26 Ocak 2010 Salı

SAYE-İ ŞAHANEDE AH=O


Edebiyat Anıları'nda Hüseyin Cahit Yalçın: " Abdülhamit döneminde gazetecilik iyice güç, tehlikeli bir işti... İp üzerinde cambazlık belki bu kadar ustalık gerektirmezdi." diyor.

'Birader' diyemezdiniz, 'tepe' diyemezdiniz, 'sakal' hele 'boya' hiç diyemezdiniz...

Böyle yüzlerce sözcük vardı yasaklanan!

'Birader' diyemezdiniz, çünkü Abdülhamit, kendisinin tahttan indirilip kardeşlerinden birinin (Reşat ve Murat) tahta çıkarılmasından korkardı. Kardeşlerinin adamlarıyla bile konuşanın, başlarının belaya girmesi kaçınılmazdı. Bu nedenle 'birader' sözcüğü onları çağrıştırdığı için yasaklanmıştı. Hatta o dönemde kimse yeni doğan çocuklarına korkudan Hamit,Murat,Reşat adlarını verememişlerdir.

'Tepe' diyemezdiniz, çünkü Yıldız Sarayı bir tepenin üstündeydi, onu çağrıştırmış olurdu bu sözcük de! 'Yıldız' hepten yasaktı zaten... Kaynaklarda 'Bir Yıldızböceği' adlı yazı yüzünden Mecmua-i Fünun dergisinin kapatıldığını yazıyor.

'Sakal', 'kızıl', 'boya' neyi çağrıştırıyor söylemeye gerek var mı?

'Deli' sözcüğü de, Sultan Murat'a çağrışım yaptığı için yasaktı. Halit Ziya Uşaklıgil , gençliğinde yazmayı düşündüğü 'Deli' adlı romanı bu yüzden yazmadığını söylemiştir. Keşke yazsaymış, belki de Aşk-ı Memnu'dan da ünlü bir eser olurdu... Görüyor musunuz şu sansürün yaptığını?

Şimdi de yasaklı 'burun' sözcüğüne bakalım. Bu konuda ilk kaynak, Hüseyin Cahit Yalçın'ın Piere Loti'den çevirdiği İzlanda Balıkçısı'dır. Hüseyin Cahit şöyle anlatıyor:

" Bazı sözcükler vardı ki onların kullanılmasının doğru olmayacağını bütün yazarlar bilirdi. Sözgelimi, 'burun' dan söz edilemezdi. Çünkü Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesinin çok büyük, kuraldışı ve gösterişli bir burnu vardı. 'Burun' sözünün onunla alay edilmesi sonucunu yaratacağı kanısına varılmıştı....... Ben İzlanda Balıkçısı'nı çevirirken coğrafyayla ilgili 'burun' sözü geldikçe ' karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri ' diye yazardım.

'İhtilal', 'hürriyet', 'vatan' gibi sözcükler anlaşılır nedenlerle yasaktı.

Ama anlaşılmayacak olanlar da vardı. Gelin Hüseyin Cahit' e bir kez daha kulak verelim:

"Suda erimek anlamına gelen 'halletmek' sözü de yasak olan deyişlerdendi, çünkü tahttan indirmek anlamını veren 'hal' sözüyle bir ses benzerliği gösteriyordu. 'Tahtakurusu' da sarayın lütfuna uğramış hayvanlardandı; gazetelerde adı geçmezdi. Çünkü 'tahtı kurusun' dileğini ses bakımından uzaktan uzağa akla getirir gibiydi.

Tedrisat-ı Ahlakiye (Ahlak Öğretimi) makalesinde: "Medeniyet ve İslamiyetin ezici gücü iyi ahlak sayesinde olmuştur." demiştim. Sansürcü 'SAYE' sözcüğünü çizmiş, yerine 'İLE' koymuş. Cümle: "Medeniyet ve İslamiyetin ezici gücü iyi ahlak ile olmuştur." biçimini almış.

Padişahlık devrinde her şey 'Abdülhamit sayesinde' olurdu. Hatta yağmur bile 'saye-i şahanede' yağardı. Sansürcü, dalkavukluğu o kadar ileri vardırıyordu ki başka hiçbir insanın hiçbir şeyin 'saye' sinde bi şey olamaz demek istiyor, 'saye' sözcüğünü sırf 'iki deniz ve iki kara Hakanı, yeryüzü Halifesi, hiç kimseye minnet etmeyen velinimetimiz Efendimiz hazretleri' ne saklıyordu."

'Bahar' sözcüğü de tehlikeli sözcüklerdendi o zamanlar. Şifre olarak kullanılıyordı.

Rubab-ı Şikeste'de Tevfik Fikret:

"Bahar olsun, bahar olsun da gönlüm
Biraz def'-i melal etsin (sıkıntıdan kurtulsun) diyordum.
Cihan Tagvir-i hal etsin (dünyanın hali değişsin) diyordum."

'Bahar' sözcüğü konusunda Ahmet Rasim de bir anısını anlatmış:

O dönemde İsmail Safa, Saadet gazetesinde "Bahar Gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi?" nakaratlı bir şiir yazmış, ancak sansürcülere bilgi yanlış gitmiş ; Ahmet Rasim yazdı sanılarak apar topar saraya götürülmüş.

Başmabeyinci:

"Sizin kafanızı havanda ezmeli, hainler!"

Yazarın cevap vermesine meydan bırakmadan küfüre de başlar:

"Sizi edepsizler, veled-i zinalar, nankörler, hainler... Sizi utanmazlar, namussuzlar, alçaklar... Sizi köpekler, yezitler, mel'unlar, asılacaklar..."

Durmadan bağırıp, söylenen mabeyince "Bu ne demek?" diyip kısa bir soluk alma molası verince; Ahmet Rasim , can havliyle cebinden mührünü çıkarıp onun önüne atıyor.

Böylece İsmail Safa olmadığı, Ahmet Rasim olduğu ortaya çıkıyor. Özür dileniyor, kimseye bir şey söyleme denilerek bırakılıyor!

Ahmet Rasim sussaydı, yazmasaydı haberimiz olmayacaktı bu durumdan değil mi? Mabeyinci unutuldu, yazar yaşıyor...

Uzattım biliyorum, ama konu ilginç...

Sansür sadece siyasete, sanata el uzatmamış ki... Bilimde de uygulanmış:

Kimyada yanıcı maddeleri meydana getiren bazı bileşimler yasak. Abdülhamit'in adının ilk harflarini meydana getiren harflerden birleşik bazı kimya ve matematik formülleri yasak. Örnek mi?

Hiç kimse ' AH= O ' yazamazdı. Çünkü bunun ' Abdülhamit=SIFIR ' biçiminde yorumlanması olasılığı vardı.

Abdülhamit, bazı teknik gelişmeleri, kuşku yüzünden yasaklamıştı. 'Dinamo' sözcüğü 'dinamit' sözcüğüne çağrışım yaptığı için "Memleketi elektrik nimetlerinden yoksun bırakmıştı." der Halit Ziya...

Tabi o dönemde resmi sansürcülerin yanında binlerce de 'curnalcı' denen kraldan fazla kralcılar da vardı . Onlar kışkırtma görevlerini başarıyla sürdürmüşler anladığımız kadarıyla...

Aman tahtaya vurun. İyi ki o dönemde yaşamıyoruz!

Daha yasaklanan kitaplardan, tutuklanan- sürgüne gönderilen yazarlardan söz etmedim efendim. Sıkıldınız biliyorum. Belki başka yazıya...

16 yorum:

buraneros dedi ki...

Yo gayet iyiydi. Yazının içinde kaybolmuş gidiyordum ki; bitti.:))

Çok güzeldi.

aysema dedi ki...

Sevgili Buraneros,

Beğenmene sevindim.Sıkıcı mı oldu diye endişe etmiştim. Teşekkürler.

Adsız dedi ki...

Konu anlaşıldı. Meğer odönemler neymiş, tıpkı yaşadığımız dönem gibi. Bir farkla o dönem mabeyincinin karşısına çıkıyordun, şimdi önce patronun ondan kaçarsa savcının.

Parpali dedi ki...

Bence de gayet iyi gidiyordu. Devamını bekliyoruz.

JİVAGO dedi ki...

Aysema Hanım,yazı güzel ondanda
güzeli bloğunuz.............

Vatansever bir blog daha bulmanın
onuru içindeyim.

Müsadelerinizle sizi arkadaş listeme ekleyebilirmiyim?

Saygılarımla,

sufi dedi ki...

Aysema'm;
Haklarını yememek lazım mesela RTE, sakal, bıyık,boya, kızıl, burun demek yasak değil bizim zamanlarımızda.Bunun yanısıra ne çok konuda söz söyleme özgürlüğümüz var da biz mi nan-körlük yapıyoruz acaba? Çok güzel bir yazıydı devamını bekliyoruz, sevgilerimle.

aysema dedi ki...

Sevgili Adsız,

Şimdi çok şükür tek tek sözcüklerle uğraşmıyorlar, gazeteleri toptan yok etmek için vergi mergi gibi türlü yollarla bitiriyorlar. Sivri gazetecilerse yılı aşkın süredir yargı önüne çıkp mühürlerini ortaya atmak için içerde tutuluyor.

Bunu gören bazıları ise ne şiş yansın ne kebap türünde yazıyorlar...

aysema dedi ki...

Sevgili Parpali,

İtiraf etmeliyim ki bu yazımı ben de çok beğendim. Teşekkür ederim.

aysema dedi ki...

Sevgili Jivago,

Blogumla ilgili övgünüze çok teşekkür ederim. Bu tür yorumlar yazma isteğimizi güçlendiriyor.

Blogunuza eklemeniz mutlu etti beni, ben de sizi ekleyeceğim.

aysema dedi ki...

Sevgili Sufi,

Nankörüz doğru... Günümüzde ne gazeteler kapanıyor, ne de gazeteciler tutuklanıyor. Herkes istediğini özgürce yazıyor. Sadece şu şu gazeteleri okumayın deniyor. Okunabilecek gazeteler zaten bedava kapılara bırakılıyor. Al oku! Daha ne istiyorsunuz ki? Bu değirmenin suyu nereden geliyor, diye de sorma... Sana ne kardeşim, üzümünü ye, pardon torbanı al, gerisini bize bırak...

JİVAGO dedi ki...

Sağolun.Şimdi ekliyorum.

aysema dedi ki...

Ben teşekkür ederim.

sünter dedi ki...

Sevgili Aysema,
yazinin sonuna nasil geldigimi bile anlamadim. Insallah devami gelir.En ilginc yazilarindan biri oldugu kesin.
Sevgiler

aysema dedi ki...

Sevgili Sünter,

Beğenmene sevindim. Teşekkür ederim.
Bir ara belki devamını da yazarım.

Sevgilerimle...

Manik dedi ki...

bilgili insanları takip etmek ne kadar hoşuma gidiyor bilemezsiniz! ufaklığımdan beri güncel haberler, geçmişe dair (tarih vb) şeyler hiç ilgimi çekmedi - gerektiği zamanda öğrenemedim henüz beyin tazeyken, bilime yöneldik güya... Şimdi açlığını hissediyorum ancak vakit olmuyor derken blog takip ederken rastladıklarım bile bana haz vermeye yetiyor...

çok teşekkürler yazılarınız için...

aysema dedi ki...

Sevgili Manik,

Bloglardan ben de çok şey öğreniyorum. Hem de gazetelerden çok bloglarda yazılanlara güveniyorum. Çünkü bağımsız ve içinden geldiği gibi yazıyor blog yazarı. Paylaşmak güzel.

Bu arada hoşgeldin.

Sevgilerimle...