28 Mayıs 2009 Perşembe

TEMİZLEYİN SİZİN OLSUN



Hayır, hayır! Temelli olarak değil, sadece 49 yıllığına size vereceğim...

Günlerdir uğraşıyorum, bir türlü bahar temizliğini bitiremedim. Her şeyi erteledim, bilgisayara bile bakamıyorum. Ne kadar değerli yorumlarım gelmiş, hala yanıtlayamadım. Blogları okuyamıyorum. Yoruldum. Artık ben yapamayacağım . Bu işi yapacak bir şirket mi olur, kişi mi olur temizlikçi arıyorum!

Yalnız koşullarım var: Evi siz temizleyeceksiniz. Ben temizlikçi ücreti vermeyeceğim. Onun yerine 49 yıllığına evi size vereceğim. İstediğiniz gibi kullanın. İster ofis yapın, ister market olarak kullanın, ister pansiyon olarak çalıştırın, her duruma uygun bir ev bu! Yeri de çok güzel, dünyanın gözü onun üzerinde...

"Nasıl anlaşma bu?" demeyin. Devletten iyi mi bileceksiniz ? Bir kez de ben kopya çeksem kıyamet kopmaz ya! Anayasayı deliyorlar da bir şey olmuyor!

Efendim, biliyorsunuzdur, sınırdaki mayın temizleme işini devletimiz aynen benim koşullarımda bir İsrail firmasına verecekmiş ihalesiz mihalesiz! Onlar mayınları temizleyecek, biz ücret ödemeyeceğiz, onlar 49 yıl bu toprakları ekip biçecek, istediği gibi kullanacak! Topraklar da çok değerliymiş. Yıllardır mayın nedeniyle ekilip biçilmediği için verimli topraklarmış, dünyanın gözü üzerindeymiş yaaaa! "Vatanımızın Sınırı" olması nedeniyle çok önemli bir yer olduğunu yazmayacağım, siz benden iyi biliyorsunuz zaten... Ayrıca su kaynaklarına yakınlığı da bonus gibi değil mi?

Evet var mı isteyen? Ben artık bilgisayarıma dönmek istiyorum. Temizliği yapana evi 49 yıllığına vereceğim. Kırk dokuz yıl sonra ölmezsem evimi tertemiz bulmanın hayaliyle mutlu mutlu yaşamak istiyorum...

Tekliflerinizi değerlendireceğim. Şimdiden teşekkürler efendim...


Not: Ev kızımın evi, benim değil! Onun için bu kadar kolay verebileceğim, haberi bile olmayacak, ha haa ha ! Yoksa...

22 Mayıs 2009 Cuma

MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ ÇALIŞMAYA BAŞLADI



Daha yeni Milli Eğitim Bakanı olan Aileden ve Kadından Sorumlu Devlet Eski Bakanı Nimet Çubukçu göreve hızlı başladı.

Gelir gelmez en önemli eğitim sorunumuza parmak basmış! "Kaldırılmalı!" demiş.

Neyi mi? Her sabah okullarımızda yapılan ANDIMIZ'ı sakıncalı bulmuş, kaldırılması gerektiğini buyurmuş... Andımızda ne var?


20 Mayıs 2009 Çarşamba

OYUN BOZAN


Dün oldukça yoğun bir gün geçirmiştim. Yorgundum. Erkenden uyuyakalmışım. Böyle olunca da erkenden uyandım. Balkonun kapısını açtım, biraz hava almak istedim. Sabah ezanı okunuyordu...

Çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın inanç dünyasına gittim bir süreliğine. Ramazanlarda iftar topunu beklerdik sabırsızlıkla, en büyük zevkim annemden önce kalkıp sahur sofrasını kurmaktı, onun gözlerindeki mutluluk beni inanılmaz sevindirirdi.

Daha önceki yazılarımda bunlara değinmiştim. Şimdi neden mi yazıyorum yeniden? Bilmiyorum.

Bildiğim son yıllarda bazı kişilerin "din din" diyerek dinimizi kirletmeleri, huzurumuzu kaçırmaları, insanları dinden imandan çıkarmak için elinden gelen her türlü çirkinliği, kötülüğü, iftirayı,sahtekarlığı, yalancılığı, dolandırıcılığı, iki yüzlülüğü,çıkarcılığı, ahlaksızlığı, vatan hainliğini yaptığı... Saf, bilinçsiz insanlarımızı da kobay olarak kullanmaları...

Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bektaşların, Dertlilerin, Pir Sultan Abdalların, Karacaoğlanların, Köroğlu, Dadaloğluların, Aşık Veysellerin yetiştiği bu topraklar üzerinde oynanan oyunu göremeyen gafiller açın gözünüzü! Daha önce de sahnelenmek istendi bu oyunlar. Olmadı, olamadı... Yapamadılar, yapamayacaklar da!

O zaman, "Geldikleri gibi giderler!", "Ya istiklal, ya ölüm!" , "Bağımsızlık benim karekterimdir!" "En gerçek yol gösterici bilimdir!" , "Yurtta barış dünyada barış!" diye haykıran Mustafa Kemal Atatürk tüm oyunları bozdu, kurulan tuzakları parçalayıp attı... 19 Mayıs 1919 Kurtuluş Savaşımızın başlangıç tarihi...

Bugün de aynı oyunlar farklı boyutlarda sergilenmek isteniyor. Toplumun en hassas noktalarından saldırıyorlar. Birileri dincileri, dinciler de dindarları kullanmak istiyor. Yine o birileri kürtçüleri, kürtçüler de kürt yurttaşlarımızı kullanmak istiyor. Bu tuzağa düşecek miyiz? Biraz okuyanlar, düşünenler, araştıranlar, aydınlananlar oyunun farkında. Geçmişte olduğu gibi bir avuç aydın halkı uyandırmaya çalışıyor. Kurulan tuzakları bozmak için var gücüyle çalışıyor. Canı pahasına yapıyor bunu...

Türkan Saylan bunlardan biriydi. Yaptıklarını düşünün... Siz, onu karalayan şaşkınlar, siz de düşünün artık! "Türban" mücadelesi vermekten başka ne yaptınız? Başka bir mücadeleniz var mı? Topluma, insanlığa sunduğunuz küçük bir hizmetiniz oldu mu? Karınıza, kızınıza, ağzı süt kokan bebenize türban taktırarak cennete gideceğinizi mi sanıyorsunuz? Be Allah'ın sersem kulları, herkesi kandırsanız bile Allahı kandıramazsınız! Öyle yağma yok, önce insan olun bakalım!

Yunus Emre'ye kulak verelim mi, ne dersiniz?

"Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden eyüce
Bir gönüle girmekdür"


"Bir hastaya vardunısa bir içim su verdünise
Yarın anda karşu gele Hak şarabın içmiş gibi"

Türkan Saylan Hocanın arkasından içlerinin karasını fışkırtan kara cahiller! Bakın Yunus Emre ne demiş? Okudunuz mu? Anlayabildiniz mi? Hastaya bir tas su vermekten söz ediyor Yunus. Peki Türkan Hoca kaç hastayı iyileştirmiş, kimlerin derdine derman olmuş, kimler için canını hiçe saymış?

Sen ne yaptın bu güne kadar ha? Türban da türban! Oy türban türban! Türbanın seni cennete taşıyacağını sanıyorsan vay haline! Ve bir daha Yunus'tan:

"Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkun başına zahmetlü oldu"


"Bir kez gönül yıkdunısa bu kıldığın namaz değül
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değül"


Ya işte böyle, bazı kişiler kendilerini peygamber yerine koyuyor, halkın başına bela oluyor. Allahla kul arasına gireceğini sanıyor. Ya da siyaset için mi olur, ticaret için mi olur, para pul, iktidar için mi olur gariban insanları sömürüyor, sömürüyor, sömürüyor...


Mevlana: " Ne olursan ol, yine gel!" derken bazı kendini bilmezler - bilseler yaptıklarının ne kadar çirkin olduğunu onlar da farkedecekler- topluma büyük hizmetler yapmış bir insanın cenazesi kaldırılırken insanlıklarını unutmazlardı. Bir gün bile sabredemediklerine göre durumları vahim, sadece acıyorum onlara...

Her şeyden önce "İnsan Olmak" gerekli değil mi?

19 Mayıs 2009 Salı

BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

18 Mayıs 2009 Pazartesi

TÜRKAN SAYLAN'I YİTİRDİK



Son sözleri: "İftira atıyorlar." olmuş.

Türkan Saylan öldü. Türkan Saylanlar yaşasın diye yarın Zincirlikuyu'da yapılacak cenaze törenine katılacağım. Ankara'ya gidemedim, buna gideceğim.

İftira atanlar utanır mı ki? Sanmıyorum.

"Ne şeriat, ne darbe!"

Ne askeri ne sivil darbe istiyoruz. Askeri darbe düşünülmüş mü düşünülmemiş mi bilmiyorum. Ama sivil darbe göz göre göre yapılıyor. Türkiye'nin göz bebeği insanlar birer birer teşvik kurşunlarıyla yok edilmeye çalışılıyor. Bunların hesabını kim verecek?

Türkan Saylan, Çağdaş Yaşamın Simgesi Oldu. Kişiler ölür, düşünceler yaşar. Düşüncelerini yaşatacağız.

19 Mayıs'ta Samsun'dan doğan güneş sonsuza kadar yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir. Sevgili Atatürk, " Ne Senden Geçeriz , N e Senin Eserinden..." Dostlar da düşmanlar da bunu böyle bile...

Kimse boş hayallerle kendini avutmasın. Ne kadar hileye başvururlarsa vursunlar duvara toslayacaklardır. Kaçacak delik arayacaklar, başlarını taştan taşa vuracaklardır. Ya da yine dönüp hiçbir şey olmamış gibi uygun zamanı mı bekleyecekler ?

Çok üzgünüm...

17 Mayıs 2009 Pazar

NASIL MAYMUN YAKALANIR


" Bir zamanlar, kirazları çok seven bir maymun vardı. Bir gün, çok leziz görünen bir kiraz gördü ve onu almak için ağaçtan indi. Ama kiraz, cam bir şişenin içindeydi. Birkaç deneyden sonra, elini şişeden içeri sokarak kirazı tutabildiğini fark etti. Ama bu kez de, kirazı tutan eli, şişenin boğaz kısmından geniş olduğundan, elini şişeden çıkaramıyordu.

Tüm bunlar kasıtlı yapılmıştı. Şişedeki kiraz, maymunların nasıl düşündüğünü iyi bilen bir maymun avcının kurduğu bir tuzaktı.

Maymunun haykırışlarını duyan avcı yaklaştı ve maymun kaçmaya çalıştı. Ancak eli şişeye sıkıştığı için, diye düşündü avcı, yeterince hızlı kaçamayacaktı.

Düşündüğü gibi, maymun hala kirazla uğraşıyordu. Avcı maymunu kaldırdı. Sonra maymunun dirseğine sertçe vurdu. Böylece maymunun kirazı tutan eli serbest kaldı.

Maymun özgürdü, ama bu sefer de yakalanmıştı. Avcı, kirazı ve şişeyi kullanmıştı, ama şimdi hepsine sahipti."


Kıssadan hisse: Bu sadece bir masaldır. Gerçek kişilerle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

15 Mayıs 2009 Cuma

NEYE NİYET NEYE KISMET


İstanbul yazla kuçaklaştı. Hatta yazın en sıcak zamanlarındaki gibi. Yağmur Bebek ve annesi hasta! Kışın soğukları dokunmadı da sıcak havalar çarptı çocukları. Durulur mu? Durulmaz...

Bu nedenle ben de duramadım, soluğu İstanbul'da aldım. Yağmur'a bebek olduğu için, annesine de Yağmur'u emzirdiği için ilaç veremiyoruz. Artık doğal yöntemlerle iyileştirmeye çalışıyoruz...

Bu arada benim Ankara'ya gitme işim suya düştü düşecek. Bakayım şartları zorlamaya çalışacağım, ama zor görünüyor. Gidemezsem gözüm, kulağım, yüreğim orada olacak. Dur bakalım...

Neyse bu sıra çok yoğunum. Fırsat buldukça yazmaya çalışacağım. Şimdilik kaçıyorum...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

MİM- OKUMA SERÜVENİNİZİN BAŞLANGICI



İzmir'de Sanat :

" Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilkgençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?"

Diyerek mimlemiş beni. Bugün beş saatlik otobüs yolculuğumda bunu düşündüm. Sahi böyle bir kitap var mıydı çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda? Evet, vardı, ama bir kitap değil, pek çok kitap! Hangisi en çok derken dalıp gitmişim uzaklara...

Sıcak sımsıcak bir hava, öyle ki asfaltları eriten cinsten olanını düşünün. Dört ay süren yaz tatili... Oldukça uzun. Ve bu sürenin tamamına yakınını evde, mahallede geçiren bir çocuk. Televizyon yok, bilgisayar yok, ateri materi, müzikçalar yok.Radyo var. Haa taş plaklar var, hala saklarım. Bir de kitaplar... Biz kitapları okumazdık, yutardık. Kimbilir onlar aracılığıyla nerelere nerelere gitmişizdir! Kimlere gülüp kimlere ağlamışızdır? Kitabı çabuk okumak zorundaydık. Çünkü sırada bekleyenler olurdu hep... Bir kitap elden ele dolaşırdı. Kitap hakkında konuşur tartışırdık. Hatta kirayla kitap verilirdi.

Yalnız kitap seçme lüksümüz yoktu çocukluğumuzda. Elimize ne geçerse okurduk. Tommiks, Teksas da dahildi okuduklarımıza...

İlk hatırladığım ciddi eseri , ilkokul beşinci sınıfta okumuştum. " Genç Kızlar"... Yazar da kahramanlar da yabancıydı. Fazla bir şey anlamamış olsam da yatılı bir okuldaki kız öğrencilerin maceraları hoşuma gitmişti. Sanırım ablalarımızın okuduğu kitap bizim elimize geçmişti.


Bu kitapla ilgili yıllar sonra yaşadığım şaşkınlığı anlatmadan geçemeyeceğim.

Bir gün televizyonda , çevirmen olarak tanıdığım , Nihal Yeğinobalı ile yapılan söyleşiye denk geldim. Meğer benim ilkokul son sınıfta okuduğum "Genç Kızlar" romanının yazarı kendisiymiş. Eser o döneme göre biraz erotik olduğu için uydurduğu Vincent Ewing takma adıyla yayınlamış. Uzun yıllar yabancı bir yazar tarafından yazıldığı sanılmış bu kitabın. Ben de öyle sanmıştım. Sanırım birkaç yıl önce kendi adıyla yeni baskısını yaptırmış. Bulursam alıp yeniden okumalıyım Genç Kızlar'ı...

İlk gençlik yıllarımızın çoğu Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant romanlarıyla geçti . Ayrıca o yıllarda gazetelerde romanlar bölüm bölüm yayınlanırdı. Eve alınan gazete merakla beklenirdi. Okuma sırası yüzünden evde çocuklar arası kavgalar yaşanırdı. Ben bu tartışmalara girmez, herkesin okumasını beklerdim. Sonunda gazete bana kalırdı, tartışmalardan uzak keyfini çıkara çıkara okurdum...

Arkadaşlar arasında okumalarımızla hava atardık. Yarışırdık desem daha mı doğru olurdu, bilmiyorum. Okuduğumuz kitapların listesini tutardık. Birbirimize gösterirdik. Bizi geçen olursa üzülürdük, daha çok kitap bulmaya, okumaya çalışırdık. (Okumadığımız kitabı listeye eklemek gibi sahtekarlık etmezdik, dürüsttük, kendimize saygımız vardı. Hakkıyla kazanmak isterdik.)

Ve yaşamımı etkileyen, o yıllardan beni bugünlere taşıyan kitaplar arasında sayabileceklerim: Reşat Nuri'den "Çalıkuşu" (ortaokulda ödev olarak incelemiştim) daha sonraları "Yeşil Gece"; Yakup Kadri'nin " Yaban" romanı ve Halide Edip'in "Vurun Kahpeye" ...

Vurun Kahbeye romanının kahramanı Aliye Öğretmenin ettiği yemin:

"Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!"

Bu yemin beni çok etkilemişti. Defterlerimin ilk sayfalarına yazmıştım bunu. Aliye öğretmeni taşlayarak öldüren yobazlara çok kızmış, Aliye öğretmen için de gözyaşı dökmüştüm küçük yüreğimle...

Sonra diğer kitaplar birbirini izledi. Şimdilik bu kadarla bırakıyorum.

Ve Rüyayla, Parpali, Özgür Anne, Öykü, Sufi, Gülen Tezer ,Beenmaya, Bendeniz, Pandora mimlendiniz efendim. Ayrıca yazmak isteyen herkes...


Sevgilerimle...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

VIZZZ VIZZZ VIZZZZZZ


SİVRİSİNEK

Aman, şu sivrisinek,
Sözde bir eski bestekarmış da,
Şimdi işsiz, açıkta kalmış da...
Kovarsınız gitmez.
Söylenir, sızlanır durur, arsız,
Her zaman işte böyle: Vızzz, vızzz, vızzz...

(Orhan Seyfi Orhun)



Tatil mevsimi yaklaşıyor, sanırım tüm tatil yörelerinde çalışmalar yapılıyordur...

Pek çok yerde Belediye Başkanları değişti , yenilendi... İyi de oldu. Sık sık değişmeli bence. Yeni gelenler yeni bir güçle, biraz da kendilerini kanıtlamak amacıyla işlere asılacaklar...

Buradan Belediye Başkanlarına başarılar diliyorum. Ve bir dileğimi iletmek istiyorum.

Lütfen üst yapıdan önce alt yapıya ağırlık veriniz. Yoksa ne yaparsanız yapın çözümü ağırlaşan sorunlarla devretmek zorunda kalırsınız başkanlığı, benden hatırlatması!

Neden böyle bir yazı yazmak zorunda kaldım? Söyleyeyim.

Efendim, geçen yaz Güzel Sarmısaklı Beldesine konuk oldum. Ve sivrisineklerin saldırısına uğradım. Bu konuda birkaç yazı yazdım. Meğer arı kovanına çomak sokmuşum. Hala şikayet bildiren yorumlar alıyorum. Yapabileceğim fazla bir şey yok, bari yazarak gündeme taşıyayım istedim. Sorun sadece oraya özgü de değil...

Sivrisineklerin bu kadar çok oluşunun nedeni alt yapı eksikliğiymiş. Başvurulara "Yapacak bir şey yok!" demişler. Olur mu öyle şey? Mutlaka vardır bir çözümü! Yurttaşların da katılımıyla, fedakarlığıyla sorunu çözmek lazım. Yoksa yazık olacak o güzelliklere! Çocuklarımızın bugününü de geleceğini de düşünmek zorundayız. Hele de bebeklerin...

Bataklıkları kurutmadan başarıyı yakalamak olanaksız değil mi efendim? Tüm bataklıkların kurutulması dileğiyle herkese gönlünce yaşayacağı sağlıklı bir yaşam...

Vızzz vızzz vızzzlar yaklaşıyor... Dikkat, onlar bize saldırmadan önlem alalım!

10 Mayıs 2009 Pazar

ŞİMDİ UZAKLARDASINIZ

Canım Anneciğim, seni çok özlüyorum. Dokunsalar ağlayacağım...





Tüm Annelerin
, anne adaylarının, geleceğin annelerinin, anneleri mutlu eden herkesin "Anneler Günü" nü kutluyorum. Anneler mutlu olursa tüm toplum mutlu olur, unutmayın lütfen...

Sevgili Anneler, bahçemizdeki bu ağaç size...Daha önce armağan olarak ağaç sunan oldu mu bilmiyorum. Gerçi fotograftaki ağaç eskiden çekilmişti, ama şu anda aynı ağaçtaki leylaklar açtı. Mis gibi de kokuyor. Yavrularımız gibi. Ağaç da biz anneler gibi değil mi?





Canım Annem , ben ve ilk bebeğim... Yorgun, ama çok mutlu... Birinci yaşını kutlarken...





Canlarım benim... Mutluluk kaynaklarım... Küçük bebeğimin birinci yaşını kutlarken... O bir küçük hanfendi oldu. Şimdi Amerika'da iş seyahatinde... Dilerim bir gün onun yavrusunu da bağrıma basarım. (Kızma, henüz erken biliyorum.)


"dünyanın her yerinde çocuklar
ardarda gelen sözcükler gibidirler
birbirine çok yakışan uyaklardır çocuklar
ezgide sesler gibidir
yürüyenle yürürler, otururlar oturanla
ve uçarlar uçanla
dünyanın her yerinde çocuklar
mutlaka şarkılar mırıldanırlar
el çırparlar mutlaka
hızdan kanat taktıkça"




Bebeğim Benim... Bu yıl anne oldu, ilk kez anneler gününü kutlayacak resimdeki bebek... Ben de bebeğimin "Anneler Gününü" kutluyorum. Dilerim o da benim yaşadıklarımı yaşar, en az benim kadar mutlu olur... İnanılır gibi gelmiyor bana... Öyle güzel bir duygu ki anlatamıyorum...

Bu da Bebeğimin Bebeği... Nereden nereye geliyor insan... Mutluluk bir bebeğin gülücüğünde gizli... Bebeklerimiz, dünyanın her köşesindeki tüm bebeklerimiz hep gülsün. Biz annelerin en büyük isteği bu. Tüm çocuklarımız mutlu olsun... Tüm çabalarımız bunun için değil mi?


"bu fırsat geçmez ele bir daha
yalvarırım bırakın çocukları
bırakın çocukları koşsunlar

el çırpsınlar çocuklar
çığlık atsınlar
bu fırsat geçmez ele bir daha

şarkı söylemek demek
kanatlanmak demektir
yalvarırım uçurun çocukları

uçan kaçan bir şeylere
bindirin çocukları
bırakın denesinler kanatlarını
bu fırsat geçmez ele bir daha"


Sevgili yavrularım, hepinizi çok seviyorum. Beni hep mutlu ettiniz. Siz de hep mutlu olun. İyi ki varsınız, iyi ki benim yavrularımsınız...


not: Tırnak içindeki şiirler Hasan Hüseyin'den alıntıdır...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

YÖRENİN İNANÇLARI GEREĞİ KIZLARA AYRI OKUL OLSUN MU?

http://galeri.internethaber.com/images/gallery/3803/7.jpg


"Buradaki aşiret yapısının, töre düzeninin, insanların yapısının iyi analiz edilmesi gerekiyor. Kız çocuklarının okuması konusunda gayret göstermemiz gerekiyor. Yörenin inançları gereği, kız çocuklarının ayrı okullarda okumasının faydalı olacağını düşünüyorum. Erkeklerle aynı okullarda okumaları istenmiyor. Bu çocukları eve mahkûm etmemek için, çok sayıda kız okullarına, yurtlarına ihtiyacımız olacaktır."


Yukarıda alıntıladığım, Mardin Valisi'nin sözleri... Durumdan vazife çıkarmış sayın vali. Yalnız olmadığını da gördük basına yansıyan yandaşların atılımlarından.

Herkesin gerçek düşüncelerini yakından bildiği, yeniden etkili yetkili makamlara getirilmiş kişi de " Olmaz,ama yan cebime koy, uzmanlar öyle derse!" şeklindeki demeciyle kandırıkcılık yapıyor... Anayasa gereği ilköğretim zorunlu değil mi? Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Valisi, Anayasanın gereğini mi törelerin gereğini mi dikkate alacak?

Hem Mardin Lisesinde kız-erkek öğrenciler birlikte okumuyor mu? Demek ki neymiş?
Dert yörenin derdi değil, yine kadınlardan korkan, "BEN BİLMEM EŞİM BİLİR!" kişiliğinde küçük kadınlar yetiştirip meydanda cirit atmak isteyen korkak, art niyetli erkeklerin derdiymiş...

Çok büyük acılar yaşamış, öksüz ve yetim kızlarımızın üzerinden amaçlarına ulaşma çabalarının bir başka versiyonu oynanmak mı isteniyor?

Cinayeti işleyen erkekler...
Öldürülenlerin çoğu kadın, çocuk...

Yörenin bu durumunun bin çeşit sebebi var çözüm bekleyen...

Siz hepsini bir kenara bırakıp çözüm olarak karşımıza kız çocuklarına ayrı okul derseniz, inandırıcı olamazsınız.

Ardından :

Kadınlara ayrı otobüs, ayrı hastane... Ayrı öğretmen, ayrı doktor, ayrı kadı...

En iyisi kadın kısmı eksik etek, otursun evinde çocuk doğursun! En az üç çocuk...

Çok çocuk, çok oy demek... Aşiret düzenimize dokunmayın. Biz ona söyleriz, o da karılarına ( eşi demiyorum!) ve adını bilmediği çocuklarına, bize oy vermesini, söyler! Böylece " Egemenlik milletindir" olur değil mi? Hadi ordan! Seni gibi kandırıkçı seni!

Atatürk'e: "Cumhuriyet nedir?" diye sormuşlar.
Yanıt: ADAM OLMAKTIR...

Siz önce bu insanlara insana yaraşır bir yaşam sürebilmeleri için ne yapıyorsunuz, onu söyleyin... Ve "Kadınların" üzerinden siyaset yapmayın...

Namus sadece kadınlara özgü bir şey de değildir. Erkekler de namuslu olmak zorundadır. Kadının namusunu sorgulayan erkekler sözüm size. Bir düşünün bakalım. Siz gerçekten namuslu musunuz?

Herkes namuslu olsun...


İNANCI GEREĞİ



Kızlarımız, kadınlarımız inancı gereği mi türban takıyorlar? İnanç bu mu?


Bu çocukların yakasını bırakın lütfen! dini kadınların saçına indirgerseniz olacağı buydu işte...

Yalan söylemeyeceksin.
Halkı aldatmayacaksın.
İftira atmayacaksın.
Yetim hakkı yemeyeceksin.
Haksızlık yapmayacaksın.
Hırsızlık yapmayacaksın.
Yolsuzluk yapmayacaksın...

"Ben bunlara bakmam, karımım, kızımın başına türban takarım, olurum müslüman!"
diyorsanız hadi ordan!

Siz dindar değil, dincisiniz...

7 Mayıs 2009 Perşembe

DOMUZ GRİBİ

http://www.gag.web.tr/gorsel/dosya/1131782018domuz.jpg


Resimde çok sevimli görünse de sevimsiz hayvandır domuzlar. Hele adının öldürücü bir gr
iple birlikte anılır olması sevimsiz gelmesinin yanında ürkütücü de oldu kentlerde yaşayanlar için. Köyde yaşayanlarımız zaten domuzların ürünlerine verdiği zarardan elaman demiş durumda. Etiyle ilgili tartışmalara girmeyeceğim. Tadına bakmak isteyip de bakamamıştım yurtdışındaki bir dost masasında. Kokusunu bile sevememiştim.

Neyse konu bu değil zaten. Biliyorum dostlar hepimiz endişeliyiz. Bu konuda yazılanları dikkatle okuyoruz. Yapabileceğimiz fazla bir şey de yok kişisel olarak, anladığım kadarıyla... Temizlik kurallarına dikkat etmek gerekiyor, her zaman olduğu gibi. Bilim insanlarımız gece gündüz çalışıyormuş, sevgili Biraz'ın blogunda okumuştum.

Ben çok endişeliyim şu sıralar. Bir haftadır küçük kızım ABD'de... Üçhafta kalacak. Çalıştığı işyeri on beş günlüğüne görevli gönderdi, bir hafta da tatlı cadım ekledi, oldu üç hafta... Ne güzel değil mi? Güzel, güzel diyeceğim ama domuz gribi bunu söylememi engelliyor.

Bu sıralar bilgisayar başında sabahlıyorum. Kamera açık, "Skype" adlı program açık; sabaha kadar çağrı yapıyorum. Dün sabah dört buçukta pes etmek üzereydim, baktım kızımın ABD'nin başka eyaletindeki arkadaşı çevrim içi, hemen ona çağrı yaptım, yanıtımı da aldım. Kızım Şikago'da, aramızda sekiz saat fark var. Son görüşmemiz üç gün önceydi. Çocuğun işi gücü var, zaman farkı var, dur be kadın, diyebilirsiniz, ben de öyle diyorum kendime, ama yüreğime söz geçiremiyorum. Anlayın işte! Grip tehlikesi olmasa biraz daha sabırlı olabilirdim belki... Neyse arkadaşından haberi aldım. İş çıkışı tatlı cadım arkadaşlarıyla alış-verişe gitmiş...

Rahatladım ve mışıl mışıl uyudum. Rüyamda Mardin katliamında anasız babasız kalan çocuklar karşıma dikildi. Gözlerimi sıkı sıkı yumdum, olmadı; kulaklarımı ellerimle tıkadım duymayayım diye, işe yaramadı. Kan ter içinde uyandım. Tekrar dalmışım. Baktım bu kez de Türkan Saylan ve burs verdiği Kardelenler, gözlerini dikmiş bana bakıyor.Uzaklardan başka başka çocuklar da gizlenerek, korkarak biz n'olacağız, biz de çocuğuz, çocukluklarımızı yaşamak istiyoruz, bizi de bizi de çağdışı eğitmek isteyenlerin elinden kurtarın diye sessiz çığlıklar atıyor. Artık uyuyamadım...

Siz de uyumayın, herkesi uyandırın lütfen... Ve bir elinizi de başka çocuklara uzatın karşılık beklemeden...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

ŞIH MEHMET KİM?


Mardin'deki katliamda "Hepsini Öldürün!" emrini verdiği iddia edilen Şıh Mehmet kimdir? Köyde zikir törenleri düzenlediği doğru mu?


5 Mayıs 2009 Salı

DEVRİM ARABALARI

http://beyazperde.mynet.com/images/film/4045-da.gif


Son zamanlarda pek çok film izledim, hepsini beğenerek izlediğimi söyleyebilirim. Milyoner, Yaşamın Kıyısında,Sonbahar, Masumiyet, Kader...


Ama bugün izlediğim "Devrim Arabaları" filmiyle ilgili hayranlığımı ifade edecek sözcük bulamıyorum. Yoğun istek üzerine 1 Mayıs'ta yeniden gösterime girdi. Sanırım pek çok kişi izledi. Sinemada eşim ve benden başka dört kişi daha vardı.

Hala izlemedinizse mutlaka izleyiniz. Dün yaşananları perdede görürken bugünü de düşüneceksiniz zaten...


"Devrim Arabaları" nı koruyamadık.
Bari " Atatürk Devrimleri" ni koruyalım.
Onu da yapamıyorsak
Hiç olmazsa "Devrimlerimiz" e sahip çıkanları
Sahipsiz bırakmayalım...


Yarın savunmak istesek de çok geç olabilir
ya da
Savunacak bir şeyimiz kalmayabilir...

KADINLARIMIZ ve ANNELER GÜNÜ



Bugün yine acılara uyandık...

Mardin'in Mazıdağı Bilge köyünde eski muhtarın kızının nişan töreninde yaşanan katliam görüntüleri nedeniyle güne merhaba diyecektik, diyemedik...

Diyemedik, çünkü on altısı kadın, altısı çocuk tam kırk dört kişi eğlenmesi gereken bir ortamda vahşice katledildiler. Gerçi eğlenip eğlenmediklerini de bilemiyoruz. Gazetelere yansıyanlara göre muhtarın önerisiyle toplu namaz kılıyorlarmış nişan töreninde. İlk haberlere göre Ankaralı genç bir imam da varmış orada...

İçişleri Bakanı, aile ve akrabalar arası husumetten kaynaklandığını söyledi bu katliamın...

Sonuçta kadınlarımız, çocuklarımız, insanlarımız öldü, öldürüldü...

Burada aydınlatılması gereken, incelenmesi gereken çok önemli konular olduğunu düşünüyorum.

Bu insanlarımızın eğitim düzeyleri nedir? Nasıl bir eğitimden geçirilmişler ki bu vahşeti yapabildiler?

Ve kadınlarımız! Bizde bir söz vardır, bilirsiniz. "Düğüne giden oynar, ölüme giden ağlar." Burada nişana gidenler, oynayamadan öldüler... Neden?

Nişanları yapılan çocukların durumu nedir? Evlilik kararlarını kendileri mi verdi? Yoksa büyükleri mi bunu uygun buldu? Kadınların, kızların söz hakkı var mı? Kaç yaşındaydı bu çocuklar?

Onlar öldü! Ne önemi var bu soruların mı diyorsunuz?

Bence önemi var, hem de çok ... Görmüyor musunuz Ülkemizde tüm oyunlar kadınların üzerinden oynanıyor? Kadınlardan korkuluyor! Her yönden sömürmek için, kullanmak için çağdaş eğitimden yoksun bırakılıyor. Çağdaş Eğitim olanaklarından tüm çocuklarımızın yararlanması için yaşamını hiçe sayanları saf dışı bırakmak için türlü dümenler düzenleniyor.

Milli Eğitim Eski Bakanının yaptıklarını gözden geçirmekte yarar var. Çağdaş eğitimi kösteklemek için çırpınan bir Milli Eğitim Bakanı! O gitti, yerine bir kadın bakan geldi. Ama onun da yaptıkları yapacakları konusunda hiç de umut vermiyor. Çocuktan ve Aileden Sorumlu Bakan iken ÇocukEsirgeme Kurumu ve Yaşlı Sığınma Evlerinde yaşanan olumsuzlukları unutmadık. Yine unutmadığım, unutamadığım bir görüntü var onunla ilgili.

Ramazanda, yoksul bir aileye, kumanya götürmek amacıyla yapılan ziyaret görüntüleri yansımıştı ekranlara... Önde Emine Hanım, onun arkasında Türkiye Cumhuriyetinin Kadın Bakanı!

Şimdi Milli Eğitim Bakanı olarak izleyeceğiz kendisini. Bakalım eski bakanın yaptığı çağdışı uygulamaları düzeltecek mi, yoksa eski tas eski hamam mı olacak eğitim sistemimiz? Dileğim Çağdaş Eğitimden yana olması...


Aslında bu sabah Olay TV.'de "Yaşadıkça" adlı programı izlemekti niyetim. Televizyonlardaki Mardin katliamını görünce unutmuştum. Hatırlayınca hemen açtım...

Baktım pırıl pırıl anneler... Bursalı anneler... Ekranda çağdaşlığın, aydınlığın, bilincin, duyarlığın sembolü olarak konuşuyorlar.

Çocuklarını anlatıyorlar. Ancak çocuklarını büyütüp yetiştirirken topluma da hizmet ediyorlar. Ağaçlar dikiyorlar, kermesler düzenleyerek yoksul köy çocuklarına ellerini uzatıyorlar.

Yazılarını severek okuduğum Sevgili Zuzuların Annesi, Banu Durgunlu sayesinde haberim olmuştu programdan. Kendisi ikiz çocuk annesi... Herkes bir çocukla uğraşırken, o iki çocuğu keyifle büyütüyor ve sosyal sorumluluğunun gereğini de yerine getiriyor.

Onları izlerken gurur duydum, geleceğe umutla baktım. Hepsi çağdaş eğitimle yetişmiş bilinçli anneler. Hepsini sevgiyle kucaklıyorum. Ne yaptıklarını da nasıl yapacaklarını da bilen kadınlarımız bunlar...


Evet, kadınlarımız sizce nasıl yetiştirilmeli? Hangi Eğitim Sistemi, toplumu mutluluğa, huzura, başarıya ulaştıracak?

Kendisi hakkındaki kararları; babası, abisi, erkek kardeşi, kocası, kayınpederi kısaca ailesindeki eğitimli-eğitimsiz, büyük-küçük erkeklerin verdiği kadınların yaratılacağı ezik, suskun, boyun eğen insan yetiştiren çağdışı eğitim sistemi mi?

Bursalı anneler ve bloglarda okuduğumuz bilinçli anneler örneği, Türkan Saylan'ın canı pahasına savunduğu, Büyük Önderimiz Atatürk'ün işaret ettiği kimseye kulluk yapmayan, özgür yurttaş olma bilincinde, kendisiyle ve çevresiyle barışık, üreten, düşünen, tartışan, araştıran, sorgulayan insan mı yetiştireceğiz?


Toplumu kurtarmak istiyorsak işe kadınları kurtarmakla başlamalıyız...

Bu vesileyle tüm annelerimizin, anne adaylarımızın, geleceğin annelerinin "Anneler Günü" nü kutluyorum. Çocuklarımızı en iyi şekilde yetiştirmekle görevimiz bitmiyor sevgili anneler. Onların mutlu yaşayacakları bir ortamın hazırlanması için de elimizden geleni yapmalıyız. Bizim başarımız toplumumuzun kurtuluşu olacaktır.

Her güzel şey kadının eseridir, unutmayalım.
"Bak, yüreğine baaak, içini hisset, ölürüm yoluna yine boyun eğmem..." (Sezen Aksu'nun şarkısı mıydı bu?)

Çok çalışmalıyız, çooooookk!..

4 Mayıs 2009 Pazartesi

ALİ DİBO NEDİR?


Ali Dibo, AKP'den ihraç edilen eski AKP Hatay Milletvekili Fuat Geçen'in açıklamalarına göre , devletin olanaklarının eşe, dosta ve de akrabalara dağıtılma yöntemine Hatay'da verilen admış...

Efendim, yöntem şöyle işliyormuş: Diyelim ki bir ihale açılacak, bu ihaleye herkes katılabilirmiş. Ancak önceden hazırlanıp yetkili ve etkililere verilen, eş-dost-akraba adlarının bulunduğu listeye göre ihaleyi kazandırılacaklar belirlenirmiş. Diğer katılımcılar figüran olduklarıyla kalırmış...

Bunu topluma kim duyurdu belgeleriyle? Fuat Geçen. Ben onun yalancısıyım. O şimdi nerede, ne yapıyor? Bilmiyorum. Yalnız AKP'den atıldığını biliyorum. Ali Dibo yapıyor diye suçladığı kişi şimdi nerede biliyor musunuz? O şimdi Adalet Bakanımız... Hayırlı olsun! Hepimiz adaleti aramıyor muyuz?

Peki Ali Dibo ADALETLİ bir şey mi?

3 Mayıs 2009 Pazar

RUHAT MENGİ ve STAR TV PAZAR GÜNLERİNİN VAZGEÇİLMEZİ


Pazar günleri saat 12.30'da Star TV'nin karşısında yerimi alıyorum. Bu pazar da öyle yaptım...

Bugünkü programın konukları CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Meclis Eski Başkanımız Hüsamettin Cindoruk, Taraf Gazetesi Yazarı Ayşe Gül, Deniz Feneri Davasında sanık olarak adı geçen Zeki Karamanı'ın Avukatı Ersan Şen ve Emekli General Osman Özbek'ti...

Artık Adalet Eski Bakanı olan Mehmet Ali Şahin de telefonla programa katıldı.

Ergenekon Davası, Deniz Feneri Davası , terör belli başlı konulardı.


Konuşmacıları değerlendirdiğimde Hüsamettin Cindoruk, Kemal Kılıçdaroğlu ve Osman Özbek benden tam not aldılar. Konuya hakim, dersini çalışmış, belgeleri konuşturdukları için inandırıcı, güven ve umut veren bir tartışmacı profili sergilediler...

Adalet Eski Bakanı , telefonla katıldığı programda, kendisini ne kadar savunmaya çalışsa da televizyon mikrofonlarına kendi sesiyle yansıyan çelişkili konuşmaları beyinlere yer ettiğinden, inandırıcı olamadı. Başarısız olduğu için ya da Deniz Feneri Davası'ndaki tutumuyla ilgili, CHP tarafından verilen gensorunun, mecliste görüştürülmesini engelleyerek halkın gözünden kaçırma çabalarının sonucunda artık eskiler arasına o da katıldı.

Avukat görevi gereği taraflıydı, tarafı olduğu davayı savundu.Mesleğinin gereği davayı kazanınca emeğinin karşılığını alacak... Ona bir şey demiyorum.

Ona demiyorum, ama Taraf Gazetesi Yazarı Ayşe Gül'ün kimin adına, kimin tarafına, ne karşılığı konuştuğunu doğrusu anlayamadım. Tek anladığım TARAF oluşu, TARAFLI oluşu... Bence o sınıfta kaldı. Çünkü söylediklerinin hiçbirine kimseyi inandıramadığı gibi, kendisini de inandıramadı.

Vatan Gazetesi Yazarı Ruhat Mengi'yi kutluyorum.Başarılı bir program sunucusu bence. Bir de sitemim var kendisine: Pazar günü gezinti programımızı ertelememize neden oluyor, üç-dört saatimizi ekrana kilitliyor diye...


Pazar gününü evde geçirenlere öneriyorum bu programı. İzleyin, ülke sorunları üzerinde düşünün lütfen...Bu ülke bizim...



Not:
Haaa bu arada yeni bir haber, programda açıklandı. Hüsamettin Cindoruk DP Genel Başkanı olacakmış.Çalışmalar sürüyormuş . Ona da başarılar dilerim. Kendisini hep saygın bir hukukçu ve siyasetçi olarak biliyorum. Gerçi içinde olduğu hiçbir partiye oy vermedim, ama hep saygı duydum kendisine...

2 Mayıs 2009 Cumartesi

ÖDÜLLENDİRİLDİM YAŞASIN

[premio3.jpg]

Eylem tarafından ödüllendirildim, kendisine çok teşekkür ederim.
Ben de "Ellerimle Seçtiklerimin Hepsini" aynı ödülle ödüllendirmek istiyorum, sevgilerimi de ekleyerek...




[SMARTB~1.JPG]


Bir ödül de Sevgili Rüyayla'dan almıştım. Araya zaman girdi, yazamadım. Özürlerimle buraya ekliyorum. Yazamadığım mimleri de yazacağım. Aynı şekilde herkesi bu ödüle de layık görüyorum. Lütfen blogunuza taşıyınız, sevgilerimle...

1 Mayıs 2009 Cuma

İŞÇİNİN EMEKÇİNİN BAYRAMI

http://site.mynet.com/onder67/mynet_resimlerim/miting.jpg



Bugün 1 Mayıs... Taksim'e gidemedim, ama Zonguldak'ta tüm emekçilerle birlikte Bayramı kutladım. Mutluyum, huzurluyum...

Sabah TV'lerden İstanbul'daki Taksim coşkusunu izledim. İstenen ölçüde olmasa da emekçilerin bu kadar yıl sonra Taksim'de 1 Mayıs'ı kutlayabilmesi büyük bir başarıydı. En azından ölü toprağı atılmıştı emekçilerin üstünden. Bunun arkası gelir artık. Ülkemiz büyük bir ayıptan kurtulmuş oldu diye düşünüyorum. Taksim'e herkes giriyor, emekçiler giremiyor, olacak şey mi bu?

Bu arada Türk İş, Hak İş yöneticilerinin kimlerin yanında durduğunu, nasıl sendikacı olduklarını da üzülerek gördük.

Zonguldak'taki kutlamalar 15.00'te başlayacaktı. Ben 14.30'da İstasyon Meydanına gittim. Oldukça kalabalıktı. Pek çok tanıdıkla karşılaştım. Biraz öğretmen arkadaşların yanında durdum, sonra da Atatürkçü Düşünce Derneğinin olduğu guruba katıldım. Epeyce bekledikten sonra Madenci Anıtı'nın önüne kadar yürüdük. Tören burada büyük bir bayram havasında kutlandı.

Beni sevindiren katılımcıların arasında gençlerin olmasıydı. Anlaşılan onlar da tehlikenin farkına varmıştı. Geleceklerine sahip çıkıyorlardı. İşsizlik bekliyordu onları. Çalışanların işini kaybetme tehlikesi vardı. İşini kaybetmeyenler üç kuruş maaşla çalışmaya mahkum ediliyordu.

Aileler küçük çocuklarını da alıp gelmiş. Tam bir coşku havası vardı. Küçük çocukların ellerinde bayrak " En büyük Atatürk" diye bağırmaları çok hoştu.

Polisler saygılı bir şekilde aramalarını yaptı, kenarda bekledi. Hiçbir olay da olmadı. Aslında onlar da emekçi ve oldukça yoruluyorlar. Birileri gereksiz bir şekilde ortamı geriyor ve polisler de saatlerce gergin, sinirli bir şekilde verilen görevi gece gündüz yapıyor. Acaba emeklerinin karşılığını alıyorlar mı? Almıyorlar, bu kesin. Kimse emeğinin karşılığını alamıyor ki onlar alsın! Çalıp çırpanları saymıyorum...

İstanbul Valisinin ve Emniyet Müdürünün panik havasını üzerlerinden atması gerekiyor bence. Gerginliği biraz da onların bu tutumu yaratıyor. O kadar polisi İstanbul'a yığmanın anlamı ne? Savaş mı çıktı, düşman İstanbul'u mu kuşattı! Nihayet ülkenin emekçileri, işçileri Bayramlarını kutlayacak.Sizin göreviniz onlara yardımcı olmak değil mi?

17 Mayıs'ta Ankara'da Atatürk ve Cumhuriyet Yürüyüşü olacakmış. Ben 17 Mayıs'ta Ankara'da olacağım. Sanırım ayaklarımın ağrısı o güne kadar geçer.
17 Mayıs'ta Ankara'da buluşalım mı?