30 Nisan 2009 Perşembe

KANLI 1 MAYIS 1977

Gazete Haberlerinden Alıntı:


" 1 Mayıs Kanlı Bitti."

" Törene Yüzbinlerce Kişi Katıldı."

" 33 Ölü..."
.....


Muhabirler olayları kamuoyuna şöyle yansıttılar:

"Son dakikalarda patlak veren kanlı olaya kadar 1 Mayıs İşçi Bayramı görkemli bir tören ve büyük bir coşkuyla yüzbinlerin katılmasıyla kutlanmıştır. Mitingin sonlarına doğru Saraçhane'den gelen kitlelerin arasında yer almış bazı kışkırtıcı gurupların Tarlabaşı Caddesinden Taksim Alanına sarkmak için kalabalığı zorladıkları ve bu arada saptanan sloganlar dışında bazı sloganlar attıkları duyulduğu bir sırada birden bire silahlar patlamıştır.

Görgü tanıkları ilk silah sesleriyle beraber Sular İdaresi binasının duvarları üzerinde mevzilenmiş bir takım kişilerin alandaki kalabalığa doğru yoğun biçimde kurşun sıkmaya başladıklarını bildirmişlerdir. Hemen hemen aynı Taksim Alanının öteki köşesindeki İntercontinental Otelinin bulunduğu yerden ve yine görgü tanıklarının öne sürdüğüne göre otelden kalabalığa ateş edilmeye başlanmıştır.

Kurşun yağmuru altında Taksim alanını dolduran büyük kalabalığın özellikle Sular İdaresi binası ve İntercontinental Oteli kesimlerinde büyük panik baş göstermiş, halk otelin ve yöredeki dükkanların camlarını parçalayarak içeri girip kendini korumaya çalışır, sokaklara doğru kaçışırken kurşun yağmuru da tüm kalabalığı hedef alır biçimde yoğunlaşmıştır. Bu sırada alanın yan tarafında bulunan polislerin ve polis panzerlerinin de olaya karıştıkları, kalabalığa rasgele ateş açtıkları ve panzerlerden su sıkıldığı görülmüştür."

Cumhuriyet, 2 Mayıs 1977)



3 Mayıs tarihli gazeteler ise, ölü sayısının 34'e çıktığını bildirmişti.

Çeşitli kuruluşlar olayları " CİA yönetiminde bir provakasyon olarak" nitelediler.

CHP Genel Yönetim Kurulu yayımladığı bildiride, " Yasal bir toplantı silahlı saldırıya uğradı... Bir tertip bulunduğu yolundaki kuşkular artıyor." biçiminde görüş bildirdi.

MSP Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan, " Taksim olaylarında yabancı ajanların parmağı vardır. Kirli ellerini Türkiye'den çeksinler." diye konuştu.

Türkiye İşçi Partisi adına TİP Merkez Araştırma Bürosu Sekreteri Yavuz Ünal yayımladığı bildiride şöyle dedi: " Türkiye İşçi Sınıfı 1 Mayıs 1977'yi ve onun öğrettiklerini de unutmayacaktır. Taksim Meydanını dolduran yüzbinlerce işçi, emekçi burjuvazinin işçi hareketini çekmek istediği, ne uzlaşıcı, ne maceracı alanlara düşmeden , bu bilincin disiplini ve uyanıklığı ile yeniden meydanları dolduracaktır."

1 Mayıs 1977'de öldürülenlerin isimleri:

Ziya Baki (işçi)
Kahraman Alsancak (işçi)
Niyazi Darı (işçi)
M. Atilla Özbilen (işçi)
Hasan Yıldırım (işçi)
Leyla Altıparmak (hemşire)
Ömer Narman (öğretmen)
Mustafa Elmas (öğretmen)
Hikmet Öztürkçü (öğrenci)
Divan Nergis (bekçi)
Kenan Çatak (öğretmen)
Bayram Çıtak (öğretmen)
Hüseyin Kırkın (işçi)
Nazan Ünaldın (öğrenci)
Meral Özkal (hastabakıcı)
Kıymet Duman (hemşire)
Rasim Elmas (işçi)
Bayram İyi (inşaat ustası)
Ahmet Gözükara (öğretmen)
Ercüment Günkut (öğrenci)
Alako Kenteus (müstahdem)
Mehmet Ali Genç (gece bekçisi)
Hacer İpek (öğrenci)
Sibel Açıkalın (öğrenci)
Karabet Akyan (işçi)
Jale Yeşimil (öğrenci)
Kadir Balcı (tezgahtar)
Hamdi Toka (seyyar satıcı)
Hülya Emecan (ev kadını)
Bayram Sürücü (işçi)
Mustafa Ertan (öğrenci)
Ali Yeşilgül
Yücel Elbistanlı
Özcan Gürkan
Tevfik Beysoy
Nazmi Arı (toplum polisi)


Hepsini saygıyla anıyorum...


..............


Yarın 1 Mayıs, tüm emekçilerin bayramı kutlu olsun. Dileğim korkulanlar olmaz...

Güvenlik güçlerimiz her türlü önlemi alır ve söyledikleri gibi işçilerimizi, emekçilerimizi ellerindeki çiçeklerle karşılarlar.

Zaten sendikalı işçi sayısı oldukça azaldı son yıllarda. Gerek kriz nedeniyle işten çıkarılanlar, resen emekli edilenler,gerekse özel sektörde çalışıp bulduğu işi kaybetmekten korkanlar, işsizler ordusu, terör korkusuylu sindirilenler, geçen yıl 1 Mayıs'ta yaşananların etkisiyle eyleme katılanların sayısı fazla olamayacak. Herkes gölgesinden korkar oldu. Bu nedenle güvenlik güçlerimizin işi daha kolay. Önlemlerini alarak kimsenin burnunun kanamadığı güzel bir bayram yaşatabilirler isterlerse emekçilerimize. Hepimiz kanlı eylemler görmekten bıktık usandık.Geçmişten ders alma zamanımız gelmiştir umarım...

29 Nisan 2009 Çarşamba

PİNEKLEMEYE ÇAĞRI


* Dokuz askerimiz şehit oldu...

* İstanbul Bostancı'da başarılı bir operasyon(!) sonucu bir komiser, bir sivil yurttaş şehit oldu, bir terörist ölü olarak ele geçirildi.

* Bilkent Üniversitesi'nde canlı bomba!

* Genel Kurmay Başkanı Basın Toplantısı yaptı. Bana göre oldukça doğru açık ve gerçekçi saptamalar yaptı. Keşke aynı şeyi siyasetçilerimiz de yapsa...

Sahi siyesetçilerimiz, yöneticilerimiz ne yapıyor?

...........


En iyisi bir şiire sığınmak... Salah Birsel'in "Pineklemeye Çağrı" şiirine kulak verelim:


Duralım efendiler biraz
Koşmayalım öyle delice
Yormayalım kalbimizi
Katmerlendirip gerdanımızı
Oturalım efendiler biraz

İsteyen dikilsin gönlünce
Çökelim bir yere şöyle bir
Açalım ağzımızı ilkin
Gerelim omuzlarımızı sonra
Giderek bayıltıp gözlerimizi
Esneyelim efendiler biraz

Aldırmayalım öyle üç beşe
Yayalım göbeğimizi iyice
Dönelim sırtımızı İŞE AKLA
Acıyan çıkmaz sonra halimize
Vakitken çocuklar büyükler henüz

Pinekleyelim pinekleyelim
Horlayalım efendiler biraz

YAĞMUR


Bir Yağmur
Bir Yağmur,
Bir Yağmur ki

Olsa da öpsek
Gelse de koklasak...


Dün gece geldim. Bugün özledim. Ne olacak benim bu halim?
Bilsem de söylesem...

27 Nisan 2009 Pazartesi

BOSTANCI'DA ÇATIŞMA



Sabah büyük bir gürültüyle uyandım. Saat 6.30'du. Balkona çıktım. Alçaktan uçan bir helikopter sürekli havada dönüp duruyordu. Çok korktum. Helikopter bizim oturduğumuz evin çevresinde elips çizerek defalarca dönüyor, Gösteri Merkezi'nin üstünde duruyor, geri geri gidiyor, tekrar dönmeye başlıyordu. Düşecek sandım. Düşerse ne yapacağımızı düşündüm.

Sonra gitti helikopter. Ben de bilgisayarı açtım. Helikopter yazdım, Bostancı yazdım, baktım bir haber yok. İnternet haberi araştırdım, son dakika haberlerine baktım, bir şey yok. Daha sonra TV'ye baktım, operasyon haberlerini gördüm...

Az önce üst üste silah sesleri, bomba sesleri duyuldu ve siren sesleri... Olay Gösteri Merkezi'nin yanında, biz bir arka sokaktayız. Yollar kesildiği için trafik alt üst oldu bizim sokakta da... Küçük kızım ve damadım işe geç kaldılar. Ulaşıp ulaşamadıklarını da bilemiyorum şu anda...

Dün ve önceki gün gezdik, dolaştık. Ne güzel bir yer burası diye düşünmüştüm. İnsanları duyarlı, saygılı... Trafikte bile herkes kurallara uyuyor, kimse kimsenin yaşam alanına saldırmıyordu. Burada böyle bir olayın oluşması tuhaf çok tuhaf!

İlk haberlerde bir polisin öldüğü duyuruldu, sonra yedi yaralı olduğu haberleri yansıyor ekranlara... Çatışma devam ediyor. Ben arka taraftaki pencerelerden bakmaya gidiyorum şimdi. Oradan Gösteri Merkezi az da olsa görünüyor... Umarım bitmiştir.

Silah sesleriyle uyanmak istemiyoruz...

...........

Saat 9.40... Art arda silah sesleri geliyor şu anda. Bir de yoğun siren sesleri... Arka pencereden sadece polisleri görebildim.

SELAM


Çok olmuş yazmayalı. Neler neler birikti...

19Nisan'dan bu yana İstanbul'dayım. Dayanamadık, yine geldik. Yağmur ve İstanbul... İkisine de doyulmuyor. Sayılı günler tükendi, bugün yolda olacaktım, üç gün daha, diyip bileti ertelettik, anlayacağınız uzatmaları oynuyorum...

Yazamadım, hiç olmazsa yorumlara yanıt vermek isterdim, ama bilgisayarım çöktü. Kafası bozulmuş . Çocuklar beynini değiştirdiler de girebildim. Tüm yorumlara teşekkür ediyorum. Eve dönünce yanıtlayacağım. Gecikmeden ötürü özürlerimi kabul edin lütfen...

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiiriyle veda edeyim şimdilik.


Anneanneciğim, anlattı yeni öğretmen gülerek
Tartmışlar ışıkla karanlığı
Yüz milyonda biri gelmiş
Işık karanlığın.

Demişler ki
İlkin
Işık olsaydı
Olmazdı karanlık.

Düşünmüşler biraz
Değil mi ki parlamaktadır
Öyleyse
Karanlıktan sonradır ışık.

Ekledi öğretmen
Korkmayın çocuklar
Bundan sonraki yol
Karanlıklara doğru.

Anneanneciğim ne güzel
Ne uçsuz bucaksız yaşama bu, şaşıyorum.

18 Nisan 2009 Cumartesi

ÜZMEZ'İ ÜZMEYİN!

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CH%C3%BCseyin%20%C3%9Czmez,%20mizah%20dergileri%20kapa%C4%9F%C4%B1nda%5C6764775.jpg



14 Yaşındaki İlköğretim öğrencisi B.Ç 'ye Bursa-Mudanya'da cinsel taciz suçundan yargılanan Üzmez' i üzmeme çalışmalarının bütün hızıyla devam ettiği anlaşılmıştır.

Adli Tıp'tan verilen birinci raporda "Çocuk B.Ç. tacizden etkilenmemiştir!" yönündeki raporun usulsüz ve vicdansız bir rapor olduğu anlaşılınca ikinci bir raporun hazırlanmasına karar verilmişti.

Raporun sağlıklı hazırlanması için de Doç. Dr. Ayten Erdoğan Adli Tıp Kurumunda dört ay önce görevlendirilmişti. Ve bugün gazetelere şu haber düşmüştür:

"Doç. Dr. Ayten Erdoğan, 'Bu koşullarda sağlıklı rapor çıkarmak zor' gerekçesiyle Adli Tıp Kurumu'ndan istifa etti. 7 sayfalık istifa dilekçesinde neden İhtisas Kurumu'nda çalışamayacağını 27 madde halinde sıralayan Erdoğan, Adli Tıp Kurumu'na yönelik ithamlarda bulundu ve B.Ç.'ye yine aynı raporun verileceğini iddia etti.

İstifa eden psikiyatrist Doç Dr. Ayten Erdoğan, Adli Tıp kurumuna ağır eleştiriler yöneltirken, "B.Ç.'ye yeniden aynı raporu verecekler" dedi. Erdoğan, istifa gerekçesinde, "Bu koşullarda sağlıklı rapor çıkarmak çok zor" ifadesini kullandı.

İşte "Adli Tıp Kurumu'nda çalışan birçok üye ve yönetici tarafından eleştirilere ve yıpratmalara maruz kalmaktayım" diyerek istifa eden Doç. Dr. Erdoğan’ın istifa dilekçesinden çok çarpıcı iddialarda bulunmuştur."


Sayın doktorun iddialarını gazetelerden okuyabilirsiniz.

Beni şaşırtan Hüseyin Üzmez'i üzmemek için elbirliği edenlerin, Sayın Türkan Saylan'ı üzmek için güç birliği etmeleri! Bu size de garip gelmiyor mu?

Aynı şekilde Lozan'ı karalayanların Serv'i hortlatmak isteyenlerle işbirliği yapmasına siz de şaşırıyor musunuz benim gibi? Serv bir ulusun ölüm antlaşması, Lozan varoluş destanı değil miydi?

Ve son bir şey daha...

Hapishanelerimizin konuklarının eğitim düzeylerinin yüksekliğiyle dışardıkileri sollamış olması size de komik gelmiyor mu?

Gülsek mi ağlasak mı?

Galiba gülme aşamasına geldik toplumca!..

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CH%C3%BCseyin%20%C3%9Czmez,%20mizah%20dergileri%20kapa%C4%9F%C4%B1nda%5C6764776.jpg


17 Nisan 2009 Cuma

DÜŞ MOLASI



Çok sıkıldım artık. ..

Haberler içimi acıtıyordu, dün evde duramadım. Çarşıya gittim. Nereye uğradımsa "Ne olacak bu memleketin hali?" konuşuluyordu. Herkes çok tepkiliydi. İçim iyice bunaldı. Kuaföre gittim, bana iyi geliyor diye. Oturdum koltuğa, kuaförüm: "Hocam nereye gidiyoruz?" demez mi? Sen de mi Brütüs?

Eşimi aradım, "Dışardayım, buluşalım mı?" dedim. İş çıkışı buluştuk. "Nereye gidelim?" dedi. "Düş Molası"na, dedim...

Düş Molası, Zonguldak rıhtımında bir balık lokantası. Gittik, buyur ettiler, çok oldu gelmiyeli, sitemini de eklediler. Gerçekten de uzun zaman olmuş gitmeyeli. işi iyice büyütmüşler. Yan taraftaki balıkçının yerini de alıp ikisini birleştirmişler.

Neyse rahatlamıştım. Biraz mola , düş molası iyi gelmişti. Balığımızı söyledik. Balıklar hazırlanırken balık çorbası getirdiler. Limon sıkıp, baharat da ekleyince harika bir şey oldu çorbamız. Ardından yeşil salata, balık, keyifli bir sohbet, miss!.. Keyfim yerine geldi. Ve tam o sırada TV'de haberler başlamasın mı? Herkes yemeğini bıraktı, lokmalar boğazımızda düğümlendi, gözlerimiz, kulaklarımız ekrana kilitlendi! Türkan Saylan haberlerdeydi...

Gece uzun süre uyuyamadım. Sonra dalmışım. Düş mü kabus mu bilemiyorum. Çırpınıp duruyorum. Konuşmak istiyorum, bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor. Korkuyorum, çok korkuyorum...

İki çete vardı düşümde.

Biri, Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu mahkemelerce karara bağlanmış bir hükümeti değiştirmek amacıyla örgütlenmiş. Bu hükümetten nasıl kurtuluruz, diye konuşup duruyorlarmış aralarında.Kendilerinin laik, demokratik ,hukuk devletinden yana olduklarını , Atatürk İlke ve Devrimlerinden vazgeçmeyeceklerini haykırıyorlarmış meydanlarda. Çok tehlikeliymiş bu çete! Aralarında para toplayıp yoksul çocuklara burs bile veriyorlarmış. Atatürkçü gençler yetiştiriyorlarmış. Bunları tek tek toplayıp hapse tıkıyorlarmış. Hepsi içeri tıkıldıktan sonra "Kalan sağlar" yargılanacakmış...

Diğeri masummuş. Onlar hükümetle pek sevişirlermiş. Onların derdi, hükümetle değil, devletin düzeniyleymiş. Bu düzen değişmeli, diyorlarmış, kapalı kapılar ardında.Buna uygun öğrenciler yetişiyorlarmış. Özel evleri, dersaneleri, okulları varmış. Bunlar tehlikesizmiş. Herkese gülücükler dağıtıyorlarmış ekranlarda. Çok da sulu gözlüymüş bunlar. Vara da ağlıyorlarmış, yoğa da... Aslında yokluk içindekilerin elindekini avucundakini aldıkları için oldukça zenginlermiş. Zaten dünyanın her yerinden bunlara maddi destek yağıyormuş. Siz yeter ki ağlayın, ağlayan çocuğa meme veririz, büyüyün iyice. Siz büyüyünce birlikte hallederiz devleti. Zaten biz de çok kızıyoruz devletinize,aramızda bölüşürüz kardeşçe. Biz de hükümetinizi çok seviyoruz, diyorlarmış.

Kan ter içinde uyandım. Baktım yatağımdayım. Ohhh çok şükür! Düş görmüşüm neyse ki... Ya gerçek olsaydı?

Düş molası iyi geldi bana, akşam iyi ki gitmişiz. Bugün de arkadaşlarım gelecekti. Sabah mutlu mutlu hazırlıklarımı yaptım. Arkadaşlarım gelince gülüp eğleneceğiz diye de hayaller kuruyorum. Torunumun resimlerini göstereceğim. Onu nasıl özlediğimden söz edeceğim. Hala düş molasındayım ya! Ama öyle olmadı. Arkadaşlarım geldi, ve daha "Nasılsınız?" diyemeden:

"Ne olacak bu memleketin hali, nereye gidiyoruz?" diye bir başladılar, düş müş hayal oldu. Oysa arkadaşlarım torunuma "Hayırlı Olsun" demeye gelmişlerdi...

16 Nisan 2009 Perşembe

DELİLLERİ KARARTMAK



Dün genç bir üniversite öğrencisi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'e biraz uzaktan sesini duyurmaya çalışıyor. Adalet Bakanı etrafını sarmış kendisini soru yağmuruna tutan gazetecilerden bunalmış bir ruh halinde, denizde boğulacakken son anda atılmış can simidi gibi çocuğun sesine dönüyor:

" Sen gel bakayım buraya..."

diyor, yüzünde en babacan ifadesiyle. Nasıl olmasın? Hem gazetelere her seferinde aynen söylediği cümleyi tekrarlamaktan kurtulacak, hem de bir gençle ilgilenerek güzel bir imaj yakalayacak!

Ama yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor sayın bakanımız. Çağırdığına çağıracağına bin pişman oluyor. Keşke gazetecilerin arasında kalsaymış.

Genç öğrenci mutlu bir yüz ifadesiyle bakana yanaşıyor ve soruyu patlatıyor:


" Ergenekon" soruşturmasında her şey fazla serbest de ;
"Deniz Feneri" soruşturmasında her şey fazla yasak, NEDEN?"


Bakanımız: " Ben karışamam, Savcılar Bağımsızdır." dedi. Öyle uygun görmüşler... Tarafsız olduğunu söyledi.


İki davada şu anda yargı aşamasında. Yargılananların hiçbiri için suçlu da suçsuz da diyemeyiz. Bekleyip göreceğiz.

Yalnız öğrenci kardeşimizin sorusunu da düşünmeden edemeyeceğiz:

"Ergenekon" kapsamında , gece yarıları apar topar,gözaltına alınan, ülkemizde saygınlık kazanmış, gözbebeğimiz, onur kaynağımız insanların evleri didik didik aranıyor, deliller toplanıyor. Eleştirenlere de "Deliller karartılmasın diye böyle yapıyoruz." deniyor. Peki, güzel... Ama biraz çabuk olun da suçsuzlar içerde boş yere ceza çekmesin, diyoruz biz de...

Sonra da "Deniz Feneri" davasını düşünüyoruz. Burada konuşmak yasak. Hala Almanca'dan Türkçe'ye tercüme işlemleri yapılıyor. Adalet Bakanımız birkaç hafta içinde tercüme işlemi biter, herhalde, diyor. O zaten tarafsız. Tercüme işi bitince orada suçlananların da evleri aranacak, deliller toplanacak, gözaltına alınacaklar... Yargı sonucunda suçlularla suçsuzlar ayrılacaklar.


Biz genç öğrencinin sorusuyla bitirelim yazımızı:

" Neden, Ergenekon'da her şeyi serbest bıraktınız da Deniz Feneri'nde her şeyi yasakladınız?

15 Nisan 2009 Çarşamba

YAŞAMIN ANLAMI

http://www.tat.gazi.edu.tr/ataturk.jpg


17 Mart 1937'de Romanya Dışişleri Bakanıyla yaptığı konuşmada "Yaşamın Anlamı" üzerindeki görüşlerini şöyle anlatmıştır Büyük Atatürk:

"Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Yaşam konusunda filozofların ne dediklerini anlamak istedim. Bir bölümü her şeyi kara görüyordu. 'Değil mi ki hiçiz, sıfıra varacağız, dünyadaki geçici yaşam süresince neş'e ve mutluluğa yer bulunamaz.' diyorlardı.

Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki:
'Değil mi ki sonu nasıl olsa sıfırdır, hiç değilse yaşadığımız sürece şen ve neş'eli olalım.'

Ben kendi karekterime göre ikinci yaşam anlayışını yeğliyorum, ama şu sınırlar içinde:

Bütün insanlığın varlığını kendi kişiliklerinde gören adamlar mutsuzdurlar. Besbelli ki o adam bir birey olarak yok olacaktır. Herhangi bir kişinin yaşadıkça memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Akla uyan bir adam ancak böyle davranabilir. Yaşamda tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kuşakların şerefi, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir."

14 Nisan 2009 Salı

KİM NEDEN KORKUYOR?

13 Nisan 2009 Pazartesi

YAŞ MISIN KURU MU?


Yıl 1925... Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkelere şu tarihi mesajı veriyordu:

" Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz..."

Yıl 2009... Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor.


Bugün şeyhlerin, dervişlerin, müritlerin ve de meczupların amaçlarının değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat; ikdidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı. Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor.

Tam bağımsız bir devleti ve kazanımlarını ortadan kaldırarak, ülkeyi uluslararası finans merkezlerinin denetimine sunmak da, geriye gitmek anlamında mürtecilik olarak değerlendiriliyor.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en sıkıntılı dönemini yaşıyor.

Bir tarafta , Türkiye Cumhuriyetini koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var.Ancak, ne bir siyasi partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk vatanseverleri...

Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyetin başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürüklediği ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim...


ABD'de yaşayan çok ünlü bir hocaefendi! nin şu sözleri çok önemlidir:

" Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır."


Ancak biz Cumhuriyetin savcılarına güveniyoruz. İçinde güvenilmezler olsa da hukukun üstünlüğüne inanan, suçluyu suçsuzdan ayıracak gerçek savcılarımız vardır. Ve onlar sayesinde gerçek suçlular hak ettikleri cezayı alacaklardır. Şemdilli'de birilerinin etkisi altında hukuksuzluğa yönelen savcı meslekten ihraç edilmiş ve soluğu ABD'de almıştır. Ne yazık ki suçsuz insanlar bu yüzden acı çekmiş, bir kişi de yaşamına son vermiştir.

Bugün de "Ergenekon" davasında gözetim altına alınanları görüyoruz TV'lerde. İçlerinde kurular da yaşlar da vardır. Bilmiyoruz, anlayamıyoruz. Ancak, gerçekler er geç ortaya çıkacaktır. Fazla acılar yaşanmadan gerçeklerin gün ışığına çıkması en büyük dileğimizdir.

Ve Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyetinin temelleri sağlam atılmıştır. En büyük güvencemiz budur. İçerden ve dışardan yıkmaya çalışanlar avuçlarını yalayacaktır.

ATATÜRK ÖLMEZ


Atatürk bir kavganın adı, her gün yenilenen
Her gün değişen düşmana karşı


BİLGİSİZLİKTİR

Bu düşmanın adı çoğu kez

GERİCİLİKTİR

APTALLIKTIR

DÖNEKLİKTİR

ÇIKARCILIK

NEMEGEREKÇİLİK

VURDUMDUYMAZLIK

KORKAKLIK

EYYAMCILIK

YALANCILIK

Bir bakarsın, gülücüklerle, okşamalarla ırzına geçmiş.

Bir bakarsın topla tüfekle yürür üstüne

Bir bakarsın ta içinden seni kemirir bir kurtçuk



Ben ölürüm, benimle bir eksilir ATATÜRK
Sen doğarsın, o doğar, başkaları doğar.

SİZİNLE SÜRER, YAŞAM SÜRER, SÜRER ATATÜRK

Orhan Asena

HER UFUKTA ATATÜRK BÜYÜR


Atatürk bir yönün adı
Özgürlüğe
Uygarlığa
İleriye

Bir parlamış, bir sönmüş
Aha yolun demiş!

Atatürk bir ufkun adı
Dağın değil!
Dağ durur
Oysa
Ufuk yürür.

Her ufukta ATATÜRK büyür.



KOŞ, DEMİŞ SANA, ATIL DEMİŞ, DURULUR MU?
ATATÜRK DURMUŞ MU Kİ SEN DURASIN?

ATATÜRK SUSMUŞ MU Kİ SEN SUSASIN?


ATATÜRK ÖLMÜŞ MÜ Kİ SEN ÖLESİN...

Orhan Asena


12 Nisan 2009 Pazar

ÖKÜŞNE

http://okusne.com/anasayfa/images/stories/easygallery/resized/13/1219591375_okusne%20018.jpg



Ayda bir kez öğretmen arkadaşlarımızla buluşuyoruz. Her seferinde farklı bir mekanda toplanıyoruz. Böylece yaşadığımız yerdeki güzellikleri tanıma olanağını buluyoruz. Bu kez Öküşne Köftecisinde buluşmaya karar vermiştik.

Dün bilgisayarda yazımı bitirdim, on beş dakika içinde hazırlandım ve koşarak evden çıktım. Arabayla beni almaya gelmişlerdi. Yeni geldikleri için bekletmemiştim. Zamanlamam iyiydi yani.

Hoş beş ederek yola koyulduk. Öküşne biraz şehrin dışında. İstanbul yolu üzerinde. Tıp Fakültesine yakın. Penceresinden bakınca yukarıda fotoğrafını yayınladığım manzarayı görüyorsunuz. İki yeşil dağın arasında, mavi deniz. Burası Ökişne. Köfteci adını buradan almış.

Neyse köftelerimizi , piyazımızı yedik. Üstüne de ekmek kadayıfını... Yarım porsiyon yedim ben. Görüyorsunuz artık dikkat etmeye başladım. Akşama bir şey yemem artık, diye de düşündüm!

Bol bol sohbet ettik arkadaşlarımla, bol bol da memleketi kurtardık. Bir de bol bol çay içtik. Güzel bir gün olmuştu. Eve kadar da bıraktı arkadaşım. Onunla vedalaştıktan sonra gözüme bizim araba ilişti. Bana alaysı bir ifadeyle bakıyordu. Herkes arabasını nerelere götürüyor, ben burda tembel tembel bekliyorum, der gibiydi. Ayrıca otomatik dedim, diye de bir kırgınlık hissettim, ama fazla üzerinde durmadım. Çünkü milli piyango bileti almayı da unutmuştum, loto-toto ,neyse adı, onlardan da oynamamıştım.Şimdilik böyle bir olasılık yoktu yani!

Kapının anahtarını çevirirken eşim aradı, "Akşam annemlere gidelim mi? Yemeğe çağırıyor." dedi. Zaten ben de gidelim, diyecektim, olur, dedim. Hem tok karnına yemek hazırlamaktan da kurtulacaktım.

Gittik, akşam da oraya. Tarhana çorbası, kara lahana dolması ( Kayınvalidem mancar dolması diyor.) , bir de zılbıt (bir çeşit ot yemeği ) pişirmiş. Hepsi birbirinden lezzetli, durulur mu? Artık rejime pazartesi başlarım.

Cumartesi mola verdim. Pazar ve pazartesinin programları da yapıldı, yine dışarlardayım anlayacağınız. Bir başladım, pir başladım...


10 Nisan 2009 Cuma

SOSYAL OLMAK DA ZORMUŞ YA


Bir de orta yolu bulsam!.. Yok, vur diyince, öldürüyorum. Bugün yine çıkacağım evden. Çabuk çabuk yazmalıyım yazımı, zamanım az. Öğretmen arkadaşlarımla buluşacağım...

Dün hazırlanırken kızım aradı. Her günkü telefon konuşmamızdan biraz önce mi aradı ne? Yağmur Bebek'in ayaklarımı yerden kesen, aaaa.... , eeeee.... seslerini içeren şarkısı eşliğinde, başladık konuşmaya. Bebeğim ve bebeğimin bebeğinin sesleri beni kendimden geçirmişken, beklenen soru geldi! "Anne, bugün ne yapıyorsun?" Hazırlanıyorum, dışarı çıkacağım... Birden sesin tonu değişti: "Çok iyi, çok iyi! Çık dolaş, eve kapanma! Hadi biz kapatalım da sen hazırlan!"

Sanki sokak kaçıyor! " Dur dur kapatma, biraz daha konuşalım. Anlat Yağmur'umu bana, sesini duyayım biraz daha, biriktirdiğim kokular tükenmek üzere, özlemim dayanılmaz bir hal almak üzere, resimleri, videoları oyalamaya yetmiyor!.." dedim, dedim ama, bunlar ana kız anlaşmışlar sanki biraz daha konuşmuştuk ki Yağmur başladı ağlamaya. "Acıkmış! Biz kaçıyoruz." diyip kapattılar telefonu. Öylece kalakaldım...

Arkasından eşim aradı: "Ne yapıyorsun bugün?"
Her akşam eve gelince ilk sözü: "Çıkmadın mı dışarı?" olduğu için işi sıkı tutmak istemiş anlaşılan o da...

Neyse madem ki benim dışarı çıkmam bu kadar isteniyor dedim, attım kendimi sokaklara...

Biraz da eşimin aldığı bir karton sigarayı kısa sürede tüketmiştim. Dışarı çıkmak için zorunlu nedenim olsun diye ,gelirken sigara da getir!" dememiştim. Sağolsun, getiriyor. Yalnız her seferinde öyle bir "Bitti miiii?" diyişi var ki başka bir şey söylemesine de gerek kalmıyor. Utanıyorum kendimden. Ama utansam da, kendimi engelliyemiyorum. En iyisi çıkmışken birkaç sigara alayım da bir köşeye atayım. Onun aldıkları çabuk bitmemiş gibi görünür hiç olmazsa! Biraz da ben kurnazlık yapayım kararıyla büfeye yöneliyorum. Parayı verip, sigarayı alıyorum. Paramın üstünü bekliyorum, satıcı oralı değil. Meğer sigarama zam gelmiş. "Çok oldu!" diyor satıcı! Ya eskiden televizyonlar bangır bangır bağırmıyor muydu zam gelince? Ne şanslı iktidar bunlar, herkes kuzu olmuş! Vur ensesine, al lokmasını, kimsenin sesi soluğu çıkmıyor. Dertleri zevk edindik mi ne topluca?


Sigaralarımı aldım ya, mutlu mutlu yürüyorum. Hava sıcak, çok sıcak, terliyorum. Keşke montun içine hırkamı giymeseydim. Aslında son anda kıyafet değiştirmiştim. Siyah pantolonumu giymeyi hiç düşünmemiştim zaten. Doğrudan kahverengi olanına yönelmiştim. Siyah tam üstüme göreydi, kahverengi biraz boldu.Günler sonra dışarı çıkarken moralimi bozmanın anlamı yoktu. İyi ki öyle yapmışım. Şimdi artık kahverengi tam üstüme oturuyor. Bolluk molluk yok artık. Biraz daha evde oturursaydım bu pantolonumu da kaybedecekmişim. İnce bir bluzun üstüne, uzunca yeşil bir hırka giymiştim. Hırkam da inceydi. Tam kapıdan çıkarken değiştirmek zorunda kaldım. Fazlalıkları kapatsın diye giydiğim hırka montu da giyince alttan görünmeye başladı, yakışmadı, çirkin oldu. Ben de onun yerine kısa siyah hırkamı giymek zorunda kaldım. Nereden bilecektim, uzun zamandır dışarı çıkmamıştım ki... Meğer biz bahardan söz ederken yaz sıcakları başlamış bile. Terleye terleye yürüyeceğim artık. Çaresiz!

Zonguldak merdivenli şehir... Başka şehirlerdeki anacaddeye çıkan sokakları düşünün. İşte burada arasokaklar merdivenlerden oluşuyor. İlk geldiğim zaman Zonguldak'ın bu özelliğini ben de bilmiyordum. Çekiniyordum merdivenlerden inerken. Ama artık rahat rahat iniyorum. Çünkü bildiğiniz sokak bu merdivenler. Her tarafında var bunlardan. İnerken kolay da çıkarken çok zor. Dağa merdivenle çıktığınızı hayal edin, anlarsınız. İstanbul için "Yedi Tepeli Şehir" deniyor ya buraya "Yetmiş Yedi Tepeli Şehir" desem de az. Biri saysa da öğrensek sahi! Dur şunu bir araştırayım, Zonguldak kaç tepeli bir şehir ki?

Ben Fener'den Beyaz Saray'ın önüne giden merdivenlerden iniyorum, çarşıya giderken. Doğru okudunuz, Beyaz Saray dedim. Ancak bu Obama'nın Beyaz Saray'ı değil. Onu biliyorum, hatta onun önünde çekilmiş fotoğrafım da var. Benim sözünü ettiğim TTK'nin binasının Zonguldak'ta bilinen adı bu. Bak şimdi garip bir şey fark ettim. Bizim Beyaz Saray'ın önünde çekilmiş bir fotografım yok! Zaten en bilmediğimiz yerler en yakınımızda olanlar değil mi? Benimkisi de o hesap.

Baktım değişen bir şey yok. Yine öğrenciler bu merdivenlere sığınmış sigara içiyorlar. Önce şunlara biraz öğretmenlik yapsam mı, diye geçirdim aklımdan. Sonra da faydasız olduğunu düşünüp vazgeçtim. Ters tepki yapacak, inadına bir tane daha yakacaklar, durup dururken. Ama yine de nasıl baktımsa rahatsız olduklarını hissettim.

Beyaz Sarayın önündeki caddeye geldim. Madenciler Cemiyetine doğru yürümeye devam ediyorum. Kaldırımın üzerinde eski belediye başkanının diktirdiği fidanlar var, bir kısmı kurumuş. Yeşerenler de var. Büyüdükleri zaman güzel olacak diye düşünerek yürürken karşıdan gelen öğrencilerden biri yanındaki fidanı eliyle kendine doğru çekip hızla bıraktı. Fidan neye uğradığını şaşırdı. Artık kendimi tutamadım. "Ne yaptığını sanıyorsun, bak bu yüzden çoğu kurumuş zaten!" dedim . Çocuk yaptığının farkına vardı, utandı. Bilinçsizce yapmıştı, arkadaşlarının sohbetinin verdiği keyifle sevincini ağaçla paylaşmıştı. Ağaca zarar vereceğini düşünmemişti bile...

Sonunda çarşıya indim. Kuaförüm beni sevinçle karşıladı. Döndünüz mü, ne çok kaldınız, İstanbul'da dedi... Ben de on beş gün oldu döneli, biraz hastaydım da dışarı pek çıkmadım, dedim. O, mutlu ben mutlu, oturdum koltuğa... Benden başka kimse de yok. Kaldığım süre içinde de kimse gelmedi. Kriz kuaförleri de vurmuş. Yirmi milyona saçımı boyattım, fönlettim. Bunu İstanbul'dakilere duyurmak için yazıyorum. Kazıklanıyorsunuz felaket bir şekilde. İstanbul'da bir fön çektireyim dedim, on milyon lira aldılar. Oysa aynı föne burada üç milyon veriyorum. İst. gittiğim mahalle kuaförüydü. Biraz daha lüksüne giderseniz yanarsınız. Kızlarımdan biliyorum. Bir saç kesme, bir fön için elli milyon vermişti kızım. Kirayı mirayı da size ödetiyorlar. Biraz boykot yapsanız, işe yarar mı ki...

Aynaya baktım, kendimi beğendim. Oysa son zamanlarda kendi aynama bakmak istemiyordum. Hele de o büyüterek gösteren tarafına... Eve kuaför aynalarından mı alsam, ne yapsam. Kendimi iyi hissettim. "Bütün kusurumu toprak ( burada ayna) gizliyor, kolun açmış yollarımı gözlüyor. Benim sadık yarim karatopraktır(kuafördür.)." diye Aşık Veysel'e de bir selam göndererek kuaförden çıktım. Karşısındaki ayakkabıcıya şöyle bir bakayım diye girdim. İki çift ayakkabıyla kendimi dışarda buldum.

Sonra da sağlık ocağına gidip ilaç yazdırdım. Ne zaman sıra gelir ki diye düşünmeye başlayacaktım ki hop adımı çağırdıklarını duydum. Bitmişti benden öncekiler. Girdim doktorun yanına, keşke gelmeseydim, dedim içimden. Adamcağız öyle bitkin görünüyordu ki... Yorgun, mutsuz, sıkıntılı... Bir haftadır griptim de, geçmedi de... diyip sustum. Aslında bir ilaç adı söyleyecektim, vazgeçtim. Bir de ben yormayayım doktoru, dedim kendi kendime, içimden. Oturduğu yerden, ağzını aç, dedi. Söyleneni yaptım uslu uslu. O reçetemi yazdı. Antibiyotik, ağrı kesici, b... sökücü( midenizi bulandırmayayım şimdi.) , bir de ağız spreyi... Ohh bu iş de bitmiş oldu böylece.

Eczanede ilaçlarımın hazırlanmasını beklerken içimdeki siyah hırkayı çıkardım. Montumu tekrar giydim. İlaçlarımı aldım ve çıktım. Ve hava eski hava değildi artık! Üşüdüm, keşke çıkarmasaydım, diye düşündüm, ama tekrar giyecek yerim de yoktu. Dolmuşa doğru gelirken yolda köylü kadınlar yeşillikler satıyordu. Güzel bir yağlı marol aldım. Hemen yanındaki simitçiden de çıtır çıtır iki simit kaptım. Özlemişim meğer. Dolmuşa bindim, eve geldim. Resimlerini çekmek istedim simitlerimle, marolumun, olmadı. Bilgisayarın kamerasına bir haller olmuş. Düzeltemedim bir türlü. Yeğenim en son geldiğinde kullanmıştı kamerayı!

Bu arada eşim geldi, yemekten sonra da Demir Park diye büyük bir alışveriş merkezi açılmıştı Zonguldak'ta onu gezmeye gittik eşimle. Migrostan alışveriş yapıp geldik. Ve gece Siyaset Meydanı, 32. Gün derken tam yatacaktım ki TRT 2'de "Atatürk'ün Kara Harp Okuluna Girişinin 110. Yıldönümü Kutlamaları " programını farkettim. Gece 3,5 a kadar büyük bir mutlulukla onu izledim. Umutlandım, sevindim, şaşırdım. İyi şeyler olacak diye bir duyguya kapıldım nedense. Sonra 32. Gün'de Tuncay Güney'in : "Bütün söylediklerim işkence altında söylettirilmiştir. Hiçbiri doğru değildir!" diyişini düşündüm uzun uzun. Yoksa Ergenekon dedikleri kördüğümden kurtulmak için mi, önce Tuncay Güney'i böyle konuşturuyorlar? Öyleyse son işkence kasetini ne amaçla sakladılar? Neyse yaşayıp göreceğiz.

Telefonum çaldı. On beş dakika içinde hazırlanmam gerekiyor. Sosyal olmak ne zormuş, yine asosyal mi olsam? Ben kaçıyorum şimdilik...

Herkese iyi haftasonları...

8 Nisan 2009 Çarşamba

KENDİMDEN UTANIYORUM


Artık kaçış yok... Yarın mutlaka!

Ayıp vallahi ayıp! Kendime kızıyorum, hatta işte itiraf ediyorum, kendimden nefret ediyorum. Ben bir asosyalim. Hergün evden çıkacağım diye uyanıyorum, planlar yapıyorum, sonra da unutuyorum. Yok unutmuyorum, kasıtlı olarak oyalanıyorum. Sonra da geç oldu, artık yarın, diyorum. Biraz kitap okuyayım, yarın kesinlikle diye söz veriyorum kendime. Sözümü de tutamıyorum.

Bir de öğleden sonra hiç sıkılmadan uyuyorum. Bana Lale gibi bir arkadaş lazım diyeceğim de var aslında öyle bir arkadaşım. Eli telefonda sık sık arıyor, hadi dememi bekliyor. Ben hep anlamazlıktan geliyorum. Çeşitli bahaneler üretiyorum. Ama kendime de çok kızıyorum. Bu kadar da ev kedisi olunmaz ki canım. Başka arkadaşlarımı da aramıyorum, evden çıkmam gerekmesin diye...

Bugünkü kızgınlığımın nedeni sadece bu da değil! Herkese akıl vermek kolay, sen önce kendine bak. Çok becekriksizsin! Daha bir arabayı geri geri çıkarıp park etmeyi bile beceremiyorsun! Çocuklar yapıyor, çocuklar! Utan kendinden...

Kömür kamyonu gelmiş, kömür boşaltacakmış. Bizim arabanın yerinin değiştirilmesi gerekiyormuş. Kaloriferci gelip haber verdi. Anahtarı verdim, gitti. Ben de balkona çıktım, bakıyorum. Başladı arabanın alarmı! Yer gök inliyor. Adam da sürekli gaza basıp arabayı çalıştırmaya çabalıyor. Çaresiz indim aşağı, alarmı kapattım. Adama, bak şurada kırmızı bir ışık yanıyor, bekle o sönsün, sonra çalıştır, dedim. Dediğimi yaptı, bu kez de geri vitesin yerini bulamıyor. Kamyon şoförü... Olmadı ve korktuğum başıma geldi. Siz alsanız, dediler bana...

On yıldan fazla oldu ehliyeti alalı ve ben arabayı geri çıkaramadım. Ceza olarak yeniden çalışmaya başlayacağım. Buradan dosta düşmana duyuruyorum. Yaa yoksa otomatik bir araba mı alsam kendime?

Ehliyeti kimlik gibi kullanırsan böyle olur işte... Ama kesin kararımı verdim. Yarın çarşıya ineceğim. Kuaföre gideceğim. Sonra da hayata karışacağım yeniden. Haa bir de piyango bileti mi alsam, loto, toto mu oynasam? Paraya ihtiyacım var. Kendime otomatik vitesli bir araba alacağım...

ONLAR NEDEN SEMADA?






"Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle
Eğer bizi sual eden olursa
Boynu bükük benzi soluk yar söyle"



Tevfik Fikret uzaklardan göz kırpıyor. Sor bakalım diyor:

"Onlar niçin semada
Niçin ben çukurdayım?

Fikret'in gözünden iki damla yaş mı dökülüyor?

"Allı turnam ne gezersin havada?
Kanadım kırıldı kaldım burada"


Ahh gülüm gülüm...

Yine Fikret:

"Doğru at adımlarını,
Düşün:
Bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!"


"Bize bol bol ziya(ışık) kucakla getir:
Düşmek etrafı görmemektendir."


"Gençler,
Bütün ümid-i vatan şimdi sizdedir:
Her şey sizin için, vatan da sizin, her şeref sizin.


"Yükselmeli, dokunmalı alnın semalara;
Doymaz beşer dedikleri kuş i'tilalara..."

"Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır..."


Artık Tevfik Fikret sussun...

"Allı turnam bizim ele varırsan:"



Milli şiirimize kulak verelim:


"Çıktık açık alınla
On yılda onbeş milyon
Genç yarattık her yaşta"



"Ne onmamış kulumuşum dünyada
Akşam olsun allı turnam dön geri..."

Peki şimdi söyler misiniz?


"Onlar neden semada?



7 Nisan 2009 Salı

"KAYIT ALTI" DA NE Kİ OBAMA?


Obama TBMM 'de konuştu. Çok şey söyler gibi yaptı, gönül okşadı, alkış aldı, üstüne bir de başbakan tarafından öpüldü...

Peki sözün özü olarak ne söyledi?

"Düşüncelerim Kayıt Altında! " Yani gerçek düşüncelerim değişmez. Bizim devlet politikamız vardır ve ben de diğer başkanlar gibi onu uygularım...

Ne güzel !.. Kutluyorum, ABD'yi de Obama'yı da...


Keşke bizim de "Devlet Politikamız" olsaydı. Özellikle dış ilişkilerimizde "Olmazsa Olmazlarımız" belirlenseydi de "Kayıt Altına" alınsaydı... Kişiler değişse de bunlar değişmeseydi. Ulusal çıkarlarımız esecek rüzgara göre yön değiştirmeseydi. Birkaç kişinin dudakları arasından çıkacak sözle güzel ülkemizin geleceği belirlenmeseydi.


Hangi konuda ne kararlar verildi, verilecek bilen var mı?

YALANMIŞ HEPSİ YALAN

ZONGULDAK'ın Ereğli İlçesi'nde, emekli doktor 60 yaşındaki Cihangir Cihan, sahil kenarındaki bankta sevgilisiyle öpüşmesine tepki gösterdiği 18 yaşındaki A.K.'ye kurşun yağdırdı.


...........


Haberi Hürriyet gazetesinden aldım.


"kavuşmak özgürlükse

özgürdük ikimiz de
elleri çığlık çığlık
yan yana iki dünya
ikimiz iki dağdan
iki hırçın su gibi
akıp gelmiştik

buluşmuştuk bir kavşakta

unutmuştuk ayrılığı
yok saymıştık özlemeyi
şarkımıza dalmıştık
mutluluk mavi çocuk
oynardı bahçemizde

aramakmış oysa sevmek
özlemekmiş oysa sevmek

bulup bulup yitirmekmiş


yalanmış hepsi yalan
savrulup gitmek varmış
ayrı yörüngelerde


acı çekmek özgürlükse
özgürdük ikimiz de...



(Şiir Hasan Hüseyin'den)

6 Nisan 2009 Pazartesi

HOŞGÖRÜN



Bir küçük çocuk
Yıllarca öncem
Korkar mı gitsem yanına
Çocuk sen bensin desem.


Behçet Necatigil, "Heraklit'in Suları" isimli şiirinde çocukluğuna böyle seslenmiş. Sonra da:

Hey durun! diyorum, siz bensiniz, bensiniz
Nereye gidersiniz, hey durun!
Sessizce yürüyorlar benden habersiz
Duymuyorlar, o kadar sesleniyorum.

Diye devam etmiş.

Duymazlar, duyamazlar! Bunu o da biliyor. Biliyor biliyor da söylemeden duramıyor yine... Şair işte, durur mu? Geçen yıllar geri gelir mi? İstediğin kadar ah vah de. Giden gitmiştir, yaşananlar bitmiştir. Dönülmez akşamlar başlamıştır. Vakit çok geçtir. Dünü bırakıp bugüne bakmak zamanı gelmiştir.


Bulgaristan'daki Türk Edebiyatının önde gelen şairlerinden Recep Köpçü de "Hasbihal" isimli şiirinde:

İşte ben hep böyle çocuksuyum
Boyanmayan suyum
Şair kalmanın en güç yönü burası
Gönlümde dünyayı kucaklama sevdası
Ne yazık ki yaşadığım çağda kimilerinin gözünde

Gerçek sanat etmez para pul
Müzevirler şairlerden daha makbul
Ama müzevir anıtı yoktur yeryüzünde


Der. İyi de eder. Evet yalancı ve sahtekarlar gerçek sanatçılardan daha fazla kabul görse de unutulmaya mahkumdurlar. Kalıcı olan gerçek sanattır ve sanatçılardır. Geç de olsa değerleri anlaşılacaktır. Her şey para pulla ölçülmez, sahtekarların yeryüzünde anıtı bulunmaz.


Bu da nerden çıktı demeyin. Bugün benim doğum günüm. İyi ki doğdum, iyi ki varım, iyi ki buradayım. Doğum günüm kutlu olsun, derim. Hoşgörün...

5 Nisan 2009 Pazar

KİŞİSEL YAZACAKTIM


Bugün kişisel bir yazı yazmak istiyordum.

Zaman geçiyor diyecektim. Cahit Sıtkı "Yaş Otuz Beş" demiş, üzülmüş diyecektim. "Yolun yarısı " diyerek insan ömrüne yetmiş yıllık bir ömür öngörmüş diye üzüntülerimi paylaşacaktım. Bunu, doğru kabul etmeyeceğimi belirtecektim. Nasıl kabul edebilirim ki? Kabul edecek olsam yirmi yıldan az zamanımın kaldığını düşünüp üzülecektim. Biraz grip oldum diye ölecek miyim yani?

Hayır, ben yaşamak istiyorum. Daha yapacağım çok şey var. Evet, haklısınız. İlk torunumu gördüm. Ama onun büyümesini de görmek istiyorum. Sonra küçük kızımın mutluluğuna tanıklık etmek, yavrusunu kucağıma almak, öpmek, koklamak istiyorum. Yeter mi? Yetmez tabi. Torunlarımın çocuklarını da sevmek istiyorum suç mu?

Hepsinden önemlisi onların güzel ülkemizde özgürce yaşamalarını istiyorum. İnsanca yaşamalarını, aşkla, sevgiyle büyümeleri... Sanatın her alanında paylaşım gösterecekleri günü hayal ediyorum. Yaşamlarında hurafelerin olmamamasını, yalancıların, dolandırıcıların, cezasını bulmasını istiyorum. Bilimin aydınlığında yaşamalarını diliyorum.

Evet, bugün ben kişisel takılacaktım. Olmadı, yapamadım yine!

Star TV'de Ruhat Mengi'nin programını izliyordum bu pazar günü. Anlatılanlar canımı sıkıyordu. Hastaydım, ama yaşıyordum. Yine de umutluydum. Olanlar reklam aralığında oldu. Şöyle diğer kanallara da bir bakayım, diye gezerken yerel kanalda takılıp kaldım. Aaa ben bunu tanıyorum, tanıyorum, kim di bu!..

Programın adı: Ahir Zaman Sohbetleri...

Sunucu genç bir çocuk, ama bana yaşlı bir insanı çağrıştırıyor. Hem de boşa yaşamış olanlarından. Boş boş bakıp abartılmış bir saygıyla karşısındakine "hocam" diye hitap edip Türkiye'nin çeşitli şehirlerinden izleyicilerin gönderdiği soruları yöneltiyor.

Hocam, denilen kişi tanıdık geliyor bana. Yooo diyorum, kendi kendime; o olamaz! Google'ye bakıyorum. Evet, o! Hem de pek çok yerel kanalda dini sohbetler yapıyor. Ateist dedikleri kişilerin enses ilişki içinde oldukları sözleri kulaklarımı tırmalıyor. Arkasından Muhsin Yazıcıoğlu'nu Ergenekon örgütü öldürdü, diyor. Kendinden emin. Sonra 2041 yılında Hz İsa'nın öldüğü günkü kıyafetleriyle tekrar dünyaya bırakılacağını, o zaman Hz. İsa'yı evlendireceğini söylüyor. Yanlış duymadınız, Hz. İsa'yı evlendireceğiz! diyor.
Sonra da evrim yalanının televizyonlarda anlatılmasından dem vuruyor...

Adını söylemeyeceğim bu hocanın... Çünkü ona kimsenin gücü yetmiyor, mahkemeleri zaman aşımına uğruyor, nasıl oluyorsa. Ama onun eli uzun. Blogspotu kapattırabilir. Adını da sahte adını da bilenler biliyor. Bilmeyenlere de bilenler anlatsın artık...

3 Nisan 2009 Cuma

AŞK YAĞMURU

http://www.haberaktuel.com/images/news/13487.jpg


Aşk Yağmuru


Antalya turizmin başkenti... Binlerce turist gelip gidiyor. Sahiller çıplaklar kampı gibi... Ben daha çok Alanya plajlarında tanık oldum. Üstsüz denize girmek neredeyse normal karşılanıyor. Hatta bazen işi iyice abartıyorlardı. Havlu tutarak bikinisini değiştirenler bile vardı.

İşin tuhafı bizim magandalardan başka onlarla ilgilenen de yoktu.
Magandalarımız güya çaktırmadan fotoğraf çekiyorlardı ve turistleri de fotoğraf karelerinin içine alıyorlardı.Birlikte çektirilmiş gibi! Arkadaşlarına hava atacaklardı herhalde...Eşleri evde, onlar plajda gül gibi geçinip gidiyorlar işte! Turistlerden şikayet edenini duymadım. Siz duydunuz mu?


Şimdi yeni seçilen Kemer Belediye Başkanı göreve gelir gelmez ilk iş olarak
" Aşk Yağmuru"
adlı heykeli bulunduğu yerden kaldırtmış...


"Yıkmak kolay, yapmak zor!"


İstanbul-Kadıköy Belediye Başkanı Sayın Selami Öztürk,
sanata ve sanatçıya sahip çıkarak
verirlerse
Kadıköy' de uygun bir yere yerleştiririz demiş.



Hani bu olay deniz olmayan bir yerde olsa neyse diyeceğiz. Ama turizm cennetinde canlı canlı huri gibi güzellerin dolaştığı bir yörede çıplak heykelden korkmak da neyin nesi? Ben anlayamadım, anlayan beri gelsin... Acaba diyorum heykeldekilerin , biraz, iskelet gibi zayıf olmaları onları ürkütmesin! Ölümü çağrıştırmasın !

Yoksa sanattan anlamayan kişiler, canlı örnekler ortalıkta cirit atarken pul pul dövizler saçarken bir heykele neden baksınlar ki?

2 Nisan 2009 Perşembe

SOKAKTA ALENEN ÖPÜŞTÜLER (Devamın devamı)


KOMİSER

(Sonuç -Çözüm Bölümü)
(Serim-Düğüm önceki iki kayıtta)


İyi okumalar...


..............


Komiser, delikanlıya:

- Sen bu kızı öptükten sonra bağrına basıp yüzünü yüzüne sürerek "- Sen benim karım değil canımsın !" dedin mi?

- Demedim.

- Demeli idin. Değil mi memur efendi?

- Bilmem efendim.

- Bilmelisin. Allah verdiği gün değerini bilmezsin, değerini bildiğin gün de Allah vermez! Gün gelir ki yalvarsan bu seni öpmez. Öpecek olsa yalvarırsın ki öpmesin! Bucak bucak kaçarsın! Hele haram tadı tatmışsan!.. Ne yapmalı erenler, bunu yazan da böyle yazmış. Değil mi memur efendi?

- Evet efendim.

- Güzel ama memur efendi, sen konuşurken niçin gözlerini kapıyor, iki yanına da sallanıyorsun? Söyleyeceğin sözleri ezberden mi okuyorsun?

Polis sustu. Komiser:

- Farkında değil misin?
dedi.

- Değilim efendim.

Komiser biraz düşündükten sonra:

- E, memur efendi, ne yapacağız şimdi bunları?
diye sordu.

Hafız Cemal, komiserin bu sorgusunu bekliyormuş. Sevindi. Gene gözlerini kapayıp iki yanına sallanarak:

- Efendim, mevcuden sevk eder, ikametgaha raptederiz.

- E, sonra?

- Sonra gider adliyeye...

- Kelepçe de vurur musunuz?

Polis sustu. Komiser gene sordu.

- İkisini de mi?
dedi.

- İkisini de.

- E, bu delikanlının ne suçu var? Issız bir yerde sarkıntılığa uğramış.

- Efendim o da öptü.

- Eee ne yapsın, o kadar da öcünü almasın mı?

Polis:

- Bilmem efendim.
dedi.


- Bilmezsin ama öğrenirsin. Bu adamlar kanlı mı, katil mi, hırsız mı? Bunlar kendi işlerinde güçlerinde aile adamları. Bunlar memleketin temeli. Biz gece gündüz bu sokakları bekliyoruz ki kimse bunları rahatsız etmesin! Ama karısı kocasını öpmüş. Yahut karısı değil de komşu kızı. Başını yarıp kolunu kırmamış ya! Sen iştihanı saklar, eğer bunları, günün birinde evlerine kavga ederek gider görürsen, çevir kerataları, tıkayım deliğe, arkalarından bir de zabıt: "Huzur-i umumiyi ihlal ettiler." Görsünler günlerini!.. Okuyanlar da "Aferin!" desinler.

Yoksa böyle genç karı koca, İstanbul'un ıssız bir bucağında, geceyarısında değil de Köprübaşı'nda, halkın da içinde öpüştüler diye mahkemeye yollanır mı? Ne bilirsin, başları darda kalmıştır.

Polisin gözü her yere bakar ama, istediğini görür. Polis dediğin ağır olur, vekarlı olur! Ya !.. Bunlar namuslu ana baba çocukları. Biz bunlardan özür dilemeliyiz. Sonra da bunları kapıdan bırakır, arkalarından da bakmazsın. Anladın mı?

Komiser bunları söyledi, ayağa kalktı, delikanlıya:

- Haydi oğlum, dedi, bak memur efendi sizi kapıdan bırakacak, arkanızdan da bakmayacak! Anladın mı? Rahatınıza bakın. Geceler hayırlı olsun !



( " Ulus " gazetesi, 23 Ocak 1949 )

Memduh Şevket Esendal



Öykü bitti sonunda. Umarım beğenmişsinizdir. Ben "Komiser" adlı bu öykünün yazılış tarihine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bu öykü, 1949 yılında yazılmış. Şimdi kaç yılındayız? 2009...

Kaç yıl geçmiş aradan ve biz nereden nereye gelmişiz?

Düşünmeye değmez mi?

1 Nisan 2009 Çarşamba

SOKAKTA ALENEN ÖPÜŞTÜLER (Devamı)


KOMİSER
( Öykünün başlangıcı önceki kayıtta. )

Komiser biraz düşündükten sonra delikanlıya:
- Hele şu işi bir ağız tadıyla anlat bakayım.
dedi.

.........

- Efendim, ablamın çocuğu olmuştu. Biz gidemedik. Bu bana dedi ki: "-Neredeyse ablanın yedi döşeği kalkacak, biz gidemedik, ayıp oldu, sen izin alsan da bugün gitsek. Ben yalnız gidemem, korkarım."

Komiser, delikanlının sözünü kesti:

- Demek bu da ablanı tanıyor?
dedi.

- Tanımaz mı, görümcesi...

- Ne? Görümcesi mi? Bu senin karın mı?

- Karımdır efendim.

- Bak memur efendi, karısı imiş! Şu bizdeki dalgınlığa bak! Bahtiyarlığın bu kadarına içimiz inanmamış!.. Soruyoruz, soruyoruz da, " - Karı koca mısınız? " diyemiyoruz! Ne dersin bu işe memur efendi?

Hafız Cemal, komiserin bu işi hafif tutmasına , alay etmesine gücenmiş olacak ki:

- Karısı olsun efendim, sokakta öpüşülür mü?
dedi.

Komiser mangalın kulpuna soktuğu maşayı alıp ateşleri düzelterek:

- Eee, karısına göre, dedi, öylesi vardır karanlık odada bile öpülmez...

Komiser, delikanlıya:

- Ha, anlat, sonra ne oldu?
diye sordu.

- Bu bana öyle söyledi, ben de bugün izin aldım, öğle paydosunda eve geldim. Bu hazırdı. Ben de giyindim, çıktık. Çapa'ya yürüdük, oradan tramvaya bindik, Çarşıkapı'da indik. Çocuğa hediye aldık. Oradan Süleymaniye'ye yürüdük. Dönüşte, Beyazıt'tan tramvaya binecektik. Binmedik. Gelen araba dolu geldi. Bu dedi ki: "- Ben kalabalıkta sıkılıyorum, yayan gidelim." Yorulacak ama, eh istiyor. "- Yürüyelim." dedim. Aksaray'a indik, oradan Yusufpaşa'dan vurduk, geliyoruz. Ben eniştemin taklidini yapıyorum, bu da gülüyor. Haseki'yi geçtik, bu bana : " - Hasan, biliyor musun şimdi canım ne istedi?" diye sordu. " -Ne istedi?" dedim. Bu su muhallebisini sever. " Su muhallebisi alalım." diyecek sandım. "Sapalım, Şehremini'nden alırız." diyecektim. Bu: "-Seni öpmek istedim." dedi. Bakındım, sokaklarda kimseler yok. " -Bırak şimdi, yürüyelim, eve geç kaldık." dedim. "- Evde yemeğim hazır, bir ısıtacağım!" diyor. Biraz daha yürüdük, gene bu: "- Ne olursun, dur biraz öpeyim, canım istedi." dedi. Bu yalan söylemez. Sahiden canı istemiş. Aklıma geldi. "Belki de iki canlıdır." dedim. Durdum, "- Gel öp!" dedim. Bu sarıldı, iki yanağımdan öptü. Sonra benim de içimden geldi. "- Dur bari ben de seni öpeyim!" dedim. Bu, başındaki atkıyı yanaklarından çekti, "- Öp !" dedi. Ben de öptüm. Bu polis efendi orada imiş, bizi görmüş, çevirdi, getirdi.


.............


Devamın devamı sonraki kayıtta...
Sizleri sıkmak istemiyorum, ama ayrıntılar da çok hoşuma gidiyor bu öyküde.
Sevgiyle...

SOKAKTA ALENEN ÖPÜŞTÜLER


KOMİSER


Bir kış günü akşamı. Kar serpeliyor. İstanbul'da , Odabaşı taraflarında bir polis karakolu. Kira ile tutulmuş, iki katlı ahşap bir ev. Birkaç ayak merdiveni çıkıp gece gündüz açık duran kapısından girince, darca bir aralıkta bulunursunuz. İki yanda kapılar. Soldan birinci kapı, Komiser'in odasının kapısı.

Komiser: Uzun boylu, gür kaşları altından, biraz derinden bakan ufacık kara gözlü, uzunca bıyıklı, elli yaşlarında kadar görünür, kuru, karayağız bir adam. İzin günü imiş, Sofular'daki evinden çıkmış, nokta yerlerini gezerek buraya kadar yürümüş, yorulmuş, ıslanmış.

Odasına girince, çamurlu çizmelerini çektirdi, terliklerini giydi. Saç mangala sobadan ateş çıkartıp odanın ortasına koydurdu. Kendi de bir sandalye alıp mangalın başına oturdu. Sigarasını içer, sobayı karıştıran polisle de konuşurken kapı vuruldu, içeriye, bir polisle, yirmi yaşlarında kadar bir delikanlı, başına yün bir atkı almış bir genç kız girip sıra ile dizildiler, durdular.

Komiser hiç istifini bozmayarak gelenleri birer birer gözden geçirdi.

Polis: Susurluklu Hafız Cemal Efendi. Kırk yaşlarında kadar orta boylu, irice kafalı, bir yanına biraz eğri duran bir adam. Hafız olduğu da yüzünden belli! Anası bunu pek genç yaşlarında evlendirip Kirmastı'dan bir müezzinin kızını almıştı. Kız ancak yirmi gün kadar Hafız ile kaldıktan sonra babasının evine kaçtı, sonra da başka birine vardı. Bu hafız da bir daha evlenmek istemedi. Şimdi karakolda yatıp kalkıyor, bir odası bile yok.


Hafız'ın getirdiği delikanlı iyi yüzlü bir genç. Kız da öyle. İkisi de korku ile Komiser'in yüzüne bakıyorlar. Şimdiye kadar karakola girmemiş, bir komiser karşısına çıkmamış adamlar oldukları yüzlerinden anlaşılıyor.

Bunların üçünü de süzdükten sonra, Komiser:

- E, memur efendi söyle bakalım.
dedi.

Komiser "söyle" deyince polis yutkundu, hafifçe iki yanına sallandı, gözlerini de kapayıp:

- Efendim, dedi, bu kız ile bu erkek, sokakta alenen öpüştüler!

Komiser, beklemediği bir söz işitmiş gibi, kaşlarını kaldırıp gözlerini açarak:

- Öpüştüler mi?
diye sordu.

- Evet efendim, öpüştüler. İlkin bu kız bu oğlanı öptü, sonra da bu oğlan bu kızı öptü!

- Allah Allah... Neler de işitiyorum! Ancak, memur efendi , yanlış bir şey söylemeyesin, ilkin delikanlı öpmüş olmasın?

- Yok efendim, ilkin kız öptü. Ben köşenin başında idim, hava karardığı için onlar beni görmediler.

- Hımm... Demek ilkin kız öptü ha!

- Evet efendim.

- Sonra da delikanlı kızı öptü öyle mi?

- Öyle efendim.

- Aralarında bir çekişme, bir kavga yahut bir zorlama olmadı mı?

- Olmadı efendim.

- Ha, uslu uslu, bu durdu bu öptü, sonra da bu durdu öteki öptü. Öyle mi?

- Öyle efendim.

- Demek alacak verecek kalmamış. Hesap tamam! E, sonra ne oldu?

- Sonra efendim, gene yollarına gidiyorlardı, ben çevirdim.

- Ha, demek birlikte gidiyorlarmış.

- Evet efendim.

- Ben sandım ki, bunlar sokakta birbirine rasgeldiler de kız sarkıntılık edip delikanlıyı öpmeye kalktı. Eh oğlan da ne yapsın... Gece karanlık, sokak boş... Kolay mı? Senin oralarda olduğunu bilseydi belki " Can kurtaran yok mu?" diye bağırırdı! Ancak, memur efendi, sakın bunlar kardeş mardeş olmasınlar? Birbirlerini andırıyorlar.

- Bilmem efendim. İsterseniz sorayım.

- Sor ya, öğrenelim.

Polis, delikanlıya:

- Siz kardeş misiniz?
diye sordu.

Delikanlı:

- Değiliz.
dedi.

Polis, Komiser'e:

- Değillermiş efendim.

Komiser:

- Hımm... Belki bir mahalle çocuklarıdır da öpüşecek yer bulamamışlardır, dedi. Sorsana bakalım, bir mahalle çocukları mı imişler?

Polis sordu. Bir mahalle çocuğu imişler, bir evde de oturuyorlarmış.

- Eh, memur efendi, iş anlaşılıyor: Ev kalabalıkçadır, sokağı daha elverişli bulmuşlardır. Dur bakalım, şimdi anlarız. Sen, delikanlı, söyle bakalım adın nedir?

Delikanlı:

- Hasan.
dedi.

- Babanın adı nedir?

- Murat Usta.

- Ne iş yaparsın?

- Gazlıçeşme'de Arslan deri fabrikasında çalışırım.

- Nerede oturursun?

- Tacettin mahallesi, Tuzcu çıkmazı, dört numarada.

- Bu kızdan senin davacılığın var mı?

- Yoktur.

- İyi ama bak seni sokakta öpmüş!

- Öptü efendim.

- Zorla mı öptü?

- Yok, benim rızalığımla.

Kıza bakarak:

- Senin bu Hasan'dan bir davacılığın var mı?

Kız korkudan, şaşkınlıktan komiserin sözünü anlamadı. Hasan'a baktı.
Hasan kıza:

- Benden bir davacılığın var mı? diye soruyor.
dedi.

- Ne davacılığı?

- Seni öptüm diye.

Kız anlamadı. Dudağını büktü:

- Yok.
dedi.

Komiser biraz düşündükten sonra delikanlıya:

- Hele şu işi bir ağız tadıyla anlat bakayım.
dedi.



................


Çok uzadı galiba. "Komiser" adlı öykü Memduh Şevket Esendal'ın çok beğendiğim bir öyküsü. Sizlerle paylaşmak istedim. Yalnız biraz uzun olduğu için öykünün devamını bir sonraki yazıya bırakıyorum...

1 Nisan şakası değil, ama şaka gibi geliyor her şey değil mi?

Zevkle okuyacağınızı umuyorum...

Sevgiyle...