29 Ağustos 2009 Cumartesi

DENİZ BALIKLAR VE BEN

Deniz bu sabah her zamankinden de güzeldi. Öyledir ya, insan elindekindekileri yitirirken güzel yönlerini daha çok farkeder ya, benimki de öyle oldu.

Sabah pırıl pırıl oluyor zaten. Fazla kişi olmadığı için de dibindeki kumları say istersen. Ben de bir bakayım, dedim. Baktım balıklar ayaklarımın etrafında dans ediyor. Oysa kaçması gerekirdi değil mi? Hayır, kaçmıyorlar. Aksine sayıları giderek artıyor. Çünkü ayaklarımın kumları eşelemesiyle altta kalan yiyecekler ortaya çıkıyor, bu da balıklara davetiye çıkarıyor. Onlar memnun ben memnun, bir süre oynadık birlikte, deniz, balıklar ve ben...

Sonra vedalaştık. Denizle balıklar baş başa kaldı. Ben geldim.

Akşam komşulardaydık. Veda yemeği hazırlamışlar bize. Yan komşuyu da çağırmışlar. Her şey çok güzeldi. Yalnız tabağımdaki balıklarla bir süre bakıştık. Sabah tanıştıklarım değildi. Onların anne ya da babası olabilir mi ki? Birden kendimi garip hissettim. İnsan mı vahşi, doğa yasaları mı karar veremedim. Galiba güçsüzler yenilmeye mahkum! Biz de afiyetle yedik balıkları. Biraz içime oturmadı değil, ama çabuk toparlandım.

Şimdi uyuma zamanı. Yol uzun, yolculuk zor. Hoşçakal tatil...

28 Ağustos 2009 Cuma

MİSAFİRİM BUGÜN BEN


Ayvalık'a bu yıl son kez gittik. Hiç bu kadar sessiz olmamıştı Ayvalık. Sokaklar neredeyse boştu. Terkedilmişliğin hüznü bulaşmıştı caddelere, sokaklara... Evli evine, köylü köyüne dönmüş; burası yalnızlığıyla baş başa kalmıştı. Ama böylesi de güzeldi. Ilık, tatlı tatlı esen rüzgar mutluluk hormonu taşıyordu beyinlere, yüreklere...

Aslında bu kimsesizliğin nedeni tatilcilerin bir kısmının dönüşü değildi sadece. Ramazanın yanında, akşamki maçların da etkisi vardı. Kafeler, çay bahçeleri TV ekranlarına kilitlenmiş insanlarla doluydu. Büyük- küçük fark etmiyor vallahi, erkekler bir anda hiç tanımadıkları kişilerle bir anda dost ya da düşman olabiliyorlar, saatlerce konuşacak konu bulabiliyorlar. Yeter ki futbol olsun! Bizim yanımızda yürürken akılları maçlardaydı biliyorum...

Sonuçta güzel bir akşam geçirdik. Fazla kaçırılan akşam yemeğinin sıkıntısını sodalarla gidermeye çalıştık.

Hepsinden önemlisi Ayvalık yolu üzerindeki tüm seramik satış mağazalarını gezdik. Renk beğendik, fiyatlar aldık. Kalite farkını fark etmeye çalıştık.

Bu konuda fazla bir bilgim de yoktu, iyi oldu. Ege seramikde karar verecek gibiyiz, ama biraz daha bilgi edinmek gerekiyor. Çünkü gezdiğimiz yerlerdeki fiyat farklılıkları kafamızı karıştırdı.Sokul, diye bir yer var, orada fiyatlar uçmuş zaten. Yeni ürün de ondan dediler, bilmiyorum artık. Bilgisi olan varsa ve paylaşırsa sevinirim. Sanırım ekim gibi döneceğiz yazlığa bu işler için. O zamana kadar araştıracağız artık.

Bugün yazlıktaki son günümüz, denizle vedalaşmaya gideceğim birazdan. Misafirim bu gün ben... Yarın yolcu!..

27 Ağustos 2009 Perşembe

NE GÜNDÜ AMA

Gelecek yıl yazlıkta yapmayı planladığımız işler var, hem de ne çok...O nedenle Ayvalık yakınındaki Ege Seramik'e uğrayalım, oradan da Ayvalık ya da Cunda'da bir balık yiyip döneriz diye kararlaştırdık arkadaşlarla. Ancak biz bayanlar bir koşu denize gidip gelelim de öyle çıkarız yola, dedik, dediğimiz gibi de yaptık.

Denize gitmek zor geliyor, ama denizden çıkmak daha da zor. Neyse yüzerken sitenin diğer ucundan bir arkadaş yanımıza geldi, akşam size geleceğiz abimlerle, dedi! Ben de buyurun, dedim çaresiz. Abisi onlarda misafir ve yıllar önce, üç yıl birlikte çalıştığımız öğretmen arkadaşım. Yarın gelin, diyemedim. Arkadaş denizde kaldı, ben tasımı tarağımı topladım hazırlıklar için ve beylere durumu söylemek için eve döndüm.

Döndüm ki trafik karışmış. Meğer biz denizdeyken iki ayrı aile daha eşime bu akşam size gelmek istiyoruz, demiş. Eşim de, yarın buyrun, biz bugün arkadaşlarla Ayvalık'a gideceğiz demiş!

Suratlar asıldı, canlar sıkıldı, ortalık fena karıştı. Ayvalık işi ertelendi, birlikte gideceğimiz arkadaşların planı bozuldu, neyse onlar anlayışlıydı. Ancak diğer sorun kolay çözümlenemedi.Yalancı durumuna düşmüş olmak eşimin canını sıktı. Çözüm, yarın gelin, dediklerimize, bu akşam bekliyoruz, demekle olacak, ama ertelediklerimiz evde değiller. Diğerlerine yarın gelin, demek de hoş olmayacak! Bir yandan hazırlıklar yapılacak...

Ben hazırlıkları yaparken, eşim sık sık komşuları yokladı, sonunda evlerine geldiler, durum anlatıldı, davet edildi. İki masa bahçeye hazırlandı. Gideceğiz diye toplanıp yerlerine konanlardan bir kısmı yeniden çıkarıldı.( Bu yıl işleri son güne bırakmayayım, yola dinlenmiş çıkarım, uyanıklığıyla pek çok şeyi kaldırmıştım! )

Epeyce koşuşturmadan sonra güzel bir akşam, yorgunluğumuzu silip süpürdü. Avukat arkadaş kendi yazdığı şiirleri okudu, size göndereyim bir bakın, dedi. Mühendis arkadaş Cahit Sıtkı'dan, eşim Nazım Hikmet'ten şiirler okudu. Ülke sorunları tartışıldı. Öğretmen arkadaşla anılar tazelendi.

Ve Ayvalık gezimiz bugüne kaldı. Bugün denize gitmek yok!

26 Ağustos 2009 Çarşamba

GERİ SAYIM BAŞLADI




Hafta sonu dönüyoruz. Tatil bitti sayılır.Dönüşler hüzünlü!

Bir yandan evi toparlıyorum, bir yandan da komşularla misafircilik oynuyoruz. Bir yanım artık yeter gidelim derken, diğer yanım biraz daha diyor. Karışık duygular bunlar.

Yazlıkçılara bakıyorum. Eskisi gibi değil kimse. Bir can sıkıntısı gözleniyor genel olarak. Haberleri izlemeyeceğim, dense de, olmuyor, gazeteler okunuyor; TV'den haberler izleniyor, yüzler asılıyor. Kahkahalar daha az duyuluyor.

Deniz çok güzel. Hava geceleri serinledi. Balkonlarda bir saatten sonra hırkalar giyiliyor. Gündüzler bunaltmıyor. Aslında tatil için eylül de güzel bir ay. Eşim de emekli olunca daha uzun kalırız artık.

Günler çok yoğun geçiyor burada. Hiç boş zaman yok, inanın. Sabah karşı komşu, öğleden sonra başka komşular geldi. Oturduğumuzu görünce yan komşu da geldi. Akşam biz ve komşularımız birlikte başka bir komşuya gittik. Eve gece ikide döndük. Başka yerde bunu yapmamız olanaksız. Seviyorum ben burayı.

Şimdilik bu kadar,denize gideceğiz...

24 Ağustos 2009 Pazartesi

TRT YETER AMA


Ayıp vallahi ayıp! Bu kadar da olmaz!

İnsanlarımız yüreği ağzında "N'OLUYORUZ?" u anlamaya çalışıyor. İktidar "açılım!" dışında ,kaba saba- hakaret içeren söylemlerini saymazsak, bir şey açıklamıyor. Bilgi açlığı içinde haber almaya, ülkemiz-ulusumuz üzerine oynanan oyunları, dönen dolapları anlamaya çalışıyoruz.

Bu konuda en güvenilir kanal hangisi olmalı? TRT değil mi? Hayır, artık öyle değil! TRT iktidarın sözcüsü olmayı çoktan aşmış, halkı yanlış bilgilendirme görevini de üstlenmiş durumda. Ancak bu kadarına da pes doğrusu!

Bizim vergilerimizle ayakta duran Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Anamuhalefet Partisi Başkanı, CHP Lideri Sayın Deniz Baykal'ın Basın Toplantısının çok az bir kısmını veriyor ve yayını kesiyor! Yerine abuk sabuk bir şeyler koyuyor.

Sayın Baykal önemli açıklamalarını yapmaya devam ediyor,, TRT bunu gözden kaçırıyor. Aynı TRT AKP'li Bekir Bozdağ'ın, Sayın MHP Lideri Devlet Bahçeli'ye yanıt liteliğindeki garip konuşmasını sonuna kadar veriyor...

Ayıp Beyler! Bu kadar mı her şeyi göze aldınız? Değer mi hiç? Unutmayın gün gelir hesap döner... Ve Süleyman Nazif'in dediği gibi "Vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır...


YAŞASIN ÖDÜLLENDİRİLDİM


Sevgili Dost Şükrü Yılmaz Tarafından Ödüllendirildim. Kendisine çok teşekkür ederim. Onur duydum.

Ödülün Kuralları:


1-Sizi Ödüllendirene Teşekkür Edin.

2- Sizi Ödüllendirenin Blog Linkini Yayınlayın. (Şükrü Yılmaz)

3- Ödülün Logosunu Yayınlayın

4- 7 Yaratıcı Blog’u Ödüllendirin. ( Ben listemdeki tüm blogları ödüllendiriyorum.)

5- Bu 7 Bloğun Linklerini Yayınlayın. ( Yan tarafta)

6- Ödellendirdiklerinizi Bundan Haberdar Edin. ( Yazlıkta internet sorunlu, yapamayacağım. Özür...)

7- Kendiniz Hakkında 7 İlginç Şey Yazın.


YEDİ İLGİNÇ ŞEY: İşte bu çok zor! İlginç ne olabilir ki?

1- Saygısızlıktan hoşlanmam. ( Kim hoşlanır ki?)
2- Bencil insanlara çok kızarım.( Kim kızmaz ki?)
3- Ülke sorunlarına duyarsız insanlara deli olurum. (Kim olmaz ki!)
4- Gece çalışmayı çok severim. (Kim sevmez ki!)
5- Yazlıktan gitmek istemiyorum. ( Kim ister ki?)
6- Blog yazmayı, blog okumayı çok severim. ( Kim sevmez ki?)
7- Yolcu etmeyi hiç sevmem. (Kim sever ki?)
(Bugün küçük kızım yolda, güle güle gitsin, yolu açık olsun...)

Gördüğünüz gibi ilginç bir şey aklıma gelmedi. Sıradan bir insan mıyım neyim ben?

Tekrar teşekkürler...

22 Ağustos 2009 Cumartesi

AÇ KAPIYI BEZİRGAN BAŞI

"Belki kötü bir benzetme olucak ama,
sanki yurduma, bağırta bağırta, içini kanırtırcasına zorla kürtaj yapılıyor.
Hissettiğim bu sadece üzgünüm :( "


Sevgili Angel, "Neden Yazdım Bilmiyorum" adlı yazıma yukarıdaki yorumu bırakmış. Okurken tüylerim diken diken oldu! Nedense hissettiğim duygu benim de aynısıydı, onun için buraya aldım. Kendisine çok teşekkür ederim.

Son zamanlarda sık sık BİLMİYORUM diyorum. Gerçekten de bilmiyorum. Açılım, açılım denip duruyor! Ancak adı dışında bu kadar kapalı kapılar arkasından kotarılan, bu kadar kapalı bir AÇILIM dünyada duyulmuş mudur bilmiyorum?

Siz bu açılımdan bir şey anladınız mı? Neyi açıyoruz, nasıl açıyoruz bilen var mı?

Batan geminin malları bunlar demek çok mu abes kaçar? Onu da bilmiyorum...

Aç kapıyı bezirgan başı, bezirgan BAŞŞŞŞIIII...

Aç da bilelim, ne alıp ne veriyoruz

20 Ağustos 2009 Perşembe

SAĞLIK OCAĞINDA KARNIYARIK


Yanlış anlaşılmasın lütfen! Karnından yaralanan bir kişiyi getirmediler sağlık ocağına, bildiğiniz patlıcanla yapılan karnıyarıktan söz ediyorum sadece. Sağlık ocağında yapılan karnıyarık yemeğine tanıklığımdan... Gerçi bu arada parmağı kanayan bir çocuk içerde bekliyordu, ama karnı yarılan kimse yoktu çok şükür!

Sabah 9.30 gibi ilaç yazdırmak amacıyla gittim. Henüz doktor gelmemişti. İki sıra listesi yapılmıştı hastalar tarafından: Biri muayene olacakların listesi, onlar doktorun gelmesini bekleyecekti doğal olarak. Diğeri ilaç yazdırmak isteyenlerinki ki, o memur tarafından yazılıyordu. Ben ikinci listeye adımı yazdırdım.

Sıramın gelmesini beklerken yan taraftaki kapı açıldı. Zaten tüm sağlık ocağını kaplamış olan kokunun nedeni de böylece gözler önüne serildi. Sevimli, biraz tombulca ebe hanım patlıcanları kızartmış, içlerini hazırlıyordu. Telaşlı, terli bir şekilde parmağı kanayan çocuğun yanına gitti. Daha sonra da doktor geldi.

Epeyce bekledikten sonra ilaç yazdırma sıramız geldi. İlaçlar yazıldı, biriken reçeteler doktora imzalatıldı, mutlu mesut evimize döndük.

Sanırım tombiş doktorumuz, tombiş ebemiz ve henüz çok genç ve zayıf olan ilaç yazan memurumuz öğlen yemeğinde afiyetle karnıyarıklarını yemişlerdir.

Ben de karnıyarık mı yapsam akşama? Çok canım istedi şimdi...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

GÜL KENT


Sabah erkenden denize gittim, kimsecikler yoktu henüz. Elimde Thomas Hardy'in "Çılgın Kalabalıktan Uzak" romanı, uzandım kumlara... Nasıl iyi geldi anlatamam.

Yorulmuşum ben, hem de çok yorulmuşum. Biz anneler yanlış mı yapıyoruz bilmiyorum. Çocuklar söz konusu olunca kendimizi kaybediyoruz. Oysa durmasını bilmeliyiz biraz, fırsat da tanımalıyız belki. Sınırlarımızı çok zorluyoruz, sonra da " Ağrıdan sızıdan tutmaz ellerim,ayaklarım!" moduna giriyoruz. Bir şeyler eksik kalsa kıyamet mi kopar?

Deniz en güzel zamanlarını yaşatıyor şimdilerde. Akvaryum gibi. Dibindeki kum taneleri sayılıyor. Dünyanın en güzel denizlerinden biri burasıdır gibi geliyor bana. Serin sularında kendime geliyorum. Tatilin bitmesine on gün kaldı. Sona yönelince daha bir anlam kazanıyor gözümde.

Ancak kulağımıza kötü haberler de gelmiyor değil. Söylentiye göre Gül Kent atıklarını denize boşaltmaya başlamış. Umarım doğru değildir.Kimsenin böyle bir hakkı olamaz. İş anlaşılsın hemen şikayet edeceğim. Aslında her sitenin arıtıcısının olması gerekiyor. Olmayana ruhsat verilmiyor. Ama biz kaçak güreşmeyi seven bir toplum olduk son zamanlarda. Yasaları delmenin ustasıyız, hatta sadece bu konularda çalışıyor çoğumuz!

Gül Kent bir arsa kooparatifi... Çok uzun yıllar önce kurulmuş. Hala yapılmayan arsalar var. Evler tek tek yapıldığı için sonradan yapılanların arıtıcıya bağlanıp bağlanmadığı da kuşkulu. Yetkilileri ve sorumluları uyarıyorum, gül demekle siteler gül kokmuyor! Yazık etmeyin denizimize, geleceğimize! Kıymayın siz de ülkemize...

Yine şikayetle bitiriyorum bu yazıyı da, gördünüz işte! Ne yapsam sorunsuz yazı yazamıyorum, oysa güzel başlamıştı her şey. Bir daha olmayacak diye de söz veremiyorum size. Daha Sağlık Ocağından da bahsetmeliyim bir sonrakinde, ondan sonra belki...

Dostça kalın, sevgiyle yaşayın.


18 Ağustos 2009 Salı

KİMSE YOK MU?


Kaldık mı baş başa Sevgili Lap Topum? Biliyorum seni çok ihmal ettim, ama sen de biliyorsun ki nedenlerim vardı. Bir kere evde en çok ilgiyi sen gördün, Yağmur Bebekten sonra, itiraf et! Kapanın elinde kaldın. Bana pek sıra gelmedi. Geldiği zaman da internet gitti. İnternet geldiği anlarda zaman yetmedi!

Sevgili Okuyucu dostlarıma da zaman ayıramadım, yorumları okudum, yanıtlayamadım. Buradan hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. İşte şimdi birlikteyiz...

Benim için oldukça zor bir gündü. Komşularımın sayesinde sıkıntım biraz hafifledi neyse ki...

Sabah yolcularımı uğurladım. Oturdum balkondaki kahvaltı masasının başına istemediğim halde yağmur gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ancak bırakmadılar ki devamı gelsin. Gülcan Hanım hop diye balkona damladı. O da birkaç saat önce oğlunu Ankara'ya yolcu etmişti. Geldi, oturdu. Ve benden daha fazla ağlamaya başlayınca ben sustum, onu teselli etmeye çalıştım. Arkasından karşı komşum koştu geldi, güle güle gitsinler, diyerek. Ve diğer komşular derken zaman geçiverdi. Bir de okey oynadık birlikte.
Akşam yemeğinden sonra da balkon doluverdi. Cep telefonu sayesinde adım adım takip ettim. Çok şükür yavrularım evlerine ulaştı. Komşular gidince ben de sana koştum işte!

Sevgili Blogum, bugün hüzünlü bir gün, tarih 17 Ağustos! Büyük acıların yaşandığı depremin yıldönümü! On yıl geçmiş aradan, unutulmadı. Unutulur mu?

O gün evde konuklarımız vardı, kalabalıktık. Herkes film izlerken ben balkonu yıkamıştım, sabaha hazır olsun diye. Gece üçe yakın yatmıştık ki pencereler birbirine çarpmaya, yatak beşik gibi sallanmaya başladı. Hepimiz ıslak balkona doluştuk. Dört gibi televizyonlar haberleri vermeye başladı. Büyük bir felaket olduğunu tahmin etmiştik, ama bu kadarını da beklemiyorduk. Gün ışıdıkça ne büyük acılar yaşatacağının haberlerini küçük transistörlü radyodan öğrenir olduk. Misafirlerimiz hemen, biz bir gün sonra Manisa tarafından yola koyulduk. Normal yolumuzu uzattık, çünkü yollar ana-baba günüydü. Bir de biz kalabalık yaparak Ambulansların işini zorlaştırmak istemedik. Herkeslere çok yandık! Depremin bir can da bizden götürdüğünü öğrenince Ankara'ya yöneldik. Kuzenimin 21 yaşındaki Bilkent'te okuyan oğlunu Karamürsel'de tatil yaparken yakaladı zamansız ölüm!

Herkes ölümü tadacak, evet de, bizde biraz göz göre göre geliyor ölümler. Ağlayıp sızlayıp hiçbir şey yapmıyoruz ne yazık ki... Çabucak unutuyoruz. Önlem alan yok, yok, yoook! Sesimizi duyan hiç yok!

Kimse yok mu?


Not: Yazıyı 17 Ağustos'ta yazdım. İnternetin azizliğine uğradığı için şimdi göndermeyi deneyeceğim. Şansıma belki gider. Hepinize sevgilerimle...

13 Ağustos 2009 Perşembe

NEDEN YAZDIM BİLMİYORUM





Bu sabah erkenden uyandım. Terasa çıktım. İyi ki de öyle yapmışım. Güneşin doğuşunu izledim doya doya... Anlatılmaz güzeldi. Karşıda Midilli Adası hem bize çok yakın hem bir o kadar uzak uzak bakıyordu.

Ne çok zaman olmuş yazmayalı. Ne çok konu birikmiş. Bu sıralar yaşamak ağır basıyor sanırım. Yaşamak! Dolu dolu yaşamak... Hem de suçluluk duymadan yaşamak istiyoruz. Ama hep bir şeyler eksikmiş gibi geliyor. Evet, tahmin ettiğiniz gibi aklımda ülke gündemi... İşler iyi görünmüyor, garip şeyler oluyor. Ama bunlardan söz etmek gelmiyor içimden. Akıl fikir diliyorum herkese. Bir de ulusal çıkarları görme yetisi...

Neyse sabah kahvaltıdan sonra düştük yollara, Bergama, Zeytindağı, Zeytindalı, Şakran, Menemen, Aliağa, Çeşme, Seferhisar, Urla derken ver elini Gavur İzmir... Gavur İzmir'e giderken her yöreden Atatürk bize bakıyordu. Gözü üstümüzde bakışlarında soru işareti... Neler oluyor size? Ne yaptınız, neler yapıyorsunuz, bu olup bitenler de ne? Ektiklerimizi ne hakla savuruyorsunuz? Misak-ı Milli unutuldu mu, bu kadar kan boşuna mı döküldü? Siz ne ektiniz ki neyi biçiyorsunuz? Sorular sorular , yanıtsız kalan sorular...

Yüzümüzün kızarıklığı tam geçmemişken karşımıza Uğur Mumcu anıtı çıkmasın mı? Gözlüklerinin camından keskin keskin bize bakıyordu. Yanına da en büyük silahı koymuşlar. Kalemi! Ucu sivri kalemi!.. Çok canlar yaktığı, suçluları bir bir gözler önüne seren kalemi. Onun yüzünden susturulan Uğur Mumcu: "Vurulduk ey halkım, unutma bizi..." diye haykırıyordu. Oysa bilmiyordu, neler neler olduğunu, kimlerin nasıl her daim döne döne deniz fenerine sarıldığını...

İzmir'de güzel dostlarla buluştuk. Çok güzel zamanlar geçirdik. Dönüş yolunda güneşin batışını izledik. Camların altın gibi parlayışına tanıklık ettik. Ha altın demişkin Bergama- Ovacık'tan geçerken dağların altın aranması macerasından sonra çok komik bir hal aldığını gördük. Zeytin ağaçlarının süslediği dağların arasından çırçıplak çıplak duran, utangaç utangaç bakan dağlar büyük çelişki yaratıyordu. Sahi n'oldu siyanürle altın arama işi? Bilen var mı? Varsa lütfen söylesin. Necip Hablemitoğlu yazıyordu bu konularda, onu da Uğur Mumcu gibi susturdular biliyorsunuz. Hablemitoğlu bir de F Tipi yapılanmadam söz etmişti Köstebek adlı yapıtında. O gidince köstebekler çoğaldı mı ne?

Ya bunları neden yazıyorum ki ben?

Ne güzel yazlıktayım. Yağmur Bebek'le aşkımız her geçen gün artıyor. Tatil Köyünden döndüler. Altı günün üç günü peşlerinden gittik. Orada da birlikteydik. Şimdi de birlikteyiz. Deniz güzel, güneş güzel, komşularımız güzel... Ve ben gecenin bu saatinde herkesi uyuttum, yol yorgunu, mutluluk sarhoşu bunları yazıyorum. Olacak şey mi bu?

Neden? Nedenini ben de bilmiyorum. Ama biraz içim acıyor galiba...

Güneşler hiç batmasın, doğsun, hep doğsun... Herkes suçluluk hissetmeden doya doya yaşasın istiyorum. Çok şey mi istiyorum?

4 Ağustos 2009 Salı

YAĞMUR'U KAÇIRDILAR


Şikayetçiyim hem de nasıl! Yağmur Bebek'i kaçırdılar.

Neymiş baş başa tatil yapacaklarmış! Ailecek! Anne-baba-çocuk tatil köyüne kaçtılar. Tabi bir gün sonra da biz peşlerinden gittik. Yavruya bir şeyler getirdik bahanesiyle! Haa ha... Kaynanalık yaptık damat beye...

Neyse birkaç gün kalıp dinlensinler, küçük ailenin de tatil hakkı. Biz bekleriz. Ancak dedeyi tutabilir miyim bilmiyorum. Yok yok gitmeyelim değil mi?


OTUZ ÜÇ YIL BİTMİŞŞŞŞŞ


Üç Ağustos bin dokuz yüz yetmiş altıdan bu yana kaç yıl geçmiş? Otuz üç mü, otuz dört mü? Dün bunu tartıştık. Sanırım otuz üç yıl bir gün olmuş evleneni! Çoğu blog yazarının yaşı bu kadar değil! Amma da eskimişiz. Ama çok şükür gönlümüz genç! Burada gülmek serbest...

Sevgili dostlar, Sarımsaklı ve Cunda (Ali Bey Adası) macerasından sonra akşam da komşularımızla birlikteydik. Pastamızı kestik, çayımızı içtik, meyvemizi yedik. Ve okey oynadık. Bu yıl ilk kez ben de yendim! Yaşasın!

Yorumlarınızı okuyorum. Yazılarınızı ara ara okumaya çalışıyorum. İnternet deli edecek kadar sinyal düşüklüğü yaşıyor. Bu yazının akibetinden de endişeliyim. Bakalım gönderebilecek miyim? Şimdi bütün cesaretimi toplayarak 'gönder' diyeceğim.

Çalışanlara kolaylıklar diliyorum. Unutmayın: "Vatan çalışkan insanların umuzlarında yükselir."
Tatilde olanlara da iyi dinlenceler...

Dostça kalın, sevgiyle yaşayın.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

HER ŞEY ÇOK GÜZEL


"İzmir'in denizi kız
K
ızı deniz
Sokakları hem kız, hem deniz kokar"


Cahit Külebi'ye sevgiler sunarak başladım yazıya. Tam bir haftadır İzmir-Dikili civarındayım. Yazlıkçılık günleri başladı. Yazamadım bir türlü. Oysa sitede internet bağlantısı da var. Üç ayrı yere alıcı konmuş, kesintili de olsa, düşük sinyal de alsa internet var. Var ama bu kez de bende zaman yok.

Sevgili Sünter merak etmiş beni, dostlar yorumlarıyla taçlandırmışlar beni. Hiçbirine yanıt veremedim. Oysa beni ne çok mutlu ettiler ayrı ayrı. Ancak kısa bir zaman bulabildim. Hepinize çok teşekkür ederim. Yanıtlar daha sonraya kaldı artık. Özür diliyorum...

Yağmur Bebek de burda, onunla anlatılmaz güzel zamanlar geçiriyorum. İnsanın içine işleyen derin bakışları, tertemiz içten gülüşleri, mis gibi de kokusu var Yağmur'un. Hepinizin ellerinden öpüyor. Ben de dostça selamlarımı gönderiyorum. Şimdilik bu kadar. Umarım bundan sonra daha sık yazabilirim.

Sevgilerimle...