31 Mart 2009 Salı

DUMANLI DAĞLAR



"Siz söyleyin ey dumanlı dağlar!
Gönlüm neye gizli gizli ağlar?"


Muhsin Yazıcıoğlu'nun cenaze töreni yapılıyor bugün...

Bu güne değin ne Büyük Birlik Partisine ne de Yazıcıoğlu'na yakın oldum. Düşüncelerine de zaman zaman kızdım, eleştirdim.

Sivas Madımak otelindeki aydınlarımızı , insanlık dışı yaratıkların bilerek, isteyerek çıkardıkları yangınla canlı canlı yaktıkları olayla birlikte geldi aklıma bu parti. Kaçmak, canını kurtarmak amacıyla BBP'nin pencerelerinden içeri girmek isteyenlerin engellenmesi, hatta itilmek istenmesi, ölüme terk edilmesi hiç aklımdan çıkmadı.(Basından, TV'lerden öğrendik.)

Ama şimdi Muhsin Yazıcıoğlu'ndan ve Kahramanmaraş'ın Göksun ilçesinde düşen helikopter kazasında ölen ; donarak ölen, zamanında yetişemeyen yardım nedeniyle ölen insanlarımızın anısı karşısında utanıyorum. İnsanlık adına utanıyorum! Üzülüyorum...

Hiç kimse yanarak da , donarak da ölmesin... İki olayda da beklenen yardım gelmedi, gelemedi!..

Madımak, Sivas şehrinin göbeğindeydi, hava sıcak mı sıcaktı, 2 Temmuz'du...
Göksun, dağlar arasındaydı, hava soğuk mu soğuktu, 25 Mart'tı...


Kazada ölenlerin ailelerine, yakınlarına, sevenlerine, partililerine sabır diliyorum. Böyle utançlar yaşamak istemiyoruz toplum olarak. Kurtarmalıydık, kurtarabilmeliydik...


"Siz söyleyin ey dumanlı dağlar!
Gönlüm neye gizli gizli ağlar?"

30 Mart 2009 Pazartesi

AKLIMA İLK GELEN CÜMLELERİ YAZDIM (MİM)



Karşımda bir Türkiye haritası
Uzun uzun bakıyorum...

Üç tarafı deniz,
Denizin kıyıları aydınlık
Aydınlık yayıldı, yayılacak...


Aklıma ilk gelen cümleleri yazmak istiyorum.

Seçim, seçim, seçim
ve
Geçim, geçim, geçim
Diyor iç sesim, dış sesim durmadan.

Hiç aklımdan çıkmıyor ki!..

Bugün seçim, yarın geçim konuşulacak.
Bundan sonra daha zor mu olacak ?
Seçim için ertelenen geçim...

Biraz önce başbakanı dinledim televizyonda.

Sözleri bal, yüzü sirke satıyordu,
Yüzüne mi, sözüne mi inanacağımı bilemedim.


"Ankara Ankara güzel Ankara!"
Işıklar birden söndü baksana
Bilgisayarlar çöktü, anlasana!

"İstanbul'un orta yeri sinema
Garipliğim mahsunluğum duyurmayın anama"
Oğlu Kılıçdar coşmuş,
Durdursana!

"İzmir'in kavakları, dökülür yaprakları"
Bize de gavur diyenler
Toplasın sandıkları!

"Karadır kaşların ferman yazdırır"
Bu oy beni derin derin bezdirir.

Zonguldak Zonguldak vurur yüreğim...

"Yüz karası değil,
Kömür karası!
Böyle kazanılır,
Ekmek parası..."

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az mı gelecek yine?

Seçip seçip atıyordu çöplüğe...

" Amanı da tatlım benim amanı
Amanı da gül demetim amanı

Şu denizler şu göller
Akarsular akmazsular ülkesinde şu balık
Var da niçin
Tra lal la
Yok da neden
Tra lal lam"

Seçim seçim...

"Mühür mühür üstüne
Bu mühürün aslı ne?
Kim eğitmiş bu toprağı?

Vay benim ekmek ekmek dilenciliğim
Süt kuzusu suçsuzluğum vay benim.

Kilit kilit üstüne
Bu kilidin aslı ne?
Yağma talan korku kuşku!

Masal masal üstüne
Bu masalın aslı ne?
Yetmez mi türkülerim,
Masal benim neyime?

Vay benim düşazması kurtuluşlarım
Yol üstünde yolsuzluğum vay benim...

Mim'in mim'im üstüne
Bu mim'in aslı ne?
Gayyor beni sobelemiş,
Mim'i başım üstüne...

Aklına ilk gelenleri yaz, demiş.

Bugün pazar, 29 Mart
Karşımda Türkiye haritası,
Bakarım bakarım
Denizi görürüm,
Denizlerden yükselen güneş her yere yansısın derim...

Parpali, Rüyayla, pRncfrn, Günceran da
Mim'e katılsın isterim...


26 Mart 2009 Perşembe

BÜYÜK DÜŞÜN TÜRKİYE


Ben düşünemiyorum, oysa ne çok isterdim büyük düşünmeyi, düşünebilmeyi...

İstanbul'da iyiydim. Hem kişisel olarak, hem de toplumsal olarak. Televizyonu pek açmıyorduk. Kendi hayatımızı, kendi mutluluklarımızı yaşıyorduk. İçimden karar vermiştim. Dönünce de haberlerden uzak duracaktım. Deneyimlerimden biliyorum, ülkemizdeki haberler sağlığa zararlı, hele de ruh sağlığına!

Olmadı, tutamadım sözümü yine! Daha otobüste hastalık belirtileri başladı. İstanbul sokaklarını aklıma getirip rahatlamaya çalıştım. Her tarafta kocaman kocaman başbakanın resimleri , "Büyük Düşün Türkiye" uyarıları ve eskimiş, kirlenmiş seçim afişleri dalga dalga üstüme üstüme geliyordu düşüncelerimde! Karşımda da CNN televizyonu, hiç susmadan önce Ergenekon haberleri, ardından Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan helikopterin düşüş haberleri...Bin çeşit farklı haber! Öldü, yok ölmedi yaralı, ulaşıldı, az kaldı, Kayseri Valisi nefes alıyor, yola çıktı dedi. O dedi, bu dedi, ne dedi, uydur uydur söyle !

Akşam evde Uğur Dündar'ın çığlıkları, isyanı... Eşi Brezilya'ya hiç gitmediği halde Ergenekon savcısı ,dedikoduları da yazdığı için, Uğur Dündar'ın eşinin sık sık Brezilya'ya gittiği yalanı da eklemiş raporuna! Gel de büyük düşün ! Ben düşünmek istiyorum düşünemiyorum...

Başlayış o başlayış...

Bugün yine kanaldan kanala haber turları... En etkili ve yetkili büyük mü büyük görevlilerimiz açıklama yapıyor. Muhsin Yazıcıoğlu ve yanındakileri taşıyan helikopterin bulunması için devletin tüm olanakları seferber edilmiştir! Kardeşim bu uçak Sibirya'da mı düştü? Bu ülke bizim ülkemiz değil mi? Bütün olanaklar bu kadar aciz mi? Gazeteci telefonla hemen 112 acil servisi aramış, acil servis konuşmaları hiç de acil değil. Şarjım bitiyor, diyor tlf verimsiz kullanılıyor...

30 Saat sonra bile henüz helikoptere ulaşamamış bir büyük ülke, küçük insanların elinde böyle oluyormuş. Bu komedi bir parti başkanı ve milletvekili ile ilgili yaşanıyor. Sıradan bir insan olsaydı, durumun vahametini varın siz düşünün artık!

Bazı insanlar küçük makamlara da gelseler orayı büyütürler; bazıları da büyük, çok büyük makamlara da gelseler küçülür çok küçülürler...

Ben büyük düşünmek istiyorum, düşünemiyorum. Ancak pazar günü herkesin oy kullanmasını, kullanırken de çooookkkk derin düşünmesini istiyorum.

Geçen seçimde "oy kullanmayanlar partisi"olsaydı birinci parti olarak seçimi onlar kazanacaktı. Herkes yurttaşlık bilinciyle oyunu kullansın derim ben. Siz kullanmayınca hiç istemediklerinizi seçmiş olacaksınız...

"MİM" LERKEN MİMLENMEK


İlk kez bir mim başlattım. Üstelik blog listemdeki herkesi mimledim.
Bir ara ,ben de yazmalıyım, diye düşündüm, ama doğrusu zor geldi. Öğretmen kurnazlığına başvurayım, dedim tutmadı. Öğretmen kurnazlığı da neymiş diyenler için , meslek sırrı demeden, açıklayayım bari.

Öğrencilerimiz bilmediğimiz bir konuda soru yöneltince, "Aaa bunu bilmiyor musun? Sana ödev, araştır gel, arkadaşlarına da anlatırsın!" diye zaman kazanma yöntemi vardır. Bu arada öğretmen de konuyu araştırıp gerekli yanıtı hazırlamış olur. Ben de bu kurnazlığa yöneldim, ama kaçamadım.

Önce Özgür Anne, sonra da Cesetizleri beni uyardı. "Mimleyip yazmamak olmaz, biz de seni mimledik!" diyiverdiler. Çaresiz ben de yanıtlıyorum kendi mimimi...




"Yeteneğe çok saygı duymuyorum. Yetenek genetiktir. Önemli olan onunla ne yaptığınızdır." Martin Ritt



Alıştırma:

Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir.

Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir.

Cümleleri tamamlayın lütfen:


1. Çocukken .filmlerin ilk sahnelerini hep kaçırırdım. Çünkü annem sinemaya giderdi, biz de okuldan çıktıktan sonra sinemaya giderdik, kapılar açık olurdu, filmin sonlarına yetişirdik. Biraz daha büyüyünce cumartesi günleri arkadaşlarımızla sinemaya giderdik, ama bu kez de babamdan izin almak büyük sorundu. Nedense hep son anda "Hadi gidin! derdi, gittiğimizde film başlamış olurdu. Şimdilerde çocuklarla evde film izlerken de birkaç kez başa almak zorunda kalıyorlar. Ocağı kısayım, çayları doldurayım diyerek mutfak seferleri yapıyorum. Alışkanlık mı yaptı nedir? İyi ki başa alma gibi teknoloji harikası var. Evet ben çocukken filmlerin başını hep kaçırdım.


2. Çocukken .
kendime ait bir odadan............ yoksundum.


3. Çocukken kendime ait odam olmadığı için belli bir saatten sonra elektriği kapamam gerekiyordu, oysa okuduğum kitabı elimden bir türlü bırakamıyordum. Sokak lambasının ışığında, pencere kenarında hem okuyup hem de roman kahramanlarının acılarına ağlarken ............... yaralanmış olabilirim.


4. Çocukken........yazar
.............. olmayı hayal ederdim.


5. Çocukken ...daha çok kitabımın olmasını............ isterdim.


6. Evimizde asla yeterli ....paramız...... olmadı.


7. Çocukken daha fazla ....ilgiye....... ihtiyaç duyardım.


8. Bir daha asla ...annemi....... göremeyeceğim için üzgünüm.


9. Yıllar boyunca ....ülkemizin hak ettiği güzel günlere ulaşıp ulaşmayacağını..... merak ettim.


10. Annemin son günlerinde yanında olamadığım için, birlikte geçiremediğimiz zaman............. kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım.


Ohhh işte ben de yanıtladım, artık gönül rahatlığıyla sizlerinkini okuyabilirim. Bu arada mimi yanıtlayan ve yanıtlayacak olan bloger arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Ve şunu asla aklımızdan çıkarmayalım diyorum...

Hiçbir şey için çok geç değil.



23 Mart 2009 Pazartesi

HİÇBİR ZAMAN GEÇ DEĞİL (mimlendiniz)


"Yeteneğe çok saygı duymuyorum. Yetenek genetiktir. Önemli olan onunla ne yaptığınızdır." Martin Ritt



Alıştırma:

Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir.

Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir.

Cümleleri tamamlayın lütfen:


1. Çocukken ............... kaçırdım.
2. Çocukken ............... yoksundum.
3. Çocukken ............... yaralanmış olabilirim.
4. Çocukken ............... olmayı hayal ederdim.
5. Çocukken ............... isterdim.
6. Evimizde asla yeterli .......... olmadı.
7. Çocukken daha fazla ........... ihtiyaç duyardım.
8. Bir daha asla .......... göremeyeceğim için üzgünüm.
9. Yıllar boyunca ......... merak ettim.
10. ............. kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım.




Not: İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin (Julia Cameron) -
Tamamlanacak Cümleler alıntıdır.


Kimleri mi mimledim? "Blog Listem" de olan herkesi mimledim. Uygun olanlar yazsın lütfen...

Sevgilerimle...

19 Mart 2009 Perşembe

BANYO KEYFİ


Bir küçük insan banyo yapmayı bu kadar çok sever mi ki?
Yağmur Bebek çok seviyor.
Anneannesi de onu...

Banyodan sonra havlusıyla anneannesinin gucunda.
Bol bol öpüyorum, kokluyorum...
Doyamıyorum.

Doyulur mu ki?

17 Mart 2009 Salı

KUTLU OLSUN


Öğretmenlerden şikayet etmeyen mi var? Hele de o öğretmen bizim çocuğumuzun öğretmeniyse!

Oysa öğretmen sizin bizim gibi insan! Hani eskiden "Öğretmen bir mumdur; kendisi erir, ama etrafını aydınlatır..." denirdi ya o devri sona erdi.

Mum gibi eriyip ışık yayan öğretmenler yok artık. Eridi onlar, yok oldu. Yandı bitti kül oldu!..

Köy Enstitüleri kapatıldı. Sustuk!
Öğretmen okulları kapatıldı. Sustuk!
Eğitim Enstitüleri kapatıldı. Sustuk!

Artık öğretmen yetiştiren okulların diğerlerinden bir farkı kalmadı. Onlar da herkes gibi bir meslek sahibi olmak, işsiz kalmamak, çok çok para kazanmak isteğiyle yetiştiriliyor.

Herkes ektiğini biçiyor sonunda... Şimdi herkes gibi yetiştirilen 20-25 yaşındaki genç insandan mum gibi eriyen öğretmen olmasını beklemenin aymazlığını yaşıyoruz...

En yakınımızda, ulaşabileceğimiz kim var? Öğretmen! Eh o zaman vurun abalıya! O yine de elinden geleni yapmak için çırpınan genç insana! Asıl sorumluları yargılamak tehlikeli ve yasak!

Siz kolay olanı seçin! Ve rahatlayın...

16 Mart Öğretmen Okullarının Kuruluş Yıldönümüydü, herkese kutlu olsun!
Keşke kapatılmasaydı değil mi?

16 Mart 2009 Pazartesi

YAĞMUR BEBEKTEN YAĞMURLAR PRENSİNE



Sevgili PRCNDRN Abiciğim,

Ben çok büyüdüm biliyor musunuz? Anneannem, senin benim için yazdığın şiiri bana okudu, çok beğendim. Lütfen bana bir yeni şiir daha yazar mısın? Ama biraz bebekçe olsun, ben büyüdüm, ama o kadar da büyümedim sonunda... Hepsini anlayamadım.

Önceki şiir için de çok teşekkür ederim... Seni seviyorum Prncfrn Abicim...

Merakla senden haber bekliyorum. Biraz çabuk olur musun lütfen... Bak uyumadan bekliyorum... Hadiii ama...

15 Mart 2009 Pazar

OHHH İSTANBUL ve YAĞMUR



Yok çağırmadılar! Bekledik bekledik çok bekledik... Ha bugün çağıracaklar, ha yarın çağıracaklar diye diye bir ay olmuş buradan gideli. Beceremezler, yapamazlar, yorulurlar, sıkılırlar; çağırırlar dedik, ııhh yok çağırmadılar! Biz kendiliğimizden kalktık geldik...

Biz iyiyiz, ama isterseniz gelin, özledinizse gelin!

Özlenmez mi? Özledik, çok özledik; kalktık geldik işte. Gördük ki her şey yoluna girmiş, düzenler kurulmuş, işler tıkır tıkr yürüyor. Yağmur Bebek mutlu,annesi- babası mutlu ve de huzurlu...

Resimlerle, videolarla bir yere kadar oyalanıyor insan, avunuyor. Ama ya kokusu? Kokusu gelmiyor resimlerden, sadece buram buram özlem kokuyor, Yağmur kokmuyor, burnumun direğini sızlatıyor...

Öpmek, koklamak isteği dayanılmaz olunca kalktık geldik, kendiliğimizden. İsterseniz gelin dediler, istedik geldik işte... Üçüncü gün bugün, bugün pazar...

İstanbul çok güzel, Yağmur Bebek ondan da güzel (benim için)... Konuştu, konuşacak duygusu uyandırıyor ağız hareketleri. Bir çaba bir çaba ki sormayın gitsin. Sesler çıkarıyor, selerimize bebekçe yanıt veriyor, gülümsüyor, kahkaha atıyor.

Mutluluktan uçuruyor bizleri, mutluluk sarhoşu yapıyor...Haberlerden uzak kalmayı başarabilsek, ahh bunu başarabilsek...

Dedesi şu anda Yağmur Bebek'le oynuyor, ona şarkılar söylüyor:(Birini yazayım bari.)

"İstanbul'un Kız Kulesi , aman Allah!
Aşıklar iskelesi,
Kıyısında cananın ışıldıyor küpesi
(Kucağımda Yağmur'un ışıldıyor gözleri)

İstanbul'un Moda Koyunda
Canan benim boyumda
Kıskananlar kıskansın
Alacağım sonunda!

Canan ey, canan ey,
Yağmur ey, Yaaaağğmurr eyyy..."


Urfalı Babi, bir zamanlar söylüyormuş bu şarkıyı. Ben hiç dinlemedim, eşimden duydum sadece... Sizlerden duyan var mı?
İşte bu şarkı ,dedesi tarafından Yağmur Bebek için ninni haline dönüştürülmüş oldu. Umarım telif melif istemezler bizden...

Şimdi Yağmur'un sesini dinlemek istiyorum, izninizle...

13 Mart 2009 Cuma

BEN DELİ MİYİM?



Yoksa belamı mı arıyorum?

Şu sıralar bazı bloglarda 'mutluluk' sorgulanıyor, ben de keyifle okuyorum. Okurken de düşünüyorum. Sahi mutluluk nedir? Sonra da , Sen mutlu musun, sorusunu yöneltiyorum kendime. Ben mutlu muyum?

Tanıyanlar imrendiklerini söylüyor çoğu kez! Seni örnek alıyoruz, diyenler bile var arkadaşlarım arasında. Lütfen yanlış anlaşılmasın, bunu övünmek için söylemiyorum. Onlar beni mutlu sanıyor.

Oysa ben mutlu olamıyorum, olacağım da yok gibi görünüyor!..

Aslında mutlu olmam için her şey var. Ama deli miyim nedir, bir türlü mutluluğu tam anlamıyla yakalayamıyorum.

Şöyle hayatımı gözümün önünden geçiriyorum sorgulayan bakışlarımla, bir neden bulamıyorum mutsuzluğuma. Türk filmi gibi yaşamışım.

Sevdiğim meslekte otuz küsür yıl çalıştıktan sonra kendi isteğimle emekli olmuşum.

Kaç kişi bu kadar şanslı olabilir bilemiyorum. Eskiden neyse de günümüzde meslek seçimi tesadüflere bağlı. Ne bulursan artık! Hatta ne iş olsa yaparım, yeter ki iş olsun, a geldi dayandı, meslek seçimi...

Burada mutsuz olmamı gerektirecek bir durum göremiyorum kendi adıma.Siz görebiliyor musunuz?

Eş konusuna gelince, orada da durum parlak görünüyor.

Aşık olarak evlendiğim kişiyle otuz küsür yıl sevgiyle yürüyen bir beraberlik... Dile kolay geliyor, ama uzun bir süre, kolay değil. Kırılmalar, incinmeler olsa da kavgaların olmadığı bir yaşam... Mutlu sonla biten türk filmi tadında.

Biri yazlık, biri kışlık iki ev ,bir araba... Fazlasını ne yapayım ben, başa bela...

İki de en saygın üniversitelerden mezun olup hemen işe başlayan evlat... Bir de iyi mi iyi damat! Ohhh tatlı hayat.

Ve en önemlisi dünya tatlısı bir torun, Yağmur Bebek...

Ben deli miyim, neyim? Mutlu olmam için bu kadar güzel neden varken her şeye boşverip mutluluğumun tadını çıkaramıyorum. Neden neden neden?

Neden yetmiyor kişisel mutluluklarım? Mutlu olmam için başka ne lazım?
Söyler misiniz yoksa ben deli miyim?



Not: Bu yazımı Siyaset Meydanı'nda Erdal Sarızeybek'i dinledikten sonra yazdım.

11 Mart 2009 Çarşamba

YAŞASIN KEY KEY




Genç arkadaşlarım duydu mu bilmiyorum. Duysalar da ilgilenirler mi bunu da bilmiyorum. İlgilenseler ne işlerine yarayacak onu hiç bilmiyorum...

Gençlerin çoğu işsiz!.. İşleri olanlar da memur değil; özel takılıyorlar. Öğrenciler için değişen bir şeyler belki olur...

Yine de bencillik etmeyin lütfen. Bizim sevincimize siz de katılın!

Memura ve emekliye sıra gelmiş. Bir seferlik de olsa 300 TL yardım parası vereceklermiş! Duydum, çıldırdım! Ne zaman ne zaman diyip evin içinde turlamaya başladım. Başbakan bizi de 'yiğit' olarak görmeye başlamış. Halimizi anlamış!

"Yiğit muhtaç olmuş." dedi, gözlerim doldu. Hele bir de "Yoksulun sırtından doyan doyana!" deseydi kendimi artık hiç tutamazdım. Hüngür hüngür ağlamaya başlardım. Acıdı da "Yoksulun sırtından doyan doyana " bölümünü atladı çok şükür...

Padişahım Çok Yaşa, diyeceğim, diyemiyorum. Bu kadar iyilikten sonra "Bilmem söylesim mi söylemesem mi?"

Ayıp olacak ama ben yine de söyleyeceğim. Unutmuşlarsa belki anımsarlar.

Arkadaşlar, benim devletten alacağım var. Devlet bana borçlu! Borcunu ödemediği gibi, ne zaman ödeceğini de söylemiyor. Siz bilmezsiniz bunu, ama belki büyükleriniz de aynı durumdadır. Sorun onlara, bin ahh işitin.

Şu konut edindirme yardımından, yani KEY'lerden söz ediyorum. Bu bizim hakkımız. Hak edenlerin bir kısmının parasını verdiler, bir kısmınınkini vermediler...

Acaba diyorum bir kusur mu ettik ki hakkımız olan parayı vermediler? O parayı verselerdi şimdi yardıma bu kadar muhtaç olmazdık. Ağrıma gidiyor anlayacağınız.

Sonra da sırada kimler var diye düşünüyorum. Sanırım iş adamlarında sıra... Yandaşları demiyorum. Onlar sırasını baştan savdı. Aldılar alacakları kadarını...
Yandaş olmayanlar iş yerlerini kapatmaya başladı, çalışanları işten çıkardı ya, onlara da bikaç kuruş vermek lazım değil mi? Onların da çocukları var...

Ne güzel milletçe sadakaya muhtaç gül gibi geçinip duruyoruz!..


Bu arada anahaberleri izliyorum. Müzik dikkatimi çekiyor birden, Tolga Sağ söylüyor:

"Bunu duyan yürek nasıl dayana, nasıl dayana, dayana...

10 Mart 2009 Salı

ÖĞRETMENİM TUVALETE GİDEBİLİR MİYİM?


Blogger
yorum-duyuru:


Mahmut S dedi ki...

'' Öğretmenim, tuvalete gidebilir miyim?''

Yukarıdaki cümle, öğrenim hayatımız boyunca sıkça sorduğumuz sorunların başında geliyor, değil mi? Yıllar sonra, Adıyaman'ın Gerger İlçesi, Kaşyazı Köyündeki Karük İlköğretim Okulu'ndaki manzarayı "Haberturk İnternet Haber Sitesi'nde" görünce; ' Meğer şanslı azınlıktanmışız ' dedim kendi kendime.

Evet, yanlış duymadınız. Ben ve bu yazıyı okuyan sen, şanslı azınlıktanız. Anadolu'da bir çok okulun türlü fiziki sorunlarını, öğretmen eksikliğini duyardıkta, insanın en temel ihtiyaçlarından birisi olan tuvalet ihtiyacını gidermenin başlı başına bir sorun olduğunu aklımıza getirmezdik. Onca yetersizliklere rağmen Karük İlköğretim Okulu'ndaki bu çağdışı manzarayı eğitim neferimiz Ahmet Elmacı sayesinde öğrendik.

Haberturk İnternet Haber Sitesi'nde yayınlanan ' Tuvaletsiz Okul ' haberi bizi harekete geçirdi. Hem gelecek nesillere kalıcı bir temizlik alışkanlığı kazandırmak hem de okullarımızın olmazsa olmaz bu fiziki zorunluluğunu hayata geçirmek adına; www.okulumuzatuvalet.org sitesi altında '' Okulumuza Tuvalet '' adlı projeyi hazırladık.

Karük İlköğretim Okulu'ndaki bu geri kalmış manzara ne ilk ne de son...Fakat bu olumsuz manzarayı düzeltmek bizlerin elinde. Karük İlköğretim Okulu'nda olduğu gibi Anadolu'nun birçok köyünde çocuklar sizlerin desteklerini bekliyor... '' Okulumuza Tuvalet '' projesi ile sizde bu harekete ortak olun...

www.okulumuzatuvalet.org
destek@okulumuzatuvalet.org

10 Mart 2009 Salı 11:38


****


Yanıt-yorumum:

Sil
Blogger aysema dedi ki...

Sayın Mahmut S,

Hoşgeldiniz. Gönderinizi okudum.

Daha önce de öğretmen ve öğrenci arasındaki "tuvalet" sözcüğünün doğru kullanımıyla ilgili "Öğretmenim tuvalete gidebilir miyim?" videosunu izlemiştim.

Öğretmen de öğrenci de çok sevimli.Öğretmenimizin bu konudaki çabası güzel. Yapması gerekeni yapmış. Tüm gerçek öğretmenler buna benzer pek çok örnekle karşılaşmışlardır. Başkalarına ilginç gelen bu örnek, biz öğretmenler için sıradandır. Biz daha neler gördük, diyecek kadar da deneyimli bir öğretmen eskisiyim. Bununla da gurur duyuyorum.

İlk kez yorum yapan kişilere yanıt yazmadan önce sitelerini ziyaret ederim genelde. Size de gelmek istedim, kapınızı kapalı buldum, neden?

Sadece davetli kişilere açık bir sitenin sahibi olarak nasıl herkesi yaptığınız yardım kampanyasına davet etme cesaretini gösterdiniz, anlayamadım doğrusu.

Size güvenmemiz için sizi tanımamız gerekmiyor mu? Deniz Feneri konusuna nasıl baktığınızı da bilmek isterim.İçimde farklı baktığımıza dair hisler uyandı nedense. Gizlilik bende kuşku uyandırıyor.

Siz gizli olacaksınız, bizden açık açık yardım bekleyeceksiniz! Bu şuna benziyor: Kendi eşini insan içine çıkarmayıp başkalarının eşlerinin olduğu toplantılara yalnız giden erkeklere benziyor. Güven duygusunu zedeliyor...

Daha şeffaf olursanız destek konusunu bir kez daha düşünebilirim.

Okullarımızın, öğretmenlerimizin ve sevgili yavrularımızın sorunları tuvalet sözcüğüyle sınırlanmayacak kadar büyük. Gücünüz yetiyorsa bu konularda çalışma yapınız diyorum. Destek benden...

Okul binası adam gibi olursa tuvaleti de olur. Tek başına tuvalet kampanyası bu işin kokusunun çıktığını gösteriyor. Depreme dayanıksız okul binaları büyük şehirlerimizi süslüyor. Denizli Valisi'nin yanlışlıkla da olsa okulları deprem olacak diye tatil etmesiyle ilgili eleştirilere verdiği yanıtı ben duydum. Depreme (5 şiddetinde), dayanıksız çok sayıdaki okulları gözden geçirmek için tatil yaptık dedi. Siz merak ediyor musunuz bilmiyorum, ama ben merak ediyorum. Ne yapıyorlar bu konuda?

Köylerimize, köy öğretmenlerimize saygım büyük. Gerçi köy öğretmenleri de yok artık. Öğretmenler köylerden uzaklaşıyor, bölge okullarında toplanıyor. Anlayacağınız köylülerimiz öğretmenle tanışmıyor artık.

Blogunuza giremediğim için yanıtınızı buradan verirseniz sevinirim.

Bekliyorum efendim.

10 Mart 2009 Salı 13:22



Bloguma gelen 'yorum-duyuruyu' önce orada yanıtladım. Ancak konunun önemli olduğunu düşünerek açık açık duyurmaya karar verdim. Sizler de okuyun istedim. Belki de ben yanılıyorumdur, haksızlık yapmak istemem.

Sil


DAHA NELER

"Bilim ve Teknik Dergisi’nin Mart sayısı kapağı ve içeriği basım aşamasında değiştirildi. Bir haftalık gecikmeyle yayımlanan derginin Evrim Teorisi’nin babası Darwin için özel olarak hazırlanan sayısı TÜBİTAK üst yönetimi tarafından veto edildi. Derginin yayın kurulu üyeliğini de yapan, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Ömer Cebeci, Bilim ve Teknik Dergisi’nin Darwin’i anlatan 15 sayfalık bölümünün basımdan önce çıkartılmasını sağladı. Saygın derginin kapağı da apar topar değiştirilerek, yerine Küresel İklim Değişikliği ile ilgili bilgiler konuldu. Böylelikle Bilim ve Teknik Dergisi, tarihinde ilk defa sansüre uğradı.


Değiştirilen Kapak

Yapılan İlk Kapak

Yukarıdaki haber ve resimleri Hürriyet Gazetesinden aynen aldım... Televizyonda da izledim. Sadece "Daha Neler Göreceğiz?" diyorum...

9 Mart 2009 Pazartesi

EN AYI KİM


Bir zamanlar bir devletlimiz seçim zaferinin hemen ertesinde peş peşe zamlar yapmıştı.

Gazeteciler: " Bu kadar acildiyse neden seçime kadar beklediniz? " diye sordu.
Devletlimiz: " Seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim?!" diye yanıtladı.

SORU: Bu durumda en-ayi kim oluyor?


Dolar 1.82'yi gördü şu an, hızla yükseliyor.
Kriz gümbür gümbür bağırıyor!
Sağır sultanlar bile duydu,
Duymaz gibi davransalar da...

İşsizlik,yoksulluk
ve
Bunların doğal nedeni yolsuzluk...

Halk neden bu kadar meydanlara toplanıyor,
Görmüyor mu, yaşamıyor mu, sıkıntı çekmiyor mu?
Derken haber patladı!

Televizyonlarda gazetecilerin önünde
Muhalefetle karşı karşıya gelmekten kaçınanların
Seçim meydanlarındaki görüntüleri de hileliymiş!
Meğer, gavur icadı teknolojinin nimetinden yararlanıp
Meydanın boşluklarını insanla doldurmuşlar bilgisayar hilesiyle...
Pes doğrusu!

Seçimin dürüstçe yapılacağından kuşkulanan yok mu aranızda?
Ben kuşkuluyum.

Yoksa En Ayı ben miyim?

8 Mart 2009 Pazar

ERKEK OL



Evet 8 Mart bugün... Bitmeden yazmalıyım...

Pek çok yerde kadınlar konuştu, en çok da erkekler... Kutlamalar yapıldı, kadınların ne denli önemli olduğu vurgulandı hep.Çiçekler alındı, yemeklere çıkıldı, bir günlük de olsa, sen otur ben yaparımlar, yaşandı. Ama yarın değişen bir şey olacak mı derseniz? Ben olmayacak derim. Herkes bildiği yolda yürüyecek.

Bu konuda, erkek bakışını taa temelden değiştiremediğimiz sürece durum aynı ya da daha geri olacak.

Ve üzülerek eklemeliyim ki erkek bakışının sadece gerici dediğimiz kesimde değil; ilerici, çağdaş dediklerimizin çoğunda da egemen olduğunu görüyoruz.


Bir arkadaşla konuşuyoruz. Kadınlar Günü'yle ilgili değil konumuz.

Her zaman gittiği .......... Derneği'nde yaşadığı bir olayı anlattı arkadaşımız. Yazımı da bu olay üzerine yazmaya karar verdim.

Konu basit :

Oraya ara sıra gelen bir kişi yemek yerken, yönetici durumundaki kişiyi çağırıp menüye baklagilleri de almasını söylüyor. Yönetici olan arkadaş da hafta sonları menüsünde olduğunu , o günlerde gelirse yiyebileceğini belirtiyor. Karşıdaki kişi ısrarla hafta içi de olsun, hafta sonu evdeyiz diyor.

Yönetici arkadaş biraz da sinirlenerek:

"Erkek ol, kuru fasulyeyi karına pişirt; ya da kendin pişir!"

diyor!

Olayı anlatan arkadaşım yöneticiye hayran olduğunu söylüyor, ne güzel yanıt verdi! diye de anlatıyor.

Bu sözde ne var da diyebilirsiniz, ama ben diyemiyorum. Bence düğüm burada atılıyor, diğer olaylarla beslenerek kör düğüm oluyor... "Karnından sıpayı, sırtından sopayı..." ya kadar gelip dayanıyor sorunlar.

Söyler misiniz, Erkek Olmak'ın kuru fasulye pişirtmekle ne ilgisi var?

Erkek olmanın da kadın olmanın da ilk adımı İNSAN OLMAK'tan geçiyor.

Önce insan olmayı öğrenmeliyiz değil mi?

AH BİZ KADINLAR






Yoruldum, hem de çok...

Bugün benim günümdü... Yoo, hayır bugün değil dün demem gerekiyor, çünkü saat 01. 30 şu an. Ve ben yeni oturdum!

Bugün 8 Mart, Dünya Kadınlar Günü. Dün, benim günümdü... Üç günlük koşuşturmanın ardından nihayet oturabildim. Biraz sonra da uyuyacağım. Yorgunum dedim ya! Yorgun, ama mutlu...

Düşünüyorum da kadınların kadınlara yaptığı eziyeti, başka hiç kimse yapmıyor! Valla ben kendi adıma söyleyeyim bugüne kadar erkeklerden beni üzen olmadı. Ne çektimse kadınlardan çektim. Hem de gönüllü olarak!

İstanbul dönüşü eşimle birlikte bütün evi temizledik. Sağ olsun eşim. Halıları , koltukları o yıkadı makinayla. Perdeleri ben yıkadım makinayla. Tülleri ütülemedim, güneşlikleri ütüledim; çıkarma ve asma işini eşim yaptı. Ve diğer işleri de birlikte yaptık. Anlayacağınız evimiz tertemizdi.

Yok, olur mu? Misafir gelecek ya, ben evin içinde koşturmaya başladım yeniden, eşimi de peşimden sürükleyerek. Gerçi ona fazla iş düşmedi. Alışverişin büyük bir kısmını birlikte yaptık. Unutulan, eksik kalanları da eşim tamamladı. Bir de evi süpürdü, elektrik süpürgesiyle. Haa fırını yakma işi de ona kaldı. Çünkü benim ellerim hep yağlıydı o sıralar. Bir de elim yağlı olduğu için, aaa şunu verir misin, gibi küçük ricalarım da oldu arasıra...

Ev dip köşe temizlendi. Sanki gelen misafirler müfettiş de teftişe geliyorlar. Kirli dosyalıların Kemal Kılıçdaroğlu'ndan korktukları gibi, biz kadınlar da konuk kadınlardan, nedense, öyle korkuyoruz. Bakıyorlar mı her köşeye? Hayır. Gerçi bir iki derin gözlem sahibi olanlarımız varsa da çoğumuz bakmıyoruz. Bakmıyoruz da yine de içimiz rahat etmiyor. Her yer, ama her yer tertemiz olacak! Ben de bu kurala uydum.

Evin temiz olması yetmiyor ki, bir de konukların en iyi şekilde ağırlanması var. Bütün marifetler ortaya dökülmeli değil mi efendim. Hele bir de bu sıralar televizyonlarda yemek yarışması varmış ki, işimizi iyice güçleştirdi.

Geçenlerde arkadaşa gitmiştik topluca. Ben uzun zamandır gidememiştim. Özlemişim de, her şeye bayıldım!.. Ben övdükçe diğer arkadaşlar bin türlü eleştiri getiriyorlardı, o güzelim mamalara. Ya n'oluyorsunuz, dedim; hep birlikte güldüler bana! Meğer yemek programının formatı böyleymiş, beğensen de eleştireceksin! Dur bi bakayım, dedim ve baktım o programa. Keşke bakmasaymışım! İyice eteklerim tutuştu, yandım ki ne yandım !..

Bana "Sen kısır yap. Senin kısırın gibisi yok, özledik!" dediler de biraz rahatladım. Ve kısır yaptım. İşte kısırımız! Yemek gibi olmasa da bakmak da iyidir, resmini çektim sizler için...


Tabi iş kısırla bitmiyor ki... Börekler de yapmak gerekiyor. İki çeşit börek yaptım.

Biri kıymalı:
Soğanı ve kıymayı kavurdum. Ayrı bir tencerede küp şeklinde doğradığım havuç ve patatesleri haşladım, suyunu süzdükten sonra kavrulmuş kıymanın içine koydum. Biraz bezelye ekledim. Baharatlarını, tuzunu da katınca iç hazırdı. O soğurken ben yufkalara süreceğim harcı hazıladım. 2 yumurta, yoğurt,süt, yağ karışımı. Sonra da bir yufkayı masaya serdim, üstüne hazırladığım harçtan sürdüm. Kenarlarını katlayarak kare şekline getirip dörde böldüm. Yine harç sürdükten sonra içlerine hazırladığım içten koyup köşelerini birleştirip yağladığım tepsiye ters çevirerek koydum. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi bir yufkadan dört börek yapmış oldum. Tepsi dolunca üzerlerine aynı harçtan sürdüm. Ve çörek otu serptim. Eşimin yaktığı fırında pişirdim. Onlar da böyle oldular. Buyrun bakın...




İkinci böreğim peynirli:
İçine beyaz peynir ve kaşar peyniri koydum. Bir de maydanoz doğal olarak. Diğer börek için hazırladığım harcı buna da kullandım. Bu kez yufkaları kırıştırıp bütün olarak tepsiye koydum. Aralarına bol harç sürdüm. Orta kata da peynirli içi yaydım. Yine üstüne aynı harçtan koydum ve susam serptim bolca. Çok da lezzetli oldu. Bakın:



Ve tatlılar... Ne yazık ki onların resmini yayınlayamayacağım. Çikolatalı kek ve dondurmalı pasta yapmıştım tatlı olarak. Önceden resmini çekseydim iyi olacaktı, ama hiç zamanın yoktu. Üstte yayınladıklarım artanlar. Artan tatlıların şekli şemali bozuldu, insan içine çıkacak hali kalmadı. Dikkatli olanlar ilk resimde kalan parçalarını fark etmişlerdir umarım.

Neyse efendim, kabül günüm bitti, ama bunun bir de akşamı var değil mi? Diğerleri gitti, birine sen otur daha dedim. Akşam eşim eşini de alarak geldi. Dünden planlamıştık bunu. Onun için de hazılığım vardı.

Zeytinyağlı kereviz yapmıştım.Bir de tavuklu yemek... Tavuk bifteklerini ve patates dilimlerini kızartıp tencereye dizmiştim. Üzerine de
ayırdığım bezelyeleri, domates dilimlerini vs koyup hafif pişirmiştim. Bol salata, yoğurt, yukarda gördüklerinizden derken akşam misafirlerimizi de ağırlamış olduk.

Biraz önce yolcu ettik dostlarımızı. Masayı topla, çöpleri dök, bulaşık makinasını doldur boşalt, ortalığı düzenle, blog için resim çek derken baktım bugün olmuş. Yani Dünya Kadınlar Günü... Eee ne kaldı geriye? Bugünü kutlamak.

Herkesin Dünya Kadınlar Günü Kutlu Olsun...

"Herkesin" sözcüğünü kasıtlı olarak kullandım.Çünkü kadınları mutlu ederseniz sizler de mutlu olursunuz. Benden hatırlatması...

6 Mart 2009 Cuma

BANA BİR DOKTOR LAZIM





Çok üzgünüm!

Mustafa Balbay da tutuklanmış. O da "Ergenekon"cuymuş!

Suçu,
"Anayasa" yı silah zoruyla değiştirmekmiş.
Olabilir mi?
Neden olmasın?

"Kalem kılıçtan keskindir", demiş atalarımız...

Balbay'ı uzun yıllardır okuyorum.
Kendine özgü hoş bir üslup var yazılarında.
Özgün,
Kimseninkine benzemeyen.
Bu özelliğini seviyorum.

Peki neyi savunuyor yazılarında?
Çağdaş, demokratik,laik,hukuk devletini.
Atatürk'ün ilke ve devrimlerini,
Atatürk milliyetçiliğini.
Ve ulus devleti...
Bu düşüncelerini beğeniyorum.

Mustafa Balbay tutuklanmış!
Çok üzüldüm.
Ama tüm bu karmaşaya rağmen
Hukuka güvenmek istiyorum.
Tüm davaların tez zamanda sonuçlanmasını diliyorum.

*******


Haaa aklıma gelmişken ekleyeyim. Hükümetimiz yakında Anayasa'yı değiştirme çalışmalarına başlayacakmış. Anayasamızın "Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez" maddelerini değiştirmenin yolları araştırılıyormuş.

Ben bu konuda "Ahsen Hanım"ın üstün yeteneğine başvurmalarını öneriyorum.
Eşi için yaptı, başarısını kanıtladı.
Bir kez de Türkiye Cumhuriyeti için yapsın bunu...
Unutmasın!

Kendisi de artık sadece bakan beye ait değil,
Tüm ulusa mal olmuştur
Dünden sonra...

Hadi Ahsen Hanım!
Yat bir kez daha istiareye...

Kör gözlerimiz açılsın.
Susan dillerimiz çözülsün.
Aklımız tez zamanda başımıza gelsin...

Üzgünüm çok!
Aklımı yitiriyorum.
Bana bir doktor lazım!..

5 Mart 2009 Perşembe

RABBİME SORDUM


Sayın Maliye Bakanımız' a kavuştuk çok şükür... Kendisine geçmiş olsun diyoruz.

Eşi Ahsen Hanım hava alanında duygu ve düşüncelerini anlatıyor coşkuyla:

" Rabbime sordum, nerede ameliyat olusa Bakanımızı bu millete bağışlarsın, diye. Rabbim içime doğurdu, Amerika'da ameliyat olmasına karar verdik!


Ya diğer hastaların da içine Amerika doğarsa?

Hepimiz gidemeyeceğimize göre biz de Amerika mı olsak?!

4 Mart 2009 Çarşamba

BİLE BİLE LADES


Manisa'da protokol'de ŞEYH


(Resim gazete Vatan'dan alınmıştır.)

http://w9.gazetevatan.com/newpics/news/030320091845371381955_2.jpg***
YUKARIDAKİ RESİM GÜNÜMÜZDEN

Tarih: 3 MART 2009


BİR DE DÜNE BAKALIM MI?


1 Kasım 1922:
Saltanat Kaldırıldı.
17 Kasım 1922:
Son Osmanlı Padişahı Kaçmıştı.
24 Temmuz 1923:
Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

29 EKİM 1923:
CUMHURİYETİN İLANI


3 MART 1924:
Halifeliğin Kaldırılması Hakkındaki Kanunun Kabül Edilmesi.
3 MART 1924:
Tevhid-i Tedrisat Kanununun Kabulü
(Eğitim Birliği Yasası)


******


"Solundan medet kesik
Sağın kum çölü


Davul çalın davul çalın çocuklar
Uyandırın fırtınayı çocuklar
Dağıtın karanlığı

Bu sessizlik bu susku
Bile bile lades bu

Davul çalın davul çalın çocuklar
Halay çekin halay çekin çocuklar

Şarkı türkü gürültü

Çalkalayın bataklığı çocuklar
Dağıtın karanlığı çocuklar..."


Hasan Hüseyin
Dur Biraz da Ben Sorayım


3 Mart 2009 Salı

DEĞİŞEN NE VAR?

http://www.9sn.net/resim/Celsus-kutuphanesi_Efes-Izmir.jpg




Yıllar yıllar önce sıcak bir yaz günü Efes'i geziyorduk. Rehberimiz harika bir bayandı. O, bıkmadan yorulmadan anlatıyor; bizler de ilgiyle dinliyor ve geziyorduk.

Çok yorulmuştuk, taştan sedir diyebileceğimiz oturmalık bir yere gelmiştik. Hepimiz çöker gibi oturuverdik. Rehberimiz gülerek:

"Şu oturduğunuz yer var ya, tuvaletmiş eskiden!"

diyince ister istemez ayağa kalktık. Kalkınca da aralıklarla dizilmiş yuvarlak delikleri gördük. O, anlatmaya devam etti:

"Aslında burası asilzadelerin tuvaletiymiş. Yan yana oturarak hem ihtiyaçlarını gideriyorlarmış hem de sohbet ediyorlarmış. Ancak taşlar soğuk olduğu için önce köleleri oturtuyorlarmış; ısınınca da kendileri oturuyormuş!"


Bu anı, televizyonda haberleri izlerken aklıma geliverdi.

Başbakanımızın protokol sırasının ortasındaki koltuğuna, o gelinceğe değin, korumasını oturttular... Koltuk ıslanmasın diye!

Söyler misiniz, değişen bir şey var mı?

2 Mart 2009 Pazartesi

PİŞMANLIK


ey gecikmiş koca kerem
ey çağdışı koca aptal
sen bir sevda ustasıydın
bir özlem kuyumcusu
nasıl kandın o renklere
nasıl aldandın
o yapay derinlikler nasıl yanılttı seni
nasıl gittin ardından o gölge oyunlarının


sevdin onu-ne saklarsın-sever gibi akşam bulutlarını
gömdün onu-ne gizlersin-gömer gibi akşam bulutlarına


hasan hüseyin
acılara tutunmak

1 Mart 2009 Pazar

AĞLAŞTIK SADECE


Gülmekle ağlamak kardeş... Ve hepsi biz insanlar için.

Sabah "Gülümse" yazısına bağlantı verdim, akşam "Ağlaştık" yazısını yazıyorum. "Bu ne yaman çelişki anne!" diyeceğim Ahmet Kaya gibi...

İkisi de paylaşmak sonunda. Birincisi daha kolay. Ya ikincisi ? Bazan öyle zor, öyle zor ki...

24 Yaşındaki oğlunu kaybetmiş bir anneyi kim, nasıl teselli edebilir ki? Hangi söz, hangi davranış işe yarar ki!..

"Keşke hasta olsaydı, birkaç gün baksaydım; kokusuna doysaydım!" diye ağlayan, yakınan, isyan eden, "Ben ne suç işledim ki bu başıma geldi !" çığlıkları yüreklerde yaralar açan bir anne!..

Dokuz yıl tedavilerden sonra dünyaya gelen bir bebek, annesinin bebeği, 24 yaşına geldiğinde trafik kazasında uçuyor bir anda... Üniversite son sınıfta!

Amasra'ya gittik onlara. Diyemedim, hiçbir şey söyleyemedim. Sadece sarılıp birlikte ağlaştık. ağlaştık, ağlaştık...

SEZİ-YORUM: GÜLÜMSE

SEZİ-YORUM: GÜLÜMSE


"Belki de çok küçük bir gülümseme çok şeyi değiştirebilir"
Kısa film. Ben izlemiştim, yine yine yine izledim.
Siz de izledinizse bile yine yine yine izleyin.

"Farkındalığımızı Tetikliyor." Hepimizin buna gereksinimi var...

Teşekkürler Sezi-yorum(Zihni Bey)' a gitsin. Hatırlattığı için...