30 Eylül 2009 Çarşamba

THE İMAM ve ACEMİ MÜEZZİN


Bunlar ne biliyor musunuz?

"Acemi Müezzin" TRT'de yayınlanan bir dizinin adı.

"The İmam" da şu anda TRT'de yayınlanan sinema filmi! Yabancı değil Türk filmiymiş bu...

The İmam! Kim bulmuşsa bu ismi aferin ona... Duruma çok uygun olmuş.

Şimdi moda ya! Hem "imam" olacaksın hem de "the"!

Başı sıkışan the'deki imama boşuna mı koşuyor?

TRT'nin açılımı neydi?


NOT:Haykırış : Anne-Babalar izleyin lütfen...

DOMUZ PİŞMEMİŞ TAVA- AKIL DEĞMEMİŞ KAFA


"Cumhurbaşkanı Abdullah Gül New York'ta temaslarda bulunurken, eşi Hayrünnisa Gül de New York'ta hem geziyor hem de alışveriş yapıyor.
Oda TV' nin haberine göre, Hayrünnisa Gül 'ün New York'taki restaurantlarda garsonlardan ilginç bir isteği oluyor.
Gül New York'ta gittiği restoranlarda önce siparişini veriyor, sonrasında ise istediği yemeğin piştiği tavada daha önce domuz eti pişip pişmediğini soruyor.
"Evet" yanıtını aldığında ise garsonlardan tavayı değiştirmelerini rica ediyor.
-- İçki değmemiş bardak, sarhoş oturmamış sandalye, akıl değmemiş kafa --
İçki değmemiş bardaklar...
BEN 'İçki değmemiş bardak' ilk kez duyuyorum. Suudi Arabistan'ın önemli devlet adamı Şeyh, kızının İstanbul'daki düğünü için 'içki değmemiş' otuz bin altın işlemeli bardak siparişi verince duydum.
Gözüm bizim evdeki 'içki değmiş' bardaklara takılıyor. Cehennemde cayır cayır yanasıcalar rafta sıra sıra duruyorlar. Sık sık devirdiğim için içki değmişliğinden şüphelendiğim sarhoş sürahinin önünde..."


Yukarıdaki satırlar Sayın Bekir Coşkun'un Hürriyet gazetesinden ayrılmasına neden olan son yazısından bir bölüm... Devamını da mutlaka bulup okuyun. Bana bir dost göndermiş.

Ancak şunu da yazmadan duramayacağım. Sayın Coşkun yağmurdan kaçarken doluya tutulmasın sakın! Haber Türk bende hiç iyi çağrışımlar yapmıyor. Yiğit Bulut'un durumuna düşerse vay haline! Değer mi hiç?

Ha bir de yazılarını okuduğum Yılmaz Özdil'e bugünkü yazısı hiç yakışmadı. O sayfada yazmak fazla bir şey getirmeyeceği gibi çok şeyleri de alıp götürecek gibi görünüyor.

Yılmaz Özdil'in "3'ün 1'i..." adlı yazısının son paragrafı şöyle:

"Ve, elbette çok onur verici 3'üncü sayfa bayrağını devralmam... Başta Ertuğrul Özkök, "Orası senin" diyen Hürriyet Ailesine teşekkür ederim. Bekir Ağabey kadar güzel hayvan sevgisi yazamam ama, "sıradan insanların bekçi köpeği" olmak için elimden geleni yapacağım."

Lütfen köpek olmayın, kimsenin kimsenin köpeği olmasına gerek yok! İnsan olalım yeter. Sadece doğrudan yana olmak, halkı doğru bilgilendirmek, haksızlığa uğrayanın yanında olmak, sorumlulardan hesap sormak... hepsi bu.

Bir şey daha sormak istiyorum. Ertuğrul Özkök'le "F" ile görüşmeye kim gidecek? Basın özgürlüğünün kısıtlanması sonucunu getirecek haksız vergi borçlarının çözümü için neden uluslararası kuruluşlara başvurulmuyor da "F" tipi kişilerden medet umuluyor?

Bu durumda sizi okuyacağımıza doğrudan "F" nin güvenli kollarında şefkat arasak mı dersiniz? Aracıya ne gerek var?

Neyse yazıyı Bekir Coşkun'un "Domuz Pişmemiş Tava- AKIL DEĞMEMİŞ KAFA" yazısının son paragrafıyla bitireyim.

Siz de medyamız için fatihalarınızı esirgemeyin. Ulusun başı sağolsun.

Tez zamanda ayakta tutunmaya çalışan diğer bir iki gazetenin de sonunu getirirler inşallah!!! Cumhuriyet gazetesini saymıyorum. Onlar harakiri yapmışlarmış, kendi kendilerini bombalamışlarmışmış! Öyle diyor birileri!..

Böylece akılsız başlar da, işi götürür. Siz sağ biz selamet... Yakında ULUSUN ruhuna da bir fatiha mı okuyacağız nedir?

İşte son paragraf:

"
Nasıl olsa ABD askerlerinin postalları değdiğinden bu yana, dünya petrol gelirinin büyük bölümü Suudi Arabistan şeyhlerinin cebine daha emin akmaya devam ediyor. Kutsal topraklar ecnebi ordularının işgalinde. Halkın yoksulluğu yetmiyormuş gibi, başlarına kaç senedir bomba yağıyor.. Kolu ve bacakları kopmuş çocuk sayısı binlerce. Babaları-anneleri öldürülmüş kara gözlü çocukları artık yetimhaneler almıyor. ABD-İngiltere ve diğerleri Suudi Arabistan ile işbirliği yaparak petrolü Batı'ya taşıyorlar.
Tüm bu evrensel gasp ve cinayetler Müslüman eli değmeden elbette olmuyor.
Ben 'içki değmemiş bardak' ilk kez duyuyorum. Ve dünden bu yana, Müslüman toplumların akıl değmemiş kafaları yüzünden neler çektiklerini düşünüyorum.
"

29 Eylül 2009 Salı

PİRE İÇİN

"Pire için yorgan yakılmaz" demiş atalarımız. Ancak zaman zaman hepimiz aynı hataya düşüyoruz. Geçen gün yazdığım bir yazıda "Bankaları da bankacıları da sevmem!" demişim. Bankacıların bir kısmını demem daha doğru olurdu. Görevini doğru yapanlardan özür diliyorum...

Gelelim bugünkü yazıma... Bir dost blogda okuduğum yazı beni üzdü. Ona da yorum yazdım. Ancak içim rahat etmedi. Yorum olarak yazdıklarımın benzerini sizlerle de paylaşmak istedim:


"Yazdıklarını üzülerek okudum. Biraz geç kalmışım anlaşılan. Bu sıralar zamansızım.


Her meslekte olumsuz örnekler ne yazık ki var. Öğretmenler arasında da... Ancak o kişilere bakıp da tüm öğretmenleri karalamak doğru değil...

Öğretmenlik dünyanın en zevkli mesleği olduğu kadar en zor mesleği bence. Çünkü "insan" yetiştiriyorsunuz. Yaptığınız küçük bir yanlışın izleri yıllar boyu geçmiyor bazen.

Onun için de önceliğin iyi öğretmen yetiştirilmesine verilmesi zorunludur. Daha sonra da öğretmenlerin sorunlarının ivedilikle çözümlenmesi gerekir . Kendi sorunlarıyla boğuşan insan öğretmen de olsa başarılı olamaz.

Burada üzülerek gördüğüm bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim. Çok farklı öğretmen ataması yapılıyor. Kadrolu, ücretli, sözleşmeli... Ve bu kişiler birlikte bu yanlışlığın düzeltilmesi için mücadele edeceğine birbirine düşürülüyor. Çok düşündürücü değil mi?

Madem ücretli olarak atandınız, demek ki öğretmen açığı var. Yani deneyimli öğretmenler var diye tayininiz yapılmıyor diyemeyiz. Hem onlar hem siz aynı okuldasınız, hem de aynı anda. O zaman kızmanız gereken sizin atamanızı yapmayan bakanlığa olmalıyken siz deneyimli öğretmenleri suçluyorsunuz. Emekli olmadıkları için atamamız yapılmıyor, diyorsunuz. Bu bence doğru bir yaklaşım değil...

Öğretmenlikte gençlerin coşkusuyla, yaşlıların deneyimi birleştirilmelidir. Onlardan öğreneceğiniz çok şey var Sevgili genç meslektaşlarım... İyi bakarsanız aralarında yardımcı olacak pek çok gerçek öğretmen bulabilirsiniz. Deneyin isterseniz. İnanın pişman olmayacaksınız.

Velilerin de çocuğunun geleceği için öğretmenlere yardımcı olmasında sayısız yarar var. Ha bir de çocuğunuzun öğretmeni istediğiniz gibi olmasa da çocuğunuzun yanında öğretmenini asla eleştirmeyiniz. Bu çocuğunuza zarar verir. İnsan sevdiğinden çok şey öğreniyor.

Sorunları çözmenin pek çok yolu var biliyorsunuz... "


Sevgilerimle...


Şu yazımı da okumanızı çok isterim...

28 Eylül 2009 Pazartesi

İTİRAF EDİYORUM

Ben bugün hırsızlık yaptım. Pişman değilim. Yine olsa yine yaparım. Ayrıca çok da mutlu oldum. Artık beni de "adam!" dan sayar mısınız bilemem...

Bugün kardeşimin ayağının kontrolü vardı. "Sabah yedide hastanede olun!" demişler, biz de tam yedide oradaydık. Koltuk değnekleriyle güçlükle taksiden indi. Ben hemen görevliye koştum:

"Tekerlekli sandalye alabilir miyim? Kardeşimin ayağı kırık, alçılı da..."
"Yok!"
"Anlamadım, yok olan ne? Vermiyor musunuz?"
"Tekerlekli sandalye yok!"
"Hiç mi?"
"Hiççç!"
"Nasıl olur, koca hastanede tekerlekli sandalye olmaz mı?" Ne yapacağız şimdi?"
"Sedye alacaksınız kardeşim, sandalye yok!!!

Kardeşim, koltuk değneklerinin yardımıyla hoplaya zıplaya en yakın sandalyeye oturdu. Babam da yanında... O sırada baktık bir hasta tekerlekli sandalyeye kurulmuş geliyor. Sordum, acilden almışlar.

Ben de hemen acil kapısına gittim. Tekerlekli sandalye buradan alınıyormuş galiba, dedim. "Yok", dedi, "Sedye verelim" dedi, "Bak onu da bulamazsın, biraz sonra!" dedi. Yetkilileri sordum, henüz gelmemişler. Hastalar erken gelip sıra alıyorlar. Daha doğrusu doktorların kapısında asılı kağıda adlarını yazıyorlar.
Neyse lafı uzatmayayım, ben kapı kapı dolaştım. Başhekimlik binasının kapısındaki görevliye de derdimi anlattım. İnsafa geldi, "Ortopedi servisine bir bakın" dedi.

Durulur mu? Ben de durmadım. Uçarak çıktım merdivenleri. Döne döne buldum servisi. Kapıdan girdim, baktım karşımda "tekerlekli sandalye" bomboş durmuyor mu? Kaptığım gibi çıktım oradan. Hem gidiyorum, hem de arkamı yokluyorum. Yakalanmak da var değil mi? Yok, yakalanmadan hırsızlık yapmıştım. İşin tuhafı bu beni mutlu etmişti. Utanma mutanma da hissetmedim.

Sandalye önde, ben arkasında hastaların imrenen bakışları arasında kardeşimin yanına geldim. Oturttuk içine, doktorun kapısına kadar götürdüm.Röntgen çektirin gelin dedi doktor, alt kattaki röntgen bölümüne indik, tekrar yukarı çıktık. Kardeşimin alçısı çıksaydı keyfime diyecek yoktu, ancak bir hafta daha kalsın, sonra çıkaralım, diyince biraz canımız sıkıldı. Yere basma! diye de tembihledi...

Hırsızlık maceram başarıyla tamamlandı. Ama yine içim rahat etmedi. Kardeşimi ve babamı bekletme pahasına, koşa koşa sandalyeyi aldığım yere koydum, döndüm. Kimseler görmedi, kimseler duymadı...

Bari buradan Ankara Numune Hastanesi yetkililerine duyurmuş olayım.Her yerde kimlik karşılığı veriliyor sandalye, sizde neden yok? Üste para da verseniz sağlam insan o sandalyelere binmeyeceğine göre, lütfen hastalarınıza yardımcı olunuz.Sedyeler yatan hastalar için uygun olabilir, bacağı alçılı hasta için hiç de uygun değil bilesiniz. Zorla insanları başka seçenekler aramaya yöneltmeyiniz.

Hem her zaman aldığını yerine koyan hırsızları da bulamazsınız benim gibi...


27 Eylül 2009 Pazar

MERHAMETLİ İNSANLAR NASIL ÖLDÜRÜR?


Bu sıra TV'lerle ,dizilerle pek içli dışlı yaşıyoruz. Kanaldan kanala, diziden diziye, yarışmadan yarışmaya atlanıyor evde. Ben de ister istemez göz misafiri ya da kulak misafiri oluyorum...

Ne mi gördüm, ne mi duydum? Şiddet, şiddet, şiddet birinci sırada. Aşk( diyorlar adına ama...), intikam, yalan dolan , entrika...

Hangi sahneye başımı kaldırıp baksam kadınlar dövülüyor, hem de ölesiye! Dayak dayak dayak... Babalar-abiler ahlaksız,zorba; analar silik, ezik; kızlar hem kendilerinin hem de annelerinin dayağı hak edeceği işler peşinde!..

Son damla ise ATV'de yeni başlayacağı duyurulan bir dizinin tanıtımıyla ilgili cümle oldu. Cümle şu:

"Merhametli insanlar bıçakla öldürür, çünkü ceseti çabuk soğur!"

Neymiş merhametli insanlar bıçakla öldürür!

Kızan, eline bıçak alıp etrafa saldırsa haksız mı? RÜTÜK eski Türk filmlerindeki sigaraları sansürleye sansürleye dumana mı boğuldu nedir? Sigara öldürür de bıçak öldürmez mi? Ya dayak ? İnsan onurunu yok etmiyor mu?

Sönen Fener ışığını yakma çalışmalarından asli görevlerine bakamıyorlar mı yoksa? Ya da Fener yanıyor da gözleri mi kamaştı?

Veya tüm bunlar sıradanlaştı da biz mi çağın gerisine düştük?

26 Eylül 2009 Cumartesi

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN



İyi ki doğdun, iyi ki benimlesin...



ÖZLEDİM...

24 Eylül 2009 Perşembe

SOYANLARA HELAL OLSUN


Bankaları hiç sevmem. Olabildiğince onlardan uzak kaçmaya çalışırım. (Sağ olsun sevgili eşim...)

Bu kez kaçamadım. Kız kardeşimin ayağı kırık, demiş miydim? Dize kadar alçıda. Banka işlemleri de var! Önce babam gitti. Ben gideyim desem de ısrarcı olmadım açıkça! Sevmem dedim ya bankaları da bankacıları da!

Kardeşimin hesabına 500 TL yatırılacak, otomatik olarak viza borcu ile yakıt parası hesaptan çekilecek, hepsi bu!

Babam gitti geldi, olmuyor, dedi. Kendisinin gelmesi gerekiyor, diyip kestirip atmış memure hanım! Bu kez ben gittim, bankamatikten öderim diye...

Her şey normaldi. İşlemi yaptım, 500 lirayı bankamatike yerleştirirken hooop makina kartımı yutmasın mı? Yandım ki ne yandım! Gerekçe mi? İşlem yaparken biraz geciktirmişim! Neyse oradan ayrılamıyorum, arkada kuyruk uzadı, ben çaresiz! Rica minnet sıradakilerden birini güvenlik memurunu çağırmaya ikna ettim. Memur geldi, buyrun içerden yapalım, dedi.

O önde, ben arkada girdim içeri. Koruma memuru açtı kasayı, çıkardı kartı... Ben içimden derin bir ohhh çektim, boş elimi uzattım! Diğer elimde gönderemediğim paralar var zaten. Şöyle buyurun dedi, yürüdü. Elimi indirdim, birazdan hallolur nasılsa diye yürüdüm arkasından. Şef olduğu anlaşılan bayanla bizi baş başa bırakıp gitti, kartı da ona teslim etti.

Kart kimin, dedi SS subayı edasıyla! Ben suçlu suçlu, kardeşimin dedim. Onun ayağı alçıda da borcunu ödemeye ben geldim, diye de ekledim.
- Olmaz, kartı size veremeyiz, kendisi gelsin!
-Ama kendisi gelemez, ayağı kırık! Borcunu yatıracağım, hesap numarası işte bu!
-Sıra numarası al, bekle!

Bekledim, sıram geldi. Hesap numarasını verdim memura, 500 TL yatıracağımı söyledim.

-21 lira masraf parası vereceksiniz!
-Neden? Hesap numarasına yatırıyorum.
-Kendisi gelsin o zaman!!!
-Kendisi gelebilseydi, benim ne işim vardı burada... Para çekmiyorum, viza kartının borcunu yatıracağım!
-Kaç doğumlu kardeşiniz?

Söylüyorum, viza hesabına olan 400 küsür borcunu yatırıyor, paranın üstünü veriyor.

-Kartımı?
-Yoo size veremeyiz, kendisi...
-Kendisi gelemez, ayağı alçıda dize kadar! Dememiş miydim?!
-O zaman bir kağıt yazsın, imzalasın, gelin alın!
-Kaçta kapatıyorsunuz?
-17.30...

Saat 17.15 olmuş zaten, öfkeden patlayacak halde eve dönüyorum.

Ertesi gün... Elimde yazılı, imzalı kağıt ve bir de kardeşimin nüfus cüzdanı, bankadayım.

Şef bayan henüz gelmemiş, bekle, diyorlar. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyemiyorum!

- Gelmeyecek mi?

Soruluyor, soruşturuluyor...

-Siz sıra numarası alın, arkadaş yardımcı olacak, deniliyor.

Sıram gelince memura derdimi anlatıyorum. Kardeşimin nüfus cüzdanını da veriyorum dilekçeyle birlikte. Okuyor:

- Kimliğinizi alayım!

N'olur n'olmaz diye ben de nüfus cüzdanımı veriyorum.Başka kimlikler sorun olmasın diye...

Adını anlayamadığım bir "efendi" aranıyor, bekliyorum. Efendi nüfus cüzdanlarıyla gidiyor, bekliyorum. Efendi geliyor, memurun elindeki işi bitirmesini bekliyorum!

Ohh mutlu son!.. Kartım elimde, koşuyorum bankamatike... Viza borcunu dün yatırmıştım güç bela, sırada yakıt parası var ödeyeceğim. İçerden ödemeye kalksam 50 TL için 21 de masraf vereceğim, dışarı çıkıyorum.

Kartı takıyorum, şifreyi yazıyorum, o da ne? Kart kapatılmış! İyi mi?

Tekrar içeri giriyorum. Memurun işini bitirmesini bekliyorum. Sıra bekleyenlerin kızgın bakışları arasında "KAPALI" diyorum, ""AÇIK GÖRÜNÜYOR BİZDE" diyor, ben "KAPALI YAZIYOR"diye diretince "BEKLEYİN" diyor!

Bekliyorum, sıra bana gelince bakıyor. "KAPALI" diyor, "AÇIN" diyorum, "OLMAZ" diyor, "NEDEN" diyorum, "GENEL MERKEZDEN AÇILACAK" diyor!!!

Ve ben kardeşimin yakıt borcunu (daha da doğrusu kiracısının bir yıldır kirasını da ödemediği evinin yakıt parasını) ödeyemeden kapatılmış bir kartla eve dönüyorum...

Genel Merkez aranıyor. Yoğunluktan yanıtlanamayacağı söyleniyor otomatik olarak...

Şimdi böyle bir ülkede soygun yapanlara "HELAL OLSUN!" demez de ne yaparsınız?


22 Eylül 2009 Salı

KALDIRIMLAR


Evet kaldırımlar, hem de Başkentimiz'in, güzel Ankara'mızın kaldırımlarından şikayetçiyim. Kırık dökük, parça parça...

Arefe günü gözümün önünde bir kadın takıldı ve yüzükoyun uzanıverdi kaldırıma boylu boyunca. Gözlüğü tuz buz oldu, çantasının içindekiler savruldu caddenin her köşesine...

Kardeşim de düşmüş, alçılı bacakla evde yatıyor. Onun için buradayım...

Ankara eski Ankara değil. Bana mı öyle geldi bilmiyorum. Her yerde üst geçit, kavşak ! Her şey araçlar için yapılmış sanki.İnsan unsuru unutulmuş. Kırık kaldırımlar yetmezmiş gibi caddenin iki yanına, kaldırımları daraltacak şekilde arabalar park etmiş. Yürüyebilirsen yürü!

Neden toplu taşıma gözardı edilir ki bizim ülkemizde? Metro her yöne ulaştırılsa daha iyi olmaz mı? Yoksul insanlarımız otobüslerde balık istifi gibi taşınıyor, yazık değil mi?

Karşıyaka kabristanında uyuyor annem. Huzur içinde uyusun. Bayramın ikinci günü gidebildim ziyaretine... Ağlayamadım, gözyaşlarımı içime akıttım.

Sonra da teyzemin, eniştemin, teyzemin kızının mezarlarını ziyaret ettim. Ve bir de 1999 depreminde yitirdiğimiz 1976 doğumlu kuzenimin oğlununkini...

Ve dizi dizi sıralanmış depremde ölen diğerlerini! Aynı soyadı taşıyan pek çok deprem şehiti yan yana kaderine boyun eğmiş uyuyor.

Kader mi diyeceğiz tüm ölümlere? Depremde bu kadar insanı kaybettiren sorumlular hesap verdi mi, ders aldı mı, bundan sonrası için önlemler alındı mı?

Ya selde yitirdiklerimiz? Apaçık suçlu oldukları anlaşılanlar parmağıyla başkasını gösteriyor utanmadan! Medyanın bir kısmı da buna çanak tutuyor!

Ve trafik de yitirilenler... Al gülüm ver gülümle işi bağlayanlar, gerekli önlemi almayanlar!

Ölümü gösterip sıtmaya razı ediyoruz insanlarımızı. Ne güzel!..

Geçmiş bayramınız kutlu olsun! İnsanların insana yaraşır şekilde yaşayacağı güzel bayramlar olsun...


Not: Bloger sorunu devam ediyor. Yorum yazamıyorum, yazdıklarım gitmiyor. Blogum açılmıyor çoğu kez. Bazı bloglar açılıyor, bazısı hiç açılmıyor. Bence sadece bağlantıyla ilgili değil. Bir iş var bu işte ya, neyse...

Yorumlarınız için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim. Yanıtlayamadığım için üzülüyorum. Sevgilerimi gönderiyorum şimdilik hepinize...

20 Eylül 2009 Pazar

GÜL GÜL DEDİ


"Gül gül dedi, bülbül güle
Gül, gülmedi gitti...
Bülbül güle, gül bülbüle
Yar olmadı gitti..."



Bir kadın, bir anne yansıyor bayram ekranlarına...
Yedi yaşındaki çocuğunun cesedini arıyor, selden arta kalanların içinde !..

"Benimkini de bulun!"

diye haykırıyor !
Son kez kucaklamak istiyor!

"Bir mezarı olsun, ziyaret etmek için! "
diyor...



Bir başka kadın, elindeki gülün yapraklarını tek tek koparıyor, başından aşağı döküyor!..
Sahnede yaşanmıyor bu, sanatçı değil karşısındaki kişi; ülkenin en yüce makamında oturuyor.

Kadın oraya nasıl gitti, kim izin verdi?

O kadar koruma sınırını aşmak kolay mı? Aynı hakkı çocuğunun cesetine bile ulaşamayan anneye tanırlar mıydı ki?


"Güle sorma, o bilmez aşkı sevdayı
Laleye sor, çiğdeme sor, mor menekşeye sor "

Bir de yavrusunun cesetine ulaşmak için çırpınan o anneye sor...


"Yine hazan mevsimi geldi
Yine yapraklar
Rüzgarların peşi sıra gidecek...


Yine
Deli
Gönlüm
Hicranını
Yalnız
Başına( mı)
ÇEKECEK




18 Eylül 2009 Cuma

TATSIZ ŞEKER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN


Böyle de "Bayram" yazısı mı olurmuş, demeyin. Çünkü tatsız mı tatsız, yok ya lafı dolandırmanın hiç bir anlamı yok , düpedüz acı bir şeker bayramına giriyoruz yine...

Tüm suçluların "İYİ HAL" den yararlandığı günlerdeyiz. Her türlü pisliği yapanlar için kullanılıyor bu iyi hal! Neymiş? İfadesi alınırken tırsmış! Neymiş ? Hapishanede olay çıkarmamış! Adam suçlu, suç işlediğini biliyor ve yakalanmış. Kabullenmiş oturuyor, cezasını çekiyor. Bunun neresi "iyi hal" anlayan beri gelsin... (Yakında Af da dersiniz, büyük büyük suçlulara!)

Suçsuz insansa karşınızdaki, bağırır çığırır, isyan eder; mahpus damlarında benim işim ne diye sorar! Bunun adına da "KÖTÜ HAL" mi diyeceksiniz? Susturamadık bir türlü, biraz daha yatsın da "hizaya gelsin" mi diyeceksiniz?

O zaman dışardaki milyonlarca suskun, uslu, işinde gücünde, etliye sütlüye karışmayanlar için İYİ HAL" adına birşeyler yapın!

-Yapmıyor muyuz? Gözüne dizine dursun!

-Ne yapıyorsunuz ki?
Selde ölüyorlar, askerde şehit oluyorlar, çoğu iş bulamıyor, ekonomik kriz onları teğet geçmiyor; yetmezmiş gibi bayram seyran demeden zam üstüne zam yapıyorsunuz, haber alma özgürlüğünü engelliyorsunuz, medyayı köleleştiriyorsunuz, açılımlarla geleceğiyle oynuyorsunuz halkın, nifak sokarak birbirine düşman etmeye çalışıyorsunuz, ülkeyi bölmek için birileriyle al takke ver külah peşindesiniz... Say say bitmez!

- Ama canı acımasın diye de onları UYUTUYORUZ, UNUTTURUYORUZ! Hergün masal anlatıyoruz medyamız aracılığıyla, daha ne olsun!

Dürüstlükmüş, vatan sevgisiymiş, insan haklarıymış, hukukmuş,demokrasiymiş, laiklikmiş, Atatürkmüş... geç bunları, geeeeç! Modası geçmiş bunların! Düşün peşimize, beraber yürüyelim...

Bayramımız, artık şeker demeyeceğim, Ramazan Bayramımız kutlu olsun.


-

17 Eylül 2009 Perşembe

GARİPLER ve GARİPOĞLU

Çocuk, babasına üzüldüğü için, teslim olmuş!

Teslim olmadan canı sucuk çekmiş! Yazık çok acıdık! İyi ki avukatı ısmarlamış da aç aç sorgulanmaya gitmemiş! Bu kadar zamandır, ne yer ne içer bu çocuk, dedik mi hiç?

Saklı yaşamak kolay mı? Siz kaç gün dayanabilirsiniz ki?
Hem üzgün, hem de aç!

Babasına çok üzülmüş, onun için teslim olmaya karar vermiş çocukcağız! Daha ne istiyorsunuz? Fesatlık yapmayın, pazarlık mazarlık olmamıştır hiç...

Yakalanmadan önceki yayınları izlemediniz mi? Daha ilk günden iyi çocuk olduğunu, pek çok dil bildiğini anlatmadılar mı bize? Evet, iyi çocuk bu! Babasına da üzülmüş zaten...

İstemeden olmuş her şey, bir anda! Babasına üzülmüş!

Miş miş de miş miş; muş muş da muş muş!..

Ya diğer babaya?

Diğer babayı ne yapacağız?

Eeee.... baba var baba var, babadan babaya fark var!

Ünlü Babalar,
Ünsüz Babalar...

Ünlü babalar üzülmesin yeter ki; ünsüz babaların ne yaşadığından kime ne?

Lime lime doğranmış, başı kesilmiş, bir kız var orta yerde! "Var" yanlış oldu, artık yok yok yok... yaşamıyor, yok artık! Kimseye yanıt veremez, babası da ünsüz!

O zaman vurun abalıya! Hakkında her türlü karalamayı özgürce yapabilirsiniz. Boy boy resimlerini yayınlayabilirsiniz! Bütün bunlardan payınıza düşen kazancı yanınıza kar sayabilirsiniz!

Adli Tıpta kanları bile karıştırabilirsiniz! Raporları hazırlarken yanlışlıklar yapabilirsiniz!

Posbıyıklarından korktuklarımıza: " Kızını dövmeyen, dizini döver!" anlamına gelecek seyler de söyletebilirsiniz. Kızların dışarda işi ne, anlayışını tetiklersiniz. Beyni hurafelerle dolmuş, örümceklenmiş kafaların sayısını çoğaltabilirsiniz. Siz de yok olun emi!..

"GELİP TESLİM OLAN SANIĞI" Yakalamış gibi, kameraların karşısına geçenler,

GEREKLİ ÖNLEMLERİ ALMADIĞI İÇİN, "Sel"de ölenleri nerdeyse suçluymuş gibi gösterenler,

"BEDELİ NE OLURSA OLSUN!" diyerek ulusun geleceğiyle ilgili kararları, tüm uyarılara rağmen, tek başına uygulamaya kalkanlar oldukça...

BU ÜLKEDE DAHA ÇOK ANALAR-BABALAR AĞLAYACAK DEMEKTİR.

YASAKLAMA MI VAR BLOGLARDA? GİZLİ SANSÜR MÜ!

Denizli 2. Sulh Ceza Mahkemesi'nin, 24/06/2009 tarih ve 2009/392 nolu KORUMA TEDBİRİ kapsamında bu internet sitesi (sites.google.com) hakkında verdiği karar Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nca uygulanmaktadır.

(The decision no 2009/392 dated 24/06/2009, which is given about this web site (sites.google.com) within the context of protection measure, of Denizli 2. Sulh Ceza Mahkemesi has been implemented by "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı")



Bloguma giremiyordum. Google Readar'a bakarken sayfanın üstünde "sites" diye bir bölüm var. Orayı tıklayınca yukarıdaki mahkeme kararı çıktı karşıma.

Lütfen bakar mısınız, sizde de var mı? Yoksa sadece bende mi var?

SANSÜRE HAYIR DİYORUM YÜKSEK SESLE!!!






16 Eylül 2009 Çarşamba

BLOGGERLER UYANIN


Uyanın artık! Yazıyorsunuz, okuyorsunuz da ne oluyor? Kime, ne faydası var? Kendiniz söyleyip kendiniz dinliyorsunuz. Kimseye de bir faydanız yok!

Bakınız insanlar harıl harıl çalışıyor, hem de yardım yapıyor! İşte gazetelerden aldığım bir haber, buyrun okuyun:



"Polis, işadamı Habib Kanat'ın uyuşturucu imalatı yapılan depolarını bastı. Piyasa değeri 2 milyar TL olan uyuşturucu hammaddesi ele geçirildi. Kanat'ın Ataşehir'de babasının adına cami yaptırdığı öğrenildi

Operasyonda Kanat'ın yanısıra yüksek kimya mühendisi Doç Dr. Hüseyin Rıza Işık'ın da aralarında bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı. İmalathanelerde üretilen malın Ortadoğu'ya sevk eden işadamı Ş.H. ile oğlu Ş.M.H.'nin ise arandığı bildirildi.

İmalathanelerin başında bulunduğu gerekçesi ile gözaltına alınan Yüksek Kimya Mühendisi Doç. Dr. Hüseyin Rıza Işık ise, narkotik polisinin yakından tanıdığı bir isim. Uzun yıllar İstanbul ve Beykent Üniversitesi'nde ders veren Işık, bir dönem Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nde de uyuşturucu hapların içeriği ile ilgili bilirkişi olarak görev yapmıştı. Birçok polis çocuğunun üniversitelerden burs almasına yardım ettiği öğrenilen Işık, 2007'de extacy ürettiği için tutuklanmıştı. 14 ay cezaevinde kaldı. Serbest kaldıktan sonra 'imalata' devam etti."

Okudunuz mu haberi? Bizim gibi boş durmamışlar. Uyuşturucu ticareti yapmışlar. Kazandıkları parayı da yardım amaçlı kullanmışlar. İş bitirici bunlar! Nereye yardım yapacaklarını da çok iyi biliyorlar.

Biri cami yaptırmış, babası adına...
Diğeri polis çocuklarına burs alabilmeleri için yardım yapıyormuş...

İki dünyayı da garanti altına almışlar, gördünüz mü? Neden sizin, benim çocuklarıma değil de, polis çocuklarına burs verdirmiş dersiniz?

Neyse bunlar sıradan işler bizim ülkemizde. "Din" de tüm kapılar açılsın önünde.

Yalnız burada ufak bir sorun oluşmuş, anlaşılan. Halkımız uyanmış, soruyor:

"Uyuşturucu ticaretinden kazanılan parayla yapılan camide ibadet etmek caiz mi?"

Onun da yanıtı var gazetelerde. Buyurun.



"Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz yaptığı açıklamada, kaynağı uyuşturucu parası olduğu öne sürülen Mustafa Kanat Camii’nde namaz kılınması ve ibadet yapılmasına herhangi bir engel olmadığını söyledi ve şöyle dedi:

“Bu camide ibadet caizdir. Cemaat gönül rahatlığıyla namazını kılabilir. Camiyi yaptıran, bunu helal veya haram parayla yaptırmış olabilir. Bu durumda camiyi yaptıran, kaynağından dolayı sevap kazanır veya kazanmaz. Ama o ayrı bir konudur. İbadet ise Allah ile kul arasındadır. Hayırsız, uğursuz bir adamın yaptıkları ise Allah’la onun arasındadır’’


Sevindirici bir haber daha verip biraz da ben sevap kazanayım mı? Yine gazete haberinden aldım. Biber Gazı oruç bozmuyormuş. Emekçilerimiz rahat rahat sokağa dökülebilir. Polisimizin de çekinmesine gerek yok! İşte kanıtı:

" Erzurum Adliyesi’nde görülen bir cinayet davası sonrası çıkan kavgada ‘’Oruç bozulur’’ düşüncesiyle biber gazı kullanmayan polisin tavrını da değerlendiren Yılmaz, biber gazının orucu bozmayacağını söyledi. Yılmaz, “Biber gazıyla boğazından bir şey gitmiyor. Oruç yeme, içme ve cinsi ilişkiden uzak durmak demektir. Bunun dışında biber gazıyla oruç bozulmaz. Duman orucu bozmaz” diye konuştu."

Sevgili blogerler, artık sızlanmayı bırakın! Çalışın biraz! Herkes kendi işini kendisi yürütüyor bakın. Çalıyor çırpıyor, ama yardım da yapıyor! Bir ucundan da siz tutun!..

Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim ben. Ama siz boşverin, bu yazıyı ciddiye almayın sakın. Ben her zaman böyle değilim ha! Arada bir saçmalıyorum böyle...


CEMAL PAŞA'YI SATIN ALMA TEŞEBBÜSLERİ

Baş tarafı ilk iki yazı: ERMENİ SORUNU DA NE Kİ(3)

"
CEMAL Paşa... İttihat ve Terakki'nin ünlü ve kudretli üç paşasından biri. Bahriye Nazırı ve Suriye Umumi Valisi.

Fakat sadece bu kadar değil.

Ermenilerin nazarında, Cemal Paşa muhteris bir adamdır. Ve ön plana geçmek isteğiyle yanıp tutuşmaktadır.

O halde yapılacak iş basittir: Cemal Paşa satın alınmalıdır.

Nasıl?

1915 Yılının sonlarında Avrupa ülkelerinde diplomatik çalışmaları yürüten Ermeni komitecisi Zavriyef, Cemal Paşa ile Türk Hükümeti arasında bir anlaşmazlık çıktığını duymuştur. Bükreş'teki Rus Elçisi A. Pokrovski de bu hususta iyimserdir. Eğer İngiltere-Fransa-Rusya, yani üçlü itilaf devletleri Cemal Paşa'ya Asya'daki hükmünü yürütecek bir vaidde bulunurlarsa onunla anlaşmak kolay olacaktır.

O takdirde, Cemal Paşa emrindeki ordularla kalkıp İstanbul üzerine yürüyecek ve Osmanlı Devletinin başına umulmadık bir gaile açılacaktır.

CEMAL Paşa muvaffak olursa ne ala! Onu atlatması da, idare etmesi de mesele değildi.

Muvaffak olmazsa ? Üçlü itilafın kaybedeceği bir şey yoktu. Osmanlı orduları birbirine düşecek, TÜRKcephesin de çözüntü başlayacaktı.

RUSYA PROJEYE YATKIN

Bu bakımdan Rusya Hariciye Nezareti 2. Siyasi Şube Müsteşarı K. N. Gulkoviç, Bükreş'teki elçi Pokrovski'ye çektiği telgrafta , Ermeni komitecilerinin teklifini derhal benimsemiş görünmektedir:

"TÜRKİYE'DE vebilhassa hükümet içinde baş gösterecek HER TÜRLÜ AYRILIK, BİZİM TARAFIMIZDAN ANCAK YARDIMLA KARŞILANIR.

CEMAL'E EN GENİŞ VAİDLERDE BULUNULABİLİR. GEREKLİ GÖRÜLDÜĞÜ TAKDİRDE BU VAİDLER HAKKINDA ÖTEKİ HÜKÜMETLERİN MUVAFFAFİKİYETİNİ DE ALMAK MÜMKÜNDÜR.

O ZAMANA KADAR MESELEYİ SON DERECE GİZLİ TUTMAK GEREKİR."

(12 Aralık 1915)

Bu tarihten başlayarak 1916 yılının ortalarına kadar , altı ay müddetle Avrupa başkentinde Cemal Paşa'yı elde etmek ve Ermeni arzuları istikametinde kullanmak projesi dikkatle takip edilmiştir.

CEMAL PAŞA SULTAN OLACAK

Cemal Paşaya şu teklifin yapılması tasarlanmaktadır:

1. Cemal Paşa sultan ilan edilecektir.
2. Sultanın idaresi altında Suriye, Filistin, Irak, Arabistan, Kilikya ile Ermenistan ve Kürdistan muhtar eyaletlerinden mürekkep olmak üzere Türkiye Asya'nın bağımsızlığı ve dokunulmazlığı itilaf devletleri tarafından garanti edilecektir.
3. Cemal Paşa da Osm. Sultanını ve İst. Hükümetini , Alm.ların elinde esir ve lağvedilmiş sayıp bunların aleyhinde savaş açmayı taahhüt edecektir.
4. İst. üzerine yürümesi halinde itilaf devletleri kendisini silah, erzak, techizat vs. ile donatacaklardır.
5. Savaş sonunda mali yardımda bulunacaklardır.
6. Cemal Paşa, İst. un ve Boğazların kaybına razı olacaktır.
7. Cemal Paşa , Ermenileri besleyip koruyacaktır.

Ermeniler, bu tekliflere Cemal Paşa'nın fazla düşünmeden "evet" diyeceğini sanmaktadırlar. Böyle cazip teklife kim dayanabilir?

RUSYA'NIN , ERMENİLERİN, FRANSA'NIN VE İNGİLTERE'NİN bütün bu hazırlıklar sırasında gözden kaçırdıkları bir husus vardır:

CEMAL PAŞA , bütün kusurlarına veya noksanlarına rağmen , VATANINA İHANET EDECEK YARADILIŞTA BİR ASKER DEĞİLDİ.


SONUÇ:

Yüz yılı aşan bir zamandan beri canlandırılmaya ve alevlendirilmeye çalışılan "Ermeni Meselesi" nin incelenmesi dikkatleri birkaç nokta üzerinde toplamaktadır:

* Bu meselede dış güçlerin büyük tahrikleri ve teşvikleri görülmüştür.
* Gittikçe genişleyen Ermeni Komitecilik ağı, dünyanın büyük ülkelerinde tesirli propagandası yapmayı iyi bilmiştir.
* Bu propagandalar nüfuzlu ülkeler ve şahsiyetler üzerinde beklenen tesiri bırakmış, böylece Türklerin 800 bin, 1 milyon, hatta 1,5 milyon Ermeni'yi toptan imha ettiği inancı yerleşmiştir.
*Türklerin , doğruyu ve gerçeği anlatmaktan ibaret bir karşı propagandaya önem vermemesi, haberleşme vasıtalarının süratle arttığı çağımızda , Türkiye ve Türkler hakkında asılsız hükümler verilmesini kolaylaştırmıştır.



Açıkça görülmektedir ki , konu iki etnik topluluk arasındaki bir hesaplaşma değil, hele milletler arası bir mesele hiç değildir. Ancak, devamlı huzursuzluklardan faydalanmayı gaye edinen ideolojik ve emperyalist güçler, bu mevzunun daima canlı tutulmasının dikkatli hesabı içindedirler.

Varlıklarını hala sürdürdükleri anlaşılan kin güdücülerin bu tuzağa düşmekten kaçınmaları , her şeyden önce sağduyunun emri olmalıdır."

Türklere Karşı
Ermeni Komitecileri
Altan Deliorman


Bu kitabı, 31 Mayıs 1973 tarihinde almışım. O zaman da okumuştum, şimdi bir kez daha okuma gereksinimi duydum. 335 Sayfalık bir çalışma. Beğendiğim, beğenmediğim tarafları var. Önemli bulduklarımı sizlerle de paylaşarak,tarihe şöyle bir gözatalım istedim. Geleceği kurarken geçmişten ders almak gerekir değil mi? Umarım sizi sıkmamışımdır...

15 Eylül 2009 Salı

ERMENİ SORUNU DA NE Kİ? (2)

Bir önceki yazıya devam ediyorum:

"

DURUM MUHAKEMESİ

1915 ilkbaharının başlangıcında Osm. Dev. savaşa katılalı altı ay kadar olmuştu. Bu sırada:

1. Ermeni komitecileri, savaş başlar başlamaz düşman Rus ordusuna katılmayı, onu desteklemeyi, düşman sınırı geçince onlarla birlikte çarpışmayı planlamışlardı.
2. Seferberlik ilanı üzerine askere gitmeyi reddetmişler, silahlarını alıp dağlara çıkmışlardı.
3. Askere gidenler silah ve cephaneleri de çalarak kaçmışlar, komitecilerin emrindeki çetelere katılmışlardı.
4. Silahsız ve müdafaasız İslam ahali üzerine baskınlar yapılmış, günahsız pek çok masum hunharca katledilmişti.
5.Çeşitli yerlerde isyanlar başlamış, bilhassa doğuya yaklaştıkça isyan bölgeleri daha sıklaşır olmuş.
6. Van'da büyük bir isyan başlatılmıştı. Rus ordusu bu şehri işgal etmeden önce ve ettikten sonra katliam yapılmıştı. Van ahalisinin büyük bir kısmı öldürülmüştü.

7. Bütün bu hareketlerin başında , Osmanlı Meclisine dahi girmiş bulunan milletvekillerinin , tanınmış komitecilerin, papazların, doktor ve avukatların bulunduğu görülmüştür.

Buna karşı ise Osm. resmi makamları sadece inzibati tedbirler almakla yetinmişler, çok tesirli bir harekete girmekten kaçınmışlardı.

Fakat işte bıçak kemiğe dayanmıştı.

KIYAMETLER KOPARTILAN TEHCİR KANUNU

"Şarlatanlık sahte bir banknot gibidir.
Namert eller tarafından
başkalarına sürülmesi
daima mümkündür.
Ve cezayı kendileri değil,
başkaları çeker."
(Carlyle)

MADDE: 1- Vakt-i seferde ordu ve kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse derakap kuva-yı askeriye ile şiddetli surette te'dibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasında imha etmeğe mezun ve mecburdur.

MADDE: 2- Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kura ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.

MADDE: 3- İş bu kanun tarih-i neşrinden itibaren muteberdir.
13 Recep 1333 ve 14 Mayıs 1331(1915)

Bu kanuna "Tehcir Kanunu" adını vermek adet haline gelmiştir. Bilhassa askeri bakımdan lüzumlu görüldüğü zaman , casusluk ve ihanetleri anlaşılan kimselerin tek tek veya toplu olarak başka yerlere sevkini amir olan 2. maddenin üzerine şimşekler, yıldırımlar yağdırılmıştır.

ZARURET VAR MIYDI?

Bu kanunun gecikerek çıkarıldığı ve hadiseler, katliamlar alıp yürüdükten , casus şebekesi yurdun dört yanını sardıktan sonra yürürlüğe konduğu tarihi gelişmelerden anlaşılmaktadır. Bu bakımdan o zamanki hükümeti belki zamanında tedbir almamakla ve bu yüzden yüz binlerce masum Türk kanını boş yere akıtılmasına sebebiyet vermekle suçlamak bile mümkündür.

Geçekten savaşın başladığı 1914 sonbaharından , tehcirin tatbikine baş 1915 ilkbaharına kadar pek çok örnekleri sayılabilecek Ermeni vahşeti Osmanlı yurdunu baştan başa kasıp kavurmuştur.

Yıllardan beri süren Ermeni mezalimi yüzünden müslüman ahali pek bizardı. Çoğunun yakınları Ermeni komiteciler tarafından feci şekilde öldürülmüş, çoluk çocuk katledilmiş, kocalarının, babalarının gözleri önünde genç gelinlere, kızlara tecavüz edilmiş, ailelerin şeref ve namusları ayaklar altında ve iğrenç bir şekilde çiğnenmişti.

YA TÜRKLER?

Deutsche Allgemeine Zeitung gazetesinin 1921 yılına ait koleksiyonlarında şöyle bir yazı vardı:

"Ermenilerden çok bahsediliyor. Buna mukabil şiddetli kışta ölen üstün sayıdaki Türklerden hiç bahsedilmiyor. Yine baştan beri Ermenilerin Türklere yaptığı zulümlerden de, katliamdan da pek az bahsediliyor. Mesela, çok defa bir köyün bütün Türk halkının gözleri Ermeniler tarafından çıkarılıyordu. 15 Nisan 1915'de Türk esirlerin nakli için kullanılan vagonlar istasyonlarda günlerce "unutulmuştu". Bir süre sonra açılınca, Türk askerlerinin cesetleriyle dolu olduğu görüldü. Böyle düşmanlara karşı Türklerin "mazlum kuzu" olmaları beklenemezdi ya..."

Tarafsız bir gözle bakıldığı zaman , Birinci Dünya Savaşı içinde tatbik edilen tehcir muamelesinin kaçınılmaz bir sonuç olduğu anlaşılmaktadır. Tehcir sırasında birçok Ermeni komiteci ve sivil ahaliden bir hayli Ermeni telef olmuştur. Buna karşılık, silahsız ve masum Türklerden de yüz binlerce zavallı hayatlarını kaybetmiştir.

Ermeniler, uğradıkları muameleyi ayyuka çıkararak ve esaslı propaganda yaparak dikkatleri kendi üzerlerine çekmeği becermişlerdir.

Halbuki kendi vatanlarında zulme ve işkenceye maruz kalmış, şehit düşmüş, arkadan vurulmuş, ırzı ve namusuyla oynanmış Türklerin sesi çıkmamakta, adeta sahipsiz oldukları zannedilmektedir.

Yüz binlerce Türk'ün ve yüz binlerce Ermeni'nin ölümü elbette ki,
dünya politikasının büyük oyuncularını pek o kadar üzmemiştir. Onlar milli menfaatlerinin gösterdiği yönde gitmeyi vazife bilmişlerdir.
"

Türklere Karşı
Ermeni Komitecileri
Altan Deliorman
Boğaziçi yayınları- 1973

Devam edecek...

ERMENİ SORUNU DA NE Kİ? (1)

Kitap şu cümlelerle başlıyor:

"
- Evet, ben öldürdüm! Bilerek öldürdüm, isteyerek öldürdüm! Onlar düşmanlarımızdı: Türk'tü onlar... Onun için öldürdüm, intikam almak için!

Soğukkanlı katil, ifadesinde:

- Adım Mıgırdıç Corc Yanıkyan. Ermeni'yim. Erzurum'da doğdum. Türkler, tehcir sırasında ailemi öldürdüler. Rusya'ya gittik.Ailemin geri kalanları da orada öldürüldü. Bundan sonra dünyanın çeşitli yerlerini dolaştım, nihayet Amerika'ya gelip yerleştim. Din ve felsefe konularında kitaplarım yayınlanmıştır. Komisyonculuk yaparım.

Amerika Federal Tahkikat Bürosu ( FBI)' nun kayıtları da bu ifadeyi doğruluyor.

Mıgırdıç Yanıkyan, Ermeni Hınçak Komite'sinin en faal üyelerinden biriydi. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından beri sürdürülen Türk aleyhtarı propaganda' bu suretle çok güçlü bir görünüş kazanacaktı.

Yanıkyan, bir Türk diplomatının öldürülmesi dolayısıyla dünya kamuoyunun Ermeni meselesiyle yeniden ilgileneceğini umuyordu. Uzun uzun düşündükten sonra bu korkunç tuzağı hazırlamıştı.

(27 Ocak 1973 günü, Amerika'nın Santa Barbara şehrindeki Biltmore Otelinde gerçekleştiriyor eylemini.)


Otelin villa tipindeki hususi lokantasına koşup baktıkları zaman genç, yakışıklı, temiz giyimli iki kişinin kanlar içinde yattıklarını gördüler. Bunlar, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile yardımcısı Bahadır Demir'di.

Kitaptan alıntılamaya devam ediyorum:

ERMENİLER SAVAŞTA DA KARLI, BARIŞTA DA...
Osmanlı Hükümetinde İçişleri Bakanı olan Talat Paşa'nın gözüyle bu meseleye bakıldığı zaman:

1. Ermeniler, Osm. İmp. kuruluşundan beri, sınırların korunması ve bağımsızlık yolunda hiçbir hizmette bulunmamışlardır.
2. Osmanlılara iltica etmiş olan Ermeni halkı daima iyi muamele görmüştü.
3. Kuvvetli bir inzibat sağlanamadığı için, doğu illerimizden bazılarında, Ermeniler, İslam ahalinin yaşadığı şartlar içinde bulunuyorlardı. Bu şartlar, şüphesiz iyi değildi. Ama, İslam ahalinin şartları da Ermenilerden farksızdı.
(Bugün de aynı değil mi? aysema)
4. Osm. İmp. teşkil eden çeşitli unsurlara nazaran, Ermeniler daima daha iyi, daha tasasız, daha mes'ut bir hayat sürüyorlardı. Vatanın bütün menfaatlerinden faydalanan Ermeni halkı, onun kederlerine ve yüklerine asla katılmıyordu.
5. Osm. Devleti savaşa girdiği zaman karlı çıkanlar yine Ermeniler oluyorlardı.

.....Ve şimdi de kalkıp çoğunluğu teşkil eden Türk nüfusu kovmak ve vatanın bir parçasını koparmak istiyorlardı.

Üstelik, bunu ne zaman yapıyorlardı?

Osm. Devletinin iç karışıklıklar yüzünden çok zayıf duruma düştüğü, kısa bir müddet önce kendi vilayetleri olan yeni Balkan devletcikleri karşısında bile yenilgiye uğradığı zaman."

Türklere Karşı
Ermeni Komiteciler
Altan Deliorman
Boğaziçi Yayınları- 1973


Devam edecek...


ÖLMEYENLERİ DE BÖYLE Mİ ÖLDÜRECEKSİNİZ?


Kanserojen olmayan okul malzemesi bulmakta zorlandık!

Hır gür içinde gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir sorun bu! Çünkü doğrudan çocuklarımızla ilgili...

Eğitimi konuştuğumuz şu günlerde, çocuklarımızı kendi ellerimizle öldürmeyelim. Yaşamayan çocuk, eğitimi ne yapsın?!

Televizyonlara da yansıyan konuşmasında, Metro Alışveriş Mağazaları yetkilisi
şunları söyledi:

“Okula dönüş döneminde satışa sunulan, çocukların elleriyle temas ettikleri kalemler, boyalar ve yapıştırıcıları; deri ile temas eden iç çamaşırlarını, önlükler ve yiyeceklerin taşındığı beslenme kabı, su matarası gibi tüm ürünleri teste tabi tuttuk. Çalışma sonucunda, Metro’da satılmaya aday olan ürünlerden yüzde 17’si sağlığa uygun çıkmadı. Bu ürünlere raflarımızda yer vermedik, üretici firmalara gerekli bildirimlerde bulunduk.” (Star Gazetesinden alıntı)

Haber bu!..

Reklamsa haksız rekabet olur. Değilse felaket!

Bekledim, etkililerden yetkililerden bir açıklama ya da bir yalanlama bekledim. Üzülerek söyleyeyim ki yok, ne bir ses, ne bir nefes duyuldu!

Sevgili Blog Ailesi, inanın sizleri dert etmiyorum. Çocuklarınız, sizin gibi anne babaları olduğu için çok şanslı. Zararlı olanları almazsınız. Ancak sizin çocuklarınız kadar şanslı olamayan başka çocuklar da var. Onları hastalığın kucağına mı atacağız? Ölüme davetiye çıkarılırken sessizce seyredecek miyiz? Ya da hastalığa yakalandıkları zaman birkaç oyuncakla ziyaretlerine gidip sadece kısa bir süreliğine sevinçli anlar mı yaşatacağız? Bunu da yapalım, ama hasta olmamaları için gerekli uyarıları da yapalım diyorum ben...

Sizlerden iki dileğim var:

Birincisi bu konuda uzman olan, bilgisi olan arkadaşların bizi aydınlatması. Tehlike ne boyutta, nasıl başedebiliriz? Bu konuda kendi bloglarında bir yazı yazabilirler mi? Söylenenler doğru mu?

İkincisi tüm blog arkadaşlarımdan, yine kendi bloglarında kısa da olsa sorgulayan birkaç satır yazmalarını bekliyorum.

Çok şey mi istiyorum bilmiyorum, ama konu önemli. Belki yetkililere sesimizi duyururuz da gerekli önlemler alınır. Kendimizden vazgeçtik, çocuklarımızı koruyalım hiç olmazsa derim ben...

Siz ne dersiniz?

14 Eylül 2009 Pazartesi

BLOGGERDE SORUN MU VAR?


Saatlerdir bloguma giremiyordum.Yeni düzeldi galiba. İşin ilginci googleden bazı bloglara giriliyor, bazılarına girilmiyor. Kendi bloguma oradan da giremedim.

Bu konuda bilgisi olan var mı? Sanırım başka bloglarda da buna benzer sorunlar varmış. Kısa bir süreliğine Öykü'ye yorum bırakabildim.

Aklıma kötü kötü şeyler geliyor yine... Ne oluyoruz?

Sevgiler...


UMUT ÇİÇEKLERİMİZ OKULLU OLDU


"Gel sen bir çiçek ol yavrum
Kendi ülkenin renginde
Şu yeryüzü demetinde"

Tahsin Saraç'ın dizeleriyle başlamak istedim söze. Bence eğitimde yapılması gerekeni çok güzel özetliyor bu dizeler. Kendi ülkesinin rengini yitirmeden dünya insanı olmalı çocuklarımız! Bunu da ruh sağlığını koruyarak başarmalı.

Ruh sağlığını amaçlamayan bir eğitim çağımızda düşünülemez. Kişilik kazanmayı, yetenek geliştirmeyi, toplumun uyumlu bir üyesi olmayı (toplumsallaşma), sağlıklı insan ilişkileri gibi bir çok kavramı içerir ruh sağlığı.

Çocuğun ruhsal gelişimini üst üste konulan yapı taşları gibi düşünebiliriz. Taşları ne kadar düzgün yerleştirirsek yapı da o denli sağlam kurulur. Bu nedenle çocuk gelişiminde temeli sağlam atmalıyız. Bu yapının temel taşının "sevgi" olduğunu siz de biliyorsunuz zaten. Sevgi güvenli bir aile ortamında en uygun ve yeterli biçimde sağlanabilir. Sevginin yetersizliği kadar çocuğun sevgiye boğulması da ruhsal uyumsuzluklara neden olabilir. Yani sevgi konusunda da ölçüyü kaçırmamak gerekir.

Çocuk aile içinde büyümelidir. Araştırmalar aile dışında yetişen çocukların ruh sağlığının daha bozuk olduğunu gösteriyor. Elde olmayan nedenler dışında, bence olanaklar zorlanmalıdır. Özellikle ilk yaşlarda çocuk ana babasına yakın olmalıdır.

Ancak aile yaşamı da çocuğun ruh sağlığını bozucu etkiler içerebilir. Bence çocuk yetiştiren her aile bir kez daha kendi aile ortamını gözden geçirmelidir. Olabildiğince işe buradan başlamalıdır ana babalar! Bu durum sandığımızdan daha da önemlidir.

Evet, çocuklarımız, ev dışında da örselenebilecektir. Sokakta, okulda olumsuz davranışlarla karşılaşacak, bunlar çocuğunuzu geçici ya da kalıcı bir şekilde etkileyecektir. Ama unutmamamız gereken en önemdi durum şudur: Çocuğumuz dış etkilere karşı direncini, dayanma gücünü, başetme yeteneğini aile ortamında öğrenecektir. Ve sizin desteğinizle fazla yaralanmadan sorunlarını çözebilecektir.

Küçük bir sorun karşısında siz paniklerseniz, bunu da çocuğa yansıtırsanız çocuğunuzdan nasıl bir tepki bekllersiniz sevgili anneler ve de babalar? Sakin, sabırlı, öğrenmeye açık, tutarlı, güvenilir, iyi ilişkiler kurabilen, özverili, çalışkan... Haklısınız çok zor bir görev. Ama itiraf edin, çok da zevkli bir uğraş! Değmez mi bu kadar sorumluluk yüklenmeye? Gözlerinizin içi gülüyor, değer değer, dediğinizi duyar gibiyim. Yanılıyor muyum yoksa?

Artık çocuğunuz büyüdü. Şimdi okullu oldu, sınıfları doldurdu. Bağımlılıktan bağımsızlığa doğru büyük adımlarla yürüyor bakın. Ne gurur verici bir tablo bu! Gözlerim yaşarmıştı, çok iyi anımsıyorum o günleri. Eminim sizler de aynı duygular içindesinizdir.

Duygularınızın tavan yaptığı şu günlerde lütfen aklınızı bir kenarda unutmayın.Çocuklarınız kendine yetebilme, anne ve babasından bağımsız olarak gereksinimlerinin bir bölümünü karşılayabilmelidir. Sorumluluklarının gereğini tek başına yerine getirmesi konusunda isteklendirilmelidir. İyi bir başlangıç devamını da getirecektir.Okulda kendini yönetebilmeli, sizden ayrı düştüğü için kendini çaresiz hissetmemeli. Aile çevresi dışında arkadaşlık ve bağlar kurmaya yönelmeli. Sevgi çemberini genişletmeli.

Bencil davranışları törpülenmeli, paylaşma ve işbirliğinin önemi vurgulanmalıdır. Hep alıcı olmaktan çıkıp vermeyi de öğrenmelidir çocuklarımız.

Sevgili okuyucularım, bu amaçlara ulaşmak yazıldığı gibi kolay olmuyor biliyorum. Ama elimizden geleni esirgememeliyiz değil mi? Çocuklarımız yavaş yavaş da olsa sorumluluk ve görev alabilecek bir şekilde yetiştirilmelidir. Çocuk engelleri aşarak başarıyor. Sorunları çözerek kişilik kazanıyor. Bu konuda çocuklarımıza destek olmalıyız. Ancak, bu böyle diye, boyundan büyük sorumluluklar yükleyelim demiyorum. Yanış anlaşılmasın lütfen. Yapabileceklerini bırakalım çocuklarımız kendisi yapsın, başarmanın mutluluğunu tatsın...

Tüm çocuklarımızın yolu açık olsun. Umut çiçeklerimiz her zaman açsın, hiç solmasın. Hepsinin gözlerinden öpüyorum ayrı ayrı... Ve bir kez daha diyorum ki:

Gel sen bir çiçek ol yavrum
Kendi ülkenin renginde
Şu yeryüzü demetinde

13 Eylül 2009 Pazar

KÖPRÜLER YAPTIRDIM

BOŞA KOSTAKLANMA
DENGİM DEĞİLSİN

KARAM

"Köprüler yaptırdım gelip geçmeye
Çeşmeler yaptırdım suyun içmeye karam
Kavli karar ettim alıp kaçmaya
Boşa kostaklanma kostak değilsin karam

DEĞİLSİN KARAM
AMAN AMAN
DEĞİLSİN VAY VAY

Armudu dalında pazar eyledim
Kaşına gözüne nazar eyledim karam
Seksen şeftaliye pazar eyledim
Yanılmış da yüz almışam bilemem karam

BİLEMEM KARAM
AMAN AMAN
BİLEMEM VAY VAY

Çıkma pencereye zülfün tellenir
Beyaz giyme eteklerin kirlenir
Gitme meyhaneye adın dillenir
Boşa kostaklanma dengim değilsin karam

DEĞİLSİN KARAM
AMAN AMAN
DEĞİLSİN VAY VAY
"


Ne dersiniz, üçüncü köprü yapılsın mı?

12 Eylül 2009 Cumartesi

ON İKİ EYLÜL

Bugün On İki Eylül... Seksenden bu yana yirmi dokuz yıl geçmiş! Koca yirmi dokuz yıl! O gün doğan çocuklar yirmi dokuz yaşına girmiş iyi mi?

Kanın gövdeyi sürüklediği yıllardı, milleti canından bezdiren. Acılar yaşanıyordu, köşe başları tutulmuştu, herkes tedirgindi. Ve bir sabah uyandık ki darbe olmuş, sokağa çıkma yasağı getirilmiş...

Bir günde her şey düzelmişti. Akan kan durmuştu. Kardeş kavgası dedikleri bitmişti!

Amerika: "Bizim çocuklar darbe yapmış!" diye açıkladı bu durumu. Nereden sizin çocuklar, denmedi; denemedi...

Konya mitinginde yaşananlar son damlaydı, Erbakan ve arkadaşları kol kola tüm değerlerimize saldırmıştı. Tam da milletin canından bezdiği günlere denk getirilmişti darbe!

Sonra anlaşıldı ki sağ gösterip solu bitirme planının adıydı 12 Eylül!

Atatürk diye diye Atatürk'ün yaptıklarını yıkmanın ;ülkemizin kazanımlarına saldırıların başladığı yılın adıydı 12 Eylül!

Dikensiz gül bahçesi yaratmak gerekiyordu.Aydınlar, sendikacılar,gençler,emekçiler gibi toplumsal direncin temel taşlarının yok edilmesi gerekiyordu bunun için! Yeni destekler oluşturulmalıydı.

Din adamlarımızın parası yurtdışından (Rabıta Örgütünden) ödenmeye başlandı bu sıralarda. Aleyhimize olan anlaşmalara imzalar atıldı.Karşı çıkabilecekler susturuldu.

Tüm özgürlükler yok edildi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
1 Milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 Bin kişi için idam cezası istendi.
517 Kişiye idam cezası verildi.

Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı. Hem de 17 yaşındaki Erdal Eren, yaşı büyütülerek asıldı. "Asmayalım da besleyelim mi!" denilerek asıldı!..

Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
30 Bin kişi "sakıncalı" olduğu için işten atıldı.
14 Binkişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 Bin kişi "siyasi mülteci" olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin "işkenceden öldüğü" belgelendi.
937 Film "sakıncalı" bulunduğu için yasaklandı.
23 Bin derneğin faaliyeti durduruldu.

Yüzde doksan sekizin "kabul" dediği "Anayasa" hazırlandı. Biz "hayır" diyen yüzde ikinin içindeydik. Her zamanki gibi azınlıktaydık yine...

Sonra Özallı yıllar başladı. "Ben zengini severim!", dedi; yoksullar alkışladı. "Benim memurum işini bilir!" dedi; halk alkışladı. Alışamayanlar oldu bu durumlara, "Alışırsınız, alışırsınız!" dendi. Alışamayanlar dışlanır oldu.

Böylece 24 Ocak 1980'de alınan ekonomik kararlar kolayca uygulanmaya başlandı. Yeni zenginler türedi, papatyalar açtı, prensler bir bir Amerika'dan Türkiye'ye döndü. Zenginler zenginlikleriyle yarışır oldu. Eşler, çocuklar barlarda, gazinolarda gününü gün ederken politikacılar halkın görebileceği yerlerde namaza durur oldu. Dört eğilimi birleştirdik selamları verildi.

Sonradan gelenler 24 Ocak kararlarına karşı çıkamadılar. Halka karşı sermayenin; kamusal haklara karşı özelleştirmenin yanında yer aldılar. Yeni zenginler türedi. Cemaatlara, tarikatlara şirin görünme yarışına girdiler. Ecevit bile, gizlice , F. Gülen'in dağıttığı ödülü almaya gitti... Bu arada yeşil sermaye atağa kalktı.

Artık bugün için her şey hazırdı. Geriye "Kanlı mı olacak, Tatlı mı?" sözleri kaldı. Şimdi tatlı tatlı gidiyoruz "Ergenekon" u saymazsak! Tranvay hızlı tren gibi maşallah!..

Bizler, yoksullaşan halkın çocuklarına kısıtlı olanaklarımızla yardım etmenin yollarını ararken, sevgili halkımız elinde avucunda kalan üç kuruşu Deniz Fenerlerinde söndürüyor. Yine de akıllanmıyor. Din adına, Allah yolunda harcandığı düşleri içinde, cennete gitme hayallerini sürdürüyor.

Herkes memnun, her şey tatlı tatlı gidiyor. Arada sel mel geliyor, deprem meprem yokluyor, ama... Bu da şikayet etmemenin, şükretmenin, beterin beterinden korkmanın bir uyarısı oluyor. Adını yüzyılın felaketi koyuyorlar, alkışlıyor.Selden payına düşeni alıp götürüyor!

Ya sonra?

Yağmur çiselemeye başladı." Rahmet" yağıyor. Dilerim ölçüyü kaçırmaz. Daha fazla kişi "rahmetlik" olmaz...

11 Eylül 2009 Cuma

BAŞBAKANI KUTLUYORUM


Vallahi de kutluyorum, billahi de kutluyorum. Haklı, yerden göğe kadar haklı...

"Susun!" , diyor. "Konuşmayın!" diyor. "Tartışma Programlarına Aman ha Katılmayın! diyor...

Dün akşam, Adalet Bakanı televizyonun birinde konuştu. Tek başınaydı. Monolog halindeydi. Kimse onu sıkıştırmadı, tek başına rahat rahat anlattı,anlattıkça battı, ama hiç bir şey söylemedi. Söyleyemedi, bilmiyor çünkü! Sadece muhalefetten yardım dilendi, üstelik onları suçlayarak...

Bugün, biraz önce de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı basın toplantısı yaptı. Keşke yapmasaydı! Acıdım kendisine... Olamaz ya, bu kadarı da olamaz! Siyaset Meydanına Ali Kırca'nın çıkardığı çocuklardan birini getirselerdi, ondan daha aklı başında konuşurdu. Bilmiyor, hiç bir şeyi bilmiyor, inanın bilmiyor! Sel nedeniyle, başbakanla, helikopter turu atarken görmüş bazı yanlışlıkları! Gözlerini açarak talimatı verdim, diyor. Başbakanımız da talimat verdi, takip edecek yaptıklarımızı, diyor.

Hep şu CHP suçlu, diyor! Biz bir şey yapmadık, diyor! Niye bu kadar zamandır düzeltmediniz, diyenlere: Yargı suçlu, diyor. Bilim insanları suçlu, bilir kişiler, bilen kişiler, suçlu diyor. Yazık ya, üzüldüm gerçekten!

O, buraya bilmediği için seçilmedi mi zaten? Bilse susar mıydı bu kadar zaman? Bilse, her emre eyvallah der miydi ki? Bilmediği için, eyvallah diyeceği için oturtulmadı mı o koltuğa, diğer koltuklarda oturtulanlar gibi...

O, muhallebi imparatorluğunu kurdu, biliyor bu işi... Bir de laleler, laleler, laaaleeeleer dikti her köşeye, kısa sürede solsa da!

Başka da bir şey bilmiyor, bilmediği için de yapmıyor! Ama bu kez kızdı! Kimsenin gözünün yaşına bakmayacakmış, yıkacakmış, ruhsatsız, plansız her yeri yıkacakmış! Hadi kolay gelsin!.. İstanbul'da ve Türkiye'nin her köşesinde yıkılacak çok yer var...

Önceliği "Alidibolara!" versin, isterse...

Siz başbakan olsanız, bu kişilerin konuşmasına izin verir miydiniz? Tek başlarına rahat rahat konuşurken bile batıyorlar. Bir de karşılarına muhalefetten kişileri koyup gazetecilerle birlikte, halkın gözü önünde tartıştırmaya kalksanız ne olur durumları?

Haklı başbakan, vallahi de haklı, billahi de haklı. Bu milleti uyandırmanın ne gereği var! Kendisi çıkıyor mu tartışma programlarına? Onlar da çıkmasın. Kapalı kapılar ardında apaçık açılımlar koyarız önlerine, olup biter nasılsa! Yiyenlere, afiyet olsun...

10 Eylül 2009 Perşembe

ZONGULDAK' TA MADENDE GÖÇÜK


Bir acı haber de Zonguldak' tan düştü yüreklere! Zonguldak'ın Kilimli Beldesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu'na ait maden ocağında göçük oldu, iki işçi mahsur kaldı derinlerde...

Derinler derken sözde değil özde derinlikten söz ediyoruz. Maden ocağının eksi 260 ve eksi 360 kotu arasında bu ülke için çalışan insanlar var.Yan gelip yatmayan! Hani ülke kaynaklarını torba torba yandaşlarına dağıtıp da sıra çalışanlara gelince yüzde bir mi desem, yüzde iki mi desem diye bin dereden su getirdiklerinizden... Çalışan, üreten, emeğiyle geçinenler, haklarını çaldıklarınız, emeğinin karşılığını vermemek için direndikleriniz!

Şu anda kurtarılmayı bekliyor iki tanesi
! Tavan çöktü gece vardiyasında çalışan işçilerin tepesine, dördü kaçtı; ikisi hala içerde. Ali Ziya Kısaboyun ve 2009 yılında işe giren Caner Albuzlu' ya ulaşabilmek için TTK kurtarma ekipleri canla başla çalışıyor şu sıralarda... Dilerim kurtulurlar, ama...

Bu konuda birkaç yazı yazmıştım. Çok şey söylemiştik birlikte. Merak edenler için işte onlardan biri ve yapılan yorumlar:

Zonguldak Zonguldak Vurur Yüreğim

SAKLAN KAÇ SOBEEE

Dün gece üç gibi balkona çıktım. Şiddetli yağmur uyarısı yapılmıştı Batı Karadeniz için, bakayım da, önlem alayım diye...

Havada kara kara bulutlar vardı, ama ılık bir geceydi, güzeldi. Denizden gelen iyot kokusunu ciğerlerime çektim. Yatmadan günün sıkıntısını, yaşanan acıların yaralarını hafifletmek istedim kendimce belki de...

Denizde, bir yük gemisi ,tüm ışıklarını yakmış, demir attığı yerde genç bir kız edasıyla sabahı bekliyordu.Işıl ışıl bakıyor,ama görmüyordu etrafı. Sanki görmekten çok görünmekti derdi...

Deniz fenerinin ışığı çevreyi yalayıp geçiyor, kısa süre sonra tekrar geliyordu. Göz kırpıp kaçan, saklanan, beni yakalayamazsın diyen saf bir çocuk gibiydi.

Rahatladım biraz. Gecenin sessizliğinde huzur doldu içim. Daha sakin düşünmeye başladım. Evet , sorunlarımız var, acılar yaşanıyor, yürekler dağlanıyor, ulusumuzun geleceğiyle oynanıyor, işler iyi gitmiyordu. Ama batmıyoruz. İçerden ve dışardan bunca yıpratmaya karşın ayaktayız hala...

Ayaktayız, çünkü birileri özveriyle çalışıyor, gecesini gündüzüne katıp bu ulus için , bu ülke için çalışıyor. Hem de üç kuruş maaşa çalışıyor. Üç kuruş etmeyenlerin parayla oynadığı bir ülkede, ülkenin aleyhine işlerden pay kapma yarışına girmişken birileri hem de...

Onlara rağmen çalışıyor bilim insanlarımız, prof.larımız, doktorlarımız, mühendislerimiz, cumhuriyet savcılarımız, öğretmenlerimiz, memurlarımız, işçilerimiz sanatçılarımız, üretken insanlarımız... Yurt içinde, yurt dışında ulusunu sevenler emekleriyle, yürekleriyle ayakta tutuyor bizi. Mehmetçiklerimiz sınırlarımızı canı pahasına koruyor. Hepsine kocaman teşekkürler gönderdim içimden. İyi ki varsınız, iyi ki pes etmiyorsunuz. Umut sizsiniz...

Rahatlamıştım. Aklıma, balkona önlem almak için çıktığım, geldi, gülümsedim. Ne yapabilirdim ki? Daha önce depreme karşı hazırladığımız çantayı düşündüm, günlerce kapının yanında durmuştu. Yiyecek, içecek koymuştuk içine. Bir de fener, ilaç falan... Aynısını mı yapsam? Komik geldi sonra, bu kez ciddi ciddi güldüm halimize... (Özgür Annenin dediği gibi, bütün tedbirleri biz alacaksak belediyelere ne gerek var!) Hem bizim yapabileceklerimiz ne kadar da sınırlı...

Bir kez daha denize baktım. Yemyeşil ağaçlarımıza baktım. Mutlu, huzurlu hissettim bir an için kendimi. Yatmalıyım artık, derken aman Allahım o da ne!

Dan dan dana dan dan! diye davulcumuz çıktı ortaya! Ona uzak mahalle davulcuları da katıldı. Davulun sesi yakından da uzaktan da hiç hoş gelmedi, inanın... Ne ritim, ne makam, ne müzik, ne ses, ne söz, ne estetik hiçbir şey yok! Sadece dan dan dan... Tokmak elde rastgele vura vura geldi geçti davulcumuz. Diğerleri de... Baktım kimsenin ışığı yanmadı o geçerken de, geçtikten sonra da... Artık uyanmak için kimse davulcuyu beklemiyordu ki... Ama davulcumuz ilk bahşişini almak için geçen gün gelmişti kapıya, ikincisini de bayramda alacak biliyorum, geçmiş yıllardan...

Yazıma ara vermek zorundayım, kapı çaldı.

Gelen yaşlıca, bir amca: "Fatih Öğrenci Yurdu İçin bağış topluyoruz!" dedi. Geçen sene de aynı zamanlarda bu amaçla kapım çalınmıştı. Ben de geçen seneki gibi: "Biz zaten öğrencilere yardım yapıyoruz." dedim. Gitti, yan komşunun kapısını çalıyor şimdi de... Kapı kapı dolaşıyor birileri, yılmadan, usanmadan. Siz bunu yapabilir misiniz?

Değişen bir şey yok görüyorsunuz. Yine birileri yardım topluyor, yine birileri birilerinin üstünden para kazanıyor.

Gece balkonda dikilip kalan bana, Deniz Feneri göz kırpıp, bir görünüp bir yok olan ışıklarıyla saklambaç oyununa devam edelim mi diyor? Ne zaman sobeleneceksin, sorusu yanıtsız kalıyor...

9 Eylül 2009 Çarşamba

ADI BARIŞ KENDİ SAVAŞ


"Aydınlığa versek elimizi,
Uzuyor koyu bir katranla yapışkan
Parmakların ucunda ip gibi.
Ak bir güvercin alsak avucumuza,
İnim inim karayel yerine,
Güvercinin tüylerinde batak. Batak
En uzun ışıltılı yıldızda.

Çektik kentin yorganını üstümüze,
Düşler kurduk, düşlerimiz batak.

Ve batak kişiler sardı yöremizi:

Suratları insana boyalı
Bütün o alıp satanlar, üleşenler;
İçimizde açan karanfilli
Kara tırnaklı yıldızla kirleterek
Sıkınca bir irin çıksın diye,

Yalnızlığa gömenler,
Ün tacirleri,
Bağnazlar,
Despotlar,
Ve ödlekler;
Havasız odalarda duman kişiler;

Yoksulun cebinden aşırılmış
Beşlikleri yutturanlar altın diye.

Durgun batak, leş kokulu batak!

Atımı getirin benim, kır atımı!
BATAKTAN DÖRT NALA ÇIKMAK GEREK!
(O.Rifat)


Şehitlerimize, sel felaketinde yitirdiklerimize rahmet diliyorum. Yakınlarıyla birlikte tüm ulusumuza sabır dilesem mi bilmiyorum. Sabır sabır sabır... Nereye kadar!

Doğal felaket mi sayacağız bütün bunları?

Daha dün yapılan Silivri Cezaevinin bacası çökmüş. Yağmur, ülkenin en büyük davasının görüldüğü sırada savcıların üstüne üstüne yağıyormuş. Dava bu nedenle ertelenmiş. İçerdekiler suçlu mu değil mi henüz belli değil! Bu gidişle daha uzun süre de bilinmeyecek. Sanıklar istediği kadar bağırsın:

Suçumuz ne! Suçumuzu söyleyin ki savunmamızı ona göre yapalım!

Evet, dava ucu açık bir şekilde sürüyor. Bekleyip -belki- göreceğiz.

Ancak dışardaki suçlular ne olacak? Silivri Cezaevini kim yaptı? Neden bu kadar kısa sürede yıkıldı?

Dere yataklarına yapılan evler için hangi belediyeler izin veriyor? Koca koca binaları dikenler alt yapı hizmetlerini neden gözardı ediyor? Akacak yol bulamayan sular sele dönüşüp can alınca doğal afet mi diyeceğiz?

Ormanları yakanlar, yakılan orman alanlarını paylaştıranlar daha mı az suçlu?Doğanın dengesini bozarak bizleri de dengesiz insanlar topluluğuna dönüştürenler ne diyorsunuz ha, hala susuyor musunuz, hala duruyor musunuz oturduğunuz koltuklarda?

İnsanlar dengesini yitirdi, dedim. Evet selle boğuşan insanların eşyalarını yağmalamanın başka nasıl bir açıklaması olur ki? Açlık mı, yoksulluk mu, tüm değerlerin yitirilişi mi? Hepsi mi?

Tecrübe Konuşuyor! adı altında -Diyarbakır Cezaevinin önünde- program yaptırıp "İşte tüm sorunlar burada yapılanlarla başladı, burada çok acılar yaşandı!!! " diyenlere ne diyeceğiz? O kadar insan bu nedenle mi öldü? Art niyet konuşuyor, demek daha çok yakışmaz mıydı bu programı yapanlara? Adına Barış" dedikleri "Savaş" hala sürmüyor mu? Bu son şehitlerimizi " BARIŞ!" a mı kurban verdik?

Açılım, açılım diye caka satanlar , açılımın ne menem bir şey olduğunu merak eden milletten, bunu esirgeyerek kapalı oturumlara sığınmak isterken ulusun geleceğiyle oynadıklarının bilincindeler mi? Hem bu acele niye? Nereye yetişeceksiniz?

Daha dün randevu vermediklerinizle canciğer olmanızın sebebi ne?

Demokratik Açılımı tüm ulusu kapsayacak şekilde yapalım mı? Ekonomik sorunlarımızı çözmeye ne zaman başlanacak? Sağlık sorunlarımızı - ilaç katkı payını yükseltme dışında- çözme konusunda ne yapacaksınız? Ya eğitim sorunlarının çözümü? Kürt Dili ve Edabiyatı Bölümü açarak tüm eğitim sorunlarımızı çözdüğünüzü mü sanıyorsunuz?

Yeter diyorum artık, biraz da tüm ulus için çalışın!

"Bir tuz ki aşımıza karışmış,
Oyar köstebekleriyle etimizi.
Kelepçelidir kirpiklerimiz,
Acır bir ışığa dönsek yüzümüzü.

AYDINLIĞA VERSEK ELİMİZİ."



7 Eylül 2009 Pazartesi

BU REKLAMI DUYAN VAR MI?

"İlkokul mezunu olanlara, bir gözü kör olanlara ve renk körü olanlara ehliyet verilir!"

Siz duydunuz mu bilmiyorum, ama ben ilk kez duydum.

Pazar günü evden kaçtık. Bir hafta oldu geleli, sürekli evle boğuşuyorduk. İş tam olarak bitmedi, ama biz bittik. Baktık hava da güzel, denize gidelim dedik. Ege'den sonra Karadenize veda etmeden olmaz değil mi? İyi ki gitmişiz. Gözünü sevdiğimin Karadenizinin tadı da bir başka oluyor. Denizin suyu ılıktı. Tatlı bir dalga vardı. Uzun uzun yüzdük, çıktık, sonra tekrar girdik. Yazdan bir gün çalmak inanılmaz iyi geldi.

Düşündüm de yazlığı bu kadar sevmemin nedeni sadece deniz değil. Ben yazlık komşularımızı seviyorum, onların dostluğuyla güzelleşiyor her şey...

Dönüşte, arabada yerel radyoyu dinlerken yukarıda sözünü ettiğim reklamı duydum, inanasım gelmedi. Renk körü olanları geçtim de tek gözü olmayanlara ehliyet verilmesi de neyin nesi çözemedim. Çözen varsa beri gelsin...

6 Eylül 2009 Pazar

BLOGLAR ALEMİNDE NELER OLUYOR VE DEMOTİKE HASTANEDE


Sevgili Demotike hastanede!

Gerçekten çok üzüldüm. Dostuma buradan geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum... Dilerim en kısa zamanda sağlığına kavışur da aydınlatıcı yazılarına devam eder...

Sevgili dost blogerler, evet başlık dikkatinizi çekmiştir. Blog aleminde neler oluyor, dedim. Çünkü bugün bir dost blogun yönlendirmesiyle "Sihirli Eller" diye bir blogla tanıştım.

Arkadaş Bloglarda yazılanları eleştiriyor. Giyimden kuşamdan, alışverişten,kişisel zevklerden söz eden blogları kıyasıya eleştiriyor, bu türde izlediği blogları sildiğini; bütün bu yazdıklarınızdan "bana ne" diyor. Ve blogların artık tek düze olduğundan yakınıyor.

Bunda ne var, diyebilirsiniz. Ben de ilk anda aynen öyle düşündüm.Eleştiri herkesin hakkı. Madem ki yazıyoruz, her türlü eleştiri yapılabilir.Arkadaş da eleştiri hakkını kullanmış. Hoşuma da gitti. Ülkenin bu kadar önemli sorunları varken, tek satır bunlara değinmeyen, sadece laylaylom yapan bir blog bana da sıkıcı geliyor bazen... Ancak sadece kişisel yazdığı halde severek okuduğum bloglar da var. Kendinden hareketle insanı anlatıyor, insan ilişkilerine ışık tutuyor. Ve son olarak şunu da belirtmek istiyorum: Herkes yeter ki yazsın, hem de istediğini, istediği şekilde yazsın. Okuyan- yazan insan sayısının az olduğu ülkemizde bu çok önemli. Başka hayatları öğrenmek az şey mi?

Ancak eleştirdiğiniz şeylerin aynısını siz yapıyorsanız, o zaman durum değişir. Merakla arkadaşın yazdıklarını okudum. Poz poz kendi resimlerini koymuş, giydiklerini göstermiş, en şık o imiş, ojeleri de kırmızıymış, bu yıl modaymış, gözlerini de mavi boyamış, eşini seviyormuş, ama pis herifin biriymiş, tek oruç tutan oymuş, bu nedenle çok ilgi görmüş, miş miş miş... Tek satır topluma dair bir şey bulamyınca çıktım blogundan, daha fazla kalamadım. Beni bloguna götüren yazısı yüz (100) yorum almış. Arkadaş uyanıkmış gerçekten. Ben bile okudum ve bunları yazdım.

Evet bunları yazdım. Çünkü Sevgili Demotike'nin Hastanede olduğuyla ilgili yazıyı gördüm. Sizler belki de onun bloguyla hiç tanışmadınız. Ülkemizi ve ulusumuzu ilgilendiren çok uyarıcı yazılar yazıyor kendisi. Bizleri aydınlatmak için sağlığını hiçe sayacak kadar özverili...

Sihirli Eller'e bir öneri: Uykusu kaçtığı gecelerde Demotike'nin bloguna da bir uğrasın. Kendisi bu sıralar yazamasa da eski yazıları çok önemli. Okursa onun için çok iyi olabilir. Sıkıldığı bloglardan çok farklı...

Kusura bakmayın lütfen, gerçekten çok üzüldüm. Sevgili Demotike'ye tekrar geçmiş olsun diyorum. Yeniden aramıza dönmesini sabırsızlıkla bekliyorum.

4 Eylül 2009 Cuma

UNUTMA


"Dünya kötülük yapanlar yüzünden değil, sayıları daha çok olduğu halde , seyirci kalıp hiç bir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdedir." (Eınsteın)

KAPATAMADIK AÇILIM VERELİM BARİ


Birkaç yılımız, kadınların başını kapatalım, tartışmalarıyla geçti. Yapamadılar, en azından, resmi olarak... Kapatamadık, açalım bari mi dediler, nedir?

Bir "Açılım" lafıdır gidiyor son zamanlarda!.. Pandoranın kutusu gibi açıldıkça bizim için kötülükler saçılıyor her tarafa:

Kürt Açılımı, dediler. Kazanan kim olacak dersiniz? Kürtler mi, Türkler mi? İkisi de değil bence. Sadece daha çok ayrışacağız.

Ermeni Açılımı, diyorlar. Aldığımız bir şey var mı?

Kıbrıs'ta neler neler kaybediyoruz?

Şimdi de "Su" açılımı yapıyoruz. Bakın bakalım, Çevre ve Orman Bakanımız Veysel Eroğlu, televizyonlara yansıyan konuşmasında ne diyor:

''Irak ile Suriye'yi rahatlatmak ve susuz bırakmamak için enerjiden bile feragat ettik. Su, enerjisi alınarak sizlere veriliyor. 2007 ve 2008 yıllarında suyun Irak ve Suriye açısından ne derece önemli olduğu anlaşılmıştır...

Tabii ki komşu ülkelerin sıkıntı çekmemesi için enerjiden feragat etmek pahasına Türkiye'nin en büyük rezerv hacmine sahip Atatürk Barajı boşaltılmıştır. Atatürk Barajı'ndaki doluluk oranı yüzde 10 seviyesine düşmüştür.''


İlginç değil mi?

Yine bize fedakarlık düşüyor gördünüz mü? Kullanmadığımız doğalgazın parasını bile bize ödetiyorlar. Elektrike yüklüce zam yapmaktan çekinmiyorlar. Komşularımızı düşündükleri kadar bizi düşünmüyorlar! Atatürk Barajı boşaltılmış, Irak ve Suriye için... Peki karşılığında biz ne alıyoruz? Bilen var mı? Küçük bir şişe suya verdiğimiz parayı düşününce!..

Yoksa biz üvey evlat mıyız? Veren taraf hep biz oluyoruz nedense?

Ya da alınan bir şeyler var da bizden mi gizleniyor?

3 Eylül 2009 Perşembe

BİR MUM DA SEN YAKAR MISIN?


Özgür Anne, Okuyamazsın, Deniz Kabuğu ve Elçin'in bloglarını okudum içim titreyerek... Siz de okuyun ve bir mum da siz yakın.

Ramazan ayındayız. Bayram geliyor biliyorsunuz. Sadece iftar çadırı kurmakla, birkaç torba kumanya dağıtmakla kendinizi rahatlatmayı bırakın artık. Açın gözlerinizi, çevrenize alıcı gözlerle bakın biraz da.

Acılar yaşanıyor bu ülkede, hastalar var, hastalıklar var... Sağlıklı yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor. Hastalardan alınan katkı payı artacak, bütçe açıkları yine halkın sırtına yüklenecek duydunuz mu?

Evet tek tek yardım yapmaya çalışıyoruz, yapmalıyız da. Bir çocuğu sevindirmek az şey mi? Ama çözüm bu değil baylar , bayanlar!

ÇÖZÜM: Sağır sultanları uyarmak, sesimizin duyulması için hep birlikte, her sorunda gürlemek! Bunu yapabiliyor muyuz? Yapsaydık, yapabilseydik bu durumlara düşer miydik hiç?

Halk her geçen gün yoksullaşırken birileri palazlanıyor. İşsizler ordusu çığ gibi büyüyor. Ülke elden gidiyor a dostlar, görmüyor musunuz? " Bütün orduları dağıtılmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün kaleleri zaptedilmiş. Bundan daha elim ve daha vahim olmak üzere ... "

Üstüne titrediğimiz çocuklarımız savaş ortasında kalırsa ne yapacağız? Bizi birbirimize kırdırmanın planları yapılıyor, susuyorsunuz!

Ne zaman konuşacaksınız?

2 Eylül 2009 Çarşamba

HIZLA DÜŞÜYORUZ


Aklı başında bir insan, bindiği dalı keser mi? Kesmez kesmez de bu resim de ne oluyor, diyebilirsiniz. Evet Nasrettin Hoca bunu yapmış. Yapmış, ama niye yapmış? Bir düşünün bakalım.

Ders alalım, aklımızı başımıza toplayalım diye, değil mi?

Aldık mı dersimizi? Neeerdeeee?

"Düşeceğimi bildin, ne zaman öleceğimi de bil!" demiş, merhum.

Ölmesek de hızla düşüyoruz. Tek tek dallarımız budanıyor. Tüm arı kovanlarına çomak sokuluyor.Kimseye faydası olmayacak bilesiniz. Balını başkaları yiyecek, bizse birbirimizi!

Koca çınar dayanır mı bu kadar sarsıntıya? Dayanır, dayanır da içten içe kemiren fareler ne olacak?

Gaflet, dalalet, hatta hıyanet içinde olanlar, düşenin dostu olmaz biliyorsunuz değil mi? Her yüze güleni dost sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

"Hele bir düş de gör! Hayalde gör, düşte gör!
Hiç bilmedin kıymetim on parmağı kınalı (hileli),
Bir kötüye düş de gör!"

Bindiği dalı kesmek, başka çıkarlar peşinde değilseniz, akıllıların yapacağı iş değil! Hiç değil...

Zafer bayramımız kutlu olsun.
Dünya barış günümüz de...

BİTTİ



Döndüm, ama gönlüm Ege'de kaldı.

Yaz bitmiş, sonbahar gelmiş buralara! Yağmur, rüzgar, düşen, sararan yapraklar...

Ve bir de birikmiş işler! Kurumayan çamaşırlar! Haberler...

Söyle, iyi mi kötü mü, haber ver!