30 Haziran 2009 Salı

ALANYA'DAN DOSTLARA MERHABA



Alanyum Alışveriş Merkezini sevdim. Haydi çarşıya gidelim dedim evdekilere... Ablam çarşı gezmeye bayılır, kardeşim de ister istemez eşlik eder. Ben pek sevmem. Alacağımı alıp dönerim. Ablam her yere girip çıkar, alsın almasın, fikir ediniyorum, diyor. Tam fırsat dedim. Bilgisayarı kaptığım gibi soluğu burada aldım. Siz gezin, ben biraz sonra size katılırım, dedim, ama katılamadım, bloğumu meğer ne çok özlemişim..

Harika bir hizmet bu. Hem alışverişini yap hem de internete gir istediğin kadar... Alanyum'u kutluyorum. Arada kaçarım ben buraya. Eve oldukça yakın. Ohhhh yaşasın!

Kaç gündür yazmak istiyorum, dost blogları okumak istiyorum, ama internet yok... Komşu istediğin zaman gel, dedi, dedi ama, o kadar çok geziyor ki bu olanaksız görünüyor şimdilik.

Alanya güzel her zamanki gibi. İlk gün sabah akşam denize girdim harikaydı. Ertesi gün üçlü dalgalar suyu çamur gibi yapmıştı, şöyle bir ıslanıp çıktım. Akşam üstü tekrar gittik yine aynıydı. Bakalım bugün nasıl olacak? Kasımda geldiğim zamanki tadı bulamadım henüz, Alanya'nın denizi çok sıcak geliyor bana... İllede Ege olacak. Karadeniz de biraz fazla soğuk geliyor çoğu kez... Ama her haliyle denizi seviyorum ben...

Babamla, kardeşlerimle olmak çok keyifli. İyi ki gelmişim. Akşam çarşıya gittik, liman tarafını gezdik. Turist sayısı şimdilik çok az. Nerde o dolu dolu çarşılar! Anlatılana göre Alman turistlerle Rus turistler birbirleriyle anlaşamıyormuş. Biri gelirse diğeri gelmek istemiyormuş. Bir de "Her şey dahil" paketler esnafın canını sıkıyor anladığım kadarıyla... İyi olmuş demek geçiyor içimden ama, ülkemin yararı için demiyorum. Eskiden Türklerin yüzüne bakmıyorlardı. Şimdi kapılarda karşılıyorlar...

Aslında Bursa gezisini yazmayı çok istiyorum. Ama araya zaman ve yeni mekanlar girince biraz zor gelmeye başladı... Unuttuklarım da olabilir, ana hatlarıyla yazmayı denesem mi?

26 Haziran 2009 Cuma

BURSA GEZİSİNDEN KALANLAR




Bu yılki buluşmamız Bursa'daydı biliyorsunuz.Ancak on iki arkadaş katılabildi. Herkesin kendine göre sorunları var doğal olarak. Sağlık olsun, dilerim gelecek yılki Samsun Buluşmamızda sınıf tamam olur. Tüm arkadaşlarıma sevgi ve selamlarımı iletiyorum unutmadan...

Bu arada bir türlü ulaşamadığımız bir arkadaşımız var, hiç haber alamadık. Adı Münevver... Keşke okusa, resimleri görse ve arasa! Dur bakalım, yine Banu'cuğumla yaptığımız gibi bir "Yasemin'in Penceresi" durumlarına gireriz. Ancak bu kez elimizdeki bilgi sınırlı. Münevver Yeğinol, Elazığlı, Samsun Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü mezunu(1973-74). Şimdilik bu kadar. Bilenler, duyanlar insaniyet namına buraya bir not bırakırsa çok mutlu olacağım...

Bursa'da Nural, Necmiye, Aysel, Mübeccel, Güzin, Şükran, Ayfer, Hicran, Ülker, Nafize, Nihal ve bizi gezdiren arkadaşımız Safiye birlikteydik ve birbirinden güzel anılarla ayrıldık Bursa'dan...

İlk gün Koza Hanı'nda buluşmuştuk. Bütün kızların toplanmasını orada beklemiştik... Ve Ulu Cami'yi gezdik. İşte insanı kendine hayran eden Ulu Cami...




İkinci gün geziye Muradiye Külliyesini gezerek başladık. Rehberimiz Ayhan Bey gezdiğimiz her türbeyle ilgili bilgi, ayrıntılı bilgi verdi. Ona da buradan teşekkürlerimi iletiyorum.



Türbelerin içinde en süslü olanı Cem Sultan için yapılmış olanıydı. Nedeni Fatih Sultan Mehmet'in küçük oğlu Cem'in 36 yaşında iken taht kavgaları nedeniyle öldürülmesinin verdiği vicdan azabını hafifletme isteği olabilir mi dersiniz?



Burada Osmanlının zevkine hayran olduğumu söyleyebilirim. O kadar özenle, o kadar güzel işlemeler günümüze kadar dayanmış. Türbeler, türbelerdeki bezemeler,işlemeler olağanüstü güzeldi. Abanoz ağacından yapılmış çok dayanıklı , çürümez, böceklenmez süslemeler çivisiz, geçme bir şekilde yapılmış. Künde kari (çivisiz), Edirne kari (geçme) deniyor galiba.( Geniş zamanda tarihimizi bir kez daha okuyacaım...)

Fatih Sultan Mehmet'in aile üyelerinin mezarı kapalı diğer padişahlarınki gibi. Sadece Ebesi Gülbahar Hatun'un türbesinin etrafı açık. Hem içlerine almışlar, hem de aileden olmadığını anlatmak istemişler böylece... İçimizden değil, bizden biri...

Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu, Şehzade Mustada'nın 16. yy natüralist üsluplu İznik çinileriyle süslenmiş, lale motifli türbesi de çok hoştu.

Padişahların başındaki sarıkların da şehit olurlarsa kefen olarak kullanıldığı da bana çok ilginç geldi.

Kapı çıngırakları var bir de. İki tane çıngırak asılı kapılarında... Nedeni kapıya kadın mı, erkek mi geldiğini anlamaları içinmiş. Çıngıraklardan birinin sesi ince, diğerinin kalıncaymış efendim. Konuk hemcinslerince karşılanıyormuş böylece...

Muradiye külliyesinde mis gibi manolya kokuyordu. Rivayet mi gerçek mi bilmiyorum ama Zeki Müren o ünlü şarkısını burada bestelemiş, derler...

"Koklamaya kıyamam, benim güzel manolyam..."

(Daha sonra Emir Sultan'da Zeki Müren'in mezarını ziyaret ettik. Zeki Müren'in gülleri solmuştu. Bu bana çok dokundu nedense... Biraz çabuk mu unutuyoruz ne? Abartılı seviyoruz, çabucak da unutuyoruz. Biraz daha vefa, ah vefa!...)

Sadaka taşı da çok ilginç. Yardım etmek isteyenler götürüp oraya koyuyor, ihtiyacı olanlar da ihtiyacı kadarını oradan alıyor. Şimdiki gibi deveyi hamuduyla götürmüyorlar yani... Ya da kameraları alıp üç kuruşluk yaptıkları yardımı millete gösterip oradan nemalanmanın yollarını bilmiyorlar henüz... Sadaka, yardım gizlice ulaşıyor ihtiyaç sahibine... Osmanlının kültüründen, sanatından biraz ders alsalar ya... Şimdiki camilerin ne kadar zevksiz yapıldığını bir düşünün. Asıl yapmak istedikleri çarşı, camiyi de bunun için kılıf olarak yapıyorlar. Sahtekarlık diz boyu...

Muradiye külliyesinden sonra Osmanlı Evini gezdik. Daha sonra ATATÜRK Müzesine gittik. Saat ona geliyordu ve müze henüz açılmamıştı!..

İkinci gün öğle yemeğini Cumalı Kızık'da ,akşam yemeğini Kültür Park'ta yedik. Okul anılarımız, öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız dillerden düşmüyor bir türlü...Öğretmenlik anıları biraz gölgede kalıyor. Biz çocuklar gibi şen durmadan konuşuyoruz...
Cumalı Kızık


Üçüncü gün:

Yeşil Cami, Yıldırım Cami, Murat Hüdavendiğar, Emir Sultan...


Arkadaşın yarı sitem, yarı şaka: "Bursa'ya geldik , mezar ve camileri dolaşıyoruz espirisi eşliğinde kahkahalar esirgenmeden atılarak şarkılar mırıldanarak Uludağ'a tırmanmaya başladık. Her şey her şey çok güzeldi Bursa'da. Tarihimize, sanatımıza, kültürümüze hayran kalarak, Uludağ yolu üzerindeki İnkaya'da konakladık. Burası piknik yeri. Ancak Bursa'nın her köşesinde canlı canlı bize serinlikler yaşatan çınar ağaçlarının en görkemlisiyle burada tanıştık. Kimbilir kaç yüz yıllık ağaç mutlaka görülmeli diyorum.

Kahvelerimizi içtik, kirazlarımızı aldık, Uludağ yolumuza devam etmek için Safiye'nin bizi gezdirmesi için kiraladığı arabamıza ,oto parkta dururken, ehliyetsiz bir şoförün çarptığı haberi geldi. Burada uzun uzun bekleyişimiz sürdü. Jandarma, tutanak vs.. derken zaman kaybettik. Uludağ'a çıksak mı çıkmasak mı kararsızlığı içinde tırmanmaya başladık. Yolculukta biz Nural'ın getirdiği leblebileri yerken, o da telefonla, saat 15.oo 'te olan Nilüfer Turizme ait biletini saat 17.00'ye erteletmek için çırpındı durdu. Ama Nilüfer Turizm görevlileri bir türlü ertelemeyi kabul etmedi. Safiye'nin eşi Yunus Bey arandı, yazıhaneye gidildi, ama işe yaramadı. Bir daha Nilüfer Turizmle seyahat etmeme kararı alınarak başka bir firmadan 18.00 için bilet ayrıldı. Nilüfer Turizmin bileti de yandı. Kar ettiklerini sanıyorlarsa bence aldanıyorlar. Neyse hızlı bir turla Uludağ'ı gezdik.
Servis şoförümüz Mehmet Beye de buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Tam bir kültür elçisi gibi bize anlatarak, görülmesi gereken her köşeye üşenmeden bizleri taşıyarak hepimizin takdirini kazandı.

Uludağ'dan indik, içmeden başımız dönmüş bir durumda Karagöz müzesini, Süleyman Çelebi'nin (Mevlit'in yazarı) mezarını ziyaret ettik.

İşte Süleyman Çelebi'nin mezarı :


Bunlar da sevgili Karagöz ve Hacıvatımız:





Osmanlı İmparatorluğunun görkemli mirasını gezdikten sonra Mudanya'da Mütareke müzesini gezmiştik. Daha önce de görmüştüm, ama bir kez daha gezmek mutluluk verdi bana. Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarıyla yeniden buluşmak hoştu. İsmet İnönü'nün o dik duruşundan etkilenmemek olanaksız. Tabi buradaki gerçek anlamında "dik duruş" sözde değil, özde olandan!.. Buyrun bakalım:




Ve yeniden Atatürk Müzesi'ne gelişimiz. Görevlilere :" Müze saat kaçta açılıyor?" sorumuza ters ters ,suratsız, çirkin bir ifadeyle : "Saat 09'da!" diye yanıt veren görevli! Gelip döndüğümüzü söyleyince : "O günlük öyle olmuştur!" terslemesi... Bulunduğu makama yakışmayan görevliler... Oysa gezdiğimiz diğer tüm mekanlardaki görevliler oldukça samimi ve içten görevlerini yapıyorlardı. Bursa halkına da bayıldım. Camilerde namaz kılanlar gezen insanlardan rahatsız olmuyordu, gelenleri, gezenleri de hiçkimse rahatsız etmiyordu. Büyük bir hoşgörü vardı her yerde... Sadece burada?

İşte büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ümüzün Çekirge Caddesi üzerindeki gelip kaldığı köşk... Padişahlarınkinden sonra oldukça sade geldi bana. Hatta daha önce gezen arkadaşların dediğine göre içinde ona ait eşyaların bir kısmı yoktu, artık...




Bu günlere ulaşmamızı sağlayan herkese binlerce teşekkür ediyorum yazıyı bitirirken...


Yazıyı Alanyum Alışveriş Merkezinde yazdım. Oldukça da eve geciktim. Okumaya zamanım yok. Hatalarım affola... Sevgiler, saygılar...

23 Haziran 2009 Salı

EVEEETTT BİZ BULUŞTUK (II)

Bu fotoğrafı iki yıl önceki İzmir buluşmamızda çekmişiz. Bursa fotoğraflarını daha sonra yayınlarım...




Bu da otuz beş yıl önceki biz... Neydik, ne olduk, ama arkadaşlarımın şu anki durumlarına bakınca yılların o kadar da acımasız olmadığını anlıyorum. Onlar da benim için aynı şeyleri söylediler. Artık züğürt tesellisi mi bilmem...

Efendim şimdilik hızlıca ana hatlarını yazacağım. Yolculuk var bugün, biliyorsunuz. Sonra Bursa gezisini uzun uzun anlatmak istiyorum. Çünkü geçiştirilemeyecek kadar özel ve güzeldi...

Bursa Terminalinde 15.50'de otobüsten indim. Gezimizi planlayan Bursa'daki arkadaşım Sevgili Safiye'yi aradım, "38 n'olu belediye otobüsüne bin, Ulu Cami'de in, beni ara!" dedi. Ben de dediği gibi yaptım. Ulu Cami'de indim, aradım. "Bekle almaya geliyorum." dedi, kısa sürede de geldi. Eşyalarımı Öğretmen Evinde diğer arkadaşların valizlerinin yanına bırakıp Koza Hanı'na geldik. Bizim kızlar ipekler arasında kaybolmuştu. Bulduğumu öptüm, ben de aralarına karıştım.

Daha sonra sanırım Bursa'nın buluşma merkezi Koza Hanı'nın bahçesinde oturup arkadaşları beklemeye başladık. Nilgül'ü aradım. Hemen geliyorum, dedi. Yarım saat oldu mu bilmiyorum, baktım giriş kısmında iki kişi duruyor, işte, dedim Nilgül bu... Hiç değişmemiş. Seslendim, koştu geldi. Sarıldık, sarıldık, sarıldık... Yıllar hiç geçmemiş gibi... Buradan eşi Ertuğrul Beye arkadaşımı bana getirdiği için çok çok teşekkür ederim. O, bırakıp gittikten sonra saatlerce konuştuk. Tüm arkadaşlarımla özlem giderdim. Sonra birlikte Ulu Cami'yi gezdik. Akşam yemeğini Şehri Sefa denilen yüksekçe bir yerde yedik.

Yemekten sonra, biz Muradiye Turizim Uygulama Oteline, Nilgül evine gitti.

Buradan Sevgili Arkadaşım Safiye'ye, eşi Yunus Beye Bursa gezisini bizim için unutulmaz yapmak için ellerinden gelenin fazlasını yaptıkları için çok çok teşekkür ederim.
Arkadaşım Nilgül'ü bana kavuşturan Blog arkadaşım Banu'ya, arkadaşı Serap Hanıma çok teşekkür ederim.

Biraz daha yazarsam uçağı kaçıracağım. Devamı sonra...

EVEEETTT BİZ BULUŞTUK(I)

1973-1974 Samsun Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü Öğrenci ve Öğretmenleri


2009 Bursa Buluşması:

Bursa'nın ufak tefek taşları
Keman olmuş o yarimin kaşları
Bir omuzdan bir omuza saçları

A benim esmer güzelim
Yarimle kol kola gezelim


Büyük küçük çocukları uyuttum, geçtim laptopumun başına... Yorumları okudum, ancak şimdilik yanıtlayamayacağım zamansızlıktan. Yine geç oldu, yarın yolculuk İstanbul'dan devam edecek...


19 Haziran 2009:

Zonguldak'tan çıktım yola,
Selam verdim sağa sola
Haydi benim Aysema Öğretmenim
Yolun açık ola...

Orhan Veli'ye selam ederek saat on gibi Ereğli'ye vardık. Karadeniz Ereğli...

Ereğli'den geçmedinse
Kıymalı pide yemedinse
Çileğinden tatmadınsa
Yaşadım deme be hemşerim...

Yolculuk karadeniz kıyısı boyunca sürüyor. Karadenizin azgın dalgalarından eser yok şimdi. Karadenizin rengi yeşile, maviye durmuş. Otobüsün camından hayranlıkla manzarayı seyrediyorum. Kulağım radyoda. Bağırarak konuşan sunucu.:

Bu şarkı sadece sevenler için; seviyorum, diyip sevmeyenler için değil!! diye haykırıyor. Kulak kesildim, ama şarkının hızına yetişmek ne mükün! Sözlerini de hiç anlayamadım. Sadece araya bir bayan sesi girdi de bir cümlesini anladım. Belki siz de duymuşunuzdur. Aradaki ses, "Ararım seni bu yollarda, yalnız gel." diyordu. O da olmasa yanmıştım.

Akçakoca'dayız, saat 10.41... Radyo'yu dinliyorum."Yandı yandı içim yandı.Kalbimin istediğini almak nasip olmadı". Gönül işleri karışık. Dert insanı söyletiyor demek ki... Gönül işleri karışık da Akçakoca'nın fındıkçılarının işleri çok mu iyi? Sanmıyorum iyi olduğunu. Fındık almak isterseniz Akçakoca'nınkini alın derim ben. Meşhurdur buranın fındığı... Bir de fındık kabuğunu doldurmayan şeylere de fazla üzülmeyin derim. Radyoda müzik sustu, sunucu kompozisyon yarışmasından söz ediyor:

"Benim Babam Büyük Adam" konulu kompozisyon yarışması sonuçları..."

Babalara selam ederek yola devam ediyoruz. Otobüsümüz Boğaziçi'ne (yörenin ismi bu)yaklaşırken saat on bir olmuş. Müzik kulaklarımı tırmalıyor.

" Kardan adam olur, senden olmaz!"
"Sabrımı sınayan kendi kaybeder!"
Veresiye aşk yok!"

Düzce'ye yaklaşıyoruz. Yol boyu evlere dikkat ediyorum. Buralarda insanlar akıllanmış mı ne? Dört katlı bina bile pek yok. Deprem binaların boyunu küçültmüş. İki, üç katlı evler çoğunlukta... Keşke bu kadar acılar yaşanmadan gerekli önlemleri alabilsek değil mi?

Düzce'ye giriyoruz. A o da ne! Kocaman bir reklam panosunda kocaman bir yazı. Herkesin gözüne, dikkatli bakanların bilincine işleyecek türden:

"SENDİKALI OL!"

Petrol İş'in bu reklamını çok beğeniyorum. Yaşlı-genç, kadın-erkek- işçiler panoyu süslüyor. Ve resimlerin hemen altında bir yazı:

ÇÜNKÜ SENDİKA GÜCÜNDÜR..."

Yöneticilerin neden sendikaya sıcak bakmadığını bir düşünün isterseniz. Sizin güçsüzlüğünüz başkalarının sizin üzerinizdeki etkisini nasıl da büyütüyor!

Düzce terminaldeyiz. Otobüste her türlü ikramı tüketirsen mola yerinde de tuvalet derdine düşersin. Biz yolcular tuvaletin kapısında birikiyoruz. Sanki kaçacağız, önce jeton alacaksın, jetonu yerleştirip içeri öyle gireceksin! Tabi kuyrukta beklerken bir kazaya kurban gitmek de var! Temizlik pek çok yerde büyük sorun zaten...

Düzce'den on bir otuz gibi ayrılırken Bursa'daki sevgili çocukluk arkadaşım Nilgül aradı. Konuştuk, gidince programa göre arayacağımı söyledim. Mutlu mutlu Bursa buluşmasını düşünerek uyuyakalmışım...

VE BURSA :

(Şimdi bırakmak zorundayım. Devamı ilk fırsatta...)




22 Haziran 2009 Pazartesi

LEYLEĞİ HAVADA GÖRMEK


İstanbul'dayım. Bursa gezisi dolu dolu yaşandı. Hala mutluluk sarhoşuyum. Uludağ gezisi başımı döndürdü. Ayrıntıları sonra yazacağım...

Salı günü uçakla Antalya'ya oradan da servisle Alanya'ya gideceğim. Ben bu yıl leyleği havada mı gördüm ne!

Yağmur Bebek'le kaçamak da olsa yeniden kucaklaşmak çok güzel.

Şimdilik bu kadar, gözlerim kapanıyor...

19 Haziran 2009 Cuma

BABALAR GÜNÜ


Tüm babaların, baba adaylarının ve çocukları baba şefkatiyle seven herkesin Babalar Günü KUTLU OLSUN...



Not: Ben İzmir gezisini erteliyorum. Bursa'dan Alanya'ya, babama gideceğim.
Canım Babacığım Seni Çok Seviyorum. İyi ki benim babamsın. Babamı kucaklayıp döneceğim...

DİLEK: ERTELEMEDEN

DİLEK: ERTELEMEDEN

18 Haziran 2009 Perşembe

DİLEK: SİZ HANGİ HANE' DENSİNİZ

DİLEK: SİZ HANGİ HANE' DENSİNİZ

DİLEK: PORTAKALLAR TÜKENMEDEN GEL

DİLEK: PORTAKALLAR TÜKENMEDEN GEL

DİLEK: FİNAL- OYNATMAYA AZ KALDI...

DİLEK: FİNAL- OYNATMAYA AZ KALDI...

17 Haziran 2009 Çarşamba

İŞTE GİDİYORUM


Evet, işte yine yolculuk göründü. Koştururken yaz gelmiş bile, yeterince farkedemedim. Gidiyorum, ama gözüm arkada. Tatile başlarken hiç böyle hissetmemiştim daha önceleri...

Okullar tatil oldu mu ertesi gün ben vın!.. Hem de koşa koşa, sevinçle... Yanlış anlaşılmasın, şimdi de seviniyorum, hele Bursa buluşması beni oldukça heyecanlandırıyor, ama ne bileyim galiba evime henüz doyamadım. Eskiden, çalışırken, evimde daha çok zaman geçiriyordum da ondan mı acaba bilemedim. Evet, evet ondan. Bu yıl emekli oldum, doğru dürüst evimde oturamadım. Alanya, Ankara, birkaç kez İstanbul gidiş gelişleri... Bir de çalışmak beyni yoruyor. Beyin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyor. Bu yıl beyin yorgunluğum yok, beden yorgunluğu daha çabuk geçiyor...

Geldim, evi toparladım, tam düzeni kumuşken gitme vakti geldi. Hem de kısa bir gidiş değil bu...

Önce Bursa, sonrasında ver elini İzmir...

Yazlık evimizi de komşularımızı da çok seviyorum, özledim hepsini. Gideceğim, denize gireceğim bol bol, kitap okuyacağım rahat rahat, okey oynayacağım çok çok... Ohh haberlere hiç bakmayacağım, desem de inanmayın. Huylu huyundan vazgeçer mi? Hem giderken kendimi de götürüyorum. Ben bakmazsam, ben yazmazsam, ben üzülmezsem olur mu? Olmazzz! Peki bakıyoruz, yazıyoruz, üzülüyoruz da n'oluyor? Hiç! Gerçekten hiç mi acaba? Hiçse hiç, yine de bakmalıyız, ilgilenmeyiz diye düşünüyorum. Bir tanecik ülkemiz var.

Yurdumuz, ulusumuz üzerinde bin türlü oyun oynanıyor. Komşularımızın durumu ortada. Irak parçalandı. Sıra İran'a gelecek dediler, işte geldi. Sonra sırada kim var? Bizi de birbirimize kırdırmak isteyenler var, uyanık olmalıyız değil mi ama...

Bak ne yazmak için oturdum, işi yine nereye getirdim. Ben iflah olmam.

Müzik eklemeye cesaret edebilseydim, Mahsuni Şerif'ten "İşte gidiyorum zülf-i siyahım" türküsünü dinletmek isterdim.

Yok yok Zahit Akman gibi yapmayacağım. O ,kendisinin görevden alınması için toplanan RTÜK üyelerine bu türküyü dinletmiş, AKP'liler çok duygulanıp "Gitme, kal!" diye oy vermişler(beş kişi) ; CHP'li üyeler "Giiiitttt!" demişler, ama yetmemiş(üç kişilermiş)... Zahit Akman da hakkındaki onca iddiaya karşın görevinin başında kalmış. Yaaa!

Ama benim öyle bir sıkıntım yok. Tüm blogerler arasında oylama yapsam oy birliği ile "Giiiiitttt!" sesinin yükseleceğinden eminim. Haksız mıyım?

Müziği yükleyemeyeceğim, ama türkünün sözlerini yazayım bari...



"İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüzde dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Hayli dolaşayım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da

Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahsuni'nin berbat haline
Mervanın elinde parelense de..."

Sevgilerimle...

MARCUS TULLIUS CICERO




Bu kez ben susuyorum, Marcus Tillius Cicero (MÖ 106- MÖ43) konuşuyor:




GÖREVLER'DEN:

Yöneticilerin Görevleri:

.... Nasıl çocuğun bir bakıcısı varsa, devletin yönetimi de görev almış kimselerin değil, görevleri yapılan kişilerin yararına uygun olarak yürütülmelidir.

Yurttaşların bir bölümüne özen gösteren bir bölümünü umursamayan kişiler devlete çok tehlikeli şeyleri , ayaklanma ile anlaşmazlığı sokarlar. Bundan da şöyle bir durum ortaya çıkar:

Bazıları halkın sevgilisi, bazıları aristokratların dostu; yalnız birkaçı da herkesin dostu görünür. Bu yüzden Atina'da büyük anlaşmazlıklar, bizim devletimizde ise, yalnız ayaklanmalar değil, yıkıcı iç savaşlar çıkmıştır...


... Gerçekten zamansız gelenlere, ya da utanmazca dilekte bulunanlara kızsak bile; yararsız ve tiksinti veren bir hırçınlığa düşmememiz için, halk eşitliğine dayanan özgür devletlerde, hoşgörülük ve ruh yüksekliği denilen şey gösterilmelidir. Bununla birlikte yumuşaklık ve acıma duygusu; devlet için sertlik (Bu olmadan yurttaş yopluluğu yönetilemez.) kullanılması şartıyla beğenilmelidir.

Her kovuşturma, her ceza, hakaretten uzak olmalıdır. Birini cezalandıran, ya da azarlayan kimsenin değil, devletin yararına bakılmalıdır...


Mete Tunçay(Derleyen)
G. Öner(Çeviren)
Siyasal Düşünceler Tarihi "Seçilmiş Yazılar 1. Eski ve Orta Çağlar"
AÜ SBF Yay. Ankara 1969 s. 181/182



16 Haziran 2009 Salı

DENİZ FENERİNDE DÜZMECE BELGELER

1) MAHKEME BELGE SAHTEDİR DEDİ:

"Almanya'daki Deniz Feneri davasını izlemeye giden CHP'li Kılıçdaroğlu ve Kılıç hakkında 'PKK'lılarla aynı araçta yakalandılar' haberinin düzmece belgelerle yapıldığı ortaya çıktı
CHP İletişim Koordinatörlüğü, "Hessen Eyalet Başsavcısının, CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ve Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyesi Ali Kılıç’ın ’terör örgütü mensuplarıyla aynı araçta yakalandığı’ iddiasına ilişkin tutulan tutanağın, sahte olduğunu açıkladığını" bildirdi.

CHP İletişim Koordinatörlüğü’nden yapılan yazılı açıklamada, "geçen yıl Deniz Feneri e.V. davasını izlemek üzere Frankfurt’a giden CHP Grup Başkanvekili Kılıçdaroğlu ve MYK üyesi Kılıç’ın terör örgütü PKK üyesi kişilerle aynı araçta yakalandığı, bunun tutanakla saptandığı" yönünde iddiaların öne sürüldüğü hatırlatılarak, bu gerçek dışı iddiaların bazı gazetelerde yer aldığı belirtildi.

Açıklamada, bazı gazetelerde çıkan haberlerde "Frankfurt’a giden Kemal Kılıçdaroğlu ile Ali Kılıç’ın PKK’lı Nevzat Rıdvan ve Mustafa Güler ile buluşarak bir saunaya gittiği, sauna çıkışında da Alman polisi tarafından araçları durdurularak tutanak tutulduğu" iddialarına da yer verildiği ifade edildi.

Ali Kılıç’ın, bu yalan haberler üzerine Hessen Eyalet Başsavcılığına başvurarak şikayetçi olduğu ve konunun açıklığa kavuşturulmasını istediği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Hessen Eyalet Başsavcılığı, 6100 UJS 27 9491/09 POL numaralı ve 27 Mayıs 2009 tarihli Başsavcı Claude imzalı yazıyla söz konusu belgenin sahte olduğunu bildirdi. Hessen Eyalet Başsavcılığından gelen belgede, özetle şöyle denildi:

Trafik kontrolünü gösteren tutanak sahtedir. Frankfurt am Maln’de Braubacher Caddesi bulunmadığı gibi böyle bir karakol da yoktur. Ayrıca Hessen Eyalet Emniyet Genel Müdürlüğü antetli 11 Eylül 2008 tarihli belge de aynı şekilde sahtedir. Hamburg’da böyle bir adres bulunmamaktadır. Hamburg ’HH’ plakalı böyle bir araç da trafik kayıtlarında yoktur. Öte yandan söz konusu belgede adı geçen şahıslar hakkında ne geçmişte ne de şimdi herhangi bir soruşturma bulunmamaktadır. 9 Eylül 2008 tarihli telefon dinleme tutanağı da gerçek değildir.

Öte yandan, bir Alman vakfından CHP’ye para yardımı yapıldığı iddiası da Alman hükümeti tarafından yalanlanmış, Almanya’nın Ankara’daki Büyükelçisi de bu yalanlamayı Dışişleri Bakanlığına bildirmişti. Yalanlamayı kamuoyuna duyurmayan Dışişleri Bakanlığı ise Almanya Büyükelçisinin teamüllere aykırı davrandığını öne sürerek, yalan haberin kamuoyuna duyurulmamasındaki sorumluluğunu gözlerden gizlemeye çalışmıştı."



2) BELGENİN SAHTE OLDUĞU BELİRTİLDİ:

CNN TÜRK 'te bugün yayınlanan "Deniz Feneri Özel" programında, Zahit Akman'la ilgili Almanya'dan alındığı söylenen belgenin(O'nu aklayan belgenin) sahte olduğu, üzerinde tahrifat yapıldığı mahkeme tarafından açıklanmış. Bu konuyla ilgili de Zahit Akman için soruşturma başlatılmış Almanya'da...



Pes doğrusu, bu kadarına da pes!..Minareyi çalanlar kılıfını hazırlamaya çalışıyor, ama mızrak çuvala sığmıyor ki, çuval çok dolu!..

SAHTE BELGELER ÜLKEMİZİN YÜZÜNÜ KIZARTIYOR.

BİSTRO ALATURKA'DAN MEKTUP




Sevgilim,

"Hatırlar mısın beni? Bir zamanlar ne kadar çok severdim seni." hele,
"Gözlerinin içine başka hayal girmesin" diye nasıl da korkar, verdiğin
"Bir demet yasemeni aşkımın tek hatırası" diye nasıl da saklardım. İsteseydin;
"Bir gül çıkarırdım sana kalbimdeki külden..." Ya şimdi?
"Ayrılmak ne kadar zor, unutulmak ne acı"ymış! Ama inan ki,
"Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben". Sanki
"Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar" gibiyim.
"Gözümde özleyiş, gönlümde acı " var. Yine de,
"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime..."
"Yine bu yıl ada sensiz" di, "İçime hiç sinmedi." Bir ara
"Körfezdeki dalgın suya bak" tım.
"Geçmiş gecelerden biri" duruyor mu diye? Ama,
"Sensiz her gecenin sabahı olmayacak" mış meğer.
"Gözleri aşka gülen " sevgililer el ele
"Yıldızların altında" dolaştılar bütün gece... Onları
"Kıskandım, kıskandım." Artık iyice inandım ki
"Ayrıldı gönül şimdi yine bir tek eşinden..."
"Mihrabım diyerek sana yüz vurdum..."
"Ne olur, anla artık, anla beni..."
"Ağlamakla, inlemekle" geçen bu ömrün,
"Gündüzü seninle, gecesi seninle..." Bana
"Aşka gönül verme!",
"Kadın bir gül, aşk bir mevsim" dediler. Ama,
"Kalbe dolan o ilk bakış, unutulmaz ki!" Hem daha
"Doymadım sana, ağlarım yana yana..."
"Günlerdir içime çöktü ayrılık..."
"Artık senin adını, zehir saçan aşkını, unutmak istiyorum." Unutamazsam,
"Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi" bilmiyorum.
"Sensiz yaşamam, bil ki bu söz bence yemindir."
"Fırtınalar koparsa kopsun..."
"Elveda hatıralar, elveda bütün gençliğim."

ELVEDA......

ŞENOL

........



Elime ne zaman, nerede, nasıl, neden, kimden geçti hiçbir fikrim yok. Sadece dolapları yerleştirirken karşıma çıktı. Atmadan paylaşmak istedim. Bir hoşluk olsun. Rahatlamaya gereksinimiz var değil mi? Sevgilerimle...

15 Haziran 2009 Pazartesi

DÜŞMANA DOST ORDUYA DÜŞMAN



Son zamanlarda malum çevrele sürekli Türk Ordusunu yıpratma çabalarının içine girdiler. Sistemli, planlı, örgütlü çabalar dikkatli bakanların gözünden kaçmıyor...

Aynı kişilere bakıyorsunuz, hep ülkemizi yok etmeye çalışanlarla sarmaş dolaş! En büyükleri düşmanın kucağında oturuyor, ineceği de yok! Arada bir oturduğu yerden fetva veriyor. Daha önceki konuşmalarına bakınca bugün yapılanların neden yapıldığını anlıyorsunuz zaten. Ama onlara bakan yok artık... Son aşamaya geldik mi ki?

Bir de kuklaları var, ipi başkalarının elinde!.. Deli bunlar... Akıllı olsalar zaten kukla olmazlardı değil mi?

Delilerden biri eline verilen taşı atıyor ortaya. Sırada bekleyen diğer deli hemen atlıyor üstüne, başlıyor tepinmeye!.. Sonra kurgulanmış olan diğer deli: Aaaaa duydunuz muuuuu? Bak bak ne diyorrrr! Sonra elden ele, dilden dile , manşetten manşete, kanaldan kanala dolaşan deliler ortamı kıvamına getiriyor. Bir sonraki emre kadar olay pişirilmiş, aferinler alınmış oluyor.

Sonra yetmiş milyon akıllı bu iftiraları ayıklamak için akla karayı seçmeye çalışıyor... En öndeki akıllılar türlü yollarla susturulmaya çalışılıyor. En azından burdan görünen böyle...

Bir de şu var sorulması gereken: Siz orduda olsanız, gizli planlar yapsanız, bu planları, ARAYANLARIN ELİYLE KOYMUŞ GİBİ BULACAĞI BİR YERE KOR MUSUNUZ? Çocuklar bile yapmaz bunu.

Sade bu olayda değil, diğer önemli davada da her şey çok kolay bulunuyor. Sanki, gel beni hemen bul! der gibi darbe planları, silahlar, bombalar orta yerlerde bırakılıyor...

Bu işte bir tuhaflık yok mu? Eğer ülkenin iyiliği için yapıyorlarsa bu karalamaları, neden düşmanların birinin kucağından inip diğerinin kucağına oturuyor bu kişiler söyler misiniz?

Türk Ordusuna saldırarak ne yapmak istiyorlar?


ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR



Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse
Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa
Sıkılıp utanmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse
Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocukhoşgörüyle yetiştirilmişse
Sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse
Kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse
Takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse
Adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetiştirilmişse
İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse
Kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse
BU DÜNYADA MUTLU OLMAYI ÖĞRENİR.




Sevgili Dostlar,

Hani sık sık soruyoruz ya, "Biz neden böyleyiz
? " diye... Acaba diyorum yukarıdaki satırlardan yanıtını bulabilir miyiz?

14 Haziran 2009 Pazar

ÖLÜRSEM SEBEBİ SENSİN



Ölürsem Sebebi Sensin !.. Bu da nereden çıktı demeyin. Ben de yeni duydum.
Biraz abartma olsa da, işin zorluğunu anlatması bakımından önemli...

Bugün sınava giren tüm öğrencilere geçmiş olsun diyerek açıklıyorum. Efendim bu ÖSS'nin açılımıymış!

Her şey gönlünüze göre olsun...

TUT ATALAR SÖZÜNÜ



Tut atalar sözünü kalbi selim ol
Gönülden gönüle yol var demişler
Gider yavuzluğun tab'ı halim ol
Sert sirke küpüne zarar demişler


Aldanma cihanın sakın varına
Düşmeyegör onun ah-ü zarına
Bugünkü işini koyma yarına
Yar yıkıldığı gün tozar demişler


Çoktur bu alemde boşa yelenler
Nerde bilenler ile bilmeyenler
Eskiden adettir dağdan gelenler
Bağda olanları kovar demişler


Dediler bu pendi sordumsa kime
Tuz ekmek bilmeze müşkilin deme
Kül kömür ye, namert lokması yeme
Gün olur başına kakar demişler


Arzeyle bu pendi kendi özüne
Dost addetme her güleni yüzüne
İncinme dostunun doğru sözüne
Doğru söz insana batar demişler


Güneş balçık ilen sıvanmaz ey dil
Bi-zeban da olsa bellidir kamil
Kendüden gayruyu beğenmez cahil
Kendi çalar kendi oynar demişler


Yukarıdaki dizeler LEVNİ'nin... Ününü daha çok ressam olarak yapan, minyatürleriyle tanınan Levni'nin bir de ozan yanı vardır. Gerçi Aşık Ömer'in etkisinde kalmıştır, ama ince alaycı bir tutumu var. Dili de çağına göre yalındır. Zeki, iğneleyici bir yanı da var şiirlerinde.

Asıl adı Abdülcelil Çelebi'dir.Ondan bir dörtlük daha yazıp bırakayım. Umarım beğenirsiniz...


Çiçeğe arı arıya asel
Aptala boru boruya gazel
Şaire türkü türküye güzel
Güzele gerdan ne güzel uymuş


İyi Pazarlar...

12 Haziran 2009 Cuma

OKUL ÖĞRETMEN SINAV ÇOCUKLARIMIZ ve BİZ

Bir eğitim-öğretim yılının sonuna yine geldik. Karneleri elinde, tatile merhaba diyecek çocuklarımız. Sınavlar bitmek üzere.Yarın altıncı sınıflar SBS'ye, pazar günü de gençlerimiz ÖSS'ye girecek.Bitecek bu maraton. Bitecek derken ŞİMDİLİK bitecek! Ya sonra ?

Ülkemizde insanlar, ne yazık ki , uyurgezer durumda yaşamaya alıştırılmış. Sorunlar, bizim karşımıza çıkınca biraz uyanır gibi yapıyoruz. Temelden çözmek için çaba harcamak, çorbaya bir tutam da olsa tuz katmak yerine, şimdilik geçiştiriyoruz. Ne zamana kadar? Tekrar benzer sorunla karşılaşana kadar!

Oysa EĞİTİM, sadece öğretmenlerle sınırlandırılamayacak kadar ciddi çaba gerektiriyor. Ve toplumun her kesimini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor.

Fransız devrimci Dalton: "Ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi eğitimdir." derken yanlış mı söylüyor. Büyük önderimiz Atatürk: " Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır veya ulusu esirliğe ve sefalete terk eder." diyerek konunun önemini her zamanki gibi ne güzel vurguluyor.

Bakanlığımızın adı, Milli Eğitim Bakanlığı değil mi? Peki milli eğitim ( ulusal eğitim) yapılıyor mu ülkemizde. Yapılıyor. Başka türlü eğitim de el altından himaye edilerek yürütülüyor mu? Yürütülüyor. Hepimiz, bunu görüyor, duyuyor, biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. Biliyoruz da gür bir şekilde sesimizi duyurabiliyor muyuz? Hayır!

Toplumda birbirine diş bileyen iki farklı insan tipi yetiştirilirken gelecekte bunların huzur içinde yaşayacaklarını mı sanıyoruz? Sanmasak da henüz çocuklarımız bizim yanımızda, biz onlar için her şeyi yaparız, saflığı içinde gecemizi gündüzümüZü çocuklarımızın ayaklarının altına seriyoruz. Ya sonra? Sonrayı sonraya bırak öyle mi? Bence bırakamayız, bırakmamalıyız. Çocuklarımız için harcadığımız emekler boşa gitmemeli. Onlar mutlu, huzurlu,sağlıklı, akıllı kısaca insanca yaşamalı ve ahlaklı, çalışkan, üretken yetişkinler olarak ulusuna ve insanlığa katkı sağlamalı...

Çocuklarımızın yukarda belirttiğimiz niteliklerle yetişkin bir insan haline gelmesi için laik eğitimden geçmesi zorunludur. Laik eğitim olmazsa demokrasi, demokrasi olmazsa laik eğitim olmaz. Keşke Atamızın başlattığı demokratik laik eğitimi ödün vermeden sürdürebilseydik! Laik eğitim özümsenseydi bugün okumaz-yazmaz insanımız kalmazdı. Şeriatçı-ırkçı partiler bu denli halk desteği bulmazdı. Ülkemiz terörle yatıp terörle kalkmazdı. Ulusumuz, o zaman AB kapılarında bekletilmez, hak ettiği saygınlık içerisinde davet edilirdi. Yurtta ve dünyada barış ekseninde daha iyi ilişkiler kurabilen yetişmiş insanlarımız olurdu yönetimlerde...

Ulusal değerlerden , bilimsellikten yoksun eğitim sistemi ülkenin hastalıklarının ana kaynağıdır.

Ekonomimize, durumumuza, ulusal gelirimize, dış ve iç borçlarımıza, ulusal birliğimize, köyümüze, kentimize, ormanımıza, caddemize, sokağımıza, parkımıza, hastanelerimize, hapishanelerimize şöyle bir bakın lütfen. Eğitimdeki başarısızlıklarımızın neden olduğunu siz de göreceksiniz. Ve benim gibi çok üzüleceksiniz. Üzüleceğiz, ama bu tek başına bir işe yaramayacak.

Peki ne mi yapmalıyız? Ani bir şokla hepimiz uyanmalıyız, hepimiz ayılmalıyız ve yeni bir Kurtuluş Savaşı motivasyonu içinde eğitim seferberliğine girişmeliyiz. Sokaklara dökülelim demiyorum. Sesimizi duyuralım, yanlışlıklara tepkisiz kalmayalım. Susmayalım, en azından susmayanlara destek olalım. Sorun hepimizin sorunu, ülke hepimizin ülkesi, çocuklarsa bizim gözbebeğimiz, geleceğimiz...

Eğitim ciddi bir iştir. Sistematik programlar (müfredat) gerektirir. Ancak bu programların doğru, bilimsel değerlerle hazırlanması gerekir. Bu işi de, şunun bunun kayırmasıyla bir yerlere getirilenlerle değil, gerçek eğitimcilerle uzun süreli uygulanabilecek şekilde ve devlet politikasına dönüştürülerek hazırlatılması gerekir. Partiler üstü gerçek eğitimcilerle olmalı kesinlikle... Zırt pırt da değiştirilmemeli.Okul kitapları da buna uygun hazırlatılmalı.

Milli Eğitim Bakanı bu kadar sorun varken ölen arkadaşının kızının mezuniyet töreninde ağlamamalı sadece. Ağlayacaksa eğitimimizin durumuna da bir iki gözyaşı dökmeli. Hatta ağlayacağına biraz bilimsel araştırmalar ışığında çalışmalara başlamalı.

Ha bu arada zorunlu eğitimin dokuz yıla çıkarılması olumlu bir gelişme, onu da söyleyeyim. Haksızlık etmeyelim. Hatta kreş eğitimine de devletin daha ciddi eğilmesini bekliyoruz kadın bakanımızdan. Anne Bloglarına bir göz atarsa annelerin nasıl sıkıntılı olduğunu görecektir. Bebeğini hangi güvenli ellere bırakıp yıllarca emek verdiği mesleğine dönecektir, bu genç annelerimiz? Anneanne-babaanne herkeste yok, olsa da bilimsel bir çözüm değil. Bebeklerimizin çağdaş bakıma herkesten çok gereksinimi var, biliyorsunuz. Temel burada atılıyor, unutmayalım. Gerçek eğitim verelim tüm çocuklarımıza...

Gerçek eğitimin amacı, çocukları, ZİHİNSEL-BEDENSEL-DUYGUSAL alanda kapasitesinin en yüksek alanına çıkarmak olmalıdır.

Biz bugün sadece ZİHİNSEL Alanla uğraşır olduk. Sanki herkes doktor, mühendis, avukat olmalıymış gibi bilgi yüklemeye çalışıyoruz çocuklarımıza. Onu da tam yapamıyoruz ya! Sadece test sınavı çözerken doğru yanıtı hatırlama yeteneğini geliştirmeye çalışıyoruz. Gerçek öğrenme: Anlama, kavrama, akıl yürütme, hatırlama, soru sorma, problem çözme, hayal gücünü çalıştırmayı gerektirir. Bunlar yok, varsa yoksa test test test... Çünkü sınavlar buna endeksli.

Dersaneleri azaltacağız diye yola çıkanlar sınav sayısını çoğaltarak dersaneye gitme yaşını ilk okul dördüncü sınıfa indirdiler. Dersaneler küçük çocuklarımızın da eklenmesiyle doldu taştı. Çünkü sınavlar test test test... Çoktan seçmeli eğitim. Çağrışım yoluyla işaretle olsun bitsin. Anlat desen iki cümle kuramayan çocuklar mı yetiştireceğiz bu şekilde?

Neyse uzatıyorum, konu önemli. Sıkılan okumasın... Okumanızı isterim, yanlış anlamayın lütfen. Ama tam da okulların tatil olduğu gün bu da yapılır mı, diyebilirsiniz. Olsun, yazı burada dursun, belki birilerinin işine yarar...

En çok önem verdiğimiz Zihinsel Eğitimde başarılı değiliz. Peki BEDENSEL Eğitimde durum nedir? Hani "Sağlam kafa sağlam vücutta..." diyoruz ya? Hiç sormayın demeyeceğim. Bence sorun, takip edin. Çocuğunuzun Beden Eğitimi öğretmenini Matamatik öğretmeni kadar önemseyin. Boş bırakmaya hiç gelmez. Kaytarmaya en uygun öğretmenliktir Beden Eğitimi öğretmenliği. Çoğu bir top verir çocuklara, bahçede oynayın, der. Oysa öğretmenin kurguladığı oyunun ciddiyeti vardır çocuk için. Öğretmen hakemdir, yönlendirir. Sağlıklı gelişimine katkı sağlar. Ekip çalışmasını öğretir. Bedenini doğru geliştirecek yöntemleri uygular. Ama bazısı bunları yapmaz, kendi haline bırakır çocukları, bazısı yarışmalarda okulu temsil edecek olanlarla ilgilenir sadece, bazısı da Beden Eğitimi yerine TEST çözmeleri için izin verir. Bu konuya dikkat ediniz lütfen. Çok önemli!

Diğer bir konu da çocuğun DUYGUSAL Eğitimidir... Görmezden gelinir çoğu kişi için. Hatta bazı öğretmenler de dahildir buna. Çocuğun Müzik, Resim gibi sanat ağırlıklı ders saatlerini Matematikle değerlendirdiğine inanan çok öğretmen vardır. Bir okadar da bundan övgüyle söz eden veli...

İnsan ufağı çocuk karmaşık bir yapı. Birinden biri eksik kalırsa olur mu? Olmaz! Olmadığını da görüyoruz. Çevrenize bakın, eskiyle kıyaslayın lütfen. Hepsi demiyorum ama çoğu daha az bilge, daha az çalışkan, daha az sağlıklı, daha az ahlaklı, daha az iradeli değiller mi? Giderek artan şiddet, uyuşturucu vb. bunu kanıtlamıyor mu?

Duygularımızı ifade ederken biz büyükler bile ne kadar zorlanıyoruz, karışıklıklara neden oluyoruz, yerinde ve doğru ifadeleri seçemiyoruz, iletişim sorunları yaşıyoruz. Çocuklarımızın işi daha zor. Biz farkındayız, onlar değil. O zaman Duygusal eğitimlerine de gereken önemi vermeliyiz. Resim, müzik derslerinin öğretmenlerini de en az diğerleri kadar özenle desteklemeliyiz.Kültür ve sanat, tiyatro gibi etkinliklere özendirmeliyiz çocuğumuzu.

Türkçe'nin önemini yazmama gerek yok zaten. Herkes biliyor. "Dil söyler saklanır, baş belaya katlanır." sözü dili doğru kullanmanın önemini vurguluyor, benim de çok sevdiğim bir söz olduğu için kullanıverdim.

Yazı ne kadar uzun oldu bilmiyorum. Bakmıyorum, bakarsam kısa kesme telaşına düşmek istemiyorum. Az kaldı zaten.

Kreş, Anaokulu ve İlköğretim... Bunlar eğitimin temel taşları. İyi temel atılmazsa sonradan yapılan çabaların boşa gitme sorunuyla karşılaşabiliriz.

Eğitimin temel taşını kim koyacak? Tabi ki öğretmen. Henüz onun yerini dolduracak bir şey bulunamadı. Diğer tüm çabalar öğretmenin çabasını güçlendirmek için gerekli. Ancak öğretmenin de öğretmen olarak yetiştirilmesi gerekiyor doğal olarak. Sınıf öğretmeni iyi seçilmeli. Özellikle ilk üç yıl. Temel kazanımlar bir anne şefkatiyle yaklaşacak, deneyimli, işinin uzmanı, çocukları seven bir öğretmen olmalı. Dört ve beşinci sınıfta bazı derslere branş öğretmenlerinin girmesinde yarar var.

İşiniz zor veliler, ama çocuklarınız için bir hafiye gibi araştırmak zorundasınız. 1990'lı yıllarda öğretmen olmayan 130 bin üniversite ve yüksek okul mezunu genç mesleğiyle ilgili iş bulamadığı için Sınıf öğretmeni olarak atandı. Düşünün bir kere: İyi bir veterinerin sizin çocuğunuzun sınıf öğretmeni olmasını ister misiniz? Ya da köylümüz hastalanan ineğini veteriner yerine iyi bir öğretmenin ellerine güvenerek bırakır mı hiç?

Son sözü yazmalıyım artık. 14 Haziran Pazar günü ÖSS'ye girecek gençlerimize ve SBS'ye girecek altıncı sınıftaki yavrularımıza başarılar diliyorum. Her şey gönüllerine uygun olsun. Karne tatiline giren çocuklarımıza iyi tatiller derken, kitabın tatillerine renk katacağını da hatırlatmadan geçemiyorum.

Siz sevgili ana-babalar, sizlere de bu yıllık geçmiş olsun, sınav sonuçları tez zamanda çocuklarınızı mutlu edecek şekilde gelsin diyorum.

Sevgi ve Saygılarımla...


Not: Pazar Günü dersanede yapılan "geleneksel kahvaltı"ya davet edildim. Beni unutmadıkları için çok mutlu olduğumu belirtmek istedim. İnsanın ayrıldığı yerden hatırlanması güzel oluyor sevgili dostlar. Paylaşmadan geçemedim.

9 Haziran 2009 Salı

ÖZLEMİŞİM


Aklımın, yüreğimin büyük bölümünü İstanbul'da bırakarak döndüm...

Yağmur Bebek büyüyor, büyüdükçe tatlılaşıyor. Bir o kadar da iş yükü artıyor. Bir haftalığına gittim, bir aya yakın kaldım. Çocukları isyan ettirecek kadar evlerini didik didik ettim. Her şeyi, ama her şeyi tek tek elemeden geçirdim. Sadece ben yapsam iyi! Temizlikçi dahil, evdeki herkesi de çalıştırdım. Çok şey attırdım, kendi evimde yapamadığımı çocukların evinde yaptırdım. Ancak iyi de oldu. Ev arındı, düzenlendi. Artık Yağmur Bebek daha rahat edecek. Her şey onun içindi...

Gerçi onların düzensizlik içinde bir düzenleri vardı. Mutlu mutlu yaşıyorlardı. Düzensizliğin getirdiği rahatlıkları da cabası... Şimdi düzenleri var, birazcık rahatları kaçtı. Ne çok uğraşılarak düzen oluşturulduğuna tanık oldukları için de daha fazla özen göstermek zorunda kalacaklar. Haa ha haaa!..

Neyse efendim, işi çılgın annaaneliğe de vererek İstanbul'a şimdilik veda ettim. Evime döndüm. Özlemişim.

Eşimi özlemişim, evimi özlemişim, tembellik yapmayı özlemişim,bilgisayarımı özlemişim, blog yazmayı, blog okumaları özlemişim, kendimle kalmayı özlemişim...

Eşimle evleninceye değin çok ayrılık yaşadığımız için evlendikten sonra hiç bu kadar uzun ayrılıklar yaşamamıştık. Gerçi ara ara gelip gidiyor İstanbul'a , ama Yağmur Bebek bizi ayırıyor. Ancak gönüllü ayrılıklar bunlar, sevginin, torun sevgisinin getirdiği, gönüllü ayrılıklar bunlar. Zevkle yapıyoruz, keyifle yapıyoruz. Yapacağız da...

Yorgundum, dün akşam geldim. İlk kez otobüste yol boyu uyumuşum. Hem de gündüz yolculuğunda! Gece de erken yattım. Sabah dokuzda dinlenmiş olarak uyandım.

Çamaşırlar birikmiş! Neden erkekler ev makinalarından bu kadar uzak duruyor ki? Bir edebiyatçı olan ben, evdeki makinaları bu kadar ustalıkla kullanabiliyorsam; makine mühendisi eşim neden bu kadar beceriksizmiş gibi davranıyor? Burada bir cinlik yok mu ey erkekler? Sözüm size!.. Neyse ilk partiyi makineye doldurdum, düğmesine bastım. Onlar yıkana dursun. Ben telefonun başına oturdum...

Bazı arkadaşlarıma döndüğümü müjdeledim. Sonra da Bursa gezimizi düzenleyen arkadaşım Safiye'yi aradım. Gezinin ayrıntılarını öğrendim. Yolculuk sırasında çocukluk arkadaşım Nilgül aradı, nerede kalacağımızı sordu, söyleyemedim. Dönünce bildiririm demiştim telefonda. Ve öğrendim yaşasın...

19-20-21 Haziran'da Muradiye Turizm-Otelcilik Lisesinde yerimiz ayırtılmış bile. İki gece üç gün, hiç fena değil. Nilgül'ü aradım, telefonu cevap vermedi, biraz sonra yeniden ararım. Zamanı iyi planlamak gerekiyor değil mi? Hem üniversite sınıf arkadaşlarım hem de orta okul arkadaşımla buluşacağım kolay mı? Ayrıca Ankara'daki arkadaşım Nural'la konuştum. Buluşmamıza Yeni Türk Edebiyatı Hocamız Mustafa Bey'in de katılma olasılığından söz etti. Harika bir şey olur katılırsa. "Ölçüyü Kaçıran Nine" masalının ninesi gibi iyice çocuklaşacağımızdan korkuyorum iyi mi?

Artık burada keseyim. Sevgili Eşim, dün akşam hazırladığı yemekle beni bir güzel şımartmıştı. Sıra bende, akşam yemeğini hazırlamam gerekiyor.

Şimdilik hoşçakalın, tekrar görüşeceğiz efendim...

7 Haziran 2009 Pazar

SEN-E BEN-E SİZ-E BİZ-E



"Ben sana 'sen' demiyorum, Sayın Baykal!"

Başbakan Tayyip Erdoğan


"Sen" sözcüğü ismin -e yönelme ekini alınca "sana";
"Ben" sözcüğü ismin -e yönelme ekini alınca "bana" olur Sayın Başbakan! Beni çok güldürdünüz...


Ben size "sen" demiyorum, Sayın Baykal, deseydiniz olurdu.

"Sana" derken aslında "sen" (sen-e) dediğinizin farkına varabilecek bir danışmanınız yok mu Sayın Başbakan? Bence olmalı... Ya sizce ?

6 Haziran 2009 Cumartesi

AÇIK TEŞEKKÜR

Sevgili Dostlar,

Hepinize çok teşekkür ediyorum. Blog yazmak kadar okumayı da seviyorum. Gerçi bu sıralar fazla zaman ayıramasam da yakında evime döneceğim. Daha bol zamanım olacak.

Bugün arkadaşımla telofonlaştık. Aynı duygularla dolu olduğunu gördüm, bir kez daha sevindim. O da beni bulma çabalarına girişmiş. Ben blog sayesinde(Sevgili Banu Durgunlu sayesinde) ona ulaştım. Bir kez daha tüm blog dostlarıma teşekkür ediyorum. Buluşmamızı da yazacağım.

Hepiniz iyi ki varsınız ve yazıyorsunuz. Durmak yok, yazmaya devam!

Sevgilerimle...

5 Haziran 2009 Cuma

MUCİZE


Yıllar yıllar önceydi. Henüz orta okula yeni başlamıştık. Ne zaman, nasıl tanıştığımızı anımsamıyorum. Ancak tüm zamanlarımızı birlikte geçirir olmuştuk. Üç yıl boyunca hep beraberdik. Ders çalışmak için evlerimizde de buluşuyorduk. Ancak lisede ayrıldık. Astsubay olan babasının tayini çıkmıştı, liseyi Bursa'da okuyacaktı.

Ayrılmıştık, ama kopamamıştık. Yıllarca mektuplaştık. Hala durur bazıları, saklamışım. Nişanlandığım yıl bir haftalığına gezmeye geldiğinde görüşmüştük. Sonra yazışmalarımız hep sürdü. İkimiz de evlendik, çocuklar oldu ve iletişimimiz koptu. Ama unutmadım, hiç unutmadım...

Sevgili Banu Durgunlu (Zuzuların Annesi) sayesinde yeniden buluşacağız.

19-20 Haziran'da Samsun Eğitim Enstitüsündeki arkadaşlarımla Bursa'da buluşacağım. Son birkaç yıldır değişik illerde buluşuyoruz. Yeniden öğrencilik yıllarımıza dönüyoruz. Çok da mutlu oluyoruz.

Bursa'da buluşma gündeme gelince, çocukluk arkadaşım Nilgül'le de buluşabilseydim diye düşünmeye başladım. Aklıma -olmaz ama diye diye- Bursalı blog arkadaşım Banu'dan yardım istemek geldi. O da sağ olsun, tanıdığı Bursalı Annelere haber verdi, aralarında iletiler gidip geldi veeeee arkadaşıma ulaştılar. Nilgil'ün de çok sevindiği haberiyle birlikte hem ev hem de cep telefonunu bana ulaştırdılar. Biraz önce gönderdiği iletiyi gördüm. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Şimdi geç oldu, yarın Nilgül'le telefonlaşacağız. Sonra da Bursa'da buluşacağız...

Çok teşekkür ederim Sevgili Banu sana ve katkısı olan tüm Bursalı Annelere... Bu mucize gibi değil mi?

Ben bu gece biraz zor uyurum. Yarın telefonda çocukluğumdan bir sesle konuşacağım ve yakında Bursa'da onunla buluşacağım. Çok mutluyum çoook!

2 Haziran 2009 Salı

SERTLEŞME


Fıstıkçı Şahap'ı tanımayanınız var mı? Sanırım yoktur. Biraz okur-yazar herkes duymuştur adını. Bir de Çift Haseki Paşa var ki onu tanıyan daha azdır. Ama bilenler de azımsanmayacak kadar çoktur.

Efendim, nereden çıktı bunlar, demeyin lütfen.Bazı arkadaşların yazısını okurken gözüme gözüme giriyor. Kendimi engellemeye çalışıyorum. Tut kendini, artık öğretmen değilsin! diyorum kendime ama öğrenmenin yaşı da yokta karar kıldım yazıyorum.

Yazmadan önce şunu da vurgulamalıyım. Yazıları çok beğenerek okuyorum. Oldukça zengin ve güzel içeriğe sahipler. Güzelliği doğru Türkçeyle taçlandırmanın tadı da bir başka oluyor değil mi? "De ve mi " bir başka yazının konusu olsun artık...

Gelelim "sertleşme" diğer adıyla "ünsüz benzeşmesi" konusuna...

"c-d-g" ile başlayan ekleri düşünün lütfen. Neler var?

" -ci, -ce, -cik " , " -de, di, -dik " , " -gil, -gi " gibi...

Bu eklerden birisi sert ünsüzle biten sözcüğe eklenince yumuşak olan "c-d-g" sertleşiyor ve "ç-t-k" oluveriyor. Dilimizde bu olaya "sertleşme" ya da "benzeşme" adı veriliyor.

Örneğin: çiçe- k- ç-i , soka- k- t-a , e- t- k-i

Sert ünsüzler şunlar efendim. Kimse korkmasın lütfen, ezberlemeniz gerekmiyor. Sadece arada sırada ' Fıstıkçı Şahap'ın ünlülerini atıp ünsüzlerini anımsamaya çalışacaksınız. Hepsi bu...

"f s t k ç ş h p " işte bunlarla biten sözcüklerin sonuna "c-d-g" ile başlayan ek getirilirse "ç-t-k" oluyorlar.

fotograf- (da)-ta
yemiş- (ci) -çi
geç- (-di)- -ti
kitap(-cı) - çı


Sevgilerimle...

1 Haziran 2009 Pazartesi

DELİRTEN TİPLER


Delirten tipleri her yerde, her biçimde bulabilirsiniz. Onlar enerjilerini güçten almaktadır. Çok sık olarak zengin ve ünlüler arasından çıksa da, çok tanıdıklardır aslında.

Yaşamınızda anneniz, babanız, kardeşiniz, patronunuz, arkadaşınız, eşiniz delirten bir tip olabilir. Ve bu tipler, yaratıcılığınızı mahvetmeye çalışır.

Üniversite sınavına sayılı günler kalmışken delirten tipin: "Komşuların senin için ne düşündüğünü biliyor musun?"dediğini varsayalım. Zavallı çocuk bir anda kendisini korkunç bir karabasanın içinde bulmaz mı?

Delirten tipler akıllarına estikçe sizi ararlar. Zaman kavramı sadece onlarla ilgilidir. Sizin için geç ya da erken olması önemli değildir. Sizin koyduğunuz sınırları tanıyor ve saygı duyuyormuş gibi görünürler ama asıl olan davranıştır.

Sizden ödünç olarak aldıklarını ya getirmezler ya da kırık dökük bir şekilde getirirler. Üstelik bozukmuş da diyebilirler. Kötü giden hiçbir şey onların hatasından kaynaklanmaz, suç genellikle sizindir.

Bu tipler özel ilgi beklerler. En sıkışık zamanınızda, dikkat ve ilgi gerektiren bir sorunla karşınıza çıkıverirler. Delirten tipler yakınlarındaki insanın zamanını, parasını, enerjisini çalarlar.

Sizi de delirtenler var mı? Bu tiplerle başa çıkmanın bir yolu olmalı değil mi? Yoksa hep birlikte çıldıracağız.