12 Şubat 2009 Perşembe

MİM - ÇOCUKTUM UFACIKTIM




Sevgili Rüyayla 5 Şubat 2009 Tarihinde beni mimlemişti. Yazamadım bir türlü.

Çocukluğum : Hem çok uzak, dem de o kadar yakın ki... Hele yaşadığım şu son aylarda! Yakın, çünkü torunumla ilgilenirken gidip gidip geldim o günlere. Sadece o günlere olsa yine iyi! İçine çok daha yoğun olarak çocuklarımın doğumu, çocukluğu, büyümesi de eklenince karmakarışık oldum tam anlamıyla...

Üç kuşak çocukluk...


Yeni kuşak Yağmurcuk... Çocukluğu nasıl geçecek acaba? Hangi oyunları oynayacak bilemiyorum. Sağ olursam sokakta, parkta, çimenlerde, deniz kenarında oynamasına yardımcı olacağım. Evcilik oynayacağım onunla. Boyama kitapları, resim defterleri, yap-bozlar, masal kitaplarıyla tanıştıracağım onu. Anne -babası da yapacak ama ben işi sağlama alayım diye yazıyorum buraya. Çünkü yetişeceği ev, bilgisayar cenneti. Gözünü açtı, bilgisayarla tanıştı. Sadece bilsayar olsun istemiyorum çocukluğunda... Çocukluğunu çocuk gibi yaşasın Yağmur'um...



İkinci kuşak çocuklarım:


1)



2)

İkisi de çocukluklarını da gençliklerini de doya doya yaşadılar diye düşünüyorum... Yağmur için düşündüklerimi onlara da uyguladım ve başarılı sonuçlar aldım. Mutluyum, gururluyum bu konuda...



Ve üçüncü kuşak: Ben...

Sabahtan bu yana tüm albümleri açtım, çekmeceler dolusu fotografları salonun ortasına döktüm. Çocukluğumu aradım fotografların arasında. İnanır mısınız o kadar azdı ki!.. Ben bile şaşırdım. Aile fotografları, okul fotografları vardı, çocuk olarak ben yoktum, yalnız olarak, iyi mi?

Bulduklarımdan bir iki örnek seçtim. İşte buyrun...



Aile resimlerinden...




Topluluk fotografı ilkokul 5. sınıftan mezun olunurken çekilmişti. Henüz ilköğretim sekiz yıla çıkmamıştı. O günü dün gibi canlı anımsıyorum. Ön sırada oturuyorum,sağ yanımdaki çocuk yanılmıyorsam Sevgili Ayten Öğretmen'imin yeğeniydi...

Neyse bizim çocukluğumuz çoğunlukla sokakta geçti. Ne güzel günlerdi onlar! Gece geç saatlere kadar mahalledeki arkadaşlarımızla oynardık. Yakan top, istop, ip atlama, kiremit devirme, çember çevirme (holilop muydu adı kızların beline takarak çevirdiği çemberin adı? Erkeklerin ki başkaydı, onlar sanırım sürükleyerek götürürlerdi telden yapılmış çemberleri. Kızlarınki plastiktendi .)

En mutlu zamanlarımız mahallemizdeki liseli abla ve abilerin bizimle oynadığı saklambaç oyunuydu. "Önüm arkam sağım solum sobeee!" derken ebe olan kişi, biz çoktan saklanmış olurduk bir kuytu köşeye...

Evlerimiz bahçe içindeydi. İlk çocukluğum Erzincan'da Atatürk Mahallesinin 132. caddesindeki kurma evlerde geçti. 1939 Büyük Erzincan Depreminden sonra , depreme dayanıklı, tek katlı , bahçe ortasında yapılmış evler... Çocuklar için bulunmaz bir mekan!

Kedimiz ve köpeklerimiz vardı. Onları severek birlikte büyüdük. Bahçede arkadaşlarımızla toplanıp "Güzellik mi Çirkinlik mi? " oynardık. Ebe olan kişi "güzellik" derse, güzel görünmek için elimizden geleni yapardık. "Çirkinlik" derse en korkunç görüntüler sergilemek için yarışırdık. Çünkü en az güzelleşebilen ya da en az çirkinleşebilen ebe olurdu, yarışmayı kazanamazdı.

Tabancalarımız vardı, ama bunlar su tabancalarıydı. "Hırsız-Polis"çilik oynardık. Suçluları yakalar, cezalandırırdık. Cezalar; şarkı söyletmek, horoz gibi öttürmek, kedi gibi miyavlatmak olurdu.

Meyveli ağacı olan bahçelerden meyve aşırırdık. Komşu teyzelerimizi kızdırırdık, annemizi kızdırırdık. Severlerdi, ama kızarlardı da!

Yaramazlık yaptığımızda dayak da yerdik annemizden. Bir gün komşumuzun bahçesindeki havuzda yıkandık diye (yüzdüm diyemeyeceğim, sanırım küçük bir havuzdu ve bahçeyi sulamak amacıyla yapılmıştı.) annemin çok kızdığını anımsıyorum. Kızgınlığı yanımızda erkek çocukların da oluşunaydı sanırım. Yanılmıyorsam 6-7 yaşlarındaydık o zaman. Elbiselerimizle girip oynamıştık hep birlikte... Çok eğlendiğim bir günde dayak yemiştim annemden. Daha sonra yaramazlık yapınca babamın eve gelişini bekler olmuştum. Saat 17.00 gibi babam eve gelirdi ve ben onu karşılamaya giderdim. Yolda babamla yarış yapardık koşarak. Onu geçmek beni sevindirirdi. Eve birlikte girince annemin kızgınlığı da geçmiş olurdu. Yalnız eve girmeden mutlaka bahçedeki suyla elimizi, yüzümüzü, ayaklarımızı yıkardık. Başka türlü eve girme şansımız olmazdı...

Televizyon yoktu, bilgisayar yoktu, telefon yoktu evde... Ancak ben telefonla yine de ilkokulda tanıştım.
Atatürk İlkokuluna gidiyordum. Bu okul, o dönemde Erzincan'ın en iyi okullarındandı. Ve tüm üstdüzey görevde olanların çocukları da bu okula gidiyordu.Benim babam Karayollarında işçiydi. Benim gibi olan arkadaşlarım da vardı, ayrım yapılmazdı. Jandarma Komutanının kızı yakın arkadaşımdı. Birbirimizin evine gidip gelirdik. Faytonla okuldan alırlardı bizi, güya ders çalışmak için giderdik onlara, ama en büyük oyuncağımız evlerindeki telefondu. Ve o telefonla Erzincan Valisinin oğlu sınıf arkadaşımızdı(Şahap Gazezoğlu)
,onu arardık başka isimle. Aklımızca işletmeye çalışırdık ve her seferinde de santraldeki görevliye yakalanırdık. Arkadaşıma "Babana şikayet edeceğim!" diyince telefonu kapatıp nasıl tanıdığına akıl sır erdiremezdik. Bir dahaki buluşmamızda yine aynı şekilde yakalanırdık. Vazgeçmezdik. Bildiğimiz tek numara oydu... "Semih Süldür, Paldur Küldür!" diye kızdırdığımız Başhekimin oğlunun numarasını bilseydik onu da işletmeyi düşünmüştük...

Radyo, çok önemliydi. Ajanslar dikkatle dinlenirdi, Yassı Ada duruşmalarında sesimizi çıkarmadan oturtulurduk. Büyükler dinlerdi. Radyosu olmayan komşular da bize gelirdi haberleri dinlemek için.
Arkası Yarın, radyo tiyatroları önemliydi. Bir de müzik doğal olarak dinlenirdi.

O dönemde, sinemaya çok gidilirdi. Gündüz bayanlar giderdi. Biz de saat 15.30'da okuldan çıkınca sinemaya giderdik, kapılar açık olurdu, filmlerin sonunu izler, annemizle birlikte eve dönerdik. Konserler de aynı şekilde okul çıkışı yarım da olsa dinlenirdi. Akşamları ailecek giderdik sinemaya. Köpeğimiz bize eşlik ederdi. Çıkışta da onca kalabalığın arasında bizi bulurdu...

Bizim çocukluğumuzda büyüklerin sözü çok geçerdi. Sadece sözü mü? Bir bakışla annemizin ne istediğini hemen anlardık. "Sen sus, gözlerin konuşsun!" örneği nasıl da konuşturmayı bilirlerdi gözlerini. Bir kez ben de çocuklarımın üzerinde denemek istemiştim de göz işaretini, dünya aleme duyurmuşlardı çocuklarım: "Anne n'oldu, niye öyle gözünü kırptın, niçin baktın bana öyle?!" diye soru yağmuruna tutmuşlardı beni. Bir daha mı tövbeler olsun, zamane çocukları bunlar...

Bizim kuşak şanslı mı şanssız mı bilmiyorum. Bildiğim ana-babanın sözünün geçtiği çağda çocuk; çocukların sözünün geçtiği dönemde ana-baba olduk. Şikayetçi miyim? Hayır, hiç değilim...

Ne çok söyleyecek sözüm varmış, bir kısmını paylaşabildim sizlerle... Ne yazdığımın farkında da değilim. Durup düşünmeden yazdım yazdım yazdım...

Çok teşekkürler RÜYAYLA'M... Beni çooookkk uzaklara taşıdın! Mutlandım, hüzünlendim, dağıldım, toparlandım ve sonunda yazıyı tamamladım. Bitti mi?
Biter mi? Kimbilir daha neler neler var unutulan, gün ışığına çıkmayı bekleyen...

Şimdi mimleme sırası bende... Acaba bu mimi kimler yazmadı ki? Yazmayan herkese mimliyorum. Lütfen yazın, çok güzel bir mim.





Bu yazıyı okuyan ve "çocukluğum" mimini yazmayan blogerler mimlendiniz, haberiniz olsun... Hadi bakalım bekliyorum... Kolay gelsin...


4 yorum:

Parpali dedi ki...

Çok sevdim ben bu mimi. İlk fırsatta yazacağım.

aysema dedi ki...

Sabırsızlıkla bekliyorum Parpali...

Ruyayla dedi ki...

O kadar güzel olmuş ki soluksuz okudum ve o kadar mutlu oldum ki, satırlar arasında hayallere dalmadan edemedim çok ama çok teşekkür ederim :)

Sevgiler..

aysema dedi ki...

Sevgili Rüyayla,

Asıl ben sana bir kez daha teşekkür ederim. Geçmişe gidip geldim...

Sevgiler...