskiler dediğim mektuplarımdı. Zamana yenik düşmesin, kayıt altına alınsın, bizden sonra çocuklarım okusun, anne-babalarını daha bir yakından tanısındı,düşündüğüm.
Bir de o dönemi anlatıyordu mektuplar. Ucundan kıyısından siyasi, sosyal, toplumsal olayların çocuk yüreklerimizdeki yansımaları vardı . Ve o mektuplar bizim hayatımızdı, geçmişimizdi, heyecanlarımızdı, aşka bakışımızdı, arkadaşlığımız, dostluğumuz, sıkıntılarımız, saflığımız, masumiyetimizdi. Şimdi zaman zaman okuyorum onları. Ve aldığım andaki duygularımı gülümseyerek hatırlıyorum. Ellerim titriyordu zarfı açarken, kalbim yerinden fırlıyordu... Ne vardı içinde? Kimine göre hiç! Bana göre çocukluğum, gençliğim, aşkım, sevgim, nişanlım, askerim ve eşim, benim hayatım...

Durmadan yazıyordum. Sonra okunduğunu anladım, bir yerlerde birileri okuyordu yazdıklarımı. Bu beni durdurmadı, yazdım yazdım yazdım. Sadece son mektuplarımı yazmaktan vazgeçtim, onlar çok daha özeldi benim için. Artık aile olmuştuk çünkü. Zaten başka şeyler de yazmak için dayanılmaz istek duyuyordum, böylece blog maceram bugüne ulaştı.

Nereden geldim buraya? Ha sanal alemde arkadaşlık olmaz diyordum ya, meğer oluyormuş, hatta dostluklar kuruluyormuş. Yanılmışım. Hatta gerçek yaşamdakinden daha sağlam, daha güvenilir... Kime bu kadar içimizi açabiliriz ki? Kimin bizi dinleyecek zamanı, takatı var ki koşuşturma içinde? Diyelim ki var! Hangimiz yüz yüze bu kadar şeyi açabiliriz ki? Yazmak da okumak da kolay. Anlatmak da dinlemek de zor şu hayatta...

Çok uzatıyorum biliyorum. Diyeceğim şu, bu gece bir dostuma sobelendim.
"Beni anlatın!" diyordu. Yazılarını, blogunu anlatmamızı istemiş. Onu yazacaktım, kendimi anlatmışım. Sevgili Handan, inan kasıt yok. Konuya başlıyorum, o beni götüreceği yere kadar götürüyor. İçimden geldiği gibi, karalama yok, değiştirme yok...

Handan'ın Kaleminden'i Kelime'ye yazdığı yorumla tanıdım. Yorumunda, yanlış hatırlamıyorsam, Yaprak Dökümü Dizisinin metin yazarlarının kendi yazdığı eleştiriye yanıt verdiklerini anlatıyordu. Hemen koştum bloga... Gerçekten de yorum yazmış, kendilerini savunmuşlardı... Öylece tanıştık. Yeterli değildi bu benim için. Tanımam gerekiyordu yorum yazmak için. Başladım okumaya. Canı isteyince güzel yazıyordu. İçtendi, bazan çok öfkeliydi. Benim asla yapamayacağım şeyler yapıyordu. Masayı tuttuğu gibi savuruyordu, bunu da anlatıyordu. Yüreğinin derinliklerini görmeye çalıştığımda, yazılarından sevgi arıyordu, herkes gibi, hepimiz gibi... Orhan Pamuk hayranıydı, ben değildim... Ama ikimiz de okuyorduk, tartışabiliyorduk. Saygı duyuyorduk. Ve yazarak paylaşıyorduk.

Eee başka, yok başkasını artık yazmayacağım. Çok uzun oldu bu sobe. Bunu okuyanların senin buloğunu okuyacak dermenı mı kalır? Ama Handan'ın bloguna bir uğrayın derim, ben sık sık uğruyorum. Ama evine davet etse gitmem. Çünkü bir mim yazısında konukların uymasını istediği kuralları yazmıştı da şaşırmıştım.


Kimseyi sobeleyemeyeceğim. "Beni Anlatın" dememek için belki de kendimi de anlattım bu sobe yazısında. Handan'ı kutluyorum cesaretinden ötürü ve onu seviyorum. Aslında ben blog yazmayı da okumayı da, siz sevgili sanal dostlarımı da çok seviyorum. Herbiri başka tatta, başka lezzette, başka kokuda... Hepsinde ortak olan insan yüreği! Galiba ben o yürekleri seviyorum...

7 Kasım 2008 Cuma

ELAZIĞ ŞİİRİN BAŞKENTİ

Elazığ  Valisi  Sayın Muammer  Muştal,  o şiiri  okuyabilseydi, benim bu etkinlikten haberim bile olmayacaktı...

Nedense  bizim ülkemizde  iyi şeyler  haberlerde fazla yer bulamıyor. Eleştiriyi hep olumsuz eleştiri olarak algılamamızdan mıdır nedir? 

 Eserden önce bir skandal olay kasıtlı olarak yaşanmış gibi  yapılır. Haberciler yakaladık diye skandalın peşine düşer, o arada yapılan çalışma, dizi film mi olur,  yeni şarkı mı olur, belgesel mi olur, her neyse tanıtıcı bu reklamlarla duyurulmuş olur.

Ama benim bugün yazacağım böyle bir olay değil. Kasıt yok yani...

...........

Elazığ Valisi'ni ilk kez   " Elazığ  Okuyor"  kampayasını başlattığında basın aracılığıyla  tanıdım.  Bu kampanya  hem Elazığ dışında yaşayan bir Elazığlı olarak  hem de emekli yazın öğretmeni olarak  beni çok sevindirdi. Bu konuda bir de yazı yazmıştım.  Geçen yıl Cengiz Aytmatov'u da Elazığ'da ağırlayarak  " Türk Dünyası Hizmet Ödülü" verilmesini, adını verdikleri parkın açılışını ona yaptırışlarını da uzaktan sevgiyle izlemiştim.


Şimdi de Valimiz "Elazığ'ı  Şiirin Başkenti" yapacağız diyerek yola çıkmış. Aslında 1992 yılında başlamış bu çalışma.  Tam on altı yıl sonra haberlere düşmesi  ise Sayın Muammer Muştal'ın Arif Nihat Asya'nın  "Ağıt" adlı şiirini ezberden okumak isteyip de birkaç deneme sonucunda okuyamaması sonucu oldu.  TV'de izledim, çok sevimli, çok samimiydi Valimiz. Tıpkı ilkokul öğrencileri kadar heyecanlıydı. Heyecandan dedi,  denedi denedi olmadı, neydi diye salona sordu, suflör kullandı,  ııhh...  Olmadı, ama iyi ki de olmadı.  Olsaydı, haber olmayacaktı. (Bir uyarı: Ezber iyi bir şey değildir! )

Neyse efendim sözü fazla uzatmadan bugün " Uluslararası 16. Hazar Şiir Akşamları" başlamış. 6-7-8 Kasım günlerinde çeşitki etkinliklerle  devam edecek.


Fırat Üniversitesi Devlet Konservatuarı korosu, Elazığ Musiki konservatuarı korosu, Elazığ Belediyesi Mehteren Takımı da etkinliklere renk katacakmış.
Rölyef sergisi açılacak, şairler şiirlerini okuyacak, açık oturumlar düzenlenecek ve bu etkinlikler öğrencilere ulaştırılacakmış.  


Bugünkü etkinlik Azeri şair Bahtiyar Vahapzade'nin onuruna düzenlenmiş, ama rahatsızlığı nedeniyle katılamayacakmış. 
Bugünkü Azerbaycan şiiri, Kazakistan şiiri, Kırgızistan şiiri,Kıbrıs şiiri, Çocuk ed. ve çocuk şiiri açık oturumlarda tartışılacak örnekler sunulacak mış.

Bizden Yahya Kemal 50. ölüm yıldönümü nedeniyle, Türkçemizin Ses Bayrağı Fazıl Hüsnü Dağlarca'da sanırım daha yeni kaybetmemiz nedeniyle etkinliklerde anılacak.

Neden bizden bu kadar az, demeyeceğim.  Diğerlerini de başka belediyelerimiz,valilerimiz, Eğitimcilerimiz yapsın. Sanata  ve sanatçılarımıza gereken önemi vermediğimiz için bu durumlara düşmedik mi? İçimizdeki "iyi insanı "  bir kenara fırlatmadık mı?  Şimdi de "kötü insanlar" neden ortalıkta cirit atıyor, diye ağlaşmıyor muyuz.  Meydanı boş bırakırsak dolduran çok olur.  Hepimiz biraz suçluyuz galiba.




Ve etkinlik  "ŞAİRLER YÜRÜYÜŞÜ"  ile son bulacakmış.  


Şairler yürüsün,
Yazarlar yürüsün,
edebiyatçılar yürüsün,
tiyatrocular yürüsün,
mimarlar-mühendisler yürüsün,
heykektraşlar yürüsün,
sinemacılar yürüsün,
müzisyenler yürüsün,
gazeteciler yürüsün 
blogerler yürüsün,
herkes yürüsün...


Yürüyelim Arkadaşlar...


" Güneş Ufuktan Şimdi Doğar... "




.............









NOT: Valimizin ezberden okuyamadığı şiiri meraklısı için ekliyorum.

AĞIT

Ağlayan parmakları nur
Sularından  kınalı kızlarım
Ağlasın Meraga göklerinden
Meraga'ya  bakıp  yıldızlarım


Yollara Kürşadlar uzanmış ölü
Ağlasın  Akülke,  ağlasın  Sütgölü
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde
Kimi  Semerkant'ta  bekler beni
Kimi Caber'de

Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok
Ben nasıl varım?
Ağla ey Tanrı dağlarıda
İndirilmiş Tanrım

Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar benden dökülmez?

Ben ki ataeşle konuşurdum, selle konuşurdum
İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
"Sargaryos" u  " Sakarya"  yapan 
"İkonyom" u  " Konya"  yapan
Dille konuşurdum. 

Arif  Nihat Asya




5 Kasım 2008 Çarşamba

DELİ AYTEN'İN HEYKELİ DİKİLECEKMİŞ



İnanın şaka değil. Deli Ayten'in Heykeli dikilecekmiş! Vallahi de doğru, billahi de doğru.

Biraz önce NTV Haberde izledim. Hem de Deli Ayten'in resmini gördüm. Akşam haberlerini kaçırmazsanız sizler de bu tarihi şahsiyetin resmini görebilirsiniz. Kendisini göremezsiniz, çünkü on altı yıl önce ölerek tarihin altın sayfalarındaki yerini almış.

Çok da şirin bir görüntüsü vardı. Sevgili heykeltraşlarımız "ağlayan heykel" yapacağız diye ağlaşıp dururken AKP'li Osmangazi (Bursa) Belediyesi şıkır şıkır Deli Ayten'in heykelini dikme çalışmalarına başlamış bile. Başkanın kendi ağzından dinledim.

Ayten'in başı örtülü, davulu da var. Ayrıntıları kaçırdım, onları da sizden bekliyorum artık...

Ben destekliyorum Osman Gazi Belediye Başkanımızı...

Yeter artık!

Bursa Nutku'nu mu okuyalım, Osmanlı Tarihini mi?

Ağlaya ağlaya iki gözden mi olalım? Biraz da gülelim canım! Deli Ayten'in heykeli güldürüyor, çok güldürüyor. Oynatmaya az kaldı,demeyeceğim... Çünkü ben oynamaya gidiyorum, siz de öyle yapın!

Ohhh şıkıdım şıkıdım!.. Eller , hani eller?..

3 Kasım 2008 Pazartesi

ZONGULDAK ZONGULDAK VURUR YÜREĞİM



Karadeniz derler bir kara derya
Abanmış üstüne Kozlu'da çocukların
Kömür müdür yürek midir ocaklardaki
Ağıt mıdır? Figan mıdır bacalardaki?



Zonguldak Maden Ocaklarında çalıştırılmak üzere üç bin işçi alınacakmış. Bu nedenle 27 Ekim'de başlatılan sınav 10 Kasım tarihine kadar sürecekmiş.

Ne var bunda diyebilirsiniz. Ya da ne güzel, işsizliğin olduğu bir ortamda üç bin kişi iş bulacak da diyebilirsiniz. Hatta iktidar bunu seçim propagandası olarak kullanabilir. Hepsi bir bakıma doğrudur.


Zonguldak Zonguldak vurur yüreğim
Zonguldak dertlerim günde beş öğün



Yalnız olayın bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Üç bin kişinin, madende kazmacı olarak alınacağı bu sınava, kaç kişi başvurmuş dersiniz? Otuz yedi bin yüz doksan altı kişi. Otuz yaşın altında bu kadar kişi. Otuz yaşını geçenler başvuramıyor.Ayrıca Zonguldak nüfusuna kayıtlı olmak ya da Zonguldak'ta oturma koşulu var başvurabilmek için. Bir de sınırlama olmasaydı kimbilir kaç kişi olacaktılar? İnanılır gibi değil! Ve içlerinde üniversite mezunları da var.

Adayların avuçlarına bakılacak, kocaman direkler taşıttırılacak, kazma-kürek-balta kullanmalarına bakılacak, boy-kilo orantısı alınacak. Kısaca fiziksel güçleri sınanacak. Buradan başarıyla geçenler arasından çekilecek kurra ile üç bin kişi maden ocağında kazmacı olmaya hak kazanacak. Bunlar mutlu, sınavı kazanamayan otuz dört bin yüz doksan altı kişi mutsuz olacak. Dilerim olmaz, ama bu durum, ocaktaki bir iş kazasıyla tersine de dönebilir ne yazık ki...


Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul yetim



Bu arada işçi çıkarmaları da gündemde! Yeni gelen bir işçi çıkarılan bir işçinin aldığından daha az para alacak ! İyi mi? Bir taşla kaç kuş vurma diyelim şimdi buna?


Sen hep Samsun'a mı çıkarsın ay oğul, ay Kemal'im
Hele bir de kömürlere
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im.




Not: Şiir Hasan Hüseyin'in "Yaşlanmayan Ananın Yaşlanmayan Mektubu"ndan alınmıştır.


1 Kasım 2008 Cumartesi

KİMİN KUCAĞI DAHA RAHAT?

ABD'de Kim Seçilecek? Hangisi bizim için daha iyi?

Almanya'da Kim?

Ya İngiltere'de...

Fransa'da?


Be koca koca adamlar! Enerjinizi , zamanınızı boşa harcamıyor musunuz? Bu saydıklarımızın "Devlet Polikaları " var. Duymadınız mı? Kim gelirse gelsin devlet politikalarını uygulayacak...

Buna kızmalı mıyız? Bence hayır... Her ülke kendi çıkarlarını düşünmek zorunda. Belki övgüyü de hak ediyorlar.

Bizler de artık anakucağından çıkıp büyüsek diyorum!

Kim bize kucak açacak? Kimin kucağı daha rahat?

Bunlarla enerjimizi tüketeceğimize artık dış ilişkilerimizde (hiç olmazsa) " Devlet Politikamızı" oluşturmaya çalışsak... Ve bizim ülkemizin çıkarlarını korusak ...

Ali ya da Veli ne farkeder ki?

Yeter ki DELİ olmasın! Yoksa hepimiz delireceğiz ! Az kaldı...

Benden hatırlatması.

ERDAL ATABEK YAZMIŞ

Fethullah Hoca, bu kadar dindarlığına rağmen HACI değildir.

Mekke'ye Medine'ye gidemez.

Neden mi? Seriat kanunlarına gore Fethullah Hoca ŞEYH statüsüne
soyunduğundan ve muritleri olduğundan Saudi Arabistan sInırları
içerisinde ele geçirilirse hemen katledilir.



Çünkü;Islamiyette şeriatta ve Kuran'da şeyhlere ve/veya tarikat
liderlerine yer yoktur.



Özetle Allah ile kul arasına kimse giremez!!



BUGÜNÜN YOĞUN GÜNDEMİNDE ÖNEMİ DAHA DA ARTTI.

Uyandırın
Korkmayın heryerde konuşun konuyu siz açın
Takside taksiciye konuşun
Apartmanda kapıcıya konuşun
Sakallı gazete bayinize konuşun
Eve gelen gündelikçiye konuşun.

Anlatın eğer Fethullah dindarsa peygamber gibi ise
neden Amerika'da yaşıyor ?
neden Mekke'de Kabe yakınlarında bir malikanede değil de
Amerika'da FBI çiftliğinde.

Söyleyin bu zat değil miydi 25 yıl o cami senin bu cami
benim salya sümük ağlayarak FAİZ haram diyen ?
sorun kapıcınıza peki BANK ASYA nedir ?

Önce alıştırmanız gerekir.
Görüntüye.
Seslere.
Hareketlere.
Sessizliğe.
Çevrenizde olup bitenlere.
Yavaş yavaş alıştırırsınız.
Alışırlar.
Türbana.
Çarşafa, peçeye.
Taşyapı'ya.
Oğulların gemilerinin olmasına.
Çocukların televizyon kurmasına.
Yakınların yolsuzluklarına.
Sevgililere alınan evlere.
Çokeşliliğe.
Erkeklerin, kadınların ayrı ayrı oturmasına.
Ramazanda öğle yemeği verilmemesine.
Beyaz takkeyle gezenlere.
Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye
başlar.
Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız.
'Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?' diye
kuşkulanırsınız.
Sonra da uyuşursunuz.
Yavaş yavaş uyuşursunuz.
İçinizden bile tepki duymaz olursunuz.
'En az üç çocuk yapın' derler, dinler geçersiniz.
'Bizi azaltmaya çalışıyorlar' derler, gülme duygunuz
bile kaybolmuştur.
'Batı'nın ahlaksızlığını aldık' derler, öyle dinler
durursunuz.
Uyuşturmuşlardır sizi.
Bir yandan Çanakkale zaferini kutlarsınız.
Öte yandan Çanakkale savaşını yıllar sonra
kaybettiğinizi bile fark etmezsiniz.
Başbakanınız planlarını Amerika'ya açıklar.
Siz burdan dinlersiniz.
Amerika Ankara'yı işgal etmektedir.
Siz İngilizce öğrenmeye çalışırken durumu
göremezsiniz.
***
Alışırsınız ve uyuşursunuz.
Geçmişe dalıp gitmişken,
geleceği kaybetmekte olduğunuzu fark edemezsiniz.
Plan da bunun için yapılmıştır.
Önce alıştırma.
Sonra uyuşturma.
Yüzünüze demokrasi derler, arkanızdan gülerler.
Yüzünüze çokkültürlülük derler, arkanızdan bölerler.
Yüzünüze değişim derler, arkanızdan soyarlar.
Yüzünüze gelişim derler, arkanızdan bakarlar.
Alışırsınız.
Uyuşursunuz.
Tehlikenin farkında mısınız?
Önce Alıştırma - Sonra Uyuşturma...

PROF. DR. ERDAL ATABEK


not: Bir dost göndermiş , ben de paylaşmak istedim.