31 Ekim 2009 Cumartesi

DIŞARDAN


Siz Ali Bey, Veli Beyefendi busunuz.
Gelecekler önünde suçlusunuz.

Yöneteceksiniz de ulaşacak ha,
Çağdaş uygarlığa ulusunuz.


Ön karanlık,
Art karanlık,
Sağ karanlık,
Sol karanlık.
Kara toprak içine mi gömülüyoruz?


Bir ülke, yarısı çırılçıplak
Yarısının yediği ekmekle tuz.


Uyur itleri,
İnekleri,
Ayıları.
Bütün aydınları uykusuz...


Milyonu trahom toplumun, milyonu sıtma,
Milyonu verem, bilmiyor muyuz?


Ne olmuşuz,
Ne yapmışlar bize?
Nasıl bağlanmış elimiz, kolumuz?

Böyle giderse biline hep.
Mustafa Kemal'le bile yokuz!

De,
Yüreğin nice yanarsa yansın,

Efendilerin yüreği buz...



Fazıl Hüsnü Dağlarca


30 Ekim 2009 Cuma

ARŞ ARŞ ARŞ İLERİ İLERİ




Sevgili UYKUSUZ'a çok teşekkür ederim. Sayesinde bloguma ilk kez video ekleyeceğim. Heyecan dorukta...
Kaynak: Aydınlık Kemalist Türkiye

BANA SEVMEYİ ANLAT




Penceremin perdesini
Havalandıran rüzgar
Denizleri köpük köpük
Dalgalandıran rüzgar

Gir içeri usul usul
Beni bu dertten kurtar

Yabancısın buralara
Nerelerden geliyorsun
Otur dinlen başucuma
Belli ki çok yorulmuşsun

Bana esmeyi anlat
Bana sevmeyi anlat
Bana esmeyi anlat
Esip geçmeyi anlat

Anlat ki çözülsün dilim
Ben rüzgarım demeliyim
Rüzgarlığı anlat bana
Senin gibi esmeliyim

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı akşamı yürüyerek çarşıya indik. Yürürken bayram nedeniyle düzenlenen ışık oyunları bize eşlik etti. Hükümet binasındaki Atatürk anıtına yaklaştıkça çoşkulu müziğin ritmine uyan ayaklarımız meydanın merdivenlerini tırmanmaya yöneldi. Kendimizi Cumhuriyet şenliğinin ortasında bulduk. Büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu izleyici topluluğu kıpır kıpırdı, yerinde duramıyordu.Orta yerde de folklor gösterisi vardı. Bangır bangır söylenen türkü eşliğinde oynuyorlardı.

Kiremitte buz musun
Gelin misin kız mısın
Ah akşam size gelecem
Evde yalavuz musun
Haydi de evde yalavuz musun

Eşim aman aman eşim de gel
Kavşak suyuna giderken peşimden gel
Hey hey hey hey ille de sana varacam aman
Almazsan da kaçacam
Eğer beni alırsan asri de nişan yapacam aman

Ah bisiklete binersin
Bizim orda inersin
Ah annen sorarsa
Lastik patladı dersin
Haydi de lastik patladı dersin

Eşim aman aman eşim de gel
Kavşak suyuna giderken peşimden gel
Hey hey hey hey ille de sana varacam aman
Almazsan da kaçacam
Eğer beni alırsan asri de nişan yapacam aman

Ah kiremitte özler var
Yarda ela gözler var
Ah yari tenhada görsem
Söylenecek sözler var

Ah iki tahta çakarız
Arasından bakarız
Ah bize Bartınlı derler
Oğlanları yakarız
Haydi de oğlanları yakarız

Folklor gösterisinin sonuymuş, yukarda sözlerini aldığım türkü eşliğinde bitti. Hemen arkasından genç bir delikanlı sahnedeki yerini aldı. Leman Sam'dan dinlemeyi sevdiğim şarkı dilinden dökülmeye başladı. Çok da güzel söylüyordu. Sözler zaten insanı peşinden sürüklüyordu. Tüm gençlerin katılımıyla "Bana sevmeyi anlat, anlat ki çözülsün dilim..." diyorlardı yürekleri tireyerek. Evet en çok buna gereksinim duyuyorlardı gençler. Sade gençler mi? Hepimizin buna ihtiyacı var değil mi? Dünyayı sevgi kurtaracak inanın. Sevgiyi bilmeyenlerin hem kendilerine hem de çevrelerine büyük zarar verdiğini biliyoruz.

Daha sonra kemençe eşliğinde horun havası başladı, geçler de oldukları yerde zıplamaya...

Bu şenliği düzenleyen Belediye Başkanımıza teşekkür ediyorum. Keşke çocuklarımıza, gençlerimize daha çok şey yapabilsek. Onlara yaptığımız her yatırım, aslında ülkenin geleceğine yapılmış olur. Cumhuriyet coşkusunu tüm yüreklere hissettirmek az şey mi?

Biz ayrıldığımızda coşku sürüyor, lazer ışığının yansımaları da şenliği daha da güzelleştiriyordu.

Caddenin karşısına geçtik. Orada Belediye sineması var, afişlere bakalım derken "Nefes"le(Vatan Sağolsun) karşılaşmayalım mı? Zaten izlemek istiyorduk, 21.30 'da başlayacaktı film, biletimizi alıp beklemeye koyulduk. Biraz sonra 19.30'da filmi izlemeye başlayanlar dışarı çıkmaya başladı. Hiç bu kadar kalabalık izleyiciye rastlamamıştım. Genelde birkaç kişiyle izleniyordu filmler. Bu kez izleyici patlaması olmuş. Kapıda içeri girmeyi bekleyenler de az değildi.Birilerinin açılım çabaları ters mi tepmişti ne!

Fimden çıkanların yüzü allak bullaktı ve gözleri ıslak ıslak... Filmi izledikten sonra bunun nedenini anladım. Çünkü biz de onlar gibiydik. Eğer izlemediyseniz mutlaka izlemelisiniz. Bence herkesin izlemesi gereken bir film. Emeği geçenleri kutluyorum.

Şimdilik bu kadar. Son sözümü yine şarkıdan almak istiyorum.

Bana esmeyi anlat
Bana sevmeyi anlat

Anlat ki çözülsün düğüm


29 Ekim 2009 Perşembe

HOŞ GELİŞLER OLA MUSTAFA KEMAL PAŞA


ARŞ ARŞ İLERİ...

Sabah büyük bir coşkuyla uyandım. Hazırlandım, evden çıktım. Bayram şehir stadında kutlanacaktı. Yağmur çiseliyordu, şemsiyemi açmadım. "Ben yağmurdan yaştan değil, (Ata'm) aşkından sırılsıklamım" diye diye yürüdüm...

Stada yaklaştığımda öğretmen arkadaşlarımla karşılaştım.Sevinçle sarılıp öptüm, domuz gribi hiç aklıma gelmedi doğrusu...

Yanlarından ayrılıp stat kapısına Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin yanına geldim. Hoş beşten sonra bayraklarımız elimizde içeri girdik. Yağmur çiselemeye devam ediyordu.

İçim içime sığmıyordu. Protokolün uzağındaydık, konuşmalar duyuluyordu, ama anlaşılmıyordu. Yağmur daha fazla yağmaya başladı. Çeşitli yarışmalarda başarı kazanan öğrencilerin ödül töreni bir başka programda verilmek üzere ertelendi, anonsu duyuldu. Bence iyi oldu, yağmur çocukları ıslatıyordu.

Tören yürüyüşü başladı. Yağmur durdu. Çocuklarımız, gençlerimiz, öğretmenlerimiz, muharip gaziler, madenciler sıra sıra geçtiler. Sıra bize gelmek üzereydi...

Kendi okullarıyla yürüyen öğretmenler, stadın kapısından çıkmadan geri dönüp üçer beşer gruplar halinde koşarak Atatürkçü Düşünce Derneğinin arasına katılıyordu.Görülmeye değer bir tabloydu bu! Hep birlikte büyük bir coşku içinde tören yürüyüşünü tamamladık. Ama dağılmadık. Hükümet önüne kadar alkışlarla, marşlarla yürüdük. Trafik bir süreliğine durdu, biz yürüdük.Umutlandım, mutlandım. Zonguldak bir kez daha çağdaş kentlerimizden biri olduğunu da kanıtladı. Hiçbir sıkıntı yaşanmadı.

Duygularımızdan, çıkarlarımızdan, kendimizle ilgili küçük düşüncelerimizden sıyrılarak sağduyunun ışığında düşününürsek göreceğiz yaşadığımız karanlık günlerin nedenini. Ne zaman onun ilke ve devrimlerinden uzaklaşıyorsak başımız derde giriyor, birbirimize düşüyoruz. Neden Atatürk'e bu kadar çok saldırıldığını da anlayacağız. Çünkü Atatürk sadece bir kişi değil, düşünce sistemidir. Her alanda kurtuluşun, uygarca yaşamanın , insan olmanın, yükselmenin hızı, gücü, kaynağıdır.

Bu nedenle Atatürk'ün önemi, ulusça, devletçe yolundan saptığımız ölçüde artıyor. Devrimlere karşı olanlara da bir teşekkür borcumuz var. Onların sayesinde Atatürkçü düşüncenin önemi daha çok anlaşılıyor.

Bu yurdu bütün umut kapılarının kapandığı bir sırada eşi görülmedik bir zaferle kurtaran, bu devleti yoktan var eden , kapitülasyonları emperyalistlerin başına çalan, ulusu bağımsızlığına kavuşturan , çağdaş uygarlığın kapılarını aralayan, bize kendimize güvenerek çalışmayı öğütleyen, başarmanın kıvancını yaşatan büyük Atatürk değil miydi?

O zaman umutsuzluğa kapılmaya hakkımız da yok. Bugün o günlerden daha iyi durumda değil miyiz? Atatürk ışığı gözlerimizde, gönüllerimizde, beynimizde ışıl ışıl yanarken durulur mu? Geri geri gidilir mi?

Arş arş arş ileri...

28 Ekim 2009 Çarşamba

KUTLU OLSUN CUMHURİYET BAYRAMI




"Gericilik derman olmaz bir derde
Yurdun cennet, softa gözünde perde
Anadolu dediğimiz bu yurda,
Fabrikalar kurun dedi Atatürk "

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 86. yılını kutladığımız şu günlerde ne yazık ki hiç de mutlu değiliz.

Konuştuğumuz, tartıştığımız konulara bakın bir! Böyle mi olmalıydı? "Anadolu dediğimiz bu yurda fabrikalar kurun dedi Atatürk" diyor halk ozanımız yukarıya aldığım dörtlüğünde... Ne fabrikası, biz olanları da kapatmak zorunda kaldık ya da bir kısmını sattık, hem de yabancılara! İşsizlik kabullenir oldu gençlerimizce.Üretmeden tüketir olduk.

Okullar kapatıldı. Milli Eğitim Bakanının bu uygulamasına kuşkuyla baktık. Sağlık Bakanı, salgın var, aşı yapacağız, diyor kuşkulanıyoruz. Hakim dağdan inenlerin ayağına götürülüyor, teröristleri serbest bırakmak için hukuka takla attırılıyor. Adalet Bakanı konuşuyor, inanmıyoruz. Yargıya güvenimiz sarsılıyor.
Gözbebeğimiz dediğimiz ordumuzu yıpratmak için örgütlü bir topluluk hep birlikte saldırıya geçiyor, belgeler gazetelerde yargıdan önce yer alıyor. Hangisi gerçek, hangisi düzmece kafalar karışıyor. Servis edilen belgeler bekletilip sıkışınca ortaya sürülüyor.

Yıllarca cemaat mensuplarını askeri okullara sokma çalışmalarının azımsanamayacak bir yol aldığını genel kurmaydan çalındığı söylenen belgelerden anlıyoruz. Orduya kuşkuyla bakıyoruz. Polis kolejlerine girmesi istenen kişilere sınav soruları önceden servis ediliyor. Polis askere altarnatif bir ordu gibi mi görülüyor?

İrtica tehlikeli mi değil mi konusu artık tartışılmıyor bile... Tarikat, ticaret, siyaset üçgeni tüm kurum ve kuralları çiğneğe çiğneğe bedeli ne olursa olsun diyerek yürüyor, koca ulusu da peşinden sürüklüyor. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu anayasa mahkemesince kesinleşen kişilerin oluşturduğu bir hükmet yönetiminde Cumhuriyetimizin 86.yılını kutluyoruz.

"Varıp anıtına saygıda duranlar,
Bilirsin,
Çoğu sencil değil!

Överek yitirdiler seni.
Biçimsel sınırlamalarla, tutsak
Anlamsız, kalıplaşmış kahraman ettiler.
Ve sonra
Güle oynaya
Adına, anlamına basa basa
Ne yaptınsa Mustafa Kemal
Ne işaretledinse sevgili Gazi Paşa
Ne düşledinse Atatürk
Tümünü , acımasız yıkıp attılar.

Hem de
Adını ana ana
Sen bizi bağışlama!

SEN BİZİ BAĞIŞLAMA ATATÜRK


SERDAR TURGUT'U KINIYORUM.

Serdar Turgut'u kınıyorum. Rojin'i sonuna kadar destekliyorum.

Ayıp ayıp, size bu şekilde konuşma hakkını kim veriyor? Eleştiri başka şey, hakaret başka... İşte Rojin'e hakaret içeren o yazısı:

Terörist Olmadığıma Pişmanım

27 Ekim 2009 Salı

HABER CUMHURİYET GAZETESİNDEN ALINTIDIR

YORUMSUZ !


"29 EKİM TÖRENLERİ  2 KASIM’DA

Ankara genelindeki okulların bir hafta boyunca kapalı kalacak olması nedeniyle okullardaki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları da ertelendi. Ankaradaki okullar Cumhuriyet Bayramını eğitime verilen aranın sona ermesiyle birlikte 2 Kasım Pazartesi günü kutlayacak. Anıtkabirde gerçekleştirilecek törene dileyen okullar katılabilecek."

SU VAR SABUN VAR (MI ?)

















Su var sabun var, girin yıkayın çıkın yıkayın, en iyisi bu galiba!..Hatta kitabınızı, gazetenizi alın, rahat rahat okuyun... Tuvaletlerden söz ediyorum, anladınız.

Su ve sabun mikroplarla savaşta ilk adım. AMA herkes o kadar şanslı mı bir düşünelim.

Okullar tekrar açıldığında bu durum düzelecek mi, düzelmeyecek mi? Koruyucu önlemler alınmadan tedavi edemezsiniz! At, eşek, inek, keçi gribi başlar domuz gribi giderken!

Su , sabun var mı tüm okullarda? YOK!
Temizlik görevlisi var mı? YOK!
Yeterince Tuvalet? O DA YOK!

Salgın olacağını bilenler, aşının gelmesini beklerken okullara ne kadar kaynak aktardılar? HİÇ!

Camilerden elektrik, su parası almayan laik devlet; kendi okullarından su parasını söke söke alıyor, ödeyemeyen okullarının suyunu kesiveriyor! Sonra da aşı uygulayarak sorumluluklarından kurtulduğunu sanıyor. Kaç okulda sabun var, konusuna hiç girmiyorum. Çünkü büyük bir çoğunluğunda yok, biliyorum.

Her okul gerekli önlemleri alsın, demekle olmuyor ki!..

Siz yine de olanaklar ölçüsünde temizlik kurallarına uyunuz, domuz gribi olsa da olmasa da...

26 Ekim 2009 Pazartesi

SİZ BAKAN OLSANIZ


Hastanede çalışan temizlik işçisi -açıklamaya göre- "domuz gribi"nden ölmüş!

Ölen kişiye çok üzüldüm, ailesine sabır diliyorum. Bu ayrı bir konu...

Ancak benim anlamadığım hastanede çalışan bir kişi öldü diye neden Ankara'daki okullar bir hafta tatil edildi?

Bu bir salgınsa ve temizlik yapılacaksa tüm okullar tatil edilsin. En azından bu sayede okullar temizlenmiş olur değil mi?

Hastanede ölüm olduğuna göre hastaneyi de kapatmak gerekmez mi? Hastalar daha dayanıksız olduğuna göre onlar da ölmesin!

Ayrıca bir ülkenin Sağlık Bakanı, öldürücü bir hastalık, aşı şart(!) dedikten sonra isteyene yapacağız, diyemez, dememeli değil mi?
Diyelim ki sınıftaki 15 öğrenci aşı oldu, 15'i olmadı... Aşı yaptırmayanlar diğerlerinin sağlığını tehdit etmeyecek mi? Salgın varsa keyfilik olmaz, olmaması gerekmez mi? Aşı mı, domuz gribi mi daha tehlikeli ? Salgın var mı yok mu?

Son olarak, koskoca Sağlık Bakanı hem de doktor, "Salgın geliyor, hepiniz öleceksiniz, aşı yaptırın!!!!" diyor,çoğu kişi inanmıyor, güvenmiyor, yaptırmayacağım diyor... Siz bakan olsanız, o makamı işgal etmeyi sürdürür müsünüz?

Bu arada ben döndüm, yol yorgunuyum, saçmalamış olabilir miyim?

23 Ekim 2009 Cuma

YAZ'I UCUNDAN YAKALADIM

Bir yüzdüm, bir yüzdüm, bir daha yüzdüm...

Kimseler duymasın, kimseler bilmesin!.. Ege denizi çok güzel! Duymasınlar diyorum, çünkü duyarlarsa burayı da birilerine vermeye kalkarlar diye çok korkuyorum...

Dün Bergama gemisiyle, Körfez turu yaptık. İçimden Ülker'e, Mübeccel'e, Güzin'e, Sufi'ye, Angel'e, Uykusuz'a, Kamikaze'ye, Şeniz'e ve diğer dostlara selam gönderdim. Arayamadım, buluşacak zamanım yoktu, onların da hafta içi olması nedeniyle işleri güçleri vardır diye düşündüm... Kimbilir bir gün bir yerde o da olur diyelim.

Ancak o kadar yakında olduğunu bilseydim, Sevgili Sufi'yle ayaküstü de olsa görüşmeyi çok isterdim. Üzüldüm doğrusu...

O düşmeye hiçbir şeyimin olmamasına seviniyorum. Kemeraltı'nda da yürüdüm, kordon boyunda da...

Dün gece geç saatte Dikili'ye geldik. Yazı ucundan yakaladım. İnanın İzmir'den yaz gitmemiş henüz. Denizde üşümediğim gibi çıkınca da güneş yeterince ısıtıyordu. İzmir'de yazlık giysilerle dolaştık, gece Körfez turunda da üşümedik.

Bütün bunları yaparken gözüm kulağım hep haberlerdeydi. Öyle bir akıl tutulması yaşanıyor ki ürkmemek elde değil! Ve adı "barış"kendi "savaş" olan bu süreçte, Kürt-Türk tüm sade vatandaşlar zarar görecek diye endişeleniyorum. Yanılmış olmayı da çok istiyorum.

Site bekçisinin internetinden yararlanarak yazdım,yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Yanıtlayamadığım için özür dilerim.Şimdilik bu kadar, sevgiyle kalın...


22 Ekim 2009 Perşembe

İZMİR'DEN SEVGİ VE SELAM GÖNDERİYORUM


İzmir Tepekule Kongre Merkezinden sesleniyorum şu anda.

Dünkü toplantıları dikkatle izledim. Sayın Demirel'i hem yakından görme, hem de dinleme olanağını yakaladım. Geçmişte ona haksızlık mı yaptık diye düşündüm. "Süleyman, hep Süleyman demiştik ya! Şimdikiler onu bile özlettiler ya helal olsun!!!

Enerji Bakanı konuştu. Pek de alkışlanmadı. Şurdan bir laf atsam diye geçti aklımdan, ama söyleyeceklerimi aklımdan geçirmekle yetindim. İçeri atılıp çıkamamak da var, gözüm yemedi doğrusu. Başka türlü bağırmam da olanaksızdı, hani şu son zamanlarda moda olan türden. Onların mahkemesi "jet mahkeme", ayaklarına geliyor, suç olan ifadeleri yazmıyor! Bize de böyle bir mahkeme kursalar bak neler neler diyeceğim...

Dün akşam Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezindeydik. İzmir Devlet Senfoni Orkestrası (izDSO)nı dinledik.
Şef: Stefano Mazzoleni
Solist:Francesco Grollo (TENOR)

Giuseppe Verdi, Pietro Mascagni, Giacomo Puccini birinci bölümde; aradan sonra da Rossini, Ernesto De Curtis vb... eserleri seslendirildi.
Küçük bir not: Keşke bizden de birşeyler sunulsaydı. O zaman keyfim tam olacaktı!..

Büyük alkış aldılar izleyicilerden, tekrar tekrar sahneye gelip birkaç parça daha söylediler. Ben de çok beğendim. Özellikle de orkestradaki sanatçıları tek tek izledim. Hepsine ayrı ayrı hayran oldum. İşlerini o kadar büyük bir ciddiyetle ve uyum içinde yapıyorlar ki -keşke ben de bir müzik aleti çalabilseydim- diye iç geçirdim...

Gecenin tek kötü haberi, Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezinde düşmem oldu. Hem de ne düşüş! Yüzükoyun gümmm... O düşüşe karşın hafif bir bilek ağrısıyla sıyırmış olmamı bir şans olarak değerlendiriyorum. Sanırım konserden önce Tepekule'de düzenlenen kokteylde ikinci bira bardağı sebep oldu bu düşüşe... Bir bardak neyime yetmiyordu ki? Yol yorgunluğu, konferans dinleme vb eklenince düştüm işte.... Fazla bir şey yok, yürüyorum.

Şöyle Kemeraltını bir dolaşsaydık isteğimi gerçekleştiremeyeceğim, ayak nedeniyle...

Ben ikinci günkü toplantılara katılmadım. Eşimi dış salonda beklerken de bu satırları yazıyorum.

Bu akşam da körfez turu varmış tekneyle... Bakalım katılıp katılmama konusunda kararsızız. Dün geceyi Konak Öğretmen Evinde geçirdik. Bu gece Dikili'ye yazlığa gitsek diyoruz.

Şöyle bir baktım da yazdıklarıma, neden buradayımı- yazmamışım. Efendim Türkiye 11. Enerji Kongresine eş durumundan katılıyorum ben de...

Şimdilik bu kadar... Blogumu ve blogerleri özlediğimi söylemeden gitmeyeyim. Hepinizi ne çok seviyormuşum meğer...

19 Ekim 2009 Pazartesi

DAĞDAN İNENLER BAĞDAKİLERİ KOVUYOR MU?

Dağdan indim şehire, şaşırdım birden bire!

Herkeste bir heyecan, herkeste bir telaş...

Az kaldı, inecekler!
Henüz inemediler, biraz gecikecekleri haberi ulaştı, bekliyoruz!
Yolda kaza olmuş, karşılama konvoyu sevinçten, gururdan, heyecandan, neden derseniz diyin kazaya neden olmuş, bir kişi ölmüş...
Bekleyin, gelişmeleri duyurmayı sürdüreceğiz!

Ahmet Türk yansıyor televizyon ekranlarına, Sayın Öcalan diyor konuşmasının birkaç yerinde. Bugünümüze şükür, demeye getiriyor. Hazmettire hazmettire gerisi de gelecek anlamını düşündürdükleri birşeyler söylüyor! Çözüme yardımcı olmak için geliyorlar diyor ya da dedirttiyor birisi... Barış adı altında özerklik konuşuluyor bir yerlerde!

Dağdan inenlerin suçu neydi, anımsayan var mı? Devleti yok etmek amacıyla terörist olmuşlar, terör örgütüne karışmışlar, silahlanıp dağa çıkmışlar, otuz bin insanımızı haince yok etmişler... Bunların arasından suça bulaşmamış olanlar geliyormuş ilk grupta! Varsayalım ki öyle olsun! Suç işleyenlere yardım etmek de suç değil miydi ? Topluma kazandıracakmışız bunları... Peki öyle olsun!..

O zaman hükümete karşı darbe yapmayı düşünüyorlardı, suçlamasıyla aylardır içerde tuttukladıklarınızı ne yapacağız? Sayın Erol Manisalı, Sayın Mehmet Haberal, Sayın Mustafa Balbay, Sayın Tuncay Özkan, Sayın Doğu Perinçek ve diğerleri adını sayamadıklarım ne yapmışlar? Dağa mı çıkmışlar, silah mı almışlar ellerine, insan mı öldürmüşler?

Hepsi işinin gücünün başında, evinde ailesiyle birarada yaşayan toplumda saygınlık kazanmış değerler değil miydi?

Rüya görüyorsam biri beni çimdiklesin. Aklımı kaçıracağım. Aklım şaşırdı, kafam karıştı. Saygınlık anlayışı mı değişti? Ben hangi yüzyılda yaşıyorum? Kim haklı kim haksız? Kim suçlu kim suçsuz?

Kapatalım mı okulları ne dersiniz? Hepimiz dağa mı çıkalım saygınlık kazanmak için?

On gün sonra Cumhuriyet Bayramımız var... Şanla irfanla kurmadık mı biz bu Cumhuriyeti? Köroğlu'nun dediği gibi "Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu mu? Artık kalem yerine hepimiz silahlara mı sarılalım, adam yerine konmak için!?

Bu milletin vekilleri ne iş yapıyor?

Aklıma B.K.Çağlar'ın şiiri geldi, paylaşayım:

YENİ MİLLETVEKİLLERİNE

Haklısınız, bir büyük millete vekilsiniz;
Göğsünüz kıvanç dolu, gerildikçe gerilir.

Bilin ki Atatürk'ün kurduğu Ankara'ya
Atatürk'ün yolundan yürünerek girilir.

Bir avuç yobaz için, bir sürü cahil için
Devrimi çiğneyecek ayak varsa kırılır.

Bir de bakarsınız ki her meydanda bir kere
Her genç Türk'te bir kere Atatürk dirilir.

Bir an unutmayın ki Atatürk ülkesinde
Ahiretten önce de Yüce Divan kurulur."


Ben yarın yolculuğa çıkıyorum. Gavur İzmir'e gideceğim. Fırsat bulabilirsem yazacağım. Bekleyin beni olur mu?

.


MİMLENDİM











Sevgili Haykırış mimlemiş beni... Hemen yazıyorum:

1. En Sevdiğiniz Üç Çiçek:

Tüm çiçekleri severim, ama üçünü yazmam istenmiş madem, gül-menekşe ve leylak diyorum...

2.Gerçekleşmesini İstediğiniz Üç Hayaliniz:

* Toplumsal anlamda ulusumuzun içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulması, insanların güven içinde kendi yaşamlarını sürdürmeleri, aç ve açıkta kimsenin kalmaması, ulusal kaynaklarımızı birilerinin kendi çıkarları için hovardaca tüketmemeleri, zenginliği de yoksulluğu da adaletli bir şekilde paylaşmamız... Cahilliğin, çirkinliğin, ahlaksızlığın pirim yapmadığı, saygın bilim insanlarının, yurtseverlerin horlanmadığı, gerçek suçluların yargılandığı bir düzen istiyorum...

* Küçük kızımın da mutlu bir evlilik yapması ve onun çocuğunu da bağrıma basmak istiyorum ...

* Tüm sevdiklerimin mutlu, sağlıklı olması...

3. En Sevdiğiniz ve Sevmediğiniz Üç Huyunuz:

Sevdiklerim:

*Ben acil durumlar insanıyım. Olay anında oldukça sakinim, paniklemeden sorunu çözümlemeye odaklanıyorum. Sorun bittikten sonra elim ayağım titriyor,ama önemli değil, sorun çözülmüş oluyor. Bu huyumu seviyorum.

*Vericiyim, sevdiğim insanlar için elimden gelenleri sonuna kadar yapmaktan büyük bir huzur duyuyorum.(Maddi-manevi).

*Araştırmayı, sorgulamayı, kendimi başkalarının yerine koymayı seviyorum. Her zaman başaramasam da deniyorum en azından...

Sevmediğim Özelliklerim:

*Beni yeterince tanımayanlar "soğuk" olduğumu düşünüyor. Haklılar da, rol yapmayı bilmiyorum. Oysa bazı durumlarda bu da gerekiyor.

*Yolcu ettiklerim yerine varıncaya değin fena halde tedirgin oluyorum, huzurum kaçıyor. Her telefonda panikliyorum.

*Ülke sorunlarını kendime dert ediyorum, haberleri izlemeden duramıyorum.

4. Gıcık Olduğunuz Üç Hareket:

*Saygısızlık,
*Aşırı bencillik,
*Duyarsızlık...


5. Bu Benim Bu Güne Kadar Olan En Kara Günümdü, Dünya Başıma Yıkıldı ve Bir Daha Ayağa Kalkamam Diye Düşündüğünüz Olay:

Sevdiklerimizi yitirdiğimiz anlar yaşamımızın en kötü zamanlarıdır.Hastalıklar da yaralayıcıdır.

Yaşam acısıyla tatlısıyla devam ediyor. Kendimizi bırakmamamız gereğine inanıyorum ben. Düşsek de ayağa kalkmak için pes etmemeliyiz. Güç olan mücadeleye devamdır. İnsan onuruna yakışan güç olanı başarmaktır anlayışındayım. Hem yitirdiğimiz sevdiklerimiz de bizim mutlu olmamızı isterdi değil mi?

Şimdi kural gereği bu mimi beş kişiye göndermem gerekiyor. Kimler daha önce yanıtladı bilemediğim için bu yazıyı okuyan -yanıtlamamış blogerleri- mimliyorum efendim. Lütfen siz de yazın. Sevgilerimle...

16 Ekim 2009 Cuma

DOMUZ GRİBİNDEN DEĞİL AMA...


Domuz gribinden öleceğimiz şüpheli, ama stresten gideceğimiz kesin...

Bölünmediğimiz bir bu konu kalmıştı, işte o da oldu! Üstelik bu çocuklarımızla ilgili. Yetkililer riskli kişileri sayarken önce altı aylıktan on yaşına kadar dediler, ikinci açıklamalarında ise altı ay yirmi yaş şeklinde duyurdular aşılanması gerekenleri...

Hani bize yapsalar bu kadar sinirlenmeyeceğim, söz konusu olan bebekler, çocuklar!

Şimdi ne yapacağız? Aşı olup mu ölelim, aşı olmadan mı ölelim ikilemi arasında bizi bırakmaya kimin, ne hakkı var?

Çocuk oyuncağı mı sanıyorlar ülke yönetmeyi?

Acaba diyorum bu gribe özel bir gıcıklıkları olmasın adından ötürü? Hani domuz değmemiş tava aratmışlardı ya ABD'de!

Allah akıl değmemiş kafalardan bizi korusun...

15 Ekim 2009 Perşembe

YARIN BAYRAM MI?



"Bayrammış gibi hissediyorum" dedim eşime.
"Bayram zaten!" dedi.

Bayram mı?
Evet, evet yarın bayram ...
Ne bayramı mı?
Bizim bayramımız!

Yarın çocuklarımız geliyor...
Çoook daha önemlisi YAĞMUR BEBEK ilk kez buradaki evine geliyorrrrrr!

Bir buçuk ay olmuş görüşmeyeli! Burnumun direği sızlıyordu artık...

14 Ekim 2009 Çarşamba

DOMUZ GRİBİ AŞISI NE KADAR GÜVENLİ?


Domuz gribi yayılacak, bol bol aşı alıyoruz demişti Sağlık Bakanı. Milli Eğitim Bakanı gerekirse okulları kapatıp internet üzerinden sürdürürüz eğitimi, diye eklemişti. Sanki her evde internet var, sanki tüm öğretmenler bilgisayar kullanmayı biliyormuş gibi...

Fol yok yumurta yok, n'oluyoruz, biz böyle önceden alınan önlemlere pek alışkın değiliz, şımarırız sonra diye düşünüp beklemeye başlamıştık. Bu işte ne iş var, diye merak ederken bir dostun gönderdiği yazı kuşkularımı arttırdı doğrusu.

Dostum, ne derece doğru bilmiyorum, diyerek yollamış. Çok teşekkür ederim. İyi ki de öyle yapmış.

Umarım doğru değildir, ama ya doğruysa? Kobay olmak da var işin ucunda...

Bugün Bilkent Ünv. İlköğretim Okulu - iki çocukta domuz gribi kuşkusu
nedeniyle- bir haftalığına kapatıldı. Gerçi okul yöneticilerine ve velilere bir gün denmiş galiba. En azından haberlere çelişkili yansıdı bu tatil işi de...

Neyse gelen haberden bir bölümünü bilgilerinize sunuyorum. Gerisi size kalmış:

"Domuz Gribi Aşısındaki Gizli Tehlike



İngiltere' de bin 500 hemşire ile yapılan bir araştırmada hemşirelerin
üçte birinin domuz gribi yaptırmak istemediği, yüzde 33' ünün kararsız
oldukları ve yüzde 37' sinin ise aşıyı yaptırmak istedikleri ortaya
çıktı. Aşıya karşı çıkanların yüzde 60' ı buna sebep olarak aşının yan
etkilerini göstermişler. Bu araştırma doktorlar arasında yapılmış
olsaydı sanırım sonuç bundan pek de farklı olmazdı.



Aşının hem gerekliliğine hem etkinliğine ve hem de yan etkilerine
karşı ciddi endişeler var.



Her şeyden önce domuz gribinin her yıl görülen olağan grip kadar
öldürücü olmadığı ortaya çıktı. Olağan gripten her sene 250-500 bin
kişi ölürken, domuz gribinden tüm dünyada ölen insan sayısı 1.500
kadar. Bir başka deyişle domuz gribinden ölüm ihtimali binde 4.



İkincisi domuz gribi aşınsın ne ölçüde koruyucu olacağı bu aşamada
kesin olarak bilinmiyor. Domuz gribi ciddi bir mutasyona uğrarsa
aşının etkinliği de o nispette azalacak ve hatta belki de tamamen
etkisiz kalacak.



Üçüncüsü de domuz gribi aşısının çok ciddi yan etkileri olabileceği
ileri sürülüyor. Bugün bu aşısının ülkemizde hiç dile getirilmeyen çok
önemli bir sakıncasından bahsetmek istiyorum.



Grip aşılarına tıp dilinde adjuvan adı verilen ve vücudun aşıya daha
fazla tepki vermesini sağlayan maddeler ekleniyor. Alüminyum ve
skualen bunlar içinde en çok kullanılanlar.



Aşılara adjuvan eklenmesi teorik olarak mantıklı, çünkü bu sayede kısa
zamanda az sayıda virüsle aşı üretmek ve böylece de daha az virüs
antijeni ile daha çok insanı aşılamak mümkün oluyor.



Ancak bu işlemin çok tehlikeli yan etkileri var. Bu sebeple de Avrupa'
da üç çeşit aşıda skualen kullanılıyor olsa da Amerika' da bu
maddelerin aşılara eklenmesine kesinlikle müsaade edilmiyor.



Oysa medyada domuz gribi aşısı üreten şirketlerin en az ikisinin
(Novartis ve GlaxoSmithKline) , hazırladıkları aşıda adjuvan
kullanacakları haberleri yer aldı.



İYİ SKUALEN KÖTÜ SKUALEN



Skualen aslında vücudumuz için yabancı bir madde değil. Karaciğerde
yapılıyor ve kolesterol metabolizması nda da rolü var, sinir siteminde
ve beyin dokusunda bulunuyor. Skualen ayrıca zeytinyağı, köpekbalığı
karaciğeri ve birçok doğal besin desteğinde var olan ve antioksidan
özelliklere sahip bir yağ molekülü. İsterseniz buna 'iyi skualen'
diyelim.



Vücuda enjekte edilen skualenin ise karaciğerde sentez edilen veya
besinlerle alınan skualen gibi faydalı değil, aksine oldukça zararlı
olduğunu gösteren pek çok bilgi var. Bu yüzden isterseniz ona da 'kötü
skualen' diyelim.



İyi skualen ve kötü skualen arasındaki en önemli fark bunların insan
vücuduna giriş yolları.



Skualen besinlerle sindirim sisteminden vücudumuza girerse hiçbir
sorun olmuyor, ama bunun aşılarda olduğu gibi derialtına veya kas
içine zerk edilmesi bağışıklık sistemini vücuttaki tüm skualene
saldıracak şekilde harekete geçmesine yol açabiliyor.



Bağışıklık sistemi vücutta sinir sisteminde tabii olarak bulunan ve
sağlıklı bir hayat için elzem olan 'iyi skualen' de dâhil tüm skualen
moleküllerini tahrip etmeye başlayabiliyor.



Körfez Savaşı' na katılan sayısız Amerikalı askerde ortaya çıkan ve
Körfez Savaşı Sendromu adıyla bilinen hastalığın da bu kişilere
yapılan ve skualen ihtiva eden şarbon aşısından kaynaklanabileceği
düşünülüyor.



Körfez Savaşı Sendromu, vücudu tahrip eden oto-immun bir hastalık. Bu
kişilerde eklem iltihabı, kas ağrıları, deri döküntüleri, lenf
bezlerinde büyüme, kronik yorgunluk, kronik baş ağrıları, vücuttaki
kılların dökülmesi, iyileşmeyen deri yaraları, hafıza kaybı, sara
nöbetleri, kansızlık, ruhsal ve sinirsel problemler, nefes darlığı,
kronik ishal, gece terlemesi, ateş ve daha pek çok rahatsızlık
gelişiyor.



Burada vurgulanması gereken çok önemli bir şey de bu hastalığın çok
müphem belirtilerle başlayıp uzun bir sürede (yıllar içinde)
gelişmesi. Bu sebeple de skualenin birkaç haftalık dönemde herhangi
bir yan etki göstermemesi onun güvenilir olduğunun bir kanıtı değil.



Savunma Bakanlığı skualen ile Körfez Savaşı Sendromu arasındaki
ilişkiyi reddetse ve bunun başka sebepleri (sinir gazları, kimyasal
silahlar, zehirli gazlar, uranyum...) olabileceğini iddia etse de, bu
hastalığa tutulan askerlerin yüzde 95' inin kanlarında skualene karşı
antikorlar oluştuğunun gösterilmesi her şeyi apaçık ortaya koyuyor.



Tavşanlarda yapılan araştırmalarda da tek bir kez zerk edilen
skualenin bile oto-immun bir hastalık olan romatoit artrite sebep
olduğunun belirlenmesi de bunu destekleyen bir başka kanıt.



GELELİM NETİCEYE



Aylar öncesinden 20 milyon doz domuz gribi aşısı siparişi veren Sağlık
Bakanlığı'na birkaç sorum var.



Bir: Aşı hangi firmadan alınıyor ve bunun için kaç lira ödenecek?



İki: Sağlık Bakanlığı' nın ısmarladığı aşıda Amerika' da yasak olan bu
adjuvan madde (skualen) var mı?



Üç: Eğer varsa Sağlık Bakanlığı' nın skualenin emniyeti konusundaki fikri nedir?



Cevap bekliyorum."

Prof .Dr.A.Rasim Küçükusta


13 Ekim 2009 Salı

TEPEM ATTI- KAÇ KİTAP OKUDUNUZ?


Özdemir İnce'nin bugünkü yazısını okudunuz mu? Ben okudum, tepem attı!

Okuyucusu olduğunu belirten, kafası tın bir kişinin gönderdiği iletiyi paylaşmış. İşte o yazıdan bir bölüm okuyun, okuyun da analar ne nnneee ne... ne ad vereceğimi bilemediğim çocuklar doğuruyormuş, görün!



MERT Bilgin adlı okurum olduğunu iddia eden birinden, “Siyasal İslam’ın Kalesi Olarak İmam Hatipler” yazılarıma tepkisini dile getirdiği 12.08.2009 tarihli bir e-posta aldım. Olduğu gibi yayınlıyorum. Birlikte okuyalım:

“Sayin Ozdemir Ince yazinizi okudum da immahtipler uzerine sunu farkettim

3-G teknolojisinden anlamayan sizlerin sanirim artik emekli olup evinde oturma vakti geldi.

baksaniza herseye o kadar yabancisiniz ki deve kusu misali kafanizi bi kaldiripta etrafniza bakma ihtiyaci hissetmiyorsunuz.yazilariniz hep bi ideolojiye saplantinin eseri

ama biz yani 3-G teknolojisini de en ince ayrintisina kadar bilen.laptop ile netbook un farkini keskin cizgilerle ayirtedebilen linux mu window mu daha iyi bunun bilincinde olan bilgiye ulasma yollarini bilen ve ideolojilerimizin tutsagi olmayan bizler artik sizlerin zamaninin doldugunu soluyoruz. inanin sizin ve sizin gibi at gozluguyle etrafina bakan kisilerin yazarlarin bizlere verecegi bisi yok.kafa bulandirmaktan baska.karanliga kufretmeyin bir mum yakin demisler cok basit ama cok manidar bir dize.sadece sunu bilin gercekten yaslanmissiniz belki de artik alzmeir hastaligida ensenizde ondan dolayi bize yapacaginiz en iyi sey evinizde oturmaniz olacaktir. Saygilar”

* * *

Mert Bilgin’e şöyle cevap verdim:


“Evinizde kaç kitabınız var, kaç kitap okudunuz? Maymunlar da 3G’yi öğrenir. Gençlik iki yerde işe yarar: 1. Sporda; 2. Yatakta, cinsel hayatta.

Ama ikisinde de yetenek, teknik ve zekâ gerekir. Yirmi yaşında Viagra kullananlar var.


Anlamadığım: Beni neden okuyorsunuz?


Saygınızı istemiyorum. Haydi çıkmaz yolunuza!"


Kendi adıma utandım Sayın İnce'ye yapılandan.Eleştiri yapılabilir her konuda, ancak bunun da bir edebi vardır değil mi? Ama kafasının içi aydınlatılmamış, sadece ezberletilenlerle doldurulmuş insanlardan başkasını beklemek de saf dillilik olur.

Bu kişilerin özel olarak bu iş için görevlendirildiğine inanıyorum. Gazetelerde haber çıkıyor hemen bu kişiler saldırıya geçiyor. Aykırı görüş bildirenleri karalamaya geçiyorlar. Hem de çamur atarak yapıyorlar bunu...

Bunlardan biri, hani şu orduyla ve ergenekonla ilgili yalan belgeler ortaya atıp sonra bir müddet ortalardan yok olan, görevi karıştırıcılık olan kişiyi bir TV programında izlemiştim. Konuların en çok gündemde olduğu zamanlardaydı. Yandaş medyanın onu yere göğe koymadığı bir sırada - adı Baransu muydu?- o "Ben aslında spor yazarı olmak isterdim!" dedi. Ve bence o sözü, söylediği tek doğruydu.

Yoksul ailelerin zeki çocuklarını kendi okullarında eğitenler bugün piyon olarak, o çocukları kullanıyorlar.

Yazık bu zavallı gençlere...

12 Ekim 2009 Pazartesi

MÜJDEEEE BİR BEBEĞİM DAHA OLDU


Sevgili dostlar benim blog doğurdu. Bir yeni blogum daha oldu. Bu kesinlikle aşk çocuğu...

Yeşeren bir aşka tanıklık etmek isterseniz hepinizi MEKTUPLAR bloguma bekliyorum.

Yalnız bir de uyarım var. Zamane aşkları gibisini bekliyorsanız düş kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bu, mektuplarda ifadesini bulan mahçup bir aşkın öyküsü. Sizi çok eski zamanlara taşıyacak mektuplar, gerçek mektuplar olacak sadece...

11 Ekim 2009 Pazar

KARANLIKTAKİLER



Cumartesi günü (dün), eşimle ne yapalım, diye düşünürken sinemaya gidelim, sonra da balık yerizde karar kıldık...

İyi ki de öyle yapmışız. Çağan Irmak'ın yeni filmi "Karanlıktakiler"
izlemek istediğim bir filmdi, ama bu kadar erken izleyeceğimi de düşünmemiştim doğrusu. DemirPark üçüncü salonda afişini görünce hemen bilet aldık. Film başlayalı iki dakika olmuş! Neyse diyip girdik içeri...

Eşim biraz sıkıcı bulsa da ben beğendim.

Bu tam bizden bir film olmuş.

Çok daha kötüsünü anahaber bültenlerinde izlediğimiz,artık gazete birinci sayfalarında okuduğumuz olaylardan bir kesit sergilenmiş. Ancak önemli olan sadece olay değil ki! Olaylar yaşanıp geçiyor. Ya bıraktıkları, yaptığı tahribatlar, bıraktığı acı izler...

İşte film olaydan sonrasını irdeliyor. Yitirilen yaşamlar, ödetilen bedeller ve asıl suçluların sütten çıkmış ak kaşık gibi yürüyüp gitmesi üzerinden yürütülüyor...

Oyuncuları kutluyorum. Hepsi çok başarılıydı. Pek çok şey dokundu yüreğime, ince bir sızı kaldı içimde...
Anne- Meral Çetinkaya, Egemen-Erdem Akakçe, Umay-Derya Alabora , diğer sanatçılar ve Çağan Irmak ve emeği geçen herkes övgüyü hak ediyor bence.

En çok da şu sahne gönül tellerimi titretti... Yalnızlık ancak bu kadar güzel anlatılırdı!




10 Ekim 2009 Cumartesi

RESMİ DİL NECE OLSUN?



Yok yok Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi "Türkçem benim, ses bayrağım" diye başlamayacağım. Onun modası geçeli çok oldu.

Karamanoğlu Mehmet Bey de çağın gerisinde kaldı! Ne demişti?

"Bundan gerü divanda, dergahta, barikatta Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır."

Ya Konfiçyüs? "Dil kusurlu olursa sözcükler düşünceleri doğru anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa yapılması gerekli şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılamazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yanlış yollara saparsa şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir."

Evet hiçbir şey dil kadar önemli değildir. Bu nedenle ben diyorum ki resmi dil ARAPÇA olsun. Endişe etmenize gerek yok, öğretmenler zaten hazır! İnanmıyorsanIz Özdemir İnce'nin aşağıya bir bölümünü alacağım Hürriyet'teki ŞU yazısına bir göz atın isterseniz.

........

"
EVET Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı mucize yaratıyor: Bir simyacı gibi imamları öğretmen haline getiriyor. İmamları mucize nefesiyle öğretmene dönüştürüyor.

Anlayacağımız Diyanet İşleri Başkanlığı hem simyacılık hem de hüllecilik yapıyor!

581 ÖĞRETMEN

Cumhuriyet Gazetesi’ndeki (07.09.09) bir habere göre, CHP Adana Milletvekili Hulusi Güvel bütün bakanlıklara şöyle bir soru önergesi vermiş:

“2002-2009 yılları arasında ve yıllar itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda bulunan personelden bakanlığınızın merkez ve taşra teşkilatı ile bakanlığınıza bağlı kurum ve kuruluşlara 657 sayılı Kanun’un 74. maddesi uyarınca nakil yaptıran personel sayısı kaçtır?”

Bakanlıklardan gelen yanıtlarda, DİB personelinin ilk tercih ettiği bakanlığın Milli Eğitim Bakanlığı olduğu görülüyor. 2002-2009 yılları arasında 865 DİB personeli Milli Eğitim Bakanlığı’na naklen atanmış ve atananların 851’i öğretmen olmuş.

Aynı dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan TRT Genel Müdürlüğü’ne (1), Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (3), RTÜK’e (2), Çevre ve Orman Bakanlığı’na (38), Kültür ve Turizm Bakanlığı’na (97), Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na (3) ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na (7) personel naklen atanmış.

Milli Eğitim Bakanlığı’ndan sonra 97 atama ile Kültür ve Turizm Bakanlığı ikinci geliyor.

YA FAKÜLTE MEZUNU

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 74. maddesine göre kurumların (yani Diyanet İşleri Başkanlığı ile öteki bakanlıkların) muvafakati (uygun görmesi) koşuluyla naklen atama yapılabiliyor. Yasaya uygun, öyle değil mi? Öyle! Peki Türkiye’nin üniversitelerinin Eğitim Fakültelerinden mezun binlerce öğretmen adayı işsiz gezerken Diyanet İşleri Başkanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı hangi temiz vicdan ile bu hülleyi yapıyor? Bu atamalarda en küçük ahlak, en küçük etik kırıntısı var mı? Yoooooookkk!"

........

9 Ekim 2009 Cuma

YENİ BLOGUM ve İLK SESLENİŞİM

Yeni Blogum ve oradaki ilk yazımı sizlerle de paylaşmak istedim.

ÇIRILÇIPLAK KAYALARDA YEŞERİR İNCİR AĞACI





Ankara'daydım bir süredir, yeni döndüm... Döner dönmez de Sevgili Gülen'in önerisini ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Yazılanları okudum. Ankara'dayken gönderdiği logoya bir kez daha baktım ve "Neden olmasın?" dedim. Neden olmasın?

Dostlar emek vermiş, her şeyi hazırlamışlar. Çok da güzel olmuş. Ben hazıra kondum anlayacağınız. Emeği geçen arkadaşlarımızı kutluyorum.

Her yeni başlangıç yeni bir umuttur. Tüm umutlarımızı birlikte yeşertmek için ben de varım, ben de buradayım...

Bu ilk seslenişimde sizleri Arif Damar'ın "Gitme Kal" isimli şiirinden bir bölümle selamlamak istiyorum:


"Kıraç mı kıraç toprakların üstüne
Güneşler açar yağmurlar kesilince
Çırılçıplak kayada yeşerir incir ağacı
Dağların kuytusunda bir uslu çiçek
Dağıtır mavisini kendi kendine
Gitme beraberlik içinde
Nasıl sevinirdik aklına getir

Her şeyi her şeyi aklına getir
Gece yarılarını aklına getir
Söylediklerini aklına getir
Sinsi yağmurlar yağıyordu

Soğuktu

Yaktığımız ateşi aklına getir


Nelerden geçiyorsun aklına getir
Gitme dünyamızın her yerinde
Yorgun eller gülleri derleyince
Ellerin sevincini aklına getir
Güllerin sevincini aklına getir"


8 Ekim 2009 Perşembe

ALMAN VAKIFLARI ve BERGAMA DOSYASI

İlgiç bir kitap bu. Yazarı Dr. Necip Hablemitoğlu. Elimdeki 4. Basım. Çoktandır kilaplığımda duruyordu. Ancak şimdi okumaya sıra geldi.

Kitabın ikinci sayfasında, Necip Hablemitoğlu'nun yaşam öyküsü anlatılmış. Son paragrafında şunlar yazıyor:

"Çalışma alanına ilişkin "Türkiye'de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü ve şeriatçı yapılanmalar", "İstihbari Tarihçilik", Türk Dünyası Topluluklarının Tarihleri" konularını kapsayan çok sayıda kitap ve Makalesi bulunan Hablemitoğlu, halen Ankara Üniversitesinde Doktor Öğretim Görevlisi olarak Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi vermektedir. Evli ve iki kız çocuk babasıdır."

Bu yaşam öyküsü ve kitap ölümünden önce yayınlanmış gördüğünüz gibi. Ölümünden sonra gazetelerde çıkan yazılardan aldığım alıntıya da bir gözatın lütfen:

"Çok şey bilen hocaya iki kurşun
Karanlık eller yine işbaşında
Milliyet 19 Aralık 2002

Ankara’da uğradığı silahlı saldırı sonucu ölen Doçent Necip Hablemitoğlu Alman Vakıfları’nı Türkiye’de altın çıkarılmasını engellemekle suçluyordu...

Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, dün evinin önünde uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirdi. Fethullah Gülen davası ve Alman Vakıfları’yla ilgili davaya dayanak oluşturan çalışmalarıyla ünlenen Hablemitoğlu "sol gözüne isabet eden" 9 mm. çapındaki merminin beyninde yarattığı tahribat sonucu olay yerinde öldü. Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, "Türkiye yiğit bir evladını kaybetti, bu da öldürüldü" dedi.
"

.........


"Namludaki üç araştırma
1- Gülen ve CIA ilişkisi
2- Alman Vakıfları
3- Telekulak ve köstebek

Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’na düzenlenen suikastın ipuçları ünlü öğretim üyesinin önemli "kaynaklık" ettiği dosyalarla üzerinde çalıştığı öğrenilen son araştırmada aranıyor. Hablemitoğlu’nun istihbarat birimlerindeki irticacı yapılanmaya ilişkin önemli bulguların yer aldığı "Köstebek" adlı bir kitabın yazımını tamamladığı, ancak kitabı bastıracak yayınevi bulamadığı belirtildi.

1 - Hablemitoğlu’nun adı ilk olarak, eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’in Nur Cemaati lideri Gülen hakkında açtığı davayla gündeme geldi. Yüksel, davayı açtıktan sonra Hablemitoğlu’nun bu konuda kaleme aldığı "Etki Ajanları, Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar" adlı makaleyi fark etti. Yeni Hayat adlı derginin Ağustos 2000 tarihli sayısında yer alan makaleden sonra Hablemitoğlu ile temasa geçen Yüksel, bu teması bilim adamının öldürüldüğü güne kadar sürdürdü. Yüksel, Hablemitoğlu’nun araştırmasını ve verdiği bilgileri dayanak alarak Gülen hakkında ek iddianame de düzenledi. Hablemitoğlu, bu çalışmasında şunları belirtti:
• Hocaefendi, Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor. FBI korumasındaki çiftlik alanı, refakat memurlarının gözetimi altında.
• Fethullahçı yapılanma, CIA’nın öngördüğü tarikat modeline (Mormon, Moon, Scientology) gibi tıpatıp uymaktadır.
• Fethullahçılar, bir yandan TSK’ya sızmaya çalışırken, bir yandan hasım ülke istihbaratçılarınca geliştirilen "Aktiv Opposition" stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniş oluşumunu hızlandırdı.

ALMAN ELÇİNİN UYARISI
2 - Hablemitoğlu’nun ismi son dönemde yine Yüksel tarafından "Alman Vakıfları ve Bergama Köylüleri" hakkında açtığı davayla gündeme geldi. Yüksel, bu davada da Hablemitoğlu’nun aynı isimli kitabını dayanak aldı. Yüksel, davayı açmadan önce Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Rudolph Schmidt, DGM’ye gelerek dosyanın kendileri açısından çok hassas olduğu uyarısında bulundu. Hablemitoğlu, bu kitabında da şu tespitlerde bulundu:
• Vakıfların faaliyetleri incelendiğinde, konunun legal bir casusluk faaliyeti olduğuna ilişkin ciddi belirtiler görülecektir.
• Bu vakıflar illegal yapılanmalarla rejim karşıtı güçlerle temasa geçebilmekte, Türkiye’nin etkin, dinsel ve mezhepsel farklılıklarını ele almakta ve bu farklılıkları derinleştirerek ulus devleti zaafa uğratmaya çalışmaktadır.
• Alman siyasi parti vakıfları, Türkiye’nin bütünlüğünün ve laik Cumhuriyetin teminatı olan Türk ordusundan ve Milli Güvenlik Kurulu’ndan fevkalade rahatsızlık duymaktadır."

SON ÇALIŞMA, SON SÖZLER...
3 - Geçtiğimiz günlerde de bazı basın organlarında, Rus istihbaratının, Türk istihbarat birimlerine Rusya ve Türki cumhuriyetlerde faaliyet gösteren Nur Cemaati’nin CIA’den destek aldığını bildirdiğine ilişkin haberler yer aldı. Hablemitoğlu da son çalışmasını bu konu üzerinde yapıyordu. Yüksel’in de yakın çevresine, "Hablemitoğlu bu konuyu araştırıyor" dediği öğrenildi. Yüksel’in Hablemitoğlu’nun ölümünden sonra da "ölümü rejim karşıtlarının işine yaradı. Soruşturma çok yeni ama rejim karşıtlarının bu işi yaptığı çok açık" dediği ifade edildi.

4 - Hablemitoğlu’nun Emniyet ve istihbarat içindeki irticacı yapılanmaya ilişkin önemli bulguların yer aldığı "Köstebek" adlı bir kitabın yazımını yeni tamamladığı belirtildi. Bastıracak yayınevi bulamayan Hablemitoğlu’nun araştırmayı "disket" halinde koruduğu kaydedildi.

YÜKSEL’İ DESTEKLEDİ
Hablemitoğlu, son olarak "seks kasedi" skandalında Yüksel’e verdiği destekle adını duyurdu. Yüksel’in komploya kurban gittiğini savunan Hablemitoğlu, komployu Gülen’in adamlarının düzenlediğini iddia etti."


"Köstebek" isimli eseri öldürüldükten sonra basıldı. Ben okudum, size de her iki kitabı öneriyorum.

Şimdi Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası, isimli eserin önsözünden bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum. Üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir. Pek çok aydınımız neden öldürüldü, neden hala suçluları bulunamadı dersiniz?


ÖNSÖZ

" Avrupa Parlamentosu'nda 1998 yılında kabul edilen "Türkiye Hakkında Avrupa Stratejisi" başlıklı kararda (A4-0432/98), Türkiye'ye yönelik şu istemler yer alıyordu:


"Özellikle Kürtlerin maruz kaldığı zulüm, hapis ve işkenceye son verilmesi;
Leyla Zana'nın serbest bırakılması;
Kürt halkının temsilcilerini de içeren toplum güçleri arasında diyalog kurulması;
Türkiye'deki her kesime ana dilleriyle eğitim hakkı ile Kürt dilinde yayın ve kendini anlatma özgürlüğü verilmesi;
TBMM'de Kürtlerin temsil edilmesi;
Siyasal Partiler Yasası'nın değiştirilmesi, seçimlerde %10 barajının kaldırılması ve anti-terör yasasının iptali;
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinden olağanüstü halin kaldırılması ve köy korucuları sisteminin tasfiyesi;
PKK'nın tek taraflı ateşkesinin kabul edilmesi ve Kürt hedeflerine saldırının hemen durdurulması;
Mahkeme kararlarının , özellikle üç termik santral ve Bergama'daki Eurogold Şirketine İlişkin Danıştay Kararlarının Uygulanması;
Kuzey Kıbrıs'ta devam eden işgal durumunun ve AB'ye aday bir diğer ülkenin (Kıbrıs Rum Kesimi) erişim sürecini engelleyici tutumu nedeniyle Kıbrıs'ta siyasi çözüme gidilmesi;
Komşuları, özellikle Yunanistan ile ilişkilerini düzeltmesi vs. vs.

AB ülkelerinin Türkiye'ye yönelik niyetlerini ortaya koyan bu karar belgesinin yaşama geçirilmesi ile Türkiye'de ULUS-DEVLETİN ortadan kalkması; Yogoslavya örneği bir sürece girişilmesi kaçınılmaz bir sonuç. İŞTE BU SONUÇ ÖNGÖRÜLDÜĞÜ İÇİNDİR Kİ, YUKARIDAKİ İSTEMLER ÜLKEMİZE "DAYATILIYOR".

Siyasal istemler arasına sokuşturulmuş ekonomik istemler ( üç termik santral ve Bergama'daki Eurogold Şirketine ilişkin Danıştay kararlarının uygulanması ) ise en az diğerleri kadar Türkiye açısından kabul edilemez nitelik taşıyor.

Türkiye'nin ULUSAL ENERJİ POLİTİKALARINI BALTALAYARAK enerjide Türkiye'yi BATIYA BAĞIMLI KILMAK ve ekonomiye nefes aldıracak ALTIN ÜRETİMİNİ ENGELLEMEK, AB ülkelerinin başlıca hedefi. Yoksa, başta Abdullah Öcalan hakkında verilmiş yargı kararı dahil, Türkiye'de hangi yargı kararına saygı duymuş ki bu ülkeler?!.

.....


Almanya'nın kendi sınırları ve hatta AB sınırları içinde yaşayan Türk vatandaşlarına yönelik olarak etnik ve dinsel bölücülük strajileri geliştirdiği bilinmektedir.AB ülkelerinde yaşayan yaklaşık 3.5 milyon vatandaşımızın önemli bir bölümünü etkileyen Almanya, şimdi de, kendi ülkemiz içinde aynı senaryoları yaşama geçirmeye çalışmaktadır. Konrad Adenaur Vakfı, Heinrich Böll Vakfı, Friedrich Ebert Vakfı gibi sözde NGO'lar, 1980'li yılların başlarından itibaren, Türk yasalarının izin vermemesine karşın, sırf gelmiş geçmiş ülke yöneticilerinin basiretsizlikleri yüzünden , resmen ve alenen yıkıcı faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedirler.

Bu araştırmanın ortaya koyduğu en önemli sonuç: Almanya'nın, bizi bizden iyi tanıdığı gerçeğidir. Bergama'da etken güç olarak alevi inançlı üç köy halkını gösteren ; üretim yapacak şirket dolayısıyla "anti-emperyalist", "sosyalist" ve "ulusalcı" söylemleri ve sloganları öneren Almanya, tüm gücü ile 10 yıllık bir süreçte ALTIN ÜRETİMİ YAPTIRMAMAYI BAŞARMIŞTIR.

Bergama'da altın üretiminin yapılmaması, Türkiye'deki yüzlerce altın yatağında üretimin yapılmaması demektir ki, bu ülke, bu konuda önemli mesafeler almıştır.

Türkiye ise üstünde oturduğu zengin ALTIN, BOR gibi stratejik madenlerin FAKİR BEKÇİSİ konumun da, birkaç milyar dolar kredi için BAĞIMSIZLIĞINDAN ÖDÜN VERİR duruma gelmiştir.

ÜRETİM YAPAMAYAN - YAPTIRILMAYAN BİR TÜRKİYE , SÖMÜRGELEŞMEYE DOĞRU SÜRÜKLENMEKTEDİR."

Uzun oldu biliyorum. Ama çok önemli bilgiler bunlar. Kitabı okudukça şoktan şoka giriyorum. Bazen bizleri çok güzel aldatıyorlar.

Bergama'da diş ağrısı için gittiğim hastanede yanıldığımı düşünmeye başlamıştım. Altın konusunda eylem yapan köylüleri desteklemiştim, onları yönlendiren kişiyi de takdir etmiştim. Ancak hastanede sıra beklerken tesadüfen tanıştığım bir öğretmen arkadaş bu kişilerin parayla tutulduğunu, yönlendiren kişinin de çok zengin olduğunu söylemişti. Onun üzerine bu kitabı almış, ama uzun süre geçmesine karşın okuyamamıştım. Şimdi okuyorum ve size de öneriyorum...

Yorum yazmanıza gerek yok. Sadece okuduysanız "okudum" diye not bırakırsanız çok sevineceğim.

7 Ekim 2009 Çarşamba

ÖLEM Mİ ÖLEM Mİ?

"... trafik kazası oldu, şu kadar kişi öldü! "

Duyup üzülüyoruz.

Bir de yaralanarak kurtulanlar var!

Kurtulmak!

Asıl kurtulanlar ölenler mi? Yaralananlar ölmüyor, ama sürünüyor. Hem de sürüm sürüm sürünüyor...

Hastaneye yolu düşenler bilirler. Daha kapıdan girişte çileniz başlıyor.

Ankara Numune Hastanesinde alçılar içindeki hastalara tekerlekli sandalye vermiyorlar. Nedenini bir türlü çözemedim.Varlık içinde yokluk mu, gerçekten kısıtlı sayıda mı? Geçen gidişimizde bir tane bulmuştum, bu kez bulamadım.

Parmağı kırılan da beli kırılan da sedyede taşınmak zorunda. Hem de yakınları tarafından. Ne var bunda demeyin. Sedye trafiği sıkışık. Ne trafik ışıkları var ne trafiği düzenleyecek bir görevli. Biz iki kişiydik de kazasız belasız sedye turlarımızı tamamladık. Babam koridorlardaki hasta yığınları arasından yol açarken sedyenin önünü yönlendiriyor, ben arkadan itekliyorum. Başlangıçta acemiydik, sonra sonra ustalaştık sedye şoförlüğünde. Belim ağrısa da kırılmadı çok şükür!

Sedyeli hastalar sıradanlaşmış burada. Kimsenin aldırdığı yok! Asansöre binmek için en az yarım saat beklemek zorundasınız. Zaten bir sedye, asansörü kaplıyor, sayının çokluğunu da düşünürseniz duruma şaşmamak gerekir. Hasta yakınları burnundan soluyor, güç bela açılan asansör kapısından içeri dalıyor. Kimsenin kimseye acıyacak durumu yok. Çünkü burada herkes acınacak duruma düşürülmüş. Bir kampanya da Numune hastanesine gerekiyor! Tekerlekli sandalye kampanyası...

İlkel bir durum da doktor kapısında yaşanıyor. Kapıların üstünde hasta sırasını gösteren ekran var, ama 5. ortopedideki doktor kullanmıyor. Ayrıca içerden de sıra numarası verilmiyor. Sıranızı kapının üstüne asılmış bir kağıda kendiniz yazıyorsunuz, bir başka hasta yakını üstünü karalayabiliyor, sıranız geçti yeniden yaz deniyor. Kavga kıyamet içinde buluyorsunuz kendinizi. Tüm mücadeleme karşın biz de 46 olan sıra numaramızın üstü çizildiği için 90'ıncı olarak doktora röntgen sonuçlarını gösterebiliyoruz. Röntgen görevlileri sonuçları saat 13'te veriyoruz diyerek kurallara uyanları bekletirken bazı hastaların arka kapıdan sonuçlarını aldığını öğreniyoruz, doktor kapısında beklerken...

Artık her yerde işler arka kapıdan daha kolay çözümleniyor. Arka kapıları ön kapı yapsak nasıl olur ki?

Neyse sabah 07'de gittiğimiz hastaneden alçımız açılmış olarak akşam çıkıyoruz sevinç içinde. Doktor filme göz ucuyla bakıp tamam gidebilirsiniz, bandaj yapın, diyor başka da bir şey söylemiyor.

Eve gelince önce sıcak, sonra soğuk suyla bacağı ovdum, ama iyi mi kötü mü yaptım bilmiyorum. Bacak bir aydır alçıdaydı, fizik tedavi gerekir mi? Onu da bilmiyorum. Bilen varsa lütfen söylesin.

Bu arada şom ağzımı kapamadan bir müjde daha vereyim sizlere! Yeni sağlık yasasına göre ekim ayında başladığı duyurulan hasta katkı payı alma uygulaması haziran ayından geriye dönük alınıyormuş. Eczanaden ilaç alırken karşılaşacaksınız nasılsa. Ama şaşırmayın diye duyurmak istedim. Eczacılar odası dava açacakmış! Açsınlar da kimi kime şikayet edecekler!

Sağlık reformu dedikleri hastalardan para toplamakmış. Bunu da eczacılar eliyle yapıyorlar. Yıllardır sağlık katkı payı zaten maaşlarımızdan kesiliyordu. Bizden aldıklarını arka kapılardan kimlere dağıtıyorlar?

İşimiz zor, ne yapsak bilmem ki... En iyisi hep birlikte türkü söylemek:

"Ölem mi ölem mi?

3 Ekim 2009 Cumartesi

Kİİİİİİ


İkisi de aynı şeyi söylüyor:

Biri dobra dobra, üstüne basa basa, açık seçik...
Diğeri hazmettire hazmettire, sindire sindire, kandıra kandıra, kapalı kapalı...

İkisinin de suç dosyası kabarık!

439 Dosya dokunulmayı bekliyor...

Dokunun da görelim!
Dokunurlar mı?

DOKUNAMAZLAR Kİİİİİİİ!..

1 Ekim 2009 Perşembe

ÇÜRÜĞE ÇIKMAK


Ayyyy duydunuz mu "çürüklük" de parayla satılıyormuş!.. Ben ilk kez böyle bir şey duydum! Sanırım siz de duymamışınızdır! İnsanlar bilerek, isteyerek "Bu kişi çürüktür!" raporu alıp askere gitmiyorlarmış...

Çok şükür çete yakalanmış da huzurumuz bozulmadı. Şimdi sırada "Ucu nereye giderse gitsin, kime rast gelirse gelsin" ortaya çıkarılıp bir bir afişe edilmesinde.

Yaparlar mı dersiniz? Yok canım olur mu öyle şey? Yaramazlık yapanların, muhalif tavırlar sergileyenin kulağını çekmek içindir bu tutuklamalar. Yoksa bakmayın ilk kez duydum dememe, ünlü ve güçlülerin çocuklarının raporlu olduğunu bilmeyen mi var? Sağır sultanlar bile konuya vakıf.

Kimbilir şu anda kaç kişi tir tir titreyerk etkili ve yetkili kişilerin peşinde "raporlu çürüklüğünü" gizleme telaşındadır.

Şehitlerimizin yakınları arasında onlardan birini gören var mı?