29 Ocak 2010 Cuma

TİYATROYA EN SON NE ZAMAN GİTTİNİZ?

Ben gitmeyeli çoook uzun zaman oldu. Keşke daha çok tiyatro olsa, keşke gidecek durumumuz olsa... Hatta bizi yönetenler de izlese oyunları...

Kısa bir alıntı:

"Sultan Murat (eliyle susturarak):

Kullarım! Herkes suçu böyle
birbirinin üstüne attı mı, suçlu bulunmaz.
Suç da suç olmaktan çıkıp
gizli, baş edilmez bir hastalığa dönüp
için için kemirmeye başlar gövdeyi.
Siz aydın kişiler, ışık kuleleri ülkemin,
karanlığın binbir tehdidine karşı
halkı uyarması gerekenler! Sorarım size:
Öz çıkarlarınıza dokunmadıkça,
kendinizi ortaya koydunuz mu, sesinizi
halk adına yükselttiniz mi şimdiye dek?
Suçlamıyorum, dertleşiyoruz sadece.

Bir Bilgin(öne çıkarak):

Padişahım, ben kulunuz Galata kadısıyım.
Herkese kendi hakkını vermektir işim.
Ama ben durumları değerlendirirken
arkamda hükümdarımın desteğini duymazsam,
yargım yolunu şaşırır ister istemez.
Sizin kılıcınız kesmeyi unutursa, padişahım,
benim terazim dahi dengeyi bulamaz
Öbür yoldaşların durumları da,
üç aşağı beş yukarı, aynıdır benimkiyle.

Bilginler:

Aynıdır padişahım!

Sultan Murat:

Sarp dağlardan kopup
deniz özlemiyle gürül gürül akan
bir ırmaktı benim ulusum.
(hüzünlü)
Kutlu kaynak sularını kıstı
ve hızı kesildi yiğit ırmağın,
yorgun sular yüzünden balçıkla doldu yatağı.

Halkım, askerim, aydınlarım!
O kaynağı tıkayan taşı toprağı
pençelerimizle kazıp çıkarıp"

Turan OFLAZOĞLU
(4. Murat, İst. 1970)

28 Ocak 2010 Perşembe

DEVLERİN AŞKI


Lütfen aşağıdaki metni , kahramanların yerine tanıdığınız kişilerin hayali isimlerini koyararak okuyunuz. Yazar insan tiplerini ve olayları o kadar güçlü bir şekilde çizmiş ki, sanki benzer kişiler bugün bile aramızda geziyor.


"- Hangi devlerden söz ediyorsunuz? , diye sordu Sancho (Sanço)
- Şurada gördüğün, kimisi iki fersah uzunluğunda, koskocaman kollu devlerden canım.
- Dikkat edin, Senyor, bu gördükleriniz dev değil, yel değirmeni; kol sandıklarınızsa rüzgarla dönen ve değirmen taşını çeviren kanatlardır.
- Maceradan hiçbir şey anlamadığın belli oluyor, diye karşılık verdi Don QouiJote; dev bunlar; korkuyorsan ayak altından çekil; ben şu benzersiz ve korkunç kavgayı yaparken, sen de otur dua et.


Bunu dedikten sonra, saldıracağı şeylerin dev değil yel değirmeni olduğunu haykıran Sancho'ya kulak asmaksızın Rocinante'yi mahmuzladı; gözleri öylesine kararmıştı ki, Sancho'nun dediklerini duymuyor, yanıbaşlarına geldiği halde, değirmenleri göremiyordu.

- Kaçmayın korkak ve alçak yaratıklar! , diye bağırdı avazı çıktığı kadar; tek bir şövalyedir karşınızdaki.

Tam bu sırada hafif bir rüzgar çıktı, kanatlar dönmeye başladı. Bunu gören Don Quijote bağırmaya devam etti:

- Dev Briareos gibi yüz tane kolunuz olsa da cezanızı bulacaksınız.

Bunları söylerken, bu büyük tehlike karşısında ona yardım etmesi için kendini, bütün kalbiyle, yavuklusu Durcinea'ya emanet etti; kalkanına sıkıca yapışıp mızrağını doğrulttu, Rocinante'yi dört nala sürerken en yakın yel değirmenine saldırdı, mızrağını kanatlardan birine sapladı.
Bu sırada rüzgar öyle bir şiddetlendiki, kanat mızrağı, onunla birlikte de atı ve şövalyeyi havaya kaldırdı; mızrak kırılınca, ikisi de tarlaların bir köşesine fırladılar.
Sancho eşeğini dörtnala kaldırarak yardıma koştu, efendisini kıpırdamadan yatarken buldu; düşüş öylesine sert olmuştu.

- Hey ulu Tanrım, sen bana yardım et! , diye bağırdı; ah Senyor, ben size dikkatli olun, bunlar yel değirmeninden başka bir şey değil demedim mi?

- Sus Sancho, diye karşılık verdi Don Quijote; savaş sanatı bütün öteki sanatlardan zordur. Bana gelince, öyle sanıyorum ki, -ve bu sanırım doğrudur- büyücü Freston, onları yenme şerefini elimden almak için devleri yel değirmeni biçimine soktu; böylesine düşmandır bana; ama önünde sonunda, kötü büyüleri kılıcımın önünde boyun eğecektir."


İspanyol edebiyatının olduğu kadar, dünya edebiyatının da en büyük yazarlarından biri olan Mıgel De Cervantes'in, "Don Kişot" adlı romanını okumuşsunuzdur. Okumayanlara önerilir...

Roman insan tiplerini çok güçlü şekilde çizerek, bugünkü roman anlayışının temellerini atmıştır.

Haydi söyleyin bakalım, yukardaki metni okurken:

Don Kişot
Sancho
Rocinante(atı)
Durcina
Büyücü Freston

Size kimleri çağrıştırdı?




EK: 1) Yalçın Doğan yazmış.
Tayyibi üzmek Allah'ı üzmektir.
Okumak isterseniz burada...
EK: 2) Yılmaz Özdil yazmış.
Ana Baba Evlat
Okumak isterseniz burada

27 Ocak 2010 Çarşamba

HADİ GÜLÜMSE FIKRA ANLATIYORUM

Bugün fıkra örnekleri vermek geçti içimden... Ciddi konulardan sıkıldım. Bakalım beğenecek misiniz?



*NASIL OLSA GÜLMEZ:

Çok zengin, ama geçimsiz bir adam, bir cariye almak için esir pazarına gitmiş. Kendisine güzel mi güzel bir cariye göstermişler.

Adam çok beğenmiş, ancak cariye gülünce çirkin dişleri ortaya çıkmış. Adam bu yüzden kararsız kalmış.

Bu sırada yanında bulunan İzzet Molla, bu geçimsiz adama akıl vermiş:

- Efendimiz, bu cariyeyi kaçırmayın! Nasıl olsa devlethanenizde ona gülmek nasip olmaz...




*CAN ÇEKİŞME:

Büyük vatan şairimiz Namık Kemal, yazı ve konuşmalarında, İmparatorluğun sürekli gerileyen, zayıflayan durumunu anlatabilmek için sık sık:

"İmparatorluk can çekişiyor!"

ifadesini kullanıyormuş. Bunun üzerine birileri kendisine sataşmışlar:

- Yıllardır "can çekişiyor" diye yazıp söylüyorsunuz, ama hala ayakta duruyor, yıkılacak gibi de görünmüyor...

-Benim dediğim, bakkal Mehmet Ağa'nın can çekişmesi değil, koskoca Osmanlı İmparatorluğu'nun can çekişmesidir. 600 Yıllık İmparatorluğun can çekişmesi elbette bir yarım yüzyıl sürer..
.




*SON FIKRA:

Mansur'a gelip ahali-i Şam
Valileri zulmün etmiş ilam
(Şam halkı valilerinin zalimliğinden yakınmış.)


Mansur demiş ki: "lütf-u Bari
Ta'un yok a beldenizde bari?"
(Şehrinizde veba (ta'un) hastalığı yok, ona şükredin )



Etmiş birisi hitaba ağaz.
Olmuş bu cevap ile suhansaz:


"- Bitmekse muradınız ahali
Ta'un yerine yeter bu vali."

( Amacınız ahaliyi bitirmekse vebaya gerek yok,

onun yapacağını bu vali zaten yapıyor.)

(Keçecizade İzzet Molla)



NOT: Tüm emekçilerimize selam olsun...

26 Ocak 2010 Salı

SAYE-İ ŞAHANEDE AH=O


Edebiyat Anıları'nda Hüseyin Cahit Yalçın: " Abdülhamit döneminde gazetecilik iyice güç, tehlikeli bir işti... İp üzerinde cambazlık belki bu kadar ustalık gerektirmezdi." diyor.

'Birader' diyemezdiniz, 'tepe' diyemezdiniz, 'sakal' hele 'boya' hiç diyemezdiniz...

Böyle yüzlerce sözcük vardı yasaklanan!

'Birader' diyemezdiniz, çünkü Abdülhamit, kendisinin tahttan indirilip kardeşlerinden birinin (Reşat ve Murat) tahta çıkarılmasından korkardı. Kardeşlerinin adamlarıyla bile konuşanın, başlarının belaya girmesi kaçınılmazdı. Bu nedenle 'birader' sözcüğü onları çağrıştırdığı için yasaklanmıştı. Hatta o dönemde kimse yeni doğan çocuklarına korkudan Hamit,Murat,Reşat adlarını verememişlerdir.

'Tepe' diyemezdiniz, çünkü Yıldız Sarayı bir tepenin üstündeydi, onu çağrıştırmış olurdu bu sözcük de! 'Yıldız' hepten yasaktı zaten... Kaynaklarda 'Bir Yıldızböceği' adlı yazı yüzünden Mecmua-i Fünun dergisinin kapatıldığını yazıyor.

'Sakal', 'kızıl', 'boya' neyi çağrıştırıyor söylemeye gerek var mı?

'Deli' sözcüğü de, Sultan Murat'a çağrışım yaptığı için yasaktı. Halit Ziya Uşaklıgil , gençliğinde yazmayı düşündüğü 'Deli' adlı romanı bu yüzden yazmadığını söylemiştir. Keşke yazsaymış, belki de Aşk-ı Memnu'dan da ünlü bir eser olurdu... Görüyor musunuz şu sansürün yaptığını?

Şimdi de yasaklı 'burun' sözcüğüne bakalım. Bu konuda ilk kaynak, Hüseyin Cahit Yalçın'ın Piere Loti'den çevirdiği İzlanda Balıkçısı'dır. Hüseyin Cahit şöyle anlatıyor:

" Bazı sözcükler vardı ki onların kullanılmasının doğru olmayacağını bütün yazarlar bilirdi. Sözgelimi, 'burun' dan söz edilemezdi. Çünkü Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesinin çok büyük, kuraldışı ve gösterişli bir burnu vardı. 'Burun' sözünün onunla alay edilmesi sonucunu yaratacağı kanısına varılmıştı....... Ben İzlanda Balıkçısı'nı çevirirken coğrafyayla ilgili 'burun' sözü geldikçe ' karaların denizlere doğru ilerlemiş bölümleri ' diye yazardım.

'İhtilal', 'hürriyet', 'vatan' gibi sözcükler anlaşılır nedenlerle yasaktı.

Ama anlaşılmayacak olanlar da vardı. Gelin Hüseyin Cahit' e bir kez daha kulak verelim:

"Suda erimek anlamına gelen 'halletmek' sözü de yasak olan deyişlerdendi, çünkü tahttan indirmek anlamını veren 'hal' sözüyle bir ses benzerliği gösteriyordu. 'Tahtakurusu' da sarayın lütfuna uğramış hayvanlardandı; gazetelerde adı geçmezdi. Çünkü 'tahtı kurusun' dileğini ses bakımından uzaktan uzağa akla getirir gibiydi.

Tedrisat-ı Ahlakiye (Ahlak Öğretimi) makalesinde: "Medeniyet ve İslamiyetin ezici gücü iyi ahlak sayesinde olmuştur." demiştim. Sansürcü 'SAYE' sözcüğünü çizmiş, yerine 'İLE' koymuş. Cümle: "Medeniyet ve İslamiyetin ezici gücü iyi ahlak ile olmuştur." biçimini almış.

Padişahlık devrinde her şey 'Abdülhamit sayesinde' olurdu. Hatta yağmur bile 'saye-i şahanede' yağardı. Sansürcü, dalkavukluğu o kadar ileri vardırıyordu ki başka hiçbir insanın hiçbir şeyin 'saye' sinde bi şey olamaz demek istiyor, 'saye' sözcüğünü sırf 'iki deniz ve iki kara Hakanı, yeryüzü Halifesi, hiç kimseye minnet etmeyen velinimetimiz Efendimiz hazretleri' ne saklıyordu."

'Bahar' sözcüğü de tehlikeli sözcüklerdendi o zamanlar. Şifre olarak kullanılıyordı.

Rubab-ı Şikeste'de Tevfik Fikret:

"Bahar olsun, bahar olsun da gönlüm
Biraz def'-i melal etsin (sıkıntıdan kurtulsun) diyordum.
Cihan Tagvir-i hal etsin (dünyanın hali değişsin) diyordum."

'Bahar' sözcüğü konusunda Ahmet Rasim de bir anısını anlatmış:

O dönemde İsmail Safa, Saadet gazetesinde "Bahar Gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi?" nakaratlı bir şiir yazmış, ancak sansürcülere bilgi yanlış gitmiş ; Ahmet Rasim yazdı sanılarak apar topar saraya götürülmüş.

Başmabeyinci:

"Sizin kafanızı havanda ezmeli, hainler!"

Yazarın cevap vermesine meydan bırakmadan küfüre de başlar:

"Sizi edepsizler, veled-i zinalar, nankörler, hainler... Sizi utanmazlar, namussuzlar, alçaklar... Sizi köpekler, yezitler, mel'unlar, asılacaklar..."

Durmadan bağırıp, söylenen mabeyince "Bu ne demek?" diyip kısa bir soluk alma molası verince; Ahmet Rasim , can havliyle cebinden mührünü çıkarıp onun önüne atıyor.

Böylece İsmail Safa olmadığı, Ahmet Rasim olduğu ortaya çıkıyor. Özür dileniyor, kimseye bir şey söyleme denilerek bırakılıyor!

Ahmet Rasim sussaydı, yazmasaydı haberimiz olmayacaktı bu durumdan değil mi? Mabeyinci unutuldu, yazar yaşıyor...

Uzattım biliyorum, ama konu ilginç...

Sansür sadece siyasete, sanata el uzatmamış ki... Bilimde de uygulanmış:

Kimyada yanıcı maddeleri meydana getiren bazı bileşimler yasak. Abdülhamit'in adının ilk harflarini meydana getiren harflerden birleşik bazı kimya ve matematik formülleri yasak. Örnek mi?

Hiç kimse ' AH= O ' yazamazdı. Çünkü bunun ' Abdülhamit=SIFIR ' biçiminde yorumlanması olasılığı vardı.

Abdülhamit, bazı teknik gelişmeleri, kuşku yüzünden yasaklamıştı. 'Dinamo' sözcüğü 'dinamit' sözcüğüne çağrışım yaptığı için "Memleketi elektrik nimetlerinden yoksun bırakmıştı." der Halit Ziya...

Tabi o dönemde resmi sansürcülerin yanında binlerce de 'curnalcı' denen kraldan fazla kralcılar da vardı . Onlar kışkırtma görevlerini başarıyla sürdürmüşler anladığımız kadarıyla...

Aman tahtaya vurun. İyi ki o dönemde yaşamıyoruz!

Daha yasaklanan kitaplardan, tutuklanan- sürgüne gönderilen yazarlardan söz etmedim efendim. Sıkıldınız biliyorum. Belki başka yazıya...

25 Ocak 2010 Pazartesi

Birmilyonkalem - Bir gönül yolculuğu: 1milyonkalem güneşin kızları için elele

Birmilyonkalem - Bir gönül yolculuğu: 1milyonkalem güneşin kızları için elele

"ELİMDEN TUT YOKSA DÜŞECEĞİM



B.Ç diye tanıdık onu, 14 yaşında bir kız çocuğu. Binlercesi gibi...

Belki de hiç haberimiz olmayacaktı yaşadıklarından. Onu gündeme taşıyan, taciz olayının kahramanının Hüseyin Üzmez oluşuydu.
Kurtarma çabalarını yakından izlemiştik.BU, BU, BURADA anlatmıştım ben de... Adli Tıp'ta düzenlenen tuzak raporlara da tanık olmuştuk. Ancak tüm çabalara karşın mahkum olmuştu Hüseyin Üzmez...

Şimdi yeniden sessiz sedasız gündeme düştü B.Ç. ! Çoğu kişi gibi ben de unutup gitmiştim oysa.

B.Ç. ifadesini geri almış, "Polisten korktuğum için bütün söylediklerimi uydurdum; Hüseyin Üzmez'le hiç baş başa kalmadık!" demiş.

Ben asıl şimdi korktuğunu düşünüyorum B.Ç.'nin, hatta korkutulduğu için, 14 yaşında bir çocuğun uyduramayacağı taciz sahnelerini açık açık anlattığı, ifadesinin yalan olduğunu söylüyor. Aklı başında kimsenin buna inanacağını da düşünmüyorum. Ama olayı takip edip birlikte göreceğiz. Çok yakında belki de Hüseyin Üzmez aramızda dolaşmaya başlayabilir, hatta kadınlara ahlak dersi de verebilir... Çünkü güçlüler kolay sıyrılıyor nicedir suçlarından...

Ya kızlarımız, kadınlarımız?

Adı yok bu kızlarımızın, gücü de yok... Güçsüz oldukça da ya üç koyun, iki inekle eş tutulup satılacaklar, ya da töre cinayetlerinin baş aktörü olarak üçüncü sayfa haberi olabilecekler... Sığındıkları aileleri olsa da kaderleri değişmeyecek bir çoğunun...

Biz el vermezsek, biz ellerinden tutmazsak kaybolup gidecekler.

Bir Milyon Kalem güzel bir kampanya başlatmış. "1MKalem Güneşin Kızları İçin Elele" Onlar:

"Merhaba Birmilyonkalem Dostları,

Sitemiz yine bir kelebek etkisi yaratmak amacıyla güzel bir projeye daha imza atıyor. Kışın mevsiminin soğuk günlerinde sizlerle el ele vererek, memleketimizin başka köşesindeki ihtiyaç sahiplerine ulaşmayı istiyoruz.

Bu kampanyamızda 1MK olarak, yaşları 18-25 arasındaki genç kızlarımıza hizmet amacıyla kurulmuş "Genç Kız Sığınma Evi Derneği" ile işbirliği yaparak, bu kızlarımızın barınma, yemek, giyim gibi ihtiyaçlarına destek olmayı amaçlıyoruz."


diyorlar... Ve yardım yapmak isteyenlere de yol gösteriyorlar:

1- Giyecek ve yiyecek yardımında bulunabilirsiniz.

2- Sığınma evinin genel giderlerine (elektirik-su-telefon-kira) küçük ya da büyük miktarlarda nakdi katkıda bulunabileceğiniz gibi dilerseniz herhangi bir masrafı düzenli ödemeyi de üstlenebilirsiniz.

Derneğin en fazla ihtiyaç duyduğu konular ise:

Beyaz eşyalar
(buzdolabı, set üstü fırın, ütü, ütü masası, banyo dolabı, çamaşır asacağı, ayakkabılık, televizyon, bilgisayar)

Mutfak balkonunun kapatılması


Süt, yoğurt, yumurta, sebze, meyve, patates, soğan, makarna gibi mutfak giderleri

G
enel giderler için nakdi yardımlar

3- Projemizin daha geniş kitlelere ulaşması amacıyla editör olarak görev alabilir (radyo-gazeteler-internet) ortamında sesimizin daha gür duyurulmasına yardımcı olabilirsiniz.

4- Çok isterim ama elimden birşey gelmez derseniz. Kişisel blogunuzda bannerimizi yayınlayıp, duyurumuzu ziyaretçilerinizle paylaşabilirsiniz.

5- Daha farklı fikirlerim, çok daha fazla katkı sağlayabilecek imkanlarım var derseniz editörlerimizle birmilyonkalem@gmail.com adresinden iletişim kurabilirsiniz.

6- Projenin ve derneğinde amacı bu kızlarımızın hayata katılımında yanlarında olmak, destek sağlamak bu amaçla 1 kızımın çalışmaya, işe ihtiyacı var. Bu konuda destek olacak (istanbuldaki) firmalara CVsini gönderebiliriz.


Güzel bir adım atmış arkadaşlarımız. Yürüyebilmeleri için desteğimize gereksinimleri var. Ayrıntılı bilgiye 1MK den erişebilirsiniz.

B.Ç. 'lerin, Ünzilelerin de gerçekten sığınacakları yerleri olsa korkmasalar, insanca yaşama katılsalar, onlar adına utanmasak, ele ele versek ne güzel olur değil mi?

Biz el vermezsek, ellerinden tutmazsak kaybolup gidecekler...


24 Ocak 2010 Pazar

UĞUR MUMCU YAŞIYOR




Açın kitaplarını okuyun. Dünü anlatıyor, bugüne ışık tutuyor.

Düşünceleri öldürebilir misiniz? O bilinçlerde yaşıyor.

Ya katilleri? Zavallıcıklar, kimbilir hangi kör kuyularda saklanıyorlar! Yaşayan Ölü Onlar...

UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ...

22 Ocak 2010 Cuma

ÜÇ GÜNÜM KALDI

Söylemeyeyim dedim. Duramadım. Üzüleceğinizi biliyorum. Ama zaman daralıyor.

Sona yaklaştım. Kaldıracaklar üç gün sonra... On bir(11) kişi az, daha çok olmalıyız...

Sağ köşedeki ANKET'ten söz ediyorum efendim!

Lütfen bir tık!

Sevgi ve teşekkürlerimle...



EK: Video- İzlediniz mi?
Muharrem İnce- ODA TV

YALANCININ MUMU

Evvel zaman içinde bir baba varmış...

Milli Eğitim Bakanlığı'nda etkili bir görevdeymiş . Yurt İçi ve Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürü'ymüş... Yani yurt dışına, devlet bursuyla gönderilecek öğrencileri belirleyen en yetkili kişiymiş...

Bir de oğlu varmış bu babanın...

Oğlu, devlet bursuyla İngiltere'de eğitim görmüş. Ülkenin polis akademisinde hocalık yapmaktaymış. Tek derdi askerlermiş. Polisleri çok sever, askerleri düşman görürmüş.

Babası ise, Milli Eğitim Müdürü iken nurculuk ayininde yakalanıp yargılanmış...

Oğul'un avukatı ile Ağlayan'ın avukatları tesadüfen aynı kişiymiş...

Bu Oğul, ne zaman ülkede sorunlar çığlık olup sağır sultanları rahatsız edecek duruma gelse hemen bir sahte belge, o da olmazsa hayali darbe planları attırırmış ortaya...

Kendi gibi özel olarak yetiştirilmiş kişilerle birlikte yaparlarmış bu işi. Hele Suboran , Conzar, Tosunalkan, Yıldırımboğan varmış ki sanki bu iş için özel olarak yaratılmışlar.

Yenilen pehlivan yenilgiye doymazmış ya, bunlar da haberlerinin yalan olduğu anlaşıldıkça yenisini servise hazırlarmış. O kadar çalışıyorlarmış ki ayrıntıları gözden kaçırıyorlarmış...

Ancak bazen her şey ayrıntıda gizlidir değil mi efendim? Çok bilen çok da yanılırmış!

Bomba patlarken daha çok ses getirsin diye ya da -kendilerince başka bir nedenle- bazı kurumları, bazı gazetecileri de eklemişler son haberlere...

İşte bu bombaları da diğerleri gibi sadece ses bombasıymış. Şeytan ayrıntıda gizlidir değil mi efendim?

Bazıları ise dedikodu yapmayı çok severmiş:

"Taraf'ın bombası bu sefer çok çabuk elinde patladı. Dikkatli gözler Taraf'ın yalanını hemen yakaladı.

Mahşetten yayınlanan ve iç sayfalarda da geniş yer verilen darbe 2003 yılında planlanmış. Yazının, "Dost Durumu" ara başlıklı bölümünde, darbeye destek olacak kuvvetler sıralanıyor. Taraf'ın haberine göre, "Balyoz Eylem Planı"na yardımcı olabilecek kuvvetler şunlar:

"TSK'nın her kademesine müzahir eleman temini konusunda referans uygulamasına (ÇYDD, ADD, Türkiye Gençlik Birliği vb.) devam edilerek azami koordinasyon sağlanmasına..."

Buraya dikkat... Parantez içinde sayılan kuruluşların arasında Türkiye Gençlik Birliği'nin de adı geçiyor. Peki, 2003 yılına ait olduğu iddia edilen darbe senaryosunda "dost kuvvet" olarak adı geçen Türkiye Gençlik Birliği ne zaman kuruldu?

Türkiye Gençlik Birliği yöneticileri, derneğin 19 Mayıs 2006'da kurulduğunu ifade ediyor. Derneğin resmi internet sitesi de bunu doğruluyor. Türkiye Gençlik Birliği'nin resmi internet sitesindeki ifade aynen şöyle.

"19 Mayıs 2006 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde toplanan Türkiye Gençlik Kurultayı'nda, vatansever, Atatürkçü gençlik hareketlerini kitleselleştirecek merkezi bir örgütün; Türkiye Gençlik Birliği'nin kurulması kararı alındı. BURADAN ALDIM. Bir de BU var efendim...

"Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış..." deseler de bunlar gece gündüz çalışıyorlarmış.

Darbe yaptırmak için çıldırıyorlarmış...

Halk : "Vallahi Gerçek Darbe olsa inanmayacağız artık!" deme noktasına gelmiş.

Oysa bu ülkede, 12 Eylül 1980'de, Gerçekten Darbe yapılmış...

Pek çok karanlık olay, cinayetler o dönemde yaşanmış... Ama nedense o dönemi sorgulamak kimsenin aklına düşmezmiş de herkesin, hayali darbelerin peşine düşmesi, istenirmiş.

İşte bütün düğüm burada gizliymiş...

Bu arada halk kendi derdine düşmüş. İşsizlik, yoksulluk bellerini bükmüş. Bakmışlar olacak gibi değil, hep birlikte seslerini yükseltmeye başlamışlar. Kurtarın bizi, sesleri her yerden duyulur olmuş. Pataküteşahlar "açıyorum" diyerek tüm kapıları kapatmış herkesin yüzüne...

"Açıl susam açıl!" demişler, ama içte ve dışta açılan kapı görülmemiş...

Aksine eskisinden de kötü, çıkmaz yola girilmiş.

O zaman?

"Acele etmeliz!
Bir Hayali Darbe daha ortaya atıp tüm sorunları unutturmalı, camileri bombalayacaklarmış, diyerek halkı din üzerinden kandırıp yanımıza çekmeli ve önce Anayasa değişikliğ, sonra da erken seçim yapmalıyız..." Dediklerine dair dedikodular, her tarafta yapılır olmuş.

Masal burada bitiyor. Gökten üç bomba, ay pardon, üç elma düşmüş...

20 Ocak 2010 Çarşamba

REFERANDUM (HALK OYLAMASI)


Türkçe sözlüğe göre:

Halk Oylaması; halkın türlü siyasi ve toplumsal sorunlar karşısında olumlu ya da olumsuz görüşünü belirlemek için başvurulan oylama, plebisit, referandum
.


Harika değil mi? Hem de demokrasinin bir yolu... Sorunlar aşılamayınca sandığı getirir korsunuz halkın önüne, sorarsınız:
Evet mi?
Hayır mı?

Halk kararını verir, tercihini yapar. Demokrasi rayına oturur, yolumuza devam ederiz.

Sayfamın sağ üst köşesinde bir anket düzenledim, pek fazla dikkat çekmedi, ama bu da blogcular için bir anlamda referandum olabilir değil mi? Sordum, "Milletvekili dokunulmazlığı (kürsü dışında) kalksın mı?" diye:
Evet mi?
Hayır mı?

Karar vermek kolay değil mi? Tek soru, iki seçenek...

Bir de blogerlere yönelik şöyle bir anket düzenlediğimi varsayalım mı?

ANKET:

* Bloglarda düşünce özgürlüğü olsun.
*Düşüncelerini özgürce yazan bazı bloglar kapatılsın.
*Yazarken dilimizi doğru kullanmaya özen gösterelim.
*Demokrasi kuralsızlık demektir, istediğimizi istediğimiz gibi yazalım.

Ne dersiniz?
EVET Mİ?
HAYIR MI?

Sevgili Arkadaşlarım bugün ülkemizin gündemine getirilen "Anayasa Değişikliği" için yapılacak Referandum da bu ankete benzeyecek diye endişe ediyorum. Merakımdan da soruyorum:

1) Referanduma sunulacak maddeler paket halinde, evet-hayır seçeneğiyle getirilecekse bu gerçek düşüncelerimizin ortaya çıkmasını sağlar mı? Beğendiğim maddelere evet derken, beğenmediğime de evet demiş sayılmanın neresi demokratik?

2) Seçimde yanlış karar verirsek, dört yıl sonra bir başkasına oy vererek yanlışımızı düzeltme şansımız var. Ancak ulusumuzun geleceğini düzenleyen "Anayasa"mızda bu şansı yakalamak o kadar kolay mı?

3) Yasaları anlamak, değerlendirmek, yorumlamak belli birikim ya da uzmanlık gerektirmiyor mu? Bugün delik deşik edilerek pek çok maddesi değiştirilen Anayasamız (Ben hayır demiştim.), 1982 yılında yapılan, baskılı referandumda % 99 EVET oyuyla kabul edilmişti. Şimdi aynı hatayı yinelemenin topluma ne kazandıracağını bilen var mı?


EK: Sabahattin Önkibar da bu konuda yazmış. Sevgili Günceran sayesinde okudum. TIK

19 Ocak 2010 Salı

HRANT DİNK


Hrant Dink'i Siyaset Meydanı'ndaki konuşmalarıyla tanımıştım. Öyle içten, öyle coşkulu, öyle haklı antatıyordu ki saygıyla dinliyordum onu. Saygı yanında sevgi de duymaya başlamıştım.

Öylesine insan, öylesine dost, öylesine bizdi ki... Hepimiz bu ulusun yurttaşıydık. Kimsenin kökeni umrumda değildi, hala da öyle...

Günümüzde kimileri kaşımayı, kışkırtmayı varlığının tek nedeni olarak görüyor. Böl ve yönet derdine düşmüş, ulusu felakete sürüklüyorlar. Kürt, Ermeni sözcükleri zayıf karnımız, buradan başarabilir miyiz hesaplarının sınırı yok!

Oysa insanlar "at" değil ki kökenine bakalım! İnsanlar "kedi" de değil, "köpek" de...

Herkes insan olduğu sürece saygındır. Ve bağlı olduğu ülkenin gelişmesine, ilerlemesine, insanca yaşamasına katkı sağlayan "yurttaş" olmanın bilinciyle yaşayan herkes saygıyı hak ediyordur.

Kökeni isterse saf kan olsun, eğer bir kişi ulusumuzun aleyhine çalışyorsa , kendi çıkarları için insan öldürüyorsa, bölücülük yapıyorsa, vatanı satıyorsa o bizden değildir. O bizim düşmanımızdır. Sırf kökenine bakarak saygın kişi diyebilir miyiz bu alçaklara?

Hrant Dink, saygın yurttaşlarımızdan biriydi. Ve bu bazılarının hiç işine gelmedi. Üç yıl önce öldürüldü. Göz göre göre öldürüldü!

Piyonlar yakalandı. Yanlışlıklar komedisi içinde(Kasıtlı mı desem?) şovlarla tutuklandı. Ama hep birileri tarafından kollanıp korunduğu, konuşmamaları için sus payları verildiği izlenimleri oluştu.

Bugünkü haberlerde tetikçinin, mahkum olarak bulunduğu hapishaneye "koruma görevlisi" olarak atanacağı vardı. Neymiş, KPS'den "85 puan" almışmış! O puanı nasıl aldığını siz merak etmediniz mi? Aldı mı, aldırıldı mı?

Polis Kolejleri sınavı neden iptal olmuştu, hatırlayın bakalım? Sorular, yanıtlar birilerinin önüne servis mi ediliyor? Pırıl pırıl gençler KPS cehenneminde kavrulurken hem de... Ulusumuzun altına dinamit koyanlar baştacı yapılıyor, bunun hesabını kim verecek?

Bugün 19 Ocak 2010... Hrant Dink'i üçüncü ölüm yılında anıyoruz. 24 Ocak'ta Uğur Mumcu'yu anacağız. Ve diğerlerini...

Son olur mu ki? Sanmıyorum. Amaçlarına ulaşıncaya kadar "her yol mübah" diyenler durmayacaktır. Suçlular, gerçek suçlular hesap vermediği sürece böyle gelmiş böyle gidecek...



Okumakta yarar var... TIK



18 Ocak 2010 Pazartesi

"DOKUNULMAZLIK MİMİ" NE KATILAN BLOGER DOSTLARININ DİKKATİNE


"sevgili aysema az önce sokak kedisi'nden şöyle bir yorum aldım ve hemen sana iletmek istedim ne dersin böyle bir şey yapılabilir mi acaba?

"Güzel Mim ve güzel yanıtlar, yorumlar, katılımlar.

Tüm yanıtlayanları takip etmek istiyorum fakat mim dağıldıkca bu çok zor olacak.

Her yeni mimlenen arkadaş yanıtlarını mim'i başlatan Sevgili Aysema'ya da göndermiş olsaydı ve Aysema da bizim gibi takip etmek isteyenler için tüm yazıları bir postta toplasaydı daha kolay olurdu diye düşündüm.

Hazır yeni başlamışken yapılamaz mı böyle bir düzenleme ? "

18 Ocak 2010 14:33


Sevgili Blog Dostları,

Yukarıya aynen kopyaladığın öneri Sevgili Beenmaya'dan bana geldi. Ona da Sevgili Sokak Kedisi'nden gelmiş. Sizlerle paylaşmak istedim.

Ben de bu mime katılan tüm dostlarımızın yazılarını okumak istiyorum. Şu ana kadar olanları da okudum. Yalnız bir yerden sonra takipte zorlanacağız.

Bu konudaki öneriye ne dersiniz? Ya da aklına başka çözüm gelen arkadaş varsa lütfen paylaşsın.

İsterseniz "Aysema'dan Blog Dostlarına Sobee" sayfasına not düşsün. Biz de blogunu ziyaret edelim.

Ne dersiniz?

Not: Mimlediğiniz arkadaşlara bu notu iletirseniz, takip etmemiz kolaylaşır.

Sevgilerimle...

ÇOCUK OLSAYDINIZ?


Biliyorsunuz çocuklar bize bakıyor...

Siz çocuk olsaydınız hangisine özenirdiniz?

1) Abdi İpekçi
Milliyet Gazetesi başyazarıydı. Birlikten, kardeşlikten, barıştan söz ediyordu yazılarında. 1 Şubat 1979'da öldürüldü.

2) Otuz yıl bu ülkeye hizmet etmiş prof. lar, savcılar, yargıçlar, öğretmenler,mühendisler, doktorlar, müdürler, memurlar, işçiler, emekçiler bugün nerede?

Banka kuyruklarında?


Ya da Abdi İpekçi Parkındaki banklarda gazetesini okuyup "Ne olacak bu memleketin hali?" ni düşünüyor. Bir de ödeyeceği faturalara yetiremediği maaşını...

Henüz emekli olamayanlar da İpekçi Parkından seslerini duyurmaya çalışıyor.


3) Mehmet Ali Ağca :

O şimdi TV'lerin gözbebeği ! Abdi İpekçi'yi öldürdü, Vatikan'da Papa'yı yaraladı. Otuz yıl cezasını çektikten sonra özgür. Teklifler yağıyor kendisine... Çoook ünlü... En lüks otellerde yeri ayrılmış. Çok da zengin olacak anlaşılan...


"Bilmek ve bilmemek nedir?
Öğrenimin amacı ne olmalıdır?
Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir?
İyiye özenmeyle açgözlülük
Krala bağlılıkla kölelik
Özgür yaşamakla keyfine göre yaşamak
Arasındaki fark nedir?

Ölümden
Acıdan
ve
Ayıptan
Ne zaman korkulmaz?"

17 Ocak 2010 Pazar

EKMEK-BARIŞ-ÖZGÜRLÜK İÇİN DEMOKRASİ VE HAKLAR MİTİNGİ




Tekel işçilerinin 33 gündür süren eylemi devam ediyor. Son üç gündür oturma eylemi yapıyorlar. Üç gündür gece gündüz Ankara'nın soğuğunda, battaniyelere sarılıp oturuyorlar.

Televizyonlar, sus pus diyeceğimiz kadar, azıcık ya gösteriyor ya göstermiyor. Taleplerine yanıt alamazlarsa salı günü başlamak üzere 10bin işçi açlık grevine başlayacakmış.

Yarın Türk İşin öncülüğünde, Tekel işçilerine destek amacıyla, Ankara'da miting yapılacakmış. EKMEK-BARIŞ-ÖZGÜRLÜK İÇİN DEMOKRASİ VE HAKLAR MİTİNGİ düzenlenmiş.

Yarınki mitingin çok görkemli olacağına inanıyorum.

Nereden mi biliyorum?

Bu akşam dostlarımıza yemeğe davetliydik. Gece dönüşte, ben bunun işaretlerini gördüm. İnanın gördüm.

Zonguldak'ın tüm otobüs şirketlerinin otobüsleri dolmuş durağının yakınında dizi dizi sıralanmıştı. Kaç tane olduğunu sayamadım. Ama binlerce kişi otobüslere biniyordu. Kalabalık, çok kalabalıktı. Ve oldukça da coşkulu...

Her ilden bu kadar otobüs geleceğini düşünürsek mitingin ses getireceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabi engellemezlerse...

Bakalım Futbol İhalesini Canlı veren TV kanalları EKMEK-BARIŞ-ÖZGÜRLÜK isteyen emekçilere duyarsız kalabilecek mi?

Bekleyip göreceğiz...


15 Ocak 2010 Cuma

AYSEMA'DAN BLOG DOSTLARINA SOBEE

Her seçim bir vazgeçiştir.
Okuyan, yazan, düşünen , sorgulayan, yorumlayan insanlarsınız biliyorum. Sizlerin düşünceleri çok önemli. Artık blog okuyucuları her geçen gün artıyor. Bloglar daha çok ciddiye alınıyor, biliyorsunuz.

Dolayısıyla sizlerin düşüncesi çok önemli. Bu nedenle bir mim (sobe) başlatmaya karar verdim. Bu benim ikinci mim başlatışım. Birincisi, bizi çocukluğumuza taşıyan noktalı mimdi.

Yeni mimin de kuralları var:

* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ('Ortaya bıraktım, isteyen alsın.' demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Yapacağımız, aşağıdaki sorulara düşüncelerimizi yazmak Şimdiden tüm katılımcılara teşekkür ederim. Ülkemizin aydınlık bir geleceğe ulaşması için hepimizin çorbada tuzumuz olsun değil mi?

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)

6) Mimlediğimiz bloglar ve linkleri...


Eveet şimdi ilk olarak ben yanıtlıyorum bu mimi...

1) Kürsü dokunulmazlığı korunmalıdır. Bunun dışındaki konularda herkese dokunulabilmelidir. Kimsenin suç işleme özgürlüğü olamaz. Bu nedenle dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır. Temiz toplumu temiz milletvekilleriyle sağlayabiliriz değil mi?

2) Seçim barajı kaldırılmalıdır. En azından % 5 olmalıdır. Her düşüncenin temsilcileri meclise girmelidir. % 10 barajında verdiğimiz oylar, tamamen karşısında olduğumuz partiye gidiyor, bu adil değil. Diyelim ki bir parti seçim sonucunda % 9.99 oy aldı. On barajını geçemediği için o oylar diğer partiye gidiyor ve daha çok milletvekili çıkarmasını sağlıyor. Temsilde adalet sağlanmalıdır.

3) Adayların belirlenmesinde lider sultasına son verilmeli, adaylar önseçim yöntemiyle belirlenmelidir. Parti yönetimlerine, ülke çıkarlarını kişisel çıkarlarına feda etmeyecek kişiler seçilmelidir.

4)Yargı kesinlikle bağımsız olmalıdır. Adalet Bakanlığı yargıdan elini çekmelidir. Bir ülkede yargıya güven sarsılırsa düzen bozulur. Yasa dışı güçler yargının yerini alır. Yargı hem bağımsız olmalıdır, hem de adaletin gecikmemesi için her türlü önlem alınmalıdır. Unutmayalım ki geciken adalet adalet değildir.

5)Yazılı ve görsel basın hakkındaki düşünceleriniz? Gazete okumamak, televizyon izlememek çözüm mü? Benim beşinci sorum bu.

Neden derseniz, özellikle televizyonları çok önemsiyorum ben. Okuyan sayısının az olduğunu bildiğimiz bir toplumda televizyonlar çok daha fazla önem kazanıyor. Artık en ücra köylere kadar uzanıyor. Medya savaşları boşuna değil. Halkı yönlendirmenin en etkili yöntemi bu? Bir insanı, bir kitleyi, bir partiyi vezir de rezil de edecek sihirli bir güç...

Bakıyorum ben; öfkeleniyorum, sinirleniyorum, şaşırıyorum... Hem ekranın
karşısında olduğum için kendime kızıyorum zaman zaman hem de ekranın arkasındakiler adına utanç duyuyorum. Ama televizyondan hepten vazgeçemiyorum. Çünkü televizyonlara bakarken, gazeteleri okurken ülkeme de bakıyorum aynı zamanda. Ülkeden vazgeçemeyeceğime göre televizyonlardan da vazgeçmiyorum.

Televizyonlar iyi kullanılsa sayısız yarar sağlardı ulusumuza, buna inanıyorum. Nitelikli programlar ve tarafsız bir yayın toplumun kalitesini de yükseltirdi. Ama ne yazık ki...


6) Gelelim sobee diyeceğim kişilere: Çınar, Beenmaya ve Özgür Manav

14 Ocak 2010 Perşembe

HANGİMİZ GÜÇLÜYÜZ?




Doğa mı İnsan mı?

Doğa kendi düzenini sürdürüyor. İnsanoğlu çoğu kez çaresiz kalıyor...

Depremlerle sarsılıyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor! Haiti'deki deprem nedense bizde pek dikkat çekmedi.

Televizyona bakıyorum şu anda. Sabahtan beri canlı yayn yapıyorlar. Bir ihale yapılıyor. Futbolda Yayın İhalesi bu... Milyon dolarlar konuşuluyor. Karlı bir pazar, aynı zamanda toplumu uyutmanın da etkili bir aracı değil mi?

Aynı pazarlığı emekleriyle çalışanlar için de yapsalar ne güzel olurdu! Düşünsenize canlı yayında pazarlık. Paranın nasıl da pula dönüştüğünü görürdük hep birlikte!

Futbola gösterdiğimiz ilginin kaçta kaçını depremlere ayırıyoruz? Haiti depremi medyada pek yer bulamadı. Gündemimiz, çoğuda yapay olarak yaratılan gündemimiz, çok dolu. Oysa ne ocaklar söndü, ne çok acılar yaşandı değil mi? Çabuk unutuyoruz.

Unutmak hem iyi hem kötü... Acılara tutunarak yaşanmıyor ki! İçimize gömüp kaldığımız yerden sürdürüyoruz yaşamı. İyi olan yanı belki de budur. Ya kötü yanı? Hiç mi hiç önlem almıyoruz.

Evet, doğa bizden güçlü. Ancak o bunu bilmiyor, insan olarak bizler bunun farkındayız. O zaman felaket gelmeden zararı azaltmak için bir şeyler yapmak gerekmez mi?

Felaket, geliyorum der mi demez mi?

Der, görmesini gören gözler bunu anlar. İstisnalar olsa da çoğu kez felaket geliyorum diye bas bas bağırır. Duyan kulak, gören göz lazım...

Denizci değilim. Denizcilere bakarsanız esinti, fırtınadan çok önceleri ya da çok sonraları esen hafif mi hafif bir rüzgar... Hani hava ha duruldu ha durulacakken esen... Hani biraz sonra rüzgar, fırtına gökyüzünden bastıracak da onun haberciliğini yapmak için inceden inceye esen...

Denizci değilim dedim değil mi?. Gerçi bir zamanlar küçük kızım denizde yelkencilik yaptı. Dalgıçlık da yaptı. Daldı denizlerin dibine de yüreğimi ağzıma getirdi. Rahmetli kayınpederim, her ne kadar yüzmeyi bilmese de kaptanlık yaptı yük gemilerinde. Hayatımda bir kez balığa çıktım. Yaz tatillerinde de tekne turlarına katıldım birkaç kez. Denizle ilgim ,yüzme dışında bu kadarcık.

Ben denizci değilim. Yeryüzünün tüm sularında açmayı bildiğim tek yelken, yüreğimin yelkenleri...

Yüreğimin yelkenleri doğanın sesinden anlamasa da toplumun sesinden biraz anlıyor. Toplumdaki esintilerin nelere gebe olduğunu hissediyor. Bunlar kopacak fırtınaların habercisi mi endielerini paylaşmak istiyor. Bunun pek çok kişinin hoşuna gitmediğini bile bile yapıyor, ama neden?

Doğa mı daha güçlüdür, insan mı? Bence insan... Çünkü doğa güçlü olduğunu bilmiyor. Oysa insan aklı bunun bilincinde...

O zaman çaresiz değilsiniz. Çare sizsiniz...


12 Ocak 2010 Salı

ÖLÇÜYÜ KAÇIRMAK




Türkiye'nin içinde bulunduğu genel duruma baktığımızda her konuda bir ölçüsüzlüğe tanık oluyoruz. Oysa ölçmek, tartmak önemli. Manavdan aldığımız meyvede aradığımız ölçüyü neden toplumsal yaşamımızda aramayalım ki? Tartım, doğruluğu, eşitliği, adaleti sağlamıyor mu?

Bu gerçeği unutan, önemsemeyen toplumlarda bütün değerler arapsaçına dönmez mi? Toplumumuza baktığımızda pusulasız kalmış gemi gibi dalgalarla boğuştuğumuzu görüyoruz. Şaşkınlığımız, endişelerimiz, öfkemiz, sabırsızlığımız, korkularımız hep bu yüzden...

Ölçü adaleti sağlar. İnsanlar yaşadığı haksızlıklarda çözümü adalette arar değil mi?

Ama bugün baktığımızda ne görüyoruz? Adalet terazisini elinde tutan yargıçlarımız haksızlığa uğruyor, bas bas bağırıyorlar. Bu sese kulak vermek zorundayız. Hukuk herkese gerekli. Yargı bozulursa her şey bozulur...

"Ateş bacayı sardı!"

Kim söyledi bunu ? Yargıtay Başkanı...

Otuz dört üyesi eksik olduğu için çalıştırılmııyor. Oysa bugüne kadar atamaların yapılması gerekiyordu, yasa gereği... Adalet dağıtımı aksıyor bu yüzden.

Neden atanamıyor? Adalet Bakanımız kendilerinden yana taraflı olacak yargı mensubu arıyor!

Yasaya rağmen gecikmesinin sevindirici bir yanı da var. Demek ki otuz dört taraflı yargıç bulmakta güçlük yaşıyorlar. Dileğim tüm yargıçlarımızın tarafsız olması...

Yargı mensuplarını gizli gizli dinlemenin bir hikmeti de bu olsa gerek. Yargıtay Başkanı "Yangın var, ateş bacayı sardı!" diye feryat ediyor.






Yangını söndürmekle görevci itfaiyecilerimiz "Yangına körükle gitmek zorunda kaldık!" diyerek sorunlarına çözüm bulmak için destek arıyor... Yangın çıktığı zaman aklımıza gelen itfayeciler haklı eylemlerinde yalnız, çaresiz bırakılıyor.





Ülkede yangın feryatları olurken garip bir şekilde Tekel İşçileri havuza atılıyor! Eee itfayiceler yangına körükle giderse hükümet ne yapsın? Polisine tazyikli su sıktırıyor, yetmezse havuza atıyor. Hava soğukmuş, varsın olsun! Yan gelip yatmaktan uyuşmuşlardı, biraz canlansınlar!

Gerçekten de haklarını almak, emek mücadelesi vermek için daha gür sesle bağırıyorlar. İnsan yürekler duyuyor da ölçüsüz hesapsız davrananlar duymuyor...



Askerlik için de aynı şeyi söylemişti ya... "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir!" Gerçi pek çok askerimiz albayraklar içinde yangelip yatmıştır, ama yetmemiştir... Daha çok olmalı, gerekirse kendini vurmalı, olmazsa sahte belgelerle onları canlandırmalı...




Kürt açılımı, yok yok barış açılımı , yok yok demokratik açılım, yok yok her ne derseniz diyin adına ölçünün fena halde kaçırılmasının getirdiği sancılarla kıvranıyoruz...




Dağa çıkmış, terör örgütü üyesi olduğunu bangır bangır söyleyenler davul zurnayla karşılanıyor, mahkeme ayaklarına götürülüp birkaç saat içinde , tüm deliller tolanıyor, inceleniyor, ak pak olarak toplumun bağrına bırakılıyor önce...

Ya sonra? Toplumun seçtiği kişiler ellerine kelepçe de vurularak içeri tıkılıyor!

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, demezler mi insana...

Niyet belli aslında... Açılım dedikleri bir parmak balı Kürt yurttaşlarımızın ağzına sürüp oylarını alacaklardı. Baktılar pabuç pahalı, kerhen kendilerine verilen oylar da uçacak, açılmadan kapatım durumuna geçiverdiler...

Ya ergenekon davasında yaşananlar? Terör örgütü üyesi olduğunu söyleyenlere kurulan jet mahkemenin aksine kaplumbağa yürüyüşünden de ağır işliyor. Hem de tüm insan hakları yok sayılarak ... Suçumuz ne, onu söyleyin feryatları duyuluyor. Suçları AKP ve Fethullah Gülen örgütüne darbe yapmayı düşündükleri şeklinde yansıyor gazetelere... Deliller toplanıyor hala, aylar geçti, yıllar da geçecek gibi görünüyor. Cumhuriyet mitinglerinde "Ne şeriat ne darbe, tam bağımsız Türkiye" diye bağırmıştı bu kişiler... Laik, demokratik,çağdaş hukuk düzeni istemişlerdi. Yoksa bunlar da mı suçtu?


Oysa 12 Eylül'de gerçekten darbe yapanlar köşkte ağırlanıyor. "Asmayalım da besleyelim mi?" diyerek 17 yaşındaki bir çocuğu bunlar asmamış mıydı? Binlerce kişiye işkenceler yapılmamış mıydı? "Copa gerek yok, taş gibi gençlerimiz var!" edepsiz söylemlerle her türlü eziyet yapılmamış mıydı? Yoksa sizin de mi "Bizim çocukları" 12 Eylülcüler?


Ordumuza "Asimetrik Savaş" uzun süredir devam ediyor. Atabeyler, Danıştay saldırıları, Şemdinli tezgahları tutmadı. Biri çıktı "Bayramdan sonra ne danıştay ne de ben kalırım!" dedi. Biraz "Rabbime sordum!" diyen meşhur yengemizin sözünü hatırlattı bu durum. Bayramdan sonra dediği oluverdi. Suikast yapılacakmışmış, ardından kozmik odaya girildi. Ne var o odada? İç savaş çıkarsa ya da ülke işgal edilirse yapılacak işlerin planlaması... Gizli mi gizli, var olma mücadelemizin seferberlik belgeleri! Bu bilgiler sızar mı? Daha öncekiler sızmıştı, bunların garantisi var mı ?

Ölçüsüz yapılan zamları saymaya gerek yok... Zamlar halkı daha da yoksullaştırırken kimilerini zenginleştiriyormuş, işsizler ordusuna her gün yeni elemanlar katılıyormuş, kimin umurunda...

Edirne'de, Manisa Selendi'de, yurdun başka başka köşelerinde yaşananlar hangi ölçüye sığıyor?

Ya dış ilişkilerimizdeki rezaletler? İsrail Büyükelçimizin düşürüldüğü durumu nasıl hazmedeceğiz?

Orada Türkiye Cumhuriyeti aşağılanmıştır, çok üzgünüm. Ancak Almanya'da, tüm dünyanın gözü önünde, Deniz Feneri ya da türban nedeniyle, başbakanın Büyükelçimiz İrtemçelik'i azarladığı o olaydan sonra mı bu cesareti gösterebildiler diye de düşünmeden edemiyorum. Son ABD Büyükelçimizin istifa ettiği olayı da unutmadık değil mi? Şu "delikten süpürmeyin" sözünün yenilir yutulur tarafı var mıydı?

Askerlerimizin başına çuval geçirilmesini ... Yazarken bile tüylerim diken diken oluyor inanın.

Ölçünün topuzu kaçtı. Ancak o topuzu millet kimin poposuna vuracağını artık biliyor. Sandıkta bunun hesabını görecek. Tüm kışkırtmalara karşın darbe marbe olmayacak. Bu halk yumuşak durur normal zamanda. Ancak unutulmasın ki "Yumuşak atın tekmesi sert olur."

Seçim yasalarını düzeltin. Barajı indirin, getirin sandığı önüne, seçimi halk yapsın...

Kendine güvenen yapar. Güvenmeyen seçim sözcüğünü kullananları "vatan haini" diye niteler, gerçek hainleri görmezliğe gelerek... Ama korkunun ecele faydası yok... Şapka düştü kel göründü! Bavulları toplasınlar...


En baştaki fotoğrafı sevgili Roman yurttaşlarımıza uygulanan ölçüsüzlüğü vurgulamak için seçtim.



Ek: "Ata'ya Mektup" lütfen okuyunuz.








DOKUNMAK DOKUNULMAK DOKUNDURMAK



Bir fıkra:


PAPAZ, iki metre ilerisinde Zangoç’a sormuş:

"Gizli gizli sen mi içiyorsun kutsal şarabı?"

Zangoç’ta derin bir sessizlik. İyice köpürmüş Papaz:

"Sana soruyorum be adam! Duymuyor musun?’"

"Hayır. Buradan hiçbir şey duyulmuyor efendim!"

"Olacak şey mi! İki adım öteden beni duymuyorsun?"

Zangoç bıyık altından gülmüş:

"İsterseniz yer değiştirelim, anlarsınız…"

Yer değiştirmişler. Bu kez Zangoç seslenmiş:

"Kilise için toplanan yardımları kim iç ediyor?’

Papaz kendi kendine söylenmiş:

"Hakikaten yahu! Buradan hiç bir şey duyulmuyor."


Gün gelecek,

Devran dönecek...



Not. Gülen Sansüründe Yeni Perde

Kürşat Bumin yazmış (Yeni Şafak)

8 Ocak 2010 Cuma

OHH BE RAHATLADIM



ŞOK ŞOK ŞOK...

Kızım benimle röportaj yaptı. Gerçekler ortaya çıktı. Çok rahatladım. O röportaj ANNELERİN DÜNYASI'nda...

Kızım kim mi?


6 Ocak 2010 Çarşamba

SİZİN ANNENİZ GÜZEL Mİ?



Tekstil işçiliği ağır işlerden sayılmış. Yasaya göre ağır işlerde çalışan kadınlara her ay beş(5) gün izin verilmesi gerekiyormuş.Gerekçeleri: Kadınların adet sancıları! Ne güzel, ne insancıl değil mi?

Değil, hiç değil! Görünüşte güzel, ama bir tuzak bu...

Şimdi çoğunlukla tekstilde kadın işçi çalıştıran patronlar: "Bu durumda kadın işçi çalıştırmayız, artık!" diyorlar. Ne yapacaklar peki? Kadınları işten çıkaracaklar!

Aslında tekstilde kadınlar bu haklarının farkında bile değil. Her ay beş gün izin kullanan da yok zaten. Adet sancısı bahane, kadınları eve kapatma işi şahane...

Değil adet sancısı, hamilelik izni, süt izni bile patronların gözünde suç unsuru! Bu durumdaki kadınları işten yıldırmak için ellerinden gelenleri yapanların sayısı hiç de az değil ne yazık ki...

Son zamanlarda kadın üzerinden siyaset yapanların özlemi yavaş yavaş gerçekleştirilmeye çalışılıyor gibi geliyor bana! Türbanla yapamadıklarını şimdi kadınlık özelliklerini bahane ederek yapmaya çalışıyorlar...

Kadın dediğin hanım hanımcık olmalı. Evinde oturup çocuklarına bakmalı, eşinin emirlerine boyun eğmeli. Gerekirse ikinci, üçüncü eşlerle kardeş kardeş yaşamalı. Erkek ne yaparsa hoş görmeli. Onu mutlu etmek için kişiliğini yok saymalı...

Neymiş o? Çalışacakmış, ekonomik özgürlüğü olacakmış, çocuklarının geleceği konusunda söz sahibi olacakmış, yanlışlıkları görüp dile getirecekmiş, ülkesinin gelişimine katkı sağlayıp söz sahibi olacakmış! Mış mış da mış mış... Geçin efendim geçin bunları! Kadınlar kırsınlar kıçlarını evlerinde otursunlar! Karınlarının doyduğuna şükretsinler değil mi efendim.

Erkekler işsiz gezerken bu kadınları çalıştırmanın anlamı ne?! Biz önümüzü görür, önümüzü düşünürüz!

Hem fazla dırdır ederlerse bunun dörde kadar yolu var? Gider yenisini alırsın. Peygamber Efendimiz dörde kadar izin vermiş. Gerçi kendisi on birle yetinmiş, o günkü koşullar bunu gerektirmiş de ondan. Kendi kızını tek eş olması koşuluyla evlendirmiş, ama o başka konu şimdi...

Duydunuz mu haberi:

(Darısı başımıza diyerek okuyun lütfen. Az kaldı belki bizde de...)

İran'da önerge olarak sunulan ve evli erkeklerin ikinci bir eşle evlenebilmesinin önünü açan yasa tasarısı Meclis'ten geçti. Yeni yasaya göre evli bir erkek, karısının rızası olmasa bile ikinci bir kadınla evlenebilecek.(Haber 7 Com.)

5 Ocak 2010 Salı

UMUT'TA BULUŞTUK



Bu yıl yeni yılla birlikte Yağmur'umuzun da birinci yaşını kutladık.
İyi ki doğdun, iyi ki girdin dünyamıza Sevgili Yağmur'um... Seni çok seviyorum, bunu sen de biliyorsun artık, anlıyorsun değil mi?

Pazar gecesi yol boyu süren yağmurun eşliğinde döndük İstanbul'dan. Sabah yorgun, ama huzur içinde uyandım. Dışarda zaman zaman şiddetini arttıran kar yağıyordu, iyi ki akşamdan yola çıkmışız diye düşünerek uzun zamandır ihmal ettiğim arkadaşlarımı aramaya karar verdim. İyi ki aramışım. "Geldin mi, bugün arkadaşlarla buluşuyoruz!" dedi telefondaki ses... Nerede, soruma aldığım yanıt, heyecanlandırdı beni. "Karadenizin yöresel yemeklerini yapan yeni bir yer açılmış Balıkçı pazarının üst katında, orada." "Adı ne?" dedim. "Adı Umut'muş!" dedi arkadaşım.

Adı Umut, ne güzel!

Açılmayan valiz, evdeki işler, dışardaki kar hepsi hepsi bir anda önemini yitirdi; Umut'ta buluşmak sardı sarmaladı beni. Hazırlanıp çıktım evden. Koşa koşa yeni yılın ilk buluşmasına Umut'a gittim. Ben dün arkadaşlarımla Umut'ta buluştum.

Hepimiz hepimiz umutta buluşalım. Umutlarımızı birleştirelim. Karanlıkların üzerine umut çiçekleri serpelim. Yeşersinler, çoğalsınlar bizi aydınlık yarınlara taşısınlar...

2010 Umutlarımızın gerçekleştiği yıl olsun...