13 Nisan 2010 Salı

ONLAR NASIL YAZMIŞ?

Yalnız olsaydım yazardım!

Belki bir kaçış, belki çeşitli mazeretlere sığınış, belki de gerçeklik payı da olan bir özlem...

Bir aile, iki çocuk ...
Öğretmenlik ve geceler boyu süren, binlerce sınav kağıdını değerlendirme çalışmaları.
Yanlışlar yanlışlar yanlışlar, bitmez tükenmez yanlışların düzeltilmesine katkıda bulunma çabaları.
Ve okullardaki sosyal etkinlikler, kutlanacak önemli günler, anılması gereken değerli kişiler, bilgi ve kültür yarışmaları, münazaralar, okunası kitaplar...

Ama bugün şunu düşünüyorum: Yazma eylemi bir tutku ise o bir yolunu bulur, her şeyin herkesin önüne geçer.
Ama:

İkisi de olsun, yani hem yazayım; hem de yaşayayım dediğiniz anda işte böyle yarım yamalak oluyor her şey.

Ayrıca kadın ya da erkek oluşunuzla da ilgili bir durum mu bu?
Mutluluk ya da mutsuzluk yazmayı tetikler mi? Hangisi daha etkili? Yalnızlar daha kolay mı yazar?

Neyse efendim konu zaten ben değilim. Edebiyatımıza bakmak istiyorum: Nasıl bir yaşam içinde yazan olmuşlar?

İlk aklıma Bedri Rahmi Eyüboğlu geliyor. Eşine:

"Karadutum, çatalkaram, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin
......
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın." diye sesleniyor.

Karşılıklı yazdıkları mektupları, sonradan, çocukları kitaplaştırmış.

Aynı Bedri Rahmi şunu da diyor.

" Ben güzele güzel demem
Güzel faydalı olmalı
Güzel dediğin işe yaramalı
Kadın mı? Hamur yuğurmalı
Çocuk doğurmalı"

İşte bu durumda gel de yaz bakalım! Yazarsın, yazarsın AMA...
Suçlu suçlu, kaçamak kaçamak, araya sıkıştırarak, herkesin gönlünü de yaparak...

Oysa bu sıralarda Sevgili Bedri Rahmi, masasına kurulmuştur bile.
Yine de hakkını yemeyelim, oturmuş ama, sevdiğine güzel dizelerle seslenmeyi de unutmamış usta.

***
Abdülhak Hamit Tarhan da eşine şiir yazan sanatçılarımızdan, ünlü Makber şiiri var, bilirsiniz.

Eşi Fatma Hanım'ın ölümü üzerine:

" Yarimdi o, yoktu rakibi,
Olmuş idi ruhumun tabibi.
Şimdiyse elimde yok ilacım,
Lakin onadır hep ihtiyacım." der.

"Eyvah, ne yer ne yar kaldı!"
diye haykırır.
Ölüm acısının, onu ve eserlerini olgunlaştırdığına tanık oluruz.

Yine veremden ölen Nelly Hanım için de, ölümü üzerine "Medfen" adlı, yarım kalan bir şiir yazmıştır.
"Sensiz de seninle de yaşanmaz" dediği aslen Belçikalı olan üçüncü eşi Lüsiyen Hanım için de...

****

Edebiyatımızda aile, ev mutluluğuna en çok değer verenlerden biri Tevfik Fikret'tir. Her haliyle kusursuz bir aile kişisidir o. Ancak birkaç küçük şiir dışında, onun aşk şiiri yoktur.

Yaşadığı dönemdeki siyasi baskıların ağırlığı, inzivaya çekildiği Aşiyan'ında, yurdun ve milletin dertlerini dile getiren şiirler yazdırmıştır Fikret'e. Bu şiirleri gizli gizli, elden ele dolaşmıştır o zamanlar. Sis, Sabah Olursa, Mazi...Ati, Tarih-i Kadim, Han-ı Yağma önemli şiirleridir Kişiseli değil, toplumsalı yeğlemiştir T.Fikret.Bu arada resim yapacak zamanı da olmuştur.

"Ümidimiz bu, ölürsek biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak..."

Bugün Fikret'in kurduğu Aşiyan(kuş yuvası) bütün Edebiyat-ı Cedide'yi de kanatları altına sığdıran bir ev müzesidir.

***

Cenap Şehabettin dört kez evlenmiş ve genel aşk şiirleri yazmıştır birilerine. Pek başarılı olduğu söylenemez. Kadına bakışı da çelişkilidir. Bazen göklere çıkarırcasına över, bazen de yerin dibine batırır kadını şiirlerinde...
Bence onun en büyük eseri, özdeyişlerini topladığı Tiryaki Sözleridir. Örnek mi?

"Köhne fikirler paslı çivi gibidir; söküp atmak çok zordur."

"Yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa rastlanır; birisi sürünerek, öteki uçarak yükselmiştir."

"Gündüz kandilini hazırlamayan; gece karanlığa razı demektir."

***

Türk edebiyatının en büyük romancısı kuşkusuz Halit Ziya Uşaklıgil'dir. Bir kolu İzmir'de, öteki İstanbul'da bulunan köklü ve zengin bir ailenin çocuğu olması onun için olduğu kadar edebiyatımız için de bir şans olmuştur. İyi bir eğitim almış, dil öğrenmiş, yurtdışını tanımış, pek çok değerli eserle küçük yaşlarından itibaren tanışmış, okumuş okumuş okumuştur. Ve edebiyatımıza seçkin eserler kazandırmıştır.

Ve anılarını anlattığı "Kırk Yıl" , "Saray ve Ötesi" önemlidir bu konuda.
Batı ölçüsünde Türk romanın kurucusu sayılır. Kırık Hayat'lar, Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah yaşamından kesitler taşır. Kişileri ve olayların geçtiği yerler köşkler, konaklar ve orada yaşayanlardır. Halk buralarda görevli olanlardan ibarettir.Kendi çevresidir ele aldığı. Ancak olaylar ve kişiler çok başarılı bir şekilde kurgulanmıştır.
Bir Acı Hikaye'de, yirmi üç yaşında ölen oğlu Halil Vedat'ın ölümünden duyduğu acıyı ve kişisel anılarını anlatır.

"Hayat arkadaşım" dediği iyi bir eşi ve aile düzeni vardır. Ve o bu ortamda altmış yıl yazmıştır.Birbirinden değerli eserler vermiştir.
İstanbul, Boğaz eserlerinde can bulmuştur.

***


Karşı Adalar'da ise ikisi de eşini bulamadan ölmüş Hüseyin Rahmi Gürpınar'la Sait Faik Abasıyanık'ın boş köşkleri durur.

Hüseyin Rahmi, odasında başka bir soluğun varlığına dayanamayacağını söyler. Romanlarındaki eşler birbirlerine ve çocuklarına çoğunlukla ihanet ederler.

Hüseyin Rahmi'nin çevresi H.Z.Uşaklıgil'inkilere taban tabana zıttır. İstanbul'un kenar mahalleleri, esrarlı köşeleri, her cins halkın bulunduğu yerleri, batakhaneleri, şehir dışındaki yerleri seçmiştir.
Romanlarının çoğu acıklı bir dersle biten H.Rahmi kötümser, bezgin, umutlarını günden güne yitiren, ama bu yitikliğini mizah ve eğlence perdesi altında başarıyla gizleyen bir kişilik olarak çıkar karşımıza.

Annesini üç yaşındayken kaybetmiş, memurluk nedeniyle babasından da ayrı kalmıştır. Aksaray'da anneannesi tarafından bir konakta yetiştirilmiştir. Kadınların çoğunlukta olduğu bir ortamda büyüdüğü için onlar arasındaki ilişkileri, inanışları, töreleri, dil ve anlatım özelliklerini başarılı bir şekilde bize yansıtmıştır. Edebiyatımızda özel bir yeri vardır. Evi Heybeliada'dadır.

Sait Faik ise özlediği bir eş bulma hayaliyle geçirmiştir yaşamını. Annesi Makbule Hanım, Saik Faik'e ömrü boyunca maddi destek olmuş, rahat bir yaşam sürmesini sağlamıştır. Yazın Burgaz Adası'ndaki(şimdi müze) köşkte, kışın Şişli'deki apartmanda oturan Sait Faik, şehrin her köşe bucağını gezip dolaşmış, her türlü insanla içli dışlı olmuştur. Yalnızlığın avantajı da bu mu?

Fazla içki, uykusuzluk ve bohem hayatı sağlığını etkilemiştir.

Ancak çağdaş edebiyata yaptığı katkılardan ötürü, Mark Twain Derneği, 1953'te, onur öyeliğine seçmiştir Sait Faik'i...
Kısaca Sait Faik kadar yaşadıklarını eserlerine alan yazar yok gibidir. O,kendince yaşamış; yaşadıklarını yazmış ve çok başarılı olmuştur. Ona göre:

"Sahici sanatçı ancak coştuğu zaman, ancak güzeli bulduğu zaman yazar. Yalnız keşfettiği zaman..."

***

Yalnız şairlerimizden en zor durumdaki sanırım Ahmet Haşim'dir.
Arkadaşlarının şakalarına kurban edilen aşk arayışları, evliliği o kadar isteyip cesaret edemeyişi, ölümünden üç gün önce kendisine bakan kadını nikahlayışı yaşadıklarının sonucu muydu?

Bağdat doğumlu oluşu ve sekiz yaşındayken annesini yitirişi onu derinden etkilemiştir. Öksüzlüğü, yaşının küçüklüğü ve İstanbul'a getirilişi,yabancı bir çevre Haşim'i olumsuz etkilemiştir. Bir de biraz şaka, biraz gerçek "Arap" lakapı takılması iyice içine kapanmasına neden olmuştur. Bütün bunların yanında fiziksel özelliklerini beğenmemesi kendine güvenini sarsmıştır.
Ancak, şefkat ve samimiyete olan gereksinimi yaşadığı sürece devam etmiştir.
Bu duyguların da etkisiyle şair ya geçmişin anılarına (Şi'r-i Kamer) kaçıp avunmaya çalışır, ya da hayalinde kurduğu ülkelere(Göl Saatleri: Zulmet) sığınır.

"Akşam yine toplandı derinde...
Canan gülüyor eski yerinde.
Canan ki gündüzleri gelmez,
Akşam görünür havz üzerinde..."

O Belde, şiirinin son bölümüyle veda edelim, Sevgili Haşim'imize:

O belde
Hangi bir kıt'a-yi muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dur ile mahdud
Bir yalan yer midir, veya mevcud?
Fakat bulunmayacak bir melaz-ı hülya mıdır?
Bilmem... Yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mai deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı,
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak,
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz (Göl Saatleri).

***

Ömer Seyfettin, ayrıldığı eşinin başkalarıyla gezerken attığı kasıtlı ve şuh kahkahalarla üzgündür. Ancak o üzüntülerini hiç belli etmez. Çoğunlukla neşeli ve yaşama bağlı görünür.
Çocukluk anılarını anlattığı öyküleriyle, Yakorit Sınır Bölüğünde geçen askerlik yıllarının verdiği ilhamla yazdığı öyküleri edebiyatımızda büyük ün kazandırmıştır ona. Otuz altı yıllık bir ömre pek çok yapıt sığdırmayı başarmıştır. Denir ki okurken ve yazarken oldukça azimlidir. Sabahtan akşama kadar hiç durmadan yazdığı da anlatılanlar arasındadır...

***


"Kalbim yine üzgün seni andım da derinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!"

"Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum
Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum."

"Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç

Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül."

"Günlerce ne gördüm ne de bir kimseye sordum,
'Yarab! hele kalp ağrılarım durdu!" diyordum."

Ve sırada Yahya Kemal Beyatlı var, anladınız...

"Dünyada ne ikbal, ne servet dileriz
Hatta ne de ukbada saadet dileriz
Aşkın gül açan, bülbül öten vaktinde
Yaranla tarap yar ile vuslat dileriz"

diyen büyük şairimiz, belki de gizli aşkına duyduğu özlemi dile getiriyordur aşk şiirlerinde. Adı bende saklı, çoook ünlü bir başka şairimizin annesiyle
aşk yaşadığı dedikodusuna dair, bir yerlerde okumuşluğum vardı, ama elimdeki kaynaklara yeniden baktım, bulamadım. Bilen varsa yazsın ne diyim?

Yahya Kemal, daha genç yaşlarında bile çok yaşamış, çok görmüş, çok duyarak olaganüstü güzellikte dizeler yazmıştır. Şiirlerindeki "O" kimi kez sevgili, kimi deniz, bir İstanbul semti ya da ölüm korkusunu aşmaya yardımcı olan evren düşüncesi halinde görünür. "Ben ve o" bir bütünün parçaları durumundadır.

"Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar.
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı
Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı"

diyen şair, yaşadığı dönemde büyük itibar görmüştür. Ancak bugün Yahya Kemal Müzesine baktığımızda eşya sayısının azlığına hayret ederiz. Bekar geçirilmiş bir ömrün yansımasıdır bu tenhalık... Bir otel odasından alınmış küçük masa, hasır koltuk, birkaç kat elbise, biraz kitap...
Ve yaşayan binlerce dize...

***

Ahmet Hamdi Tanpınar, koca "Huzur" yazarı da yalnızlar arasındadır.

Kemalettin Kamu, bir otel odasında yaşama veda etmiştir.

Abdülhak Şinasi Hisar da tek başınaydı.

Orhan Veli Kanık, evlenmeye zaman bulamadan genç yaşında ayrılmıştır aramızdan.

Cahit Sıtkı Tarancı, yalnızlıktan öyle bunalmış ki yatılı öğrencilik yıllarında, kendi kendine, hayali sevgiliden geliyormuş gibi mektuplar yazmıştır uzun süre...

Ziya Osman Saba hiç evlenmemiş, hep hayalindeki beyaz eve övgüler dizmiştir.

***

Bu yazı çok uzadı yine, buraya kadar gelebilenler her türlü övgüyü hak ediyor doğrusu.

Aslında eksik bir araştırma oldu. Daha yenilere bakamadım. Kadınlar hiç yok burada. Belki ayrı bir başlık altında incelenebilir daha sonra...

Burada evliliği kutsamak gibi bir amacım yok. Ancak bana göre iki özgür varlığın kurduğu ortak yaşam hem kadın hem de erkek için önemli bir zenginliktir. Eş ve ev mutluluğu önemlidir.

Ya yazarlık?

,

6 yorum:

Mehmet Bilgehan Merki dedi ki...

Sevgili Aysema,
Ne diyeyim çok çok güzel. Elinize , dilinize sağlık. Sanatçının her zaman bakış açısı farklıdır. Onu normal insan gibi düşünmemek gerekir. İçinde olduğu ruh hali ile çok çok farklı betimlemeler yapabilir. Zaten onu farklı kılan da bu bakış açısıdır. Sevgiyle kalın.

Ecehan dedi ki...

Çok emek vermişsin keyifle okudum. Derli toplu bir araştırma yazısı olmuş.
Hangi ruh halinde olursa yazar dediğin o duruma meydan okuyabilendir diye düşünüyorum. En sıradan birşeyi en kısa cümlelerle dolandırmadan ortaya koyulan cümleler çok ilgimi çekiyor. Süslemelerden mümkün olduğu kadar uzak, net yazılar...
sevgiler

Ozgur dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş. Gerçekten düşündürücü.

Sanatçıya ortam hazırlanmalı. Biraz bencil olmalı ki yarattığının başkalarını mutlu etmekten daha önemli olduğunu düşünsün. Kapıyı kapatabilsin mesela.

Viriginia Wolf ne demiş, "kendine ait bir oda" En azından bu olmalı...

sevgiler.

aysema dedi ki...

Sevgili Merki,

Sanatçıyı sanatçı yapan da bu galiba... Onu normal insan gibi görmemek gerekiyor, haklısın. Olaganüstü bir eylem bu. Yaratma sancısı gibi... Tüm gerçek sanatçılarımıza selam olsun.

Size de teşekkür ederim. Sevgilerimle...

aysema dedi ki...

Sevgili Ecehan,

Ben de senin gibi süssüz,abartısız anlatımı seviyorum. "Edebiyatsız Edebiyat"ı yani...
Bazen yazan kişi sanatlı yazacağım diye ipin ucunu kaçırıyor. Gereksiz abartılarla boğuyor insanı. Her şeyi tadında bırakmalı değil mi ama?

Sevgilerimle...

aysema dedi ki...

Sevgili Özgür'üm,

Haklısın, kendine ait bir odası olmalı insanın. Şöyle kendince dağıtacağı, toplamak zorunda kalmayacağı, dönüp geldiği zaman bıraktığı yerden devam edebileceği...

Ve en zor olanı da biraz bencil olabilmek ki benim için olanaksız bir şey bu...

Hepinizi çok seviyorum...