11 Haziran 2010 Cuma

ÇOCUK VE BALIKLAR




Sesi tam bir fısıltı haline giren Bay Arseven üzgündü:

"Eserinizi maalesef basamayacağız Bayım, imkanı yok!"
"Niçin?"

Kitapçı sağına soluna bakınıp:

"Şurada baş başayız..." diye fısıldadı, " İsterseniz açık konuşalım!"
"Elbette" dedi Ali Muhsin, "Açık konuşalım tabi... Siz en başta bir insan, sonra da kitapçısınız. Vardığınız kanaat beni iki yönden ilgilendirir."

Tavırlarındaki burukluk betine gittiyse de:

"Yazış bakımından bir diyeceğim yok. O cihetten mükemmel olmuş; virgüller, noktalı virgüller hep yerli yerinde..." diye konuştu Bay Arseven. "Cümle kuruluşları tamam."
"Noktalama bakımından beğendiniz yani?"

Kitapçı elini kaldırdı:

"Evet. Ancak..."
"Ancak?"
"Şurası var ki romanınızın içinde konuşanlar dillerini tutmalıydılar azıcık. Dilleri uzun Bayım, çok uzun."

Saf saf sordu:

"Kötülük neresinde bunun? İçlerini dökmüşler..."
"Çok dökmüşler Bayım, çok..." dedi Bay Arseven. "Kitabınızı toplattıracak kadar. Sonradan toplatılması yüzde yüz bir eser için de masrafa girilmez ya!"

Ali Muhsin:

"Hah, o zaman başka... Şimdi anlaştık işte." dedi. "Olabilir, siz böyle görebilirsiniz. Fakat bu duygular, bu fikirler bana gökten zenbille inmedi ki. İçinde yaşadığımız, dolaştığım, gördüğüm, dinlediğim toplumdan geldi. Hem gazetelere göz atsanıza. Yürekler kanatlandı. Çok daha ağırlarını yazıyorlar şimdi. Şimdi demokrasi var."

Bay Arseven:

"Onlar gazete Bayım..." dedi. "Onlar gazete, basacağım kitap bir toplattırılırsa belimi doğrultamam. Kepenkleri indirmek lazım. Hoş gözle bakmazlar artık bizim kitabevine. Bana biraz açık saçık bir aşk, macera romanı, yahut polisiye bir roman getirin, gözümü kırpmadan basayım. Söz. Üslubunuz hoşuma gitti."

Sanatçı, tomarı Kitapçıdan alarak dışarı yollanırken:

"Bu siparişe teşekkürler..." deyip omuz silkeledi. Fakat piyasada, nazar değmesin, bunu yapanlar sürüsüne bereket."

****

Mehmet Seyda, yanılmıyorsam,1957 yılında yayınladığı "Çocuk ve Balıklar" adlı öyküsünün bir yerinde bunları yazmış. Ben de yazma heveslilerine belki bir yararı olur diye paylaşmak istedim. Gerçi zaman değişti, şimdi daha çok demokrasi var, değil mi ama?

Aslında peş peşe gelen şehit haberlerinden, Zonguldak'ta bugün yaşanan madendeki kazada kafese sıkışıp ölen madencimizden, madende başına taş düşüp yaralananlardan, yine çocuk tecavüzü haberlerinden, ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılardan söz edecektim, vazgeçtim.

Kaderin önüne geçilmez, yaz yaz bu sorunlar bitmez değil mi? Nasılsa bu haberler rutine bağlandı. Kişiler değişse de olaylar değişmiyor! Bir yağmur bile ölüm getiriyor. Kurbağalısı, kurbağasızı taşıp duruyor, dereleri ıslah etmek kimsenin aklına gelmiyor. Bu arada birileri durup dururken ölüveriyor!

Amaaan boşverin, ağlayıp da iki gözden mi olalım!

12 yorum:

ayşegül dedi ki...

Sevgili Aysema örtmenim, tabii sımdı
daha cok demokrası ve ''OZGURLUK''
var!!

Toplum ıcın mı sanat,
Sanat ıcın mı sanat yapılmalı?

sevıosun mu benı :) Bırısne selamlar.
Sevgılerrr

aysema dedi ki...

Sevgili Ayşegül,

Sanat olsun yeter ki. Sanatçı olsun. İster "sanat, sanat için; isterse toplum için sanat olsun...
Gerçek Sanatçı sayısı ne kadar çok olursa, içinde bulunduğumuz çıkmazdan daha çabuk kurtuluruz. Sanattan uzaklaşmak, insanlığımızdan uzaklaştırıyor bizi.

Seviyorum seni.

Yaa bugün daha fazla demokrasi var, özgürlük var. Bak adamlar ne kadar özgür! İstedikleri kişinin telefonunu dinliyor, istediği şekilde servis ediyor, kasetler çıkarıyor... Kimisi çok fazla özgür değil mi sence de?

Bir kez daha söylüyorum, seni seviyorum. Yazmaya devam...

JİVAGO dedi ki...

Sevgili aysema ,sanatı toplum için yapanların cezalandırıldığı coğrafyamızda yayıncıyı da haksız bulamadım. Sevgilerimle..

zihni dedi ki...

Sanat ne toplum için, ne de sanat için sevgili Ayşegül Yoldaş;
sanat PARA İÇİN PARAAAAA:(((

Aysema Hacam,

bloglarda ve forumlarda bile ziyaret, (reytingi) en fazla olan konulara baktığımızda, din konuları birinci sırayı alır. Sonra aç karnına aşk muhabbetleri (elbette olmalı ama, altyapısız çatılar, üstümüze yıkılmaya mahkum).
Farklı ve güzel bir konuya değinmişsiniz.
Değer ölçüsü "para ve makam" olunca, bir gecede hayatının harcı olan kültür yok oluyor, yerine bir gecede başkası kuruluveriyor. Ve bizi yönetecek kadar da reyting (oy) alabiliyor. Şaşmamak gerek!

Esmir dedi ki...

Sanatçı, sorumluluk duygusu olan kişi değil midir ki! ve sanatçının da öncelikle topluma karşı sorumluluğu olmalıdır öyle değil mi!

Sıradan bir tanık olmak ya da belgeselci olmakla yetinmemelidir. Çünkü sanatçının rolü genel geçer kuralların ötesinde geleceği kurgulamayı amaçlayan bir direnişi de olmalıdır.

Sanatçının gösterdiği samimiyet onun özverili olmasını gerektirir. Ismarlama işlere populer yanılsamalara ve çıkarı uğruna kendi düşlediğinden ödünler vererek sanatçı olunmaz. Sanatçı ait olduğu toplumda eşitliğin, özgürlüğün adaletin ve paylaşımın yaygınlaşmasından sorumludur...

Sanatçı gibi sanat-sever olmalı yayıncılarda, toplumun çıkarlarını gözeten ve sanatçıdan yana olan...
sevgilerimle, güzel bir haftasonu dilerim...

sufi dedi ki...

Trabzon konuşmasında Sayın Başbakan'ımız;"İsrail ve dünya gazetelerinin gemi saldırısını perdeleme çabasında olduğunu Türkiye'deki kimi yayın organlarının da bu amaca hizmet ettiğini" ileri sürmüş.

Gemideki gazetecilere işkence yapılırken neredeydiniz
"Geçen sene hatırlayın bir medya grubuna ceza kesildi. Bizi basın düşmanı ilan ettiler. Sonra şimdi İsrail'in yaptığını neden eleştirmiyorsunuz. Neden bir cümle yazıyorsunuz. İsrail yanlış yaptı ama deyip İsrail'i haklı göstermek için çalışılıyor. Gemide gazetecilere işkence yapıldı neden sesin çıkmadı?" diyor o da demekki bizim gibi düşünüyor Aysema'm ve aynı şeylerden şikayetçi.
"Biz taşeron terör örgütlerine karşı kardeşliğimizi büyütüp bu oyunları bozacağız...

-Biz millete gidelim diyoruz onlar hayır biz Ana Muhalefet Mahkemesi'ne gideceğiz. Ne zaman sıkıntıya düşseler oraya gidiyorlar. Milletten korkuyorlar.

-Devlet terörüne boyun eğmediğimiz için üzerimize geliyorlar...

-Türkiye bugün prangalarından zincirlerinden kurtuluyor. Siz arkamızda durduğunuz sürece Türkiye'ye duraklamak yok.

-Trabzon'da bulunan ambulans sayısı biz geldiğimizde neydi şimdi ne? Şu anda 35 ambulansımız var üstelik hava ambulansımız da var tam teşekkülü."diyor
Eh daha ne olsun Kadir kıymet bilmeyen bizleriz herhalde."Yazsanıza" diyor, koskoca Türkiye'de yazabilen YOK gerçekleri...Sevgilerimle.

aysema dedi ki...

Sevgili Jivago,

Kitapçı kendi açısından haklı, oradan geçiniyor çünkü.

Ancak baskı konusu önemli. O zaman kitaplarla ilgili baskılar vardı. Bugün gazeteler de baskı altında, artık tarafsız yazanları düşman ilan ediyorlar, gazetecileri içeri tıkıyorlar, gazeteleri darmadağın ediyorlar.
Basın da susarsa halimiz nice olur?
Sevgiler...

aysema dedi ki...

Sevgili Zihni,

Para "araç" olmaktan çıkıp "amaç" olduğu için giderek yozlaşıyoruz, çirkinleşiyoruz.

Bloglarda gerek kişisel, gerekse toplumsal konularda o kadar güzel yazanlar var ki hayranlıkla okuyorum onları. Ve okuyucu sayılarının azlığına çok üzülüyorum. Hepsi yazar, hepsi büyük bir değer benim gözümde. Ama hak ettikleri ilgiyi göremiyorlar. Belki de fazla geliyorlar, kim bilir?

Din, cinsellik en çok ilgiyi çekiyor. Belki de ikisini de tam olarak bilmediğinden, yaşayamadığındandır kişilerin, toplumun. Baskı, insanları gizliliğe, gizlilik de suça, yanılgılara, yanlışlara itiyor.

Oysa baskıyla, sindirmeyle görünüşü kurtarmış gibi olursunuz. Sonra bir anda geride yaşanan pislikler ortalığa saçılıverir.

Hak etmeden makam mevki elde edenler gidecekler, ama bıraktıkları enkazı temizlemek hiç kolay olmayacak. Değer yargılarını bozdular en çok da...

Teşekkürler...

aysema dedi ki...

Sevgili Esmir,
Doğru ve güzel şeyler söylemişsin, sanatçı toplumun önünde olmalı, yol göstermeli, yönlendirmeli... Ama, kocaman bir ama var şimdilerde de. Televizyon en büyük silah, çünkü halkımız okumuyor artık. Eskiden TV yokken, hiç olmazsa pek çok eve gazete giriyordu. Farklı görüşde de olsalar sayfaları arasında roman tefrikaları olurdu, çizgi romanlar, karikatürler yayınlanırdı. Evde kapışırdık, merakla gazete beklerdik. Şimdi yok böyle bir şey.

Yaşlılarımız bile televizyonlardan koca arıyor gibi gösteriliyor. Her türlü çirkinlik özendiriliyor. Suçlular el üstünde tutuluyor, düşünenler mahkeme kapılarında sürünüyor. Kötü örneklerle toplum çirkinleştiriliyor. İyi programların ömrü kısa oluyor.

Gerçek sanatçılar yok, sanatçı artıkları programlarda yağ bırakmıyor, kanal kanal geziyor.

Çok satmak, çok okunmak, çok oy almak bunların iyi olduğu anlamına gelmiyor, ama toplumun yönlendirmesinde de onların yanlışları egemen oluyor işte...

Değişmeli de nasıl? Kısır döngü içine sıkışmış halkı uyandıramazsak zor!

Sevgilerimle...

aysema dedi ki...

Sevgili Sufi,

O konuşmayı dinleyince utandım ülke adına. Bu artık son nokta, akıl tutulması. Anayasa roportörü, " Anayasa Mahkemesi ne kara verirse versin, dinlemeyin, referanduma gidin!" diye akıl veriyor. Senin o yüce mahkemede ne işin var, demezler mi adama? Denmiyor. Başbakan Anayasa Mahkemesini, Anamuhalefet Mahkemesi diye suçluyor. Ve bunu da hukuk adına yapıyor. Yağcıları da aynı şeyi tekrarlıyor. Yetişmiş Dış İşleri bürokratlarını "monşer" nitelemesiyle küçümsüyor.

Halka soralım! Ne cezbedici bir sözcük, ama boş. O zaman Hukuk Fakultelerini kapatalım. Hatta bütün okulları kapatalım, halka soralım her şeyi, olsun bitsin.

Çılgınlık bu, tam doktorluk durum.Ve cahil halk topluluklarını arkasından uçuruma sürüklüyor.

Sevgilerimle...

oyumben dedi ki...

Evet ülkenin aklı tutulmuş.

aysema dedi ki...

Sevgili Oyumben,

Giderek çılgınlık dozunu artırıyorlar. Akılsızlık dizginlerinden boşalmış koşuyor, düşecek az kaldı...

Teşekkürler...