28 Şubat 2009 Cumartesi

BLOGLARDA GERÇEK KİMLİK SORUNSALI



Blogumda yazarken kimlik bilgilerimi sakladım. Kendime bir mahlas buldum.

Aslında bu çok da ilgisiz bir ad değildi. Doğduğum zaman önce bu adı vereceklermiş bana, vazgeçmişler. İyi ki de öyle olmuş. Gerçek adımı çok seviyorum. Ama nedendir bilmiyorum, mahlas ararken ilk aklıma Aysema adı geldi. Yıllar sonra hiç beğenmediğim bu adı kullanır oldum.

Kimliğim bilinmezken rahat rahat yazıyordum. Özgürdüm. Sonra bu beni rahatsız etmeye başladı. Giderek gerçek yaşamımdan kesitler sunmaya başladım.Yetmedi, kendimi kaptırıp resimler de yayınladım. Eşimle birlikte olanlardan, bir de torunumla...Sadece çocuklarımın resmini sakladım.

Şimdi soruyorum, sanal alemde bu kadar gerçeklik doğru mu? Eskiden özgürdüm, şimdi değil. Yazdıklarım okunuyor biliyorum. Bunu bilmek yazacaklarımı sansürlememi de gerektiriyor. Çıkmaz sokak bu!

Bunu neden mi yazdım? Bazı bloglarda " Muhatabına" başlıklı yazılar yayınlandı ve sonra geri çekildi! Bir yandan merak ettim; bir yandan gerçeklik , ama nereye kadar gerçeklik, diye de düşünmeye başladım.

Evet sanal alemde gerçeklik olsun mu? Bloglardan tanıdığımız yaşamların ne kadarı gerçek? Kimlikler takma, kişilikler gerçek mi? Yoksa kişiliklerle anlatılanlar da mı sahte? Ne dersiniz?

AĞZIMIN TADI



Şiir Mimi

Bazı bloglarda gördüm. Çok sevdim. Üstüme alındım. Önce sizleredir çağrım:

SOMUT

"Şiir bir emekçidir
Hep güzel şeyler üretir
Bir yerde rastlarsan ona
Gir koluna bize getir"

(Halim Şefik)


Şimdi de şu andaki duygularımı yansıtan bir şiiri paylaşmak istedim:



AĞZIMIN TADI

Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Boğazımda düğümleniyorsa lokma,
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,

Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen...

(Oktay Rifat)




26 Şubat 2009 Perşembe

ACI


Yazacak ne çok şey var oysaki...

Ve bir o kadar da acı!..

Giderken bunca can, bunca canan konuşmak da anlamını yitiriyor yazmak da... Konuşanlara bakıyorum televizyonlarda, utanıyorum.

Uçak düşmüş, üç parçaya ayrılmış! Yetkisiz bilgisiz kişiler konuşuyor konuşuyor hiç susmadan konuşuyor. Kızıyorum, yetkililer nerede, diye soruyorum kendi kendime...

Derken en yetkili olanlar alıyor mikrofonu eline, seviniyorum. Nihayet işin doğrusunu öğreneceğiz. THY Genel Müdürü sevinçli bir ifadeyle can kaybının olmadığını müjdeliyor! Ne yazık ki o anda , alt yazıyla, dokuz canımızı yitirdiğimiz Hollanda makamlarınca bildirildi , bilgisi geçiyor. Yetkili, ama bilgisiz müdür canımı sıkıyor. Aklımdan müdür olunca mı neydi apronda 'deve kestirdiği' gelip geçiyor.

Pilotları merak ediyorum. Kuzenim ve oğlu pilot. Aklımdan kovmaya çalışarak kötü düşünceleri, bekliyorum. İsimleri öğrenince utanarak gizlice bir oh! diyorum. Diğer insanları düşünüyorum. Aileleri, yaşadıklarını, yaşayacaklarını...Gözlerim doluyor, ağlayamıyorum!

Akşam haberlerinde O'nu görüyorum. Kuzenimin oğlu, bilgi veriyor. Pilotlar Derneği adına durumu değerlendiriyor. Güven veren bir duruşu, akıcı konuşması beni sevindiriyor. Gözlerim gururla parlıyor. Sonra yeniden buğulanıyor.

Sabır diliyorum, herkese sabır diliyorum. Yaralılara acil şifa...

25 Şubat 2009 Çarşamba

NELER OLUYOR BİZE?


Dün Parpali aradı, siteme giremediğini söyledi. Bazı arkadaşlarına denetmiş, yok, siteye ulaşılamıyormuş.

Akşam eşim de bir türlü siteme giremediğini söylemişti, bugün öğle yemeğine gelince aynı durumun devam ettiğini söyledi. Birkaç yerden denedim, olmadı; dedi.

Bunun üstüne bir de Almanya'dan arkadaşım telefon etti, 'bilgisayarım bozuldu galiba, sitene giremedim. Yeğenim laptopunu bıraktı, onun da acemisiyim, öğrenmeye çalışıyorum.' Takip ediyormuş, ancak son yazıları okuyamamış.

Googlede bir sorun var galiba. Dün izleyicilerde de toplu gidişler olmuştu, nedenini düşünmeye başlamıştım ki, başka sitelerde de toplu terkler yaşandığını okudum. Bunun teknik bir sorundan kaynaklandığnı yazıyorlardı.
Bakalım, bekliyoruz... Düzelir sanırım.

Bloglardan giriliyor da googleden mi girilmiyor, bunu da anlamadım. Bu konuda bilgisi olan varsa aydınlatırsa sevinirim. Sorun benimkinde mi, genel mi ? Şimdiden teşekkürler...

24 Şubat 2009 Salı

DİLSİZ DEĞİLİM SUSAMAM



700. Paylaşımımda "Sevgililer Günü" çiçeğimle selamlamak istedim herkesi...

Ve Rüştü Onur'un bir şiiriyle...

MEMNUNİYET
Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünyanın ortasında

ADALETİN BU MU ?

Seçime gittiğimiz şu günlerde bir bakanımız seçmenlere:

Bize oy vermeyenlerin işini yapmadık. Ona göre! Hizmetlerden yararlanmak için oyunuzu bizim adaylarımıza verin. Yoksa !

Kim mi bu bakan?

Kendisi Adalet Bakanımızmış!..

Başkası söylese bu kadar şaşırmayacaktım, ama Adalet Bakanı söyledi. Kendi kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm. İnanamadım. Tekrar tekrar izledim. Ne yazık ki gerçek!


Burada gel de Ziya Paşa'yı anımsama. Ondan birkaç beyit yazalım mı?


"İman ile din akçedir erbab-ı gınada
Namus ü hamiyet sözü kaldı fukarada"


"Kadı ola davacı ve muhzir dahi şahid
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet"


"Milyonla çalan mesned-i izzete ser-efraz
Birkaç kuruşu mürtekibin cayı kürektir"



Bu kadar ciddiyet yeter. Bir türkünün sözleriyle kutlayalım 699. paylaşımımızı. Selda söyleseydi daha güzel olurdu...


"Güvenemem servetine malına
Umudum yok bugün ile yarına
Toprak beni de basacak bağrına

***

Ne insanlar gelip geçti kapından
Memnun gelip giden var mı yolundan
Kimi fakir kimi ayrı yarinden

***

Adaletin bu mu dünya
Ne yar verdin ne mal dünya
Kötülerinsin sen dünya
İyileri öldüren dünya "

Son söz olarak İbrahim Şinasi'nin bir beytini yazalım, belki amin diyen birileri bulunur...

"Hak Taala kimseyi bir ferde muhtac etmesin
Yoksa halkın ettiği ihsana değmez minneti"

20 Şubat 2009 Cuma

DENİZ FENERİ


Deniz Feneri'ni unuttuk mu? Hayıııır...

Her ne kadar unutturmaya çalışsalar da unutamıyız bu davayı. Bu dava "Allah'la Aldatanlar" ın kimler olduğunu açık seçik ortaya koydu, daha da koyacak.
Sen Almanya'da yemeyip içmeyen, ölesiye çalışan, vatan hasreti çeken insanların inancını sömür, yardım yapacağız, de; sonra da o paraları cebe indir!

Halk sadakaya muhtaç olacak şekilde yoksullaşsın, birileri Karun kadar zenginleşsin!... Ve bu zenginleşenlerin çoğunun adı Deniz Feneri davasında geçsin...

Kim bunlar? Ben çok merak ediyorum. Ya siz...

Yardım paralarıyla gemi bile almışlar! Pırlantalar gibi parıl parıl parlıyor...


Adalet Bakanımız dosyayı Almanya'dan istediklerini söylemişti. Bekliyoruz dedi, bekliyorduk...

Günler geçti, aylar oldu gelmedi, gelmedi, gelmedi!..

Birileri korkuyordu, çok korkuyordu! Gelmemesi onları mutlu; halkı mutsuz ediyordu...

Sonunda koskoca Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bekleye dursun; CHP bu dosyayı gidip aldı, getirdi.

Adalet Bakanımız çok kızdı. Hem muhalefet partisine, hem de Alman yetkililere.

"Dosyayı neden verdiniz? Kim verdi? Niye verdi? Nasıl verirsiniz?

Seçimden sonraya kalsaydı ne güzel olurdu, değil mi?

Özel olarak korunan Deniz Feneri, yardım toplamaya devam ediyor!


18 Şubat 2009 Çarşamba

EŞİMLE TANIŞMAYI UNUTMUŞUZ



KADIN DİLİ: BÜKÇE

"Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım: "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum:

-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık!

-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe'yle üç dil oluyor.

-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin. Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.

-Kadınların ayrı bir dili mi var?

-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.

- İyi de niye Bükçe?

-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.

-"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.

-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani?

-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

-Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

-Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

-Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

-"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydı n. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

-Peki ne demem gerekiyordu?

-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardı r. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

-Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?

-Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.

-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.

-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

-Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?

-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

-Bükçe'de "Hiçbir şey yok." demek ";Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor, o zaman.

-Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

-Bir arkadaşım da "Kadınların 'Peki.' demesi tehlikelidir" demişti.

-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki" , "olur" , "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

-Zor bir dil baba.

-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

-Anlamak da pek kolay değil ama.

-Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

-Nasıl yani?

-Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır.

Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

-Küçük ama önemli detaylar.

-Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

-Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım… Epeyce detayı varmış dilin.

-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap!" diye anlarlar.

-En değerli sözcük nedir?

-Sen bil bakalım.

-"Seni seviyorum." herhalde.

-Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

-Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

- Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

-Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün."


Çok hoş değil mi? Aşağıdaki kitaptan alıntıdır...


http://www.cocukaile.net/images/stories/kitaplar/yeni_kitap-180.jpg

Sema Maraşlı

Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz

17 Şubat 2009 Salı

CANIM AİLEM

ttp://www.diziler.com/index.php?page=shows&id=1443 ( Resmi buradan aldım.)


Canım AilemCanım Ailem dizisini çok beğenerek izliyorum... Öyle ki salı akşamlarını sabırsızlıkla bekliyorum... ATV izlemek istemediğim bir kanal, ama bu dizinin hatırına salı akşamları saat 20.00'de televizyonun karşısındaki yerimi alıyorum...
Tüm oyuncular birbirinden başarılı. Hangi birinden söz etsem ki... Uğur Yücel (Samim) , Ozan Güven(Ali), Şebnem Bozoklu(Meliha), İlker Aksun(Halim), Ezgi Mola( Feride), Funda Eryiğit (Seyhan) , Sezgi Mengi( Yiğit), Deniz Denker, Alpay Şayhan ve diğerleri ve Cabbar Ağa...
Gerçek aşk görmek isteyenlere (Issız Adam'ınki de aşk mıydı?) bugünkü bölümde doruğa çıkan Seyhan ve Ali'nin aşkını, dizinin tekrarından da olsa, izlemelerini öneriyorum. İki gün sonra nişanlısıyla düğünü olmasına karşın Ali'ye koşuşuna bile kızamadım. Hatta ohhh be dedim kendi kendime! Eşim, Bu kadar da olmaz!" dedi, ama ben "Olur olur, sen dizinin önceki bölümlerini izlemediğin için öyle söylüyorsun!" yanıtını verdim.
Diziye emeği geçenleri kutluyorum. İzlemeyenlere öneriyorum...
Yapımcı: Erol Avcı - Yönetmen : Sadullah Celen - Senaryo: Selin Koç
Herkese iyi seyirler...

"CÜMLE KAPISI" ARMAĞAN KİTABIM BENİM


Armağan kitabım Ankara'dan geldi. Kitap Dostu Sevgili Yusuf Türkoğlu tarafından gönderildi...

Çok kitap armağan etmişliğim var, bir o kadar da bana armağan edilmiş kitaplar oldu. Hepsi ayrı ayrı önemli benim için. Kitap başlı başına önemli, bir de armağan olunca değerinin ölçülmezliğini siz sevgili kitap dostları bilirsiniz zaten...

Ancak bugün hepsinden farklı bir duyguyla karşı karşıya kaldım. Hiç tanımadığım bir insan bana kitap gönderdi! Bu çok hoş duyguyu şu anda yeterince tanımlayamıyorum. Ama dileğim kitap dostluklarının sürekli dostlukların başlangıcı olması...

"Yusuf Türkoğlu" adını, listelerde gördüğümde isim bana hiç yabancı gelmedi. Acaba eski bir öğrencimle mi karşılaşıyorum, diye düşünmüştüm. Blogunu ziyaret ettim, yazılarını okudum. Adres için iletişim kurduk, sonra da kitabımı beklemeye başladım. Ve kitabım geldi. Anladım ki "Türkoğlu" soyadı bende geçmişe yönelik bir yanılsamaymış. Ama tanıştığıma sevindim Sevgili Yusuf, kitap için çok teşekkür ederim.

Sevgili Yusuf kitabın ilk sayfasına güzel bir not düşmüş. Sizlerle de paylaşmak isterim:

"Zihin arı,
Kitap çiçek,
Dış dünya kovan..."

(Cemil Meriç)

Ve bir not daha:

"Sevgi dolu saygılarımla..."

Bir kez daha teşekkür ediyorum, çok etkilendim bu notla da...

....


"Cümle Kapısı" , Deneme türünde bir kitap. Yazarı Nazan Bekiroğlu... Kitabı da yazarını da hiç duymamıştım. İlk iş olarak kitabın sayfalarını göz gezdirerek incelemek oldu. Sonra arka kapağa baktım. Yazarın ilk cümlesi hoşuma gitti:

"Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim ben." diyor ilk cümlede.

Daha sonralarda ise:

"Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı." demiş yazarımız.

Kitabın son bölümündeki "İçdökümü" bölümüne de göz attıktan sonra, biraz da google'de yazar ve yapıtları hakkında bilgi edindim. Geniş zamanda okuyacağım bu kitap bende değişik bir yolculuk heyecanı yarattı. Okuduktan sonra da yazacağım değerlendirmemi...

Şimdilik bu kadar. Son söz olarak emeği geçen herkese tekrar tekrar teşekkür ederim. Masamın üzerinde duran armağan kitabım, okunduktan sonra kitaplığımın raflarında kendisine bir yer bulacaktır inanın...

Kitap dostluklarının gerçek dostlukların kapısını aralaması dileğiyle herkese iyi okumalar...

HER ŞEY BÖYLE BAŞLAMIŞTI

HEDİYE = KİTAP



Ayrıca katılımcıların blog sahibi olması gereklidir.Hediye edilecek kitaplar yeni ya da okunmuş olabilir ( önemli olan kitabın hediye edilebilecek şekilde olması).Gönderilecek kitaplar sizin zevkinize uygun kitaplardan olursa hediyeleşme daha anlamlı olur. Mesela bir kitabı okudunuz, kitaptan çok keyif aldınız ve başkalarının da beğeneceğini düşünüyorsanız ya da kitap sizin için "işte benim kitabım" sınıfındaysa alıcı tarafından daha anlamlı bir hediye haline dönüşecektir. Mümkünse gönderilecek kitabın anlamını belirten ufak bir notuda kitaba iliştirin:) Son çıkan ve popüler kitaplar hediyeleşme sınıfına dahil olmasın diye düşündük. Çünkü o veya bu şekilde o kitaplar herkesin önüne çıkabiliyor ve okunmuş oluyor.Katılımlar Türkiye ile sınırlı malesef. Malum kargo :-)


Yorumlarınızı bekliyoruz arkadaşlar:)Kitapla beraber geçirililen güzel günler için biz buradayız:)

********


HEDİYE KİTAP ÇEKİLİŞ LİSTESİ

Kitap hediyeleşmemize katılan tüm blog sahiplerine teşekkür ederek çekiliş sonuçlarını açıklayalım. Öncelikle objektif bir çekiliş olması için size doğum gününüzü sorduk. Kendi aramızda gerçekleştirilecek bir çekiliş belki herkes için inandırıcı olmayacaktı. Bu nedenle bu yöntemi uygun gördük. Aşağıda vereceğimiz doğum günlerinin kronolojik olarak sıralandığı liste, çekilişimizin listesidir.

Bu listeye göre her katılımcı kendisine en yakın günde doğan (zincirleme sırayla) katılımcıya kitap hediyesini alacak.

1) 21 Ocak http://tigeraymen.blogspot.com/ /Aymen
2) 25 Ocak http://cikolatacikolata.blogspot.com//Çikolata Çikolata
3) 29 Ocak http://ordanburdanhayattan.blogspot.com/ /OrdanBurdanHayattan
4) 31 Ocak http://banadair-berrin.blogspot.com// Bana Dair- Berrin
5) 5 Şubat http://evvelzamanicinde.blogspot.com/ /Evvel Zaman İçinde
6) 21 Şubat http://sarhosbalikvetopalmarti.blogspot.com// Funda
7) 22 Şubat http://ucansupurge.blogspot.com// Kiyoki
8) 13 Mart http://zeynono-elif.blogspot.com/ / Elif ..den
9) 15 Mart http://kuzeyvedefter.blogspot.com/ / H. Y. Ergün
10) 17 Mart http://yusufzar.blogcu.com /Yusuf Türkoğlu
11) 6 Nisan http://ruyalargercekoldu.blogspot.com/ /Aysema
12)24 Nisan http://izmirdesanat.blogspot.com/ /Emrah Atik
13)30 Nisan http://gaybubetindecokkitapokudum.blogspot.com// Gülçin
14) 2 Mayıs http://nevam.blogspot.com/ / Neva'lı Günler
15) 6 Mayıs http://ayisigiyim-ben.blogspot.com// Mehtap
16) 15 Mayıs http://benimgizlibahcem.blogspot.com// Tabiat Ana
17) 18 Mayıs http://kitapkurdu76.blogspot.com/ / Kitap Kurdu
18) 3 Haziran http://primarima.blogspot.com/ / Prima Rima
19)3 Haziran http://www.gevezekalem.com// Geveze Kalem
20) 13 Haziran http://laleninbahcesi.blogspot.com/ / Lale'nin Bahçesi
21) 2 Temmuz http://zuzularannesi.blogspot.com/ / Banu Durgunlu
22)2 Eylül http://ruhdagi.blogspot.com// Ruh Dağı
23)16 Eylül http://seraptan.blogspot.com// Serap
24) 7 Ekim http://komplekssizelektra.blogspot.com// Elektra
25) 13 Ekim http://birdilimsohbet.blogspot.com/ / Zero
26) 24 Ekim http://www.kaybolmusmasumiyet.com// Halim Kılıç
27) 4 Kasım http://cinardan.blogspot.com/ / Çınar
28) 6 Kasım http://denizanasi.blogspot.com/ / Denizanası
29)20 Kasım http://sevgilikitaplarim.blogspot.com// Aslı Koyuncuoğlu
30)28 Kasım http://elifcee.blogspot.com// El*ff
31)26 Aralık http://nazpeki.blogspot.com// Nazpek

1. Kişi 2.'ye, 2. kişi 3'ye, 3. kişi 4.'ye.... ve son olarak 31. kişi 1. kişiye şeklinde liste oluşturulmuştur.Umarım herkes hediyeleşmeden ve çekilişten memnun kalır.
Hediyeleşecek kişiler mail yoluyla adres alışverişi yapacaklar. Böylece adres bir kişi tarafından bilinecek.
Aranın çok açılmaması gerektiğini ve hepimizin de bir an önce hediyelere kavuşmak istediğini düşünerek en geç 7 Şubat'a kadar hediyelerin posta ya da kargo yoluyla gönderilmesine karar verdik.Hediyeler alındıktan sonra blog sahipleri hediye hakkında bloğunda yazı ya da fotoğrafa yer verirse başlattığımız hediyeleşmenin başarılı olup olmadığını göreceğiz. Ve belki, bu da bu güzel hediyeleşmelerin devamını getirecek blog dünyasında.
Herkese teşekkür ediyorum.
Hadi bakalım sıra gönderilecek kitabı seçmede.
Kolay gelsin...


(Not:Eğer iletişim sağlayamadığınız kişiler olursa bizimle irtibata geçebilirsiniz)



**************

Evet, kitaplarla dostluğumuz zaten vardı da, kitap dostlarıyla buluşmamız Sevgili Serap'tan gelen bir davetle başladı. Evvel Zaman İçinde ile Serap'ın başlattığı bu güzel etkinlik başarıyla sürüyor. Ben biraz gecikmeyle bugüne ulaştım. Sevgili Emrah Atik'in paketi postada, yakında eline geçer. Sevgili Yusuf Türkoğlu'nun benim için aldığı kitap şu anda elimde...

Teşekkürler bu etkinliği başlatanlara, bu etkinliğe katılanlara ve tüm kitap dostlarına gitsin. Sevgilerimle...

16 Şubat 2009 Pazartesi

BLOGLAR VE DOSTLUK ÜZERİNE


İstanbul'dan dönerken getirdiğim 5-6 kitap var elimde, okunmayı bekleyen. Bugün bir hafta oldu başlayamadım. Onların yerine daha önce pek çok kez okuduğum kitap baktım yine elimde... Çoğunuz okumuşsunuzdur, tam bir el altı kitabı... Okumayanlara öneriyorum Engin Geçtan'ın "İnsan Olmak"ını ...

Arka kapaktan: " Psikanalitik düşünce ile varoluş psikiyatrisini uzlaştırma denemesi olarak nitelendirilebilecek bir kitap"


Bloglarda gezinirken bir tartışmaya tanık oldum. Bloglar eleştiriliyordu. Sıradanlaştığından söz ediliyordu pek çok blogun. Eleştirilmesin demiyorum, eleştirilmeli de... Ancak başarılı bulunanlardan da ad verilerek bahsedilse herkes okusa güzel olmaz mı?

Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum, ama ben okuduğum bloglardan , en kişiselinden bile, çok şey öğreniyorum. Hepsinde sımsıcak insan yüreğinin mutluluklarını, mutsuzluklarını, hüzünlerini,sevinçlerini, yaşanmışlıklarını, arayışlarını okuyorum. Bundan da şikayetim yok. Şunu da ekledikten sonra sözü Engin Geçtan'a bırakacağım. Güzelin daha güzeli, iyinin daha iyisi vardır; ulaşmak üzere çaba göstermeliyiz. Ancak önce İnsan Olmak" demeliyiz.
Ve okur-yazar sayısının giderek azaldığı ülkemizde yazma çabasında olanların üzerine titrememiz gerekir desem...


Şimdi Engin Geçtan ve İnsan Olmak:

"Kimi insan entelektüel bir üstünlük geliştirip her şeyin irade ve mantık gücüyle çözümlenebileceğine kendini inandırmaya çalışır, ama duygusal yaşamında da ya yalnızdır ya da başarısız. Görkeme ulaşma çabası insanın yaşam alanını da daraltır. Yaşamı kendisini üstün hissedebileceği durumlarla sınırlandırdığından yeni deneyimlere ve değişik yaşantılara kapalıdır. Kaldı ki sürekli görkem ya da kusursuzluk bir ütopyadır...


Üstün olmak "zorunda" olan kişi bir varoluş savaşı vermektedir. Bu nedenle yalnız kendisiyle ilgilidir ve asıl sorun da buradan kaynaklanır. Dostluk ve yardımseverlik toplumsal insan türünün kalıtsal bir parçasıdır.

Benmerkezcilik kusurlu bir davranıştır. Diğer insanların gerçeklerini anlayabilmak için dürüst bir çaba göstermeyen ve yalnızca almak için veren ya da verir görünen bir insan, suçluluk ve değersizlik duygularından kurtulamaz.

Acı da verse hoşlanmadığımız kendimizle yüzleşebilmeli ve bu yüzden asla kendimizi lanetlememeliyiz. Kendini lanetlemek ya da kendine acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller. Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir. Güçsüzlüğümüzü yaşayabilecek yürekliliği gösterdiğimiz bir anda biri bizi küçümserse, bu onun sorunudur. Aslında için için aynı yürekliliği gösterebilmiş olmayı o da ister, ama abartılmış gururunun tutsağı olduğu için bunu göze alamaz. Bazı insanlar, kendimizi dürüstçe yaşadığımız zaman, diğerlerinin bu " açık "tan yararlanarak bizi devirmeye çalışacakları görüşünü savunurlar.

OYSA BİR İNSAN ANCAK KENDİ İÇİNDE DEVRİKSE BAŞKALARI TARAFINDAN DEVRİLEBİLİR."

14 Şubat 2009 Cumartesi

SENİN KOKUNDAN UZAK



Rüzgarlara, kuşlara, bulutlara yakın,
senin etinden, tırnağından ayrı,
senin kokundan uzak.

Benim güzelim,
benim ceylan bakışlım,
benim kafamın ateşi,
yüreğimdeki.

Mümkün mü şu anda rüzgar olmak, kuş olmak?

Hayır, güzelim,
hayır, ceylan bakışlım,
hayır, kafamın ateşi, hayır,
hayır, yüreğimdeki.


Şu anda mümkün ve güzel olan tek bir şey vardır:

Yanarak sevmek seni.





(Dizeler A. Kadir'in Dağ Başında şiirinden alıntıdır.)





SENİ (sizleri de) ÇOK SEVİYORUM...

AŞK GİBİ

http://img523.imageshack.us/img523/6160/kirazdl3.jpg




Dündükten sonra bugün ilk kez evden çıktım. Birkaç adım atmıştım ki aaaa! bu da ne? Bahçemizdeki erik ağaçları yine zamanı şaşırmış, erkenden çiçek açmış. Ne kadar da masum, bir o kadar da güzel... Hem sevindim hem de içten içe endişelendim. Henüz şubat ortasına bile gelmedik sabırsız ağaçlar...

Yağmur çiseleyerek yağıyordu, şemsiyem yanımda olmasına karşın açmadan yürümeye başladım. Severim yağmurda ıslanmayı. Saçım bozulur diye bir endişem de yoktu. Kuaföre gidiyordum nasılsa...

Sokağın başına gelmeden baktım bahar dalları yanakları pembeleşmiş utangaç çocuklar gibi bana gülümseyerek kucak açmamış mı? Ohhh ne güzel bir gün bu! İyi ki evden çıkmışım. İçim açıldı, yenilendim. İçimden : " Yine yeşillendi fındık dalları" ezgileri geçti bir ara.

Yürümeye karar verdim. Bence yetişme telaşı yoksa yürümeliyiz. Yürümeliyiz, çünkü yürürken yaşamı daha çok kucaklıyoruz. Yaşadığımızın farkına varıyoruz. İnsanlarla karşılaşıyoruz. Selam verip selam alıyoruz. Arabada böyle bir şansımız olmuyor pek. Çok çok bizi sollayan, trafik kurallarını hiçe sayan şoför koltuğuna oturmuş kişilere kızgın kızgın bakıp öfkeyle söyleniyoruz.

Belediye otobüsleri biraz daha insanlarla iç içe, ama orada da insan sıcaklığını yakalamamız çok güç...

Hiç unutmam, belediye otobüsünün içindeydim. Otobüs tıklım tıklım doluydu ve Boğaziçi köprüsünden geçiyorduk. Benim gözlerim faltaşı gibi açılmış, boğazın hiçbir güzelliğini kaçırmamak, o güzel manzarayı tüm benliğimle hissederek gözlerimle içmek için büyük bir çabanın içine girmişken bir anda kendimi kalabalığın içinde yapayalnız hissediverdim. Baktım kimsenin manzaraya baktığı yoktu. Çoğu işten çıkmış evine dönüyordu ve mışıl mışıl uyuyordu. Yorgundu, bıkkındı, tüm gün kimbilir nelerle uğraşmıştı. Yaşamaya zaman kalmamıştı...

Yağmurla inatlaşarak yürüdüm yürüdüm. O, giderek şiddetini artırdı, ben şemsiyeyi açmamakta direndim.

Saçım boyanmış, kesilip düzeltilmiş, fönlenmiş olarak kuaförden çıktığımda yağmurun işi azıttığını gördüm. Artık yağmur yağıyor, seller akıyor, bakımlı saçlarım ıslanıyordu. Mecburen şemsiyemi açtım, dolmuşa da bindim. Hava epeyce soğumuştu...

Baktım bahar dalı da, çiçek açmış erik ağacı da ıslanmış kedi gibi bakıyor bana! Üşüyorlar, çok üşüyorlar... Alıp eve getirip kaloriferin yanında ısıtıp tekrar koyabilseydim keşke yerine.

Ama bazı şeylerin telafisi yok ne yazık ki? Her şey mevsiminde olursa yaşama şansı artıyor değil mi?

Aşk gibi...






Not: Resmi bu adresten aldım, teşekkürlerimle.
http://www.neylersin.net/forum/armut-erik-kiraz-agac-cicekleri-t-3432.html

13 Şubat 2009 Cuma

ISSIZ ADAM ve ULAK


"Issız Adam"ı sonunda izleyebildim. Çok merak ediyordum, ancak umduğumu bulamadım açıkça söyleyeyim...

Bir kere bu filmde baş kahraman olan Alper, yanlış olarak Issız Adam olarak nitelendirilmiş. Bence asıl ıssız olan kadın kahramanımız olan Ada... 
Neden mi ?   Nedeni çok basit. 


Alper'i izliyorum. Annesi var ve oğluyla oldukça ilgili...  Lokantada çalışan insanlar var.  Sürpriz doğum gününe kadar patronlarıyla ilgileniyorlar. Gözleri üstünde.  Diğer günübirlik de olsa ilişkileri var. Bolca parası var, evini temizleyen bir kadın var.  Tek sorunu, kendisinin umursamadığı aşırı bencilliği...


Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin lütfen, yurdum erkeklerinin kaçı onun yerinde olmak istemez ki?  Zaten olanak bulabilenlerin bir çoğu böyle yaşıyor. Bazıları bir farkla, çevre baskısını önlemek, görünüşü kurtarmak için evleniyor. Eşinin çalışmasını istemiyor, başını kapattırıyor, uslu uslu evinde çocuklarını büyütmesini istiyor. Kendisi de yurt içinde mi yurt dışında mı olur artık, gönlünü eğlendiriyor. Elinin kiri, yıkayınca aklanıp paklanıyor.


Olanağı olmayanlar da gizli gizli iç geçiriyor...  Yanlış anlaşılmasın, hepsi böyle demiyorum. İyi ki de hepsi böyle değil, ama azımsanmayacak kadar çok sayıda Alper gibi yaşamak isteyen yok mu?  Alper'e acıyan erkek oldu mu acaba merak ediyorum doğrusu... Kadınlardan acıyan olmuştur mutlaka, ama ben hiç acımadım.




Gelelim Ada'ya...  Evet  ıssız olan  Ada. Siz Ada'nın yanında sessizce oturan arkadaşı Sinem'den  başkasını gördünüz mü?  Haa bir de Alper'in annesi var.  Ada ve Alper nasıl oldu da biraraya geldi anlayamadım. Jet hızıyla gelişti her şey ve aynı hızla da bitti.  Adını sevgi mi koyacağız bu ilişkinin?  Hadi canım sen de!  Buna sevgi diyip de ağlayanlara acırım şimdi ben!  "Desene ki güzelim, sen hiç yaşamamışsın!" Desene ki kardeşim sen hiç sevememişsin. Bunun adına her şey diyebilirsin de "sevgi" deme lütfen!  Çünkü sevgi bu değil. Hiç olmazsa "Selvi Boylum Al Yazmalım" ı bir kez daha izle derim ben, ondan sonra ne diyeceksen de...

Ada'dan söz ediyorduk.  Ada geceyi bir anda Alper'in evinde geçiriyor. Hadi oldu bir hata diyelim.  Peki Ada'cım sabah sabah kalkıp evi toparlamana ne diyelim. Ne de çabuk  sahiplendin her şeyi be kızım.Adamın temizlikçisi var. Bi dur, düşün. Simit fırınının önündeki masada çayla bir simit yedikten sonra sadece kendi oturduğu masayı değil, diğer masaları da toparlamaya çalışan yaşlı teyzeyi getirdin aklıma.. Onun gibi evi toparlama moduna girmenin anlamı yok. Hadi bunu da geçelim, alışkanlık, hepimizde var biraz, lokantada bile tabakları boşaltıp iç içe koymaya çalışıyoruz... Bu da biz kadınların işgüzarlığı mı nedir? 



Alper'in annesi geliyor, Alper işini gücünü bırakmıyor da sen neden bırakıyorsun be kızım. Sen önem vermezsen kimse önemsemez seni de işini de. Üstelik sen işinde de yalnızsın. Onun elemanları var. Neyse bu da yetmiyor; yeni tanıdığın adamın, ilk kez gördüğün annesini alışverişe götürmek, yetmezmiş gibi annesiyle düğüne gitmek de gerekli miydi ? Kendi annen için yapar mıydın bunu? 


Ve ayrılık sahnesi...  En etkileyici sahne!  Çünkü Alper gibi bir adamdan bile beklemeyeceğimiz benclliğin doruğa çıktığı bir an. İnsan karşısındakinin fedakarlıklarına karşın bir gün sabreder hiç olmazsa. Alper bunu bile yapamıyor, bencillik dibe vuruyor. Ehh  biraz da Ada'nın çok çabuk sahiplenmesi yaşam alanını daraltmış olabilir Alper'in.  Yine de bir izleyici olarak dolmaların Alperin başına savrulmayışına üzülmüyor değiliz, ya da hiç olmazsa giderken eve götürseydi Adacık, evde yerdi; hevesi boğazında kalmazdı diye düşünüyoruz...


Ada  bütün bunlardan sonra Alper'in annesiyle gizli gizli ilişkisini sürdürüyor, neden?  Seviyor da ondan mı?  Yok canım!  Seven insan, başkasıyla neden evlensin ki?  İşi var, özgürce yaşıyor. Mahalle baskısı yok, aile ilişkileri zayıf. Alper'in annesiyle sık sık haberleşiyor. Sonra da gidip bir başkasıyla evleniyor, çocuğu oluyor, Alper'i seviyor.  Nereden anladık?  Yıllar sonra karşılaşınca üzülüyorlar! Alper de çok seviyormuş meğer!  Nasıl sevmekse bu! Anlayan varsa anlatsın. Ben anlayamadım da...


Herkes gibi müzikleri ben de çok beğendim. İzleyicileri efsunlayan müziğin gücüy  müydü yoksa, ne dersiniz?







Çağan Irmak'ın filmlerini genelde beğenerek izliyorum, ama bunu pek sevemedim. Belki de çok abartıldığı içindir kim bilir?  


"ULAK"  da bir Çağan Irmak filmi ve Ulak'ı  çok beğenerek izledim. Hatta bir kez daha izlemek istiyorum. İzlemeyenlere öneriyorum.  Masal tadında; ama masal değil. Çok şey anlatan güzel bir film Ulak...




Bu arada sevmeyi bilenlerin, sevgiye değer verenlerin, her şeye rağmen gerçek sevgiyi arayanların, seni seviyorum, diyebilenlerin "Sevgililer Günü" sürekli  günlere dönüşsün. Her günleri Sevgililer Günü gibi özel ve güzel geçsin efendim... Herkes sevdiğine tez zamanda kavuşsun,  ayrılıklar yaşanmasın.

Sevgiyi de dostluğu da bölüşen insanlarımızın sayısı her geçen gün artsın, azalmasın... 


 


12 Şubat 2009 Perşembe

ÖDÜLLENDİRİLDİM


Sevgili Pandora beni ödüllendirmiş. Severek okuduğu bloglar arasında beni de saymış. Çok mutlu oldum. Kendisine tüm içtenliğimle teşekkür ederim...

Ancak bu ödülü alanların uyması gereken kurallar varmış. Bunlar:

1) Ödülü veren bloga link verilecekmiş.

2) Beğenip ödüllendireceğin 7 blogu şeçip onların da linkini verecekmişsin.
3)Ve o bloglara gidip ödüllendirildiği müjdesini verecekmişsin...


Ödül almak çok güzel, onur duydum. Tekrar tekrar teşekkür ediyorum Sevgili Pandora'ya... Ödül vermek çok daha güzel...


Ödül vermek GÜZEL de seçim yapmak çok zor! Siteme eklediğim tüm blogları okumayı seviyorum. Hepsi birbirinden değerli benim için... Ayrıca izlediğim blogları da seviyorum. İlk fırsatta onları da sevdiklerimin arasına almayı düşünüyorum. İlk fırsatta yapacağım bunu... Ve tümünü ödüllendiriyorum buradan...


İYİ Kİ VARSINIZ, İYİ Kİ YAZIYORSUNUZ, İYİ Kİ OKUYORUM HEPİNİZİ...


Hepinizde ayrı bir tat, ayrı bir koku ve aynı insan yüreği var... Ben o yürekleri çok seviyorum!




MİM - ÇOCUKTUM UFACIKTIM




Sevgili Rüyayla 5 Şubat 2009 Tarihinde beni mimlemişti. Yazamadım bir türlü.

Çocukluğum : Hem çok uzak, dem de o kadar yakın ki... Hele yaşadığım şu son aylarda! Yakın, çünkü torunumla ilgilenirken gidip gidip geldim o günlere. Sadece o günlere olsa yine iyi! İçine çok daha yoğun olarak çocuklarımın doğumu, çocukluğu, büyümesi de eklenince karmakarışık oldum tam anlamıyla...

Üç kuşak çocukluk...


Yeni kuşak Yağmurcuk... Çocukluğu nasıl geçecek acaba? Hangi oyunları oynayacak bilemiyorum. Sağ olursam sokakta, parkta, çimenlerde, deniz kenarında oynamasına yardımcı olacağım. Evcilik oynayacağım onunla. Boyama kitapları, resim defterleri, yap-bozlar, masal kitaplarıyla tanıştıracağım onu. Anne -babası da yapacak ama ben işi sağlama alayım diye yazıyorum buraya. Çünkü yetişeceği ev, bilgisayar cenneti. Gözünü açtı, bilgisayarla tanıştı. Sadece bilsayar olsun istemiyorum çocukluğunda... Çocukluğunu çocuk gibi yaşasın Yağmur'um...



İkinci kuşak çocuklarım:


1)



2)

İkisi de çocukluklarını da gençliklerini de doya doya yaşadılar diye düşünüyorum... Yağmur için düşündüklerimi onlara da uyguladım ve başarılı sonuçlar aldım. Mutluyum, gururluyum bu konuda...



Ve üçüncü kuşak: Ben...

Sabahtan bu yana tüm albümleri açtım, çekmeceler dolusu fotografları salonun ortasına döktüm. Çocukluğumu aradım fotografların arasında. İnanır mısınız o kadar azdı ki!.. Ben bile şaşırdım. Aile fotografları, okul fotografları vardı, çocuk olarak ben yoktum, yalnız olarak, iyi mi?

Bulduklarımdan bir iki örnek seçtim. İşte buyrun...



Aile resimlerinden...




Topluluk fotografı ilkokul 5. sınıftan mezun olunurken çekilmişti. Henüz ilköğretim sekiz yıla çıkmamıştı. O günü dün gibi canlı anımsıyorum. Ön sırada oturuyorum,sağ yanımdaki çocuk yanılmıyorsam Sevgili Ayten Öğretmen'imin yeğeniydi...

Neyse bizim çocukluğumuz çoğunlukla sokakta geçti. Ne güzel günlerdi onlar! Gece geç saatlere kadar mahalledeki arkadaşlarımızla oynardık. Yakan top, istop, ip atlama, kiremit devirme, çember çevirme (holilop muydu adı kızların beline takarak çevirdiği çemberin adı? Erkeklerin ki başkaydı, onlar sanırım sürükleyerek götürürlerdi telden yapılmış çemberleri. Kızlarınki plastiktendi .)

En mutlu zamanlarımız mahallemizdeki liseli abla ve abilerin bizimle oynadığı saklambaç oyunuydu. "Önüm arkam sağım solum sobeee!" derken ebe olan kişi, biz çoktan saklanmış olurduk bir kuytu köşeye...

Evlerimiz bahçe içindeydi. İlk çocukluğum Erzincan'da Atatürk Mahallesinin 132. caddesindeki kurma evlerde geçti. 1939 Büyük Erzincan Depreminden sonra , depreme dayanıklı, tek katlı , bahçe ortasında yapılmış evler... Çocuklar için bulunmaz bir mekan!

Kedimiz ve köpeklerimiz vardı. Onları severek birlikte büyüdük. Bahçede arkadaşlarımızla toplanıp "Güzellik mi Çirkinlik mi? " oynardık. Ebe olan kişi "güzellik" derse, güzel görünmek için elimizden geleni yapardık. "Çirkinlik" derse en korkunç görüntüler sergilemek için yarışırdık. Çünkü en az güzelleşebilen ya da en az çirkinleşebilen ebe olurdu, yarışmayı kazanamazdı.

Tabancalarımız vardı, ama bunlar su tabancalarıydı. "Hırsız-Polis"çilik oynardık. Suçluları yakalar, cezalandırırdık. Cezalar; şarkı söyletmek, horoz gibi öttürmek, kedi gibi miyavlatmak olurdu.

Meyveli ağacı olan bahçelerden meyve aşırırdık. Komşu teyzelerimizi kızdırırdık, annemizi kızdırırdık. Severlerdi, ama kızarlardı da!

Yaramazlık yaptığımızda dayak da yerdik annemizden. Bir gün komşumuzun bahçesindeki havuzda yıkandık diye (yüzdüm diyemeyeceğim, sanırım küçük bir havuzdu ve bahçeyi sulamak amacıyla yapılmıştı.) annemin çok kızdığını anımsıyorum. Kızgınlığı yanımızda erkek çocukların da oluşunaydı sanırım. Yanılmıyorsam 6-7 yaşlarındaydık o zaman. Elbiselerimizle girip oynamıştık hep birlikte... Çok eğlendiğim bir günde dayak yemiştim annemden. Daha sonra yaramazlık yapınca babamın eve gelişini bekler olmuştum. Saat 17.00 gibi babam eve gelirdi ve ben onu karşılamaya giderdim. Yolda babamla yarış yapardık koşarak. Onu geçmek beni sevindirirdi. Eve birlikte girince annemin kızgınlığı da geçmiş olurdu. Yalnız eve girmeden mutlaka bahçedeki suyla elimizi, yüzümüzü, ayaklarımızı yıkardık. Başka türlü eve girme şansımız olmazdı...

Televizyon yoktu, bilgisayar yoktu, telefon yoktu evde... Ancak ben telefonla yine de ilkokulda tanıştım.
Atatürk İlkokuluna gidiyordum. Bu okul, o dönemde Erzincan'ın en iyi okullarındandı. Ve tüm üstdüzey görevde olanların çocukları da bu okula gidiyordu.Benim babam Karayollarında işçiydi. Benim gibi olan arkadaşlarım da vardı, ayrım yapılmazdı. Jandarma Komutanının kızı yakın arkadaşımdı. Birbirimizin evine gidip gelirdik. Faytonla okuldan alırlardı bizi, güya ders çalışmak için giderdik onlara, ama en büyük oyuncağımız evlerindeki telefondu. Ve o telefonla Erzincan Valisinin oğlu sınıf arkadaşımızdı(Şahap Gazezoğlu)
,onu arardık başka isimle. Aklımızca işletmeye çalışırdık ve her seferinde de santraldeki görevliye yakalanırdık. Arkadaşıma "Babana şikayet edeceğim!" diyince telefonu kapatıp nasıl tanıdığına akıl sır erdiremezdik. Bir dahaki buluşmamızda yine aynı şekilde yakalanırdık. Vazgeçmezdik. Bildiğimiz tek numara oydu... "Semih Süldür, Paldur Küldür!" diye kızdırdığımız Başhekimin oğlunun numarasını bilseydik onu da işletmeyi düşünmüştük...

Radyo, çok önemliydi. Ajanslar dikkatle dinlenirdi, Yassı Ada duruşmalarında sesimizi çıkarmadan oturtulurduk. Büyükler dinlerdi. Radyosu olmayan komşular da bize gelirdi haberleri dinlemek için.
Arkası Yarın, radyo tiyatroları önemliydi. Bir de müzik doğal olarak dinlenirdi.

O dönemde, sinemaya çok gidilirdi. Gündüz bayanlar giderdi. Biz de saat 15.30'da okuldan çıkınca sinemaya giderdik, kapılar açık olurdu, filmlerin sonunu izler, annemizle birlikte eve dönerdik. Konserler de aynı şekilde okul çıkışı yarım da olsa dinlenirdi. Akşamları ailecek giderdik sinemaya. Köpeğimiz bize eşlik ederdi. Çıkışta da onca kalabalığın arasında bizi bulurdu...

Bizim çocukluğumuzda büyüklerin sözü çok geçerdi. Sadece sözü mü? Bir bakışla annemizin ne istediğini hemen anlardık. "Sen sus, gözlerin konuşsun!" örneği nasıl da konuşturmayı bilirlerdi gözlerini. Bir kez ben de çocuklarımın üzerinde denemek istemiştim de göz işaretini, dünya aleme duyurmuşlardı çocuklarım: "Anne n'oldu, niye öyle gözünü kırptın, niçin baktın bana öyle?!" diye soru yağmuruna tutmuşlardı beni. Bir daha mı tövbeler olsun, zamane çocukları bunlar...

Bizim kuşak şanslı mı şanssız mı bilmiyorum. Bildiğim ana-babanın sözünün geçtiği çağda çocuk; çocukların sözünün geçtiği dönemde ana-baba olduk. Şikayetçi miyim? Hayır, hiç değilim...

Ne çok söyleyecek sözüm varmış, bir kısmını paylaşabildim sizlerle... Ne yazdığımın farkında da değilim. Durup düşünmeden yazdım yazdım yazdım...

Çok teşekkürler RÜYAYLA'M... Beni çooookkk uzaklara taşıdın! Mutlandım, hüzünlendim, dağıldım, toparlandım ve sonunda yazıyı tamamladım. Bitti mi?
Biter mi? Kimbilir daha neler neler var unutulan, gün ışığına çıkmayı bekleyen...

Şimdi mimleme sırası bende... Acaba bu mimi kimler yazmadı ki? Yazmayan herkese mimliyorum. Lütfen yazın, çok güzel bir mim.





Bu yazıyı okuyan ve "çocukluğum" mimini yazmayan blogerler mimlendiniz, haberiniz olsun... Hadi bakalım bekliyorum... Kolay gelsin...


11 Şubat 2009 Çarşamba

ZONGULDAK'TA MADEN KAZASINDA ÖLDÜLER


DİLEK: ZONGULDAK ZONGULDAK VURUR YÜREĞİM
Yukarıda link verdiğim yazıyı 3 Kasım 2008 tarihinde yazmışım. "Zonguldak Zonguldak Vurur Yüreğim" yazının başlığı... Şimdi neden mi hatırladım bu yazımı?

O sıra maden ocaklarında çalıştırılacak işçilerin sınavı yapılıyordu. Kazananlar mutlu, diğerleri mutsuz olacak diye yazdıktan sonra eklemişim:

"Dilerim olmaz, ama bu durum ocaktaki bir iş kazasıyla tersine dönmez!!!!

Ve ne yazık ki dileğim gerçekleşmedi. Madendeki kazada sınavı kazanıp ocak ayında işe başlayan iki madenci iş kazasında yaşama veda ett! Güle oynaya girdikleri maden ocağından,
"Al bayraklı cenazeler" olarak geri döndüler...

Aşağıdaki o yazımdan bir bölüm sadece...

Yalnız olayın bir başka boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Üç bin kişinin, madende kazmacı olarak alınacağı bu sınava, kaç kişi başvurmuş dersiniz? Otuz yedi bin yüz doksan altı kişi. Otuz yaşın altında bu kadar kişi. Otuz yaşını geçenler başvuramıyor.Ayrıca Zonguldak nüfusuna kayıtlı olmak ya da Zonguldak'ta oturma koşulu var başvurabilmek için. Bir de sınırlama olmasaydı kimbilir kaç kişi olacaktılar? İnanılır gibi değil! Ve içlerinde üniversite mezunları da var.

Adayların avuçlarına bakılacak, kocaman direkler taşıttırılacak, kazma-kürek-balta kullanmalarına bakılacak, boy-kilo orantısı alınacak. Kısaca fiziksel güçleri sınanacak. Buradan başarıyla geçenler arasından çekilecek kurra ile üç bin kişi maden ocağında kazmacı olmaya hak kazanacak. Bunlar mutlu, sınavı kazanamayan otuz dört bin yüz doksan altı kişi mutsuz olacak. Dilerim olmaz, ama bu durum, ocaktaki bir iş kazasıyla tersine de dönebilir ne yazık ki...


Katarlarım al bayraklı cenazelerim
Kimi ağlar ekmek ekmek ne bilem
Kimi ağlar okul okul ne bilsin
Ne bilsin grizuyu, grevi, sendikayı Kemal'im
Ne bilsin yoksul yetim

10 Şubat 2009 Salı

YOKTU YOOOOKKK

Gece yarısı ağlama sesiyle uyandım. Yatağımdan fırladım. Her yer karanlık, göz gözü görmüyor, zifiri karanlık...

Gözlerim yarı aralık, bir yerlere çarpa çarpa koştum! O odaya baktım, bu odaya baktım, şu odaya baktım; yoktu yookk! Oda aynı oda değildi, neresi burası, ben kimin, ağlayan kim? Dinledim, dinledim, bir daha dinledim... Ağlayan da yoktu yookk!

Yattım, hemen uyumuşum. Bir iki saat geçti geçmedi, yine aynı ses! Ağlıyor, çok ağlıyor! Gözlerimi açamıyorum, ağlama sesi şiddetleniyor!

Piş piş piiişşşş, diyorum, susmuyor! Eeee eeeee nesi var, benim yavrumun uykusu var; uyusunda büyüsün, tıpış tıpış yürüsün, okullara gitsin ninni ninnniiiii! Hayır etkisi yok! E eeee e Allah uykularını ver Allah! diyorum, susmuyor... Dandini dandini danalı bebek, benim de kızım kınalı bebek, faydasız...

Çayırda buldum seni, kendime aldım seni, ellere vermem seni diye avazım çıktığı kadar bağırarak söylüyorum; duymuyor.

Birde de gel, ikide de gel, üçte de gel; dörtte de bineriz faytona, beşte de gideriz attaya... Yok yok susmuyor, susturamazsın beni, diye direniyor!

Çıt çıt çıt çıt çedene de, sar bedeni bedene; dünya dolu yar olsa da alacağın bi dene, bi dene, bir taneeee...

Sustu... Ses gelmiyor artık...

Ben uyandım. Evimdeyim, kendi yatağımdayım. Yağmur Bebek İstanbul'da dünyalar tatlısı anne-babasının kollarında mışıl mışıl uyuyordur umarım.

Peki yastığım neden ıslak?

4 Şubat 2009 Çarşamba

MEDİKAL PARK HASTANE Mİ?


Ara ara ağrıyan dişim 29 Ocak 2009 Perşembe günü dayanılmaz bir hal alınca diş doktoruna gitmeye karar verdim. Saat 19.00-19.30 sıraları olduğu için internetten uygun hastane ararken Medical Park Hastanesine rastladım. Daha önce gelip geçerken de gözüme çarpıyordu kocaman yazısı. Baktık diş kliniği de varmış ve telofon ettiğimizde 24 saat hizmet verdiklerini öğrenince 'ohh nihayet kurtulacağım!' diye düşünüp sevinmiştim.

Sevinmiştim, ama sevincim kursağımda kaldı. Göztepe'deki hastanenin diş bölümüne gittik damadımla. Hemen girişteki bölümde suratsız mı suratsız gençten bir adam oturuyordu. Yaklaştık, biraz bekledik. Adamın tındığı yok! Diş için gelmiştik, diyince yüzümüze bakmadan :

"Muayene ücreti 25; film çekilirse 50 daha alıyoruz(!) dedi sert sert.

" Emekli sandığıyla anlaşmanız var mı ?" dedim.

Kısa ve net :

"Yok!" dedi, aynı sertlikle...

Bu arada ben her şeye razıyım, yeter ki dayanılmaz bu ağrıdan kurtulayım.
"Getir ben çekeyim." dese olur diyeceğim bu sevimsiz adama... Anlayın halimi!

"İçeri geçin!" diye buyurunca gösterdiği odaya girdik. Genç bir bayan doktor(ya da öğrenci ,hemşire de olabilir) geldi, dişçi koltuğuna oturmamı söyledi. Ardından da "Neyiniz var?" sorusunu yöneltti. Ağrıyı tanımlamamı istedi. Ben de çok şiddetli olduğunu, sağ üst köşedeki dişimin ağrıdığını, başıma ve kulağıma da ağrının vurduğunu anlattım acınası halimle. Doktor ne dese beğenirsiniz?

"Hiç böyle ağrı duymamıştım. Sizi filme göndereceğim!"

"Gönder gönder, yeter ki ağrım biraz dinsin!" modundayım ben. Zaten girişte bunun kaçınılmaz olduğunu sinirli, garip görevli bize hissettirmişti. Hazırdık yani.

Bir üst kata çıktık. Beni bir odaya aldı oradaki görevli. Üstüme kurşun geçirmez olduğunu söylediği bir gömlek giydirdi. Çenemi aletin uygun yerine yerleştirdi ve odadan çıktı. Alet etrafımda dönerek dişlerimin filmini çekti. İyi oldu bu, diye düşünürken görevli içeri girdi. Filmi alarak aşağı indik. Aynı bayanın yanına gittik:

"Sizi uzmana yönlendireceğim!" dedi.
"Peki." dedim.
"Ama bu saatte uzman olmaz!" dedi.
"Ne zaman olur?" dedim.
"Cumartesi 16.00'da dedi.

Ve başka hiçbir şey yapılmadan döndük eve geldik. Ağrı, aynı ağrı. Gitmeden aralıklı iki parol içmiştim, bu kez, evde iyi ki varmış, apranaks içtim de biraz rahatladım...

Cumartesi günü saat 16.00'da tekrar gittik hastaneye.

"Uzman sizi bekliyor!" dediler. Uzmanın odasına gidince, biraz hayal kırıklığı olmadı değil, ama içimden: "Akıl yaşta değil, baştadır" atasözünün geçmesine ses çıkarmadım da devamına izin vermedim (Aklı başa yaş getirir!)...

Neyse çok genç uzmana da ağrıyı anlattım istek üzerine. Sağ üst çenede 17. diş olabilir dedi. Kanal tedavisi 500, diş eti tedavisi 800 lira, uzun bir tedavi dedikten sonra uzun uzun; kalpten, böbreklerden, ciğerlerden ve sigaradan bahsetti de dişten bir daha sözetmedi.

"Öğrencim olsaydı, konu dışına çıktığı için, benden zayıf not alırdı kompozisyondan. Ama öğrencim değildi ve diş hariç her konuda benim kadar bilgisi vardı. Hastaneden dişimle ilgili film çekmek dışında hiçbir şey yapılmadan çıktık. Eve gelince bir apranaks daha içtim. Parası olan herkes her hastaneye gidebilir, tezimi güçlendirmiş oldum. Parası olmayanlar için yapacak pek bir şey yoktu zaten. Parası olanlar da müşteriydi ticarethane, pardon hastahane için...

Bense bu konuda nereye başvurabilirim arayışı içindeyim hala. Önerilere sonuna kadar açık, bekliyorum. Sizin hiç dişiniz ağrımadı mı?

2 Şubat 2009 Pazartesi

BİR GÜN ÖDER HESABI (Yediden Yetmiş Yediye Yaz Dostum-MİMİ)


Sevgili arkadaşım beni mimlemiş, çok teşekkür ederim. Ancak hem onun yazısını hen de Günceran'ın yazısını okuyunca, bu konuda ne yazarsam yazayım, onlarınki kadar güzel olamaz, duygusuna kapıldım. O nedenle de kısa yazacağım...

Barış Manço'yu ilk kez bir kartpostalda görmüştüm. Upuzun saçları ve elindeki gitarI dikkatimi çekmişti. Ve caddenin ortasında oturuyordu. Barış Manço ve Kurtalan Ekspres yazıyordu yanılmıyorsam kartın üstünde... Ben ilk gençlik yıllarımı yaşıyordum o sıralar... Ve " Dağlar Dağlar" dilimize düşmüştü:



"Dağlar dağlar yol ver geçem; sevdiğimi son kez olsun yakından görem!"

Kimbilir o sıralar neler çağrıştırıyordu bu şarkı benim yaştakilere!

Sonra "Adam Olacak Çocuk" lu yıllar... Her pazar ailecek televizyonun karşısında oturmalarımız, küçük kızımın: " Ben de, ben de katılmak istiyorum!" tutturmaları ve yazdığımız başvuru mektuplarının yanıtsız kalışı. Her hafta, belki bu sefer, bekleyişlerinin hüsranla sunuçlanışı! Küçük kızımıza çaresizce bahaneler uyduruşumuz! Binlerce ailenin yaptığı gibi...

"Sen gülünce güller açar gülpembe..."
"Domates biber patlıcan..."
"Arkadaşım eşek..."
"Bugün bayram,erken kalkın çocuklar..."
"Kol düğmeleri..."

Ve diğerleri ... Hepsi o dönemde zevkle dinlediğimiz, çocuklarımızın sevdiği şarkıları...

Ancak bugün düşündüğümde benim için en önemli şarkısı:

"Sarı çizmeli Memed Ağa bir gün öder hesabı. Yaz dostum..."

Ne dersiniz? Sarı çizmeli, ya da çizmesiz tüm ağalar bir gün öder mi hesabı?

Barış Manço'ya saygılarımla. Unutmadık, unutamadık, unutmayacağız... Eserleriyle yaşayacak tüm gerçek sanatçılar gibi...

Şimdi kimleri mimlesem acaba?

En iyisi "Yediden yetmiş yediye " herkesi mimlemek istiyorum.

Barış Manço sizin için ne ifade ediyor ?
Lütfen yaz dostum...