31 Mart 2010 Çarşamba

YEMEK BAHANE DOSTLUK ŞAHANE


















Uzun zamandır git geller içinde dostları, dost sohbetlerini ihmal etmiştik. Özlemişiz bir masa etrafında toplanmayı...

Şu sıralar bu eksikliğimizi gidermeye çalışıyoruz. İki günümüzü farklı dostlarımıza ayırdık. Ben de hızlıca çektim yaptıklarımın bir kısmını, sohbetler bize kalsın; fotoğrafları paylaşayım dedim...


30 Mart 2010 Salı

"BLOGLARDAN SEÇMELER" KİTABI ve SEVGİLİ HAYKIRIŞ


Arif Damar'ın sevdiğim bir şiiri var. Adı "Büyük Hüner". Sevgili Haykırış'ın hazırladığı "Bloglardan Seçmeler" kitapcığını gördüğüm zaman aklıma düştü yeniden bu şiir...

İnsanları sevmek kolay değil,
bir hürriyet bu
çetindir memleketimde.

Bu dünyada yaşadığın şu kadar yıl,
gerçekten, güzellikten, yiğitlikten
payına düşeni alabilmişsen,
vermişsen payına düşeni,
gerçek için, güzellik için,
gücüne karşı konmaz
korkusuz direnirsin.

Bilirsin,
bir kere korku düşerse adamın içine,
bir kere koparsa sevdiklerinden,
mümkünü yok
gitti gider.
Söner gözlerinde güzelim ışık
kararır, çirkinleşir yüzü
önceleri utanır belki
sonra vızgelir
umurunda olmaz dünya.

İnsanları sevmek büyük hüner
insanlarla beraber.


Sevgili Blog Dostları, Sevgili Arkadaşlarım,
İşte bu büyük hüneri HAYKIRIŞ kendi Blogunda yaptığı, her türlü övgüyü hak eden, bir çalışmayla bizlere sunuyor. Bu çalışmanın içine katılması gereken pek çok değerli blog var kuşkusuz. Ancak Sevgili Haykırış bu güç işte bir adım atmış. Belki yeni çalışmalara kaynaklık edecek bir ilki başlatmış.

Kendisine çok teşekkür ediyorum. Hem bu güzel çalışmasının içinde benim amatör bloguma da yer verdiği için, hem de (daha önemlisi);

"gerçekten, güzellikten,yiğitlikten payına düşeni aldığı için; payına düşeni verdiği için" sonsuz teşekkürlerimle kutluyorum onu...

Bu arada, siz tüm blog arkadaşlarıma da yaşamıma renk kattığınız, ışık olup bilmediğim konularda beni aydınlattığınız, içten dostluğunuzla mutluluk eklediğiniz için sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.

İyi ki varsınız, iyi ki burada olma şansını yakaladım.

29 Mart 2010 Pazartesi

AV AV DA AV AV



Fındık içi işlerim
Al yanaktan dişlerim
Eğer benim olursan
Saçların gümüşlerim
(mani)

Demagoji, "Halk Avcılığı" demektir. Yani gerçekleri halkın gözünden kaçırmak için, asıl konuyu anlatıp halkı aydınlatmak isteyenleri halkın gözünden düşürüp laf kalabalığı içinde halkı aldatmanın bir yoludur.

Çok da etkili bir yoldur. Hele yandaş medyayı oluşturup onlara bir de tüm medyayı temsil ediyormuş gibi birlik de kurdurmuşsanız tadından yenilmez...

Artık kim tutar sizi, koş koşabilirsen!

Kanal kanal, meydan meydan dolaşıp: "Av av da av av!"

Taşlar bağlanmış, meydan onlara kalmış bir kere: "Av av da av av!"

Neymiş? Halka soracaklarmış! Neyi? Anayasa Değişikliğini...

Kardeşim değil halk; yıllarını hukuka vermiş nice değerli hukukçu bile bu yapılan değişiklerdeki cinliği anlamakta zorlanıyor. Halk nasıl anlasın?

O zaman okullara ne gerek var? Her alanda uzman yetiştirmek için bu kadar emek niye harcıyoruz ki? Kapatalım okulları! Her konuyu halka soralım, olsun bitsin.

Vekillere de gerek yok, aslı dururken! Bu halk 550 milletvekilini besleyecek kadar zengin mi? Parmak kaldırıp indirip köşeyi dönüyor çoğu? Kendilerini düşündükleri kadar halkı da düşünselerdi bu durumda olur muyduk?

Halk ne bilsin? Partileri destekleyenlerin eğitim düzeylerine bakarsanız sorunun korkunçluğunu anlarsınız. Ne kadar eğitimsiz insan varsa o kadar "av" var demektir. Avlanacak kişi sayısının çokluğu avcıların iştahını kabartıyor. Onun için de avlayıp malı götürmeye çalışıyorlar. Av av da av av, bu sıralar en çok duyduğumuz sesler olacak. Malum seçim yaklaşıyor.

Daha önce nefesini kestikleri, soluksuz bırakacak kadar kemer sıktırdıkları; işsiz, aşsız bıraktıkları halkı öpüp okşama zamanı!
Bu halka güvenmiyor musunuz, diyenler; bu halkın 12 Eylül Anayasa'sını % 92 'yle referandumda kabul ettiğini görmezden geliyorlar? Hangi halka güveniyorsunuz?

Bugün övgüler dizdiğiniz halk, aklı başında kişilerin tüm uyarılarına karşın, değiştirmek istediğiniz Anayasa'yı %92'yle kabul etmemiş miydi? Demek ki halk uzmanlık isteyen konularda yanılabiliyormuş değil mi?

Tüm bunları bilmezler mi? Bilmez olurlar mı? Biliyorlar da işlerine gelmiyor. Kendilerini kurtarmanın derdinde halka methiyeler diziyorlar. Çünkü karşısındakileri insan olarak görmüyorlar. Onlar acıktıklarında anımsanacak "av"lar sadece...

Onlar daha çok av av da av av diyecekler nasılsa. Ben sözü Karacaoğlan'a bırakıp aradan çekiliyorum.

"Dinleyin ağalar, hata işledim.
Hayrı bıraktım da şerre başladım.
Öpem derken, al yanaktan dişledim.
Kurt yiyip de çürüyesi dişinen..."


KİMSE AV DA OLMASIN, AVCI DA! İNSAN OLSUN YETER...


28 Mart 2010 Pazar

BAŞARDIM MUTLUYUM


















Çektiğim fotoğrafları, ilk kez bilgisayarıma KENDİM yükleyebildim. Yaşasın!

Benim için çok önemli bir aşamaydı bu... Her zaman çocuklar yanımızda olmuyor değil mi? Zor değilmiş. Başardım, mutluyum.

Sizlerle de paylaşmak istedim. İyi pazarlar...

27 Mart 2010 Cumartesi

"DERSİMİZ ATATÜRK" Ü İZLEDİM



Hemen söylemeliyim, çok beğendim. Tüm çocuklarımızın izlemesinde yarar var.

Eleştirilecek yanları yok mu? Bence Halit Ergenç' e yapılan makyaj olmamış. Çok az makyajla çok daha iyisini yapabilirlerdi. Kendi görünümüyle çıksa da olurdu... Ama bu o kadar önemli değil.

Önemli olan çocuklarımıza Atatürk'ün yaptıklarını doğru bir şekilde anlatmaktır. Bu başarılı bir şekilde yerine getirilmiş.

Öyküyü Anlatan Çetin Tekindor ve onu dinleyen çocuklar oldukça başarılıydı. Tarihi sahnelerin belgelerlerle desteklenmesi yerindeydi. Canlandırmalar etkiliydi. Müzikler etkileyiciydi. Tüm oyuncular başarılıydı.

Yıldız Kenter, Macide Tanır, Müjdat Gezen, Muazzez İlmiye Çığ, Turgut Özakman, Uğur Dündar, Fahrettin Karaca sözleri ve görüntüleriyle filmi günümüze taşımışlar. Ne eksik ne fazla, tam kararında bir katkı sağlamışlar.

Tüm film boyunca süs yok, abartı yok, her şey dozunda ve gerçeklere uygun işlenmişti...

O zaman haydi çocuklar:

"Arş arş arş ileri!"

Dersimiz Atatürk'e...


Not: Bu arada "Dünya Tiyatrolar Günü" kutlu olsun. Biliyorsunuz bugün sahneler herkese kapılarını açıyor. Yer bulabilirsem ben gideceğim. Sevgilerimle...

ÖPESİM GELDİ


Dün 23 yıl görev yaptığım eski okuluma gittim.

Her gün neredeyse koşarak çıktığım; bahçenin büyük bölümünü kaplayan, birli, bir buçuklu merdivenler düzeltilmiş, normal merdiven olarak yeniden yapılmış. Demek ki gitmeyeli çok zaman geçmiş.

Eskiden çok kızdığım bu merdivenleri bile özlediğimi fark ettim birden. Oysa derse yetişme telaşındaki bir insan için ne kadar da yorucu olurdu o merdivenler!

Acelem yoktu, ağır ağır, dura dinlene, sağa sola baka baka, her köşesini inceleye inceleye çıktım merdivenleri... Elektronik Bölümünün yakınına geldiğimde:

"Aaaa, öğretmenim hoşgeldiniz!" diyen sevimli bir sesle kendime geldim.

Şaşırmıştım. Kaç yıl geçmişti buradan ayrılalı? Sonra Anadolu Lisesinde çalışmıştım altı, altı buçuk yıl kadar. Bu ses öğrencim olamazdı, derken dersanede çalıştığım yıllar geldi aklıma. Evet dershaneden öğrencimdi beni sevgiyle karşılayan. Yanında da arkadaşları...

Hepsini öpesim geldi inanın, sarılıp sarılıp öpesim geldi. Nasıl da özlemişim! Okulu, öğrencileri...

Sonra ana binanın kapısından içeri girdim. Eskiden öğretmenler odası olan, daha sonraları muhasebeye çevrilen odanın kapısını açtım. Dört kişiden bayan olan ikisi yerlerinden fırlayıp sarılıverdiler boynuma. Diğer ikisini tanımıyordum. Tekrar tekrar kucaklaştık, aralıksız sorular, yanıtlarla süren soluksuz söyleştik. Sonra geliş nedenimi açıkladım:

"Şu KEY alacaklarımız ne alemde? Son listede de adım çıkmadı? Acaba yapılmadı mı?"

Bizleri gülümseyerek dinleyen genç arkadaş önündeki bilgisayardan başını kaldırarak:

"Adınız soy adınız şu değil mi öğretmenim? Ben hazırladım, çok iyi anımsıyorum, ama yine de bir kez daha bakalım." dedi.

Adımı duymuş, soyadımı da bulmuştu hemen...

Evet, tüm işlemler yapılıp gönderilmiş. Ancak yüz küsür eğitim emekçisinden birkaçı dışında kimsenin listelerde adı yokmuş! Yani yıllarca devletin : "Sizi konut sahibi yapacağım!" diyerek isteğimiz dışında bizden kestiği paralarımızı alamayacaktık, bu durumda...

Meğer genç arkadaş ne dertliymiş! Herkes, ona kuşkuyla bakar olmuş, hazırlamadın mı yoksa, diyen diyene... En çok da kulakları çınlasın, Sevgili Necdet Beyin telefonuna güldüm. Arkadaş uzak bir kente okul müdürü olarak gitmişti. Telefon ediyormuş: "Aman haaa, bir kez daha bakın! Necdet'in 'c' sini 'j' diye yazmış olmayasınız!"

Devletin kusuru yüzünden insanlar birbirine kuşku duyar olmuş. Bankacı arkadaşlar söylesin, bu nasıl iştir? Banka kayıtları doğru tutulmaz mı? Banka kayıtları yok edildiğinden kişilerle kurumlarını birbirine düşürmenin anlamı ne? Yoksa vatandaşı oyalamanın bir yolu olarak mı uyduruluyor bütün bunlar? Milli Eğitim Bakanlığı kayıtlarına baksalar, kimin nerede nezaman ne kadar çalıştığını görecekler ama...

Bu sırada odaya öğretmen arkadaşlarım geldi gitti. Hem çok kızgınlar hem de gülüyorlar ağlanacak bu duruma. Tuhaf değil mi?

Ondan daha tuhafı da bazı kişilerin iki yıl önceki dağıtımda paralarını aldıkları halde, bu seferki listeden de para almışlar.

Şanslılar diyeceğim, ama bu yanlışlığı çok çabuk düzelteceğine inanıyorum. Fazla ödediklerini geri alırlar tez zamanda, hem de yüklü bir faizle! Devletimiz kendi alacağına gelince şahin kesiliyor bilirsiniz. Vatandaşa olan borcunu ise sürüm sürüm süründürdüğü halde çıkmaz ayın hangi günü vereceğini bile bilemiyorsunuz!

Neyse bu konuya bir sonraki yazımda yine değineceğim. Bugün gittiğim banka maceramı da yazarım o zaman...

Muhasebe odasından sonra Müdür Yardımcıları odasına gittim. Orada da çok büyük sevgiyle karşılandım.

Kantinde yine bir öğrencimle kucaklaştım. Yanındaki arkadaşlarına dönüp: "Bakın benim dershaneden öğretmenim!" Adımı soyadımı doğru bir şekilde söyledikten sonra: "Soyadı, şöyle değil, böööyyleee söylenecek!" diye de uyardı. Soyadım, hiç istemediğim bir başka sözcükle sık sık karıştırıldığı için yaptığım uyarıyı anımsadığını anlatmak istiyordu böylece...

Okulun çeşitli yerlerinde pek çok arkadaşla karşılaştık, inanın abartmıyorum, öyle büyük bir sevgiyle sarmalandım ki anlatamam. Biri: "Gel başla, ücretli olarak..." dedi, çok hoşuma gitti. Neredeyse, hadi sınıfa gideyim, diyeceğim.Okulda iki kadrolu Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni varmış, gerisi ücretli öğretmenmiş. Biz yedi kadrolu öğretmendik eskiden!

ODTÜ'de düzenlenen "robot yarışmasında" birincilik dahil çeşitli derecelere giren öğrenciler varmış, Tubitak tarafından ödüllendirilmişler, çok sevindim, kutladım öğretmen arkadaşlarımı...

Özlediğimi anlatırken : "Merdivenleri çıkarken gördüğüm her öğrenciyi, yakalayıp öpesim geldi." dedim.

Biraz önce toplantıdan çıkan, yogun bir arkadaş: "Yaaa demek öpesin geldi! Gel başla bakalım, o zaman da öpesin gelecek mi?" serzenişinde bulunuverdi...

Okuldan ayrıldıktan sonra, yol boyu, yeni fotoğraf makinamla bol bol fotoğraf çektim.

Aslında okulla ev çok yakın. Yürüme mesafesiyle en fazla on dakikalık yol.

Bazen en yakınımızdakilere ne kadar uzak duruyoruz da sanal alemdeki uzaklarla nasıl da yakınlaşıyoruz değil mi? Şu insanoğlu/kızı çok garip, anlayana aşk olsun...

İyi tatiller.

25 Mart 2010 Perşembe

TUVALETE GİDEBİLİR MİYİM?


Daha önce de Sayın Mahmut Şanlıer'den bir duyuru almıştım ve hem onun duyurusunu, hem de bu konudaki düşüncelerimi açıkladığım bir yazı yayınlamıştım. (Öğretmenim Tuvalete Gidebilir miyim?)

Geçenlerde aşağıdaki duyuru yorumu tekrar göndermiş Mahmut Şanlıer. Bu konudaki düşüncemi o yazımda belirtmiştim. Yinelememe gerek yok. Değişmedi düşüncem, ancak yine de duyurmak istedim.

Birkaç saat, googlede, bu konuda neler var, diye araştırma yaptım, fazla bir şey bulamadım. Ancak, en azından bir duyuru sitesi yapmışlar, "Okulumuza Tuvalet" kampanyasını duyurmuşlar. Bazı haber kanallarında da bu duyurulara yer verilmiş. Çalışmalarında başarılar dilerim.

Ancak şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Her şey çok iyi, herkes mutlu diye TV'lerde bangır bangır bağıranlar hala tuvaleti bile olmayan okullarla ilgili bu duyurulardan utanmıyorlar mı? Ya da ne bileyim, köylülerimiz bu kadar mı okuldan uzaklaştı? Üç kişi bir araya gelse köy okuluna tuvalet yapamaz mı?

Tarikatların okullarının, dershanelerinin,yurtlarının gökdelenlerle yarıştığı bir ortamda; koskoca Türkiye Cumhuriyeti kendi okullarının tuvaletini yapamıyorsa...

Bu kötü kokular olmayan tuvaletlerden gelmiş olamaz değil mi?

Geleceğimiz olan Sevgili Yavrularımıza, karşılık beklenmeden yapılan her çabayı, desteklemekte yarar var...

İşte o duyuru:






Sn Ayseme Hnm,


Daha önce bu konunuza

(http://ruyalargercekoldu.blogspot.com/2009/03/daha-neler.html) yorum yazıp Okulumuza Tuvalet kampanyasından size ve diger kullanıcılara bahsetmiştim.

O sayfada yazdığımız yorum; sanırım "Site editörü" adlı kullanıcı ile bir tutulup değerlendirilerek blog sitenizde bizlerin yaptığı sosyal çalışma ile yeni bir konu açmışsınız.
(http://ruyalargercekoldu.blogspot.com/2009/03/ogretmenim-tuvalete-gidebilir-miyim.html)

Açmış olduğunuz http://ruyalargercekoldu.blogspot.com/2009/03/ogretmenim-tuvalete-gidebilir-miyim.html bu blog sayfanızı 25 şubat 2010 tarihinde fark ederek cevap metnimizi sitenizde yorum yazarak cevaplandırdık. Lütfen cevap metnimizi sitenize ana sayfadan duyurmanızı rica ediyoruz.

Ayrıca bizim tüm çabamız hala tuvaletsiz okulların tuvaletinin yapılması ve onarılması üzerindedir.

Lütfen bu habere bakınız: http://www.ogretmenlersitesi.com/haber/6938

Bizler bu gibi konuları hala internet haber siteelrinde görünce üzülüyoruz.

Duyarlı vatandaş olarak neler yapabiliriz sorusunu her zaman kendimize soruyoruz?

07.03.2010 tarihinde Kanal A TV de yapılan haber
http://www.kanalahaber.com/kanal-a-ana-haber-haberi-44540.htm

Mahmut ŞANLIER
Okulumuza Tuavlet Projesi
0543 427 96 00

20 Mart 2010 10:33

Sil


Saygılarımla...

24 Mart 2010 Çarşamba

BLOG LARDA TARTIŞMA


Sevgili Blog Dostları,

Çeşitli bloglarda tartışmalara neden olan bir konuya değinmek istiyorum bugün.

Türkçemizi güzel, etkili ve kurallara uygun kullanmak mı önemli, içerik mi? Tartışmalara neden olan konu bu... Okuduğunuz yazıların dil ve anlatımı sizi ne kadar etkiliyor?

Doğrusunu söylemek gerekirse bu beni etkiliyor. Çok basit kuralların bile yanlış yazımı bende hemen düzeltme isteği uyandırıyor. İlk zamanlar daha güçlüydü bu dürtüm, zamanla azaldı mı ne?

Yine de ayrı yazılması gereken "ki", "de", "mi" bitişik yazılmışsa bu beni üzüyor.
Ayrıca ünsüz yumuşaması (p-ç-t-k ile biten sözcükler ünlü harfle başlayan ek alınca yumuşar, b-c-d-g olur.) ve ünsüz sertleşmesi,( hani şu fıstıkçışahap sözcüğünün ünsüzleriyle biten sözcükler "c-d-g" ile başlayan ek aldığında "ç-t-k" olur ya) kurallarına uyulmamışsa rahatsız olurum.

Ancak lütfen kimse yanlış anlamasın. Bu içerik önemsizdir, anlamına asla gelmemelidir. İçerik boşsa istediğiniz kadar kurallara uyun pek bir şey ifade etmez. İstenen ikisinin bir arada olmasıdır.

Öyle dolu dolu yazan arkadaşlarımız var ki onların anlattıklarını okurken hayranlık duyuyorum. Varsın yazım, noktalama yanlışları olsun, onlar düzeltilir. Hatta "Yazımı denetle." diye bir kolaylık da sağlanmış, oradan yararlanarak bu sorun çözülebilir. Sonra hepimiz zamansızlıktan ya da dikkatsizlikten yanlışlıklar yapabiliyoruz. Yeter ki kasıt olmasın, bunları hoşgörüyoruz değil mi?

Benimki biraz da mesleki hastalık galiba.

Paylaşmak, anlaşılmak, içimizi dökmek, yazmak yazmak yazmak ortak paydamız bu...

Ha bir de çoğumuz güzel haberler okumak istiyoruz sanırım. Zaten günlük yaşamımızda bir yığın sorunla boğuşuyoruz, bir de burada sıkıcı konularla bunalmayalım, diyenlere hak versem de ben bunu yapamıyorum.

Neyse sonuçta bu bir tercih sorunu, herkes gönlünce yazsın, yeter ki yazsın! İsteyen istediğini okuyor zaten...

O zaman yazanlara, okuyanlara selam diyip ben susayım.

Ben susayım, son sözü Yunus söylesin:

"Ben gelmedim dava için; benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim."



23 Mart 2010 Salı

ÖDÜLLENDİRİLDİM


Ödül almak herkesi mutlu eder.Beni de çok mutlu etti, onur duydum. Üstelik bu ödül kendisine çok saygı duyduğum bir bloger arkadaşım tarafından verildi...

Sevgili Haykırış, hiçbir beklenti ve hesap peşinde olmadan, içinden geldiği için böyle bir ödül hazırlamış. Çok da emek vermiş. Üşenmeden, değerli zamanını bu iş için harcamış.

Beğendiği bloglara "Kişisel Blog Ödülü" verdi. Onların arasında olduğumu görünce çocuklar gibi sevindiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Kendisine huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Ailesiyle mutlu, sağlıklı nice güzel yıllar yaşamasını diliyorum. Kendisinin blog alemi için büyük bir ödül olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. İyi ki yazıyorsun, iyi ki seni tanıdık Sevgili Haykırış...


OLSUN DA GÖR



Kuşlar geçecek damların üstünden
Kuşlar konacak dallara
Kanat seslerini duyup uyanırlarsa
Gene kuşlarla uyusun çocuklar
Olanı biteni anlatma

O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör
Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör
Seyreyle deli ozanı
Baştan başa sevda baştan başa tutku
Dili baldan tatlı




Not: Şiir, Melih Cevdet Anday'ın "Olsun da Gör" şiirinden alıntıdır.

22 Mart 2010 Pazartesi

ANAYASA MI BABAYASA MI?



AKP'nin hazırladığı taslak açıklandı, 23 (ya da 26) madde değiştiriliyormuş. Görünen o ki bu yirmi üç maddeyi önümüze getirip "Evet" mi, "Hayır" mı dedirtecekler!

Haydi Abbas, vakit tamam, değişiklik diyordun, işte sana değişiklik paketi(!) al oyna, ay pardon, oyla; oylayabilirsen!

Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin lütfen, hangi anne çocuklarını bu kadar zor durumda bırakır ki? Sabırla anlatır, öper, okşar, dur düşün der. Çocuğuna seçenekler sunar, onun gönlüne de uysun ister. Hatta daha bilinçli olanları ,tutar elinden çocuğunu götürür mağazaya istediğini sen seç, der.

Dünyaya gözlerini açtığı andan insanlaşacağı ana kadar geçen sürede gösterdiği sabrı hangi babayiğit görmezlikten gelebilir. Anne sabır demektir, hem de yıllarca süren bir sabır sürecidir bu. En küçük ayrıntıları bile atlamayan, her şeyin, o küçük ayrıntılarda gizli olduğunu yaşayarak gören, bilen kişidir anne...

Onun için diyorum ki AKP'nin hazırladığı bu taslak metne lütfen kimse "Anayasa Değişikliği Paketi" demesin. Babalardan özür diliyorum, gerçek babalara saygılarımı iletiyorum buradan; benim kastettiğim "baba" sözcüğü asla sizleri kapsamıyor. Malum babalar var ya onu kastediyorum.

Buna "Babayasa" desem kızarlar mı bana? Kızarlar, kızarlar biliyorum; ama yine de yazıyorum. Çünkü bu kadar maddenin hepsine birden "Evet", "Hayır" dedirtmek ancak "Babalar Dünyası"nda olur! Yanılıyor muyum?

21 Mart 2010 Pazar

BUGÜN DÜNYA ŞİİR GÜNÜ



21 Mart önemli bir tarih... Pek çok şey var kutlanan, kutlanırken de ödümüzü koparan... Aman! bir olay çıkmasın, canlar yanmasın dediğimiz...

Ben Şiir'den yanayım bugün.

Biraz önce Ruhat Mengi'nin Star TV'de sunduğu tartışma programını izledim. Şimdi de Genel Kurmay Başkanımızla yaptığı söyleşiyi izliyorum.

Bugün Dünya Şiir Günü... Ben de beğendiğim bir şiiri yazıp ütü eşliğinde Sayın Başbuğ'un söyleşisini izleyeceğim. Şiir, Behçet Necatigil'den:

SES

Kopan çığlar altında kalanlar olduğu
Oysa görülüyordu.

Bir kadının ilerde
Bir şeyler hıçkırdığı;
Bir erkeğin, birine,
Görünmeyen birine bir şeyler seslendiği
Oysa görülüyordu.

Ama duyulmuyordu, SES!
Sanki ses olmayınca hiçbiri olmuyordu.



Şiirsiz kalmayın. Ses olun,ışık olun...
Ses olmayınca, karanlıklar aydınlanmıyor ki...

Işıl ışıl pazarlar herkese...

20 Mart 2010 Cumartesi

YARATICI BLOGGER ÖDÜLÜ






RÜYAYLA
İçimdeki Ucu Bilenmemiş Kelimelerim
ve
HARUN BARIŞ
Barış Zamanı

Blogumu Yaratıcı Blogger olarak seçmişler ve ödüllendirmişler. İkisine de çok teşekkür ederim.

Rüyayla, kendine özgü anlatımıyla beni etkiliyor; bulunduğum ortamdan alıp başka dünyalara götürüyor.

Barış Zamanı ise durup soluklandığım, müzikle ruhumu dinlendirdiğim, yıkayıp arındırdığım
, kendimle barıştığım bir blog...


Benim de başkalarını ödüllendirmem gerekiyor. İşin en zor yanı da sanırım bu. Çünkü birbirinden değerli, birbirinden yaratıcı o kadar çok blog var ki hangisini seçmeli? Önce yazan-okuyan herkesi tüm içtenliğimle kutluyorum. Hepiniz her türlü övgüyü inanın hak ediyorsunuz. Özellikle de anne blogları ve yoğun çalışma ortamı içinde bloguna da zaman ayıranlar, ödüllendirdim sizleri.

Ancak aranızdan yedi(7) blogu seçmem gerekiyor kural gereği. İşte seçtiklerim:


1
KIRMIZI GÜNLÜK
"Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, dünyanın umrunda değil, ama dünya O'nun umrunda" dese de kendisi,
Sevgili BEENMAYA blog dünyasında önemli bir kalem. Benim severek izlediğim yaratıcı bir blogger...

2
JİVAGO
"Bu Vatan'dan başka bir vatan yok, arama!
Bizden başka düşünen yok, arama!
Vazgeç ötelerden, yorma kendini!,
Bu Vatan'dan güzeli yok, arama!"

diyen ve güzel şiirleriyle yaratıcı bloger ödülünü hak eden Dr Jivago kalemin hiç susmasın...

3

OİP
Olmadık İşler Peşinde

Çok yeni tanıdığım bir blog OİP...
Bir gittim saatlerce çıkamadım içinden. Çizgilerle anlattığı "Bir Bloggerin Anatomisi" serisi hem eğlendirdi, hem de düşündürdü beni. Hepimizi zekice eleştiren bu blog da ödülü fazlasıyla hak ediyor bence.

4
ÖZGÜR ANNE

Benim en çok zaman geçirdiğim, gözümü açar açmaz ilk olarak ona koştuğum; yeni yazı göremeyince endişelendiğim, yazılarını tekrar tekrar okumaktan bıkmadığım, fotoğrafların karşısında kendimden geçtiğim bu blog, benim için çok özel. Özgür Anneyi, dünyaya merhaba demeden öncesinden beri izliyorum, izledikçe de hayranlık duyuyorum. Onu seçme nedenim sadece bu değil, onun kişiliğinde tüm Anne Bloglarını ödüllendiriyorum. Hangisini seçsem diye düşünürken ayrım yapamayacağımı anladım ve böyle bir çözüm buldum. Ödül, her anlamda "YARATICI" olan annelere gitsin, kendi aralarında üleştirsinler.

5
FACEBLOG
Ali İkizkaya

Nam-ı diğer Petit Prince(Güccük Prens). En çok sevgi yoksulu olmaktan korktuğunu söylese de ne kadar zengin olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem birbirinden zengin içerikle yazdığı yazıları, çektiği fotoğraflardaki yeteneği ve teknik konulardaki başarılı çalışmalarıyla bu ödülü Sevgili Dost Ali İkizkaya'ya gönderiyorum...


6
SUFİ SAJA

Onu anlatmaya sözcüklerim yetersiz kalıyor. Her yazısı birbirinden güzel, birbirinden öğretici. Başlıbaşına bir okul O. Kocaman yüreğiyle herkesi kucaklayacak kadar sevgi yüklü bir bilge kişi... Hızına yetişmek zor olsa da bu ödülü fazlasıyla hak ettiğine inanıyorum.


7
LA PARAGAS
Fuayeden Yazılar

Konu çeşitliliği, bilgi birikimiyle beni kendine çeken bir blog. Kitaba, sanata,sinemaya,spora dair her konuda zevkle okuyabileceğimiz yazıların kahramanı başarılı bir bloger ödüllendirilmez mi?

Bu kadar değil, çok hem de pek çok ödülü hak eden blog var, siz de biliyorsunuz. En azından izlemeye aldıklarımız bu ödülün sahibi aynı zamanda.

Ödülün uyulması gereken kuralları da şöyleymiş efendim:


1)Sizi ödüllendiren blogun linkini veriyorsunuz.
2)Teşekkür ediyorsunuz.
3)Ödülün logosunu yayınlıyorsunuz.
4)Yedi Yaratıcı Bloger seçiyorsunuz.
5)Seçtiğiniz blogların linkini veriyorsunuz.
6)Ödüllendirdiklerinizi haberdar ediyorsunuz.

Hadi bakalım sıra sizde, kolay gelsin. Susmayın lütfen. Şekerbank reklamındaki sloganla veda edeyim size. "Üreten susarsa Türkiye susar. Üretenin yanındayız." Sevgilerimle...

19 Mart 2010 Cuma

ÇAMUR AT İZİ KALSIN



Çanakkale'de bir genç kız Başbakana çamur atmış. Ne ayıp!

Tam da Başbakanımız çocuklara oyuncak fırlatırken, sen kalk çamur at, olacak şey mi bu?

Hadi çok öfkeliydin ya da belki de şehit olmuş bir yakınına çok üzülmüştün, elinde gözyaşlarının çamura dönüştürdüğü şehitlikten aldığın topraktan başka bir şey kalmamıştı da onu attın diyelim.

Bunu anlarım da , bu işi tam da çocukların oyuncak kapma yarışına girdiği bir sırada yapmanı anlıyamıyorum. Neden yaptın bunu be kızım, biraz daha bekleyemedin mi?

Bak o çocukların anasının babasının oyuncak alacak güçleri yok. Ya iş bulamamışlardır ya da iş yerleri satıldığı, kapatıldığı için işsiz kalmışlardır. Çocukları oyuncakla buluştuğu anda mutsuz etmenin kime ne yararı var ki? Onlar bizim geleceğimiz, işsizler ordusunun yeni neferleri olacak zaten. Bırak çocukluklarını yaşasınlar bir anlığına da olsa...

Bu millete yaranılmıyor zaten! Bir zamanlar anası- babası öldürülen çocukların köyüne giden Papatyalar, çocuklara birer lolipop şeker dağıtmışlardı da eleştirilmişlerdi. Şimdi oyuncak atılıyor otobüsün içinden, onlar da kapışmacacılık oynayarak eğleniyorlar, mutlu oluyorlar. Bunu çamurlamanın alemi var mıydı?

Neyse ki bu çamur yıkayınca çıkacak cinsten. Ya masum insanlara atılan iftira çamurlardan olsaydı ne olacaktı?

Çok çok geçmiş olsun, ucuz kurtulmuş Başbakanımız.

18 Mart 2010 Perşembe

ÜRETEN SUSARSA TÜRKİYE SUSAR


"Şekerbank" ın reklamını izlediniz mi? Ben izledim ve çok beğendim.

Çalışan, üreten insanlarımız iş başında gösteriliyor. "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz." dercesine sessiz, ama vakur, etkileyici... Kutluyorum reklamcılarını.

Ve reklamın sonunda tek bir cümle geliyor ekranlara: Üreten susarsa Türkiye susar. Üreticinin yanındayız..."

Bugün TBMM'de Biyogüvenlik, Biyoteknik kanun tasarısı görüşülüyordu. Oldukça önemli bir kanun, biraz izledim; anlamaya çalıştım. GDO' lu yiyecekler geldi aklıma, denetimlerdeki savruklukları düşündüm.
En fazla da meclisteki milletvekillerinden çok azının böyle önemli bir kanun görüşülürken mecliste oluşuna takıldım. Beş yüz elli milletvekilinden ellisi bile yoktu salonda.

"Üreten susarsa Türkiye susar!" Giderek daha çok suskunlaşıyoruz galiba...

ATATÜRK AÇILIMI MI? SAKIN HA!




Dün akşam haberlerinde Uğur Dündar, Turgut Özakman'la "Dersimiz Atatürk" filmi hakkında konuşuyordu.

Filmin galası bu akşam Çanakkale'de gösterilecekmiş, yarın da(19 Mart 2010) sinemalarda gösterime sunulacakmış. Filmi izledikten sonra düşüncelerimi yazacağım.

Turgut Özakman adı bende saygıyla karışık sevgi uyandırıyor. Hepimiz için, özellikle de çocuklarımız için bu ders her zamankinden daha önemli. Dersimiz Atatürk, bu dersten sınıfı geçmek zorundayız. Çok çalışmamız gerekiyor çooookkkk!

Ancak bu yazıyı, Uğur Dündar'ın tüylerimi diken diken eden bir cümlesi sonucu yazıyorum. Cümle şuydu:

"Atatürk açılımı yapalım!"

Aman, ne diyorsun Uğur Dündar! "Açılım" lardan dersimizi almadık mı daha?

Kürt açılımı, dediler partiyi kapattılar, kelepçeler taktılar, milleti ayrıştırdılar iyice...

Alevi açılımı dediler, alevileri bile birbirlerine düşürdüler...

Sanatçı açılımı dediler, sanatçılarımıza sizden bizden diye bakar olduk. Bu konuda -sanırım Yonca Evcimik'ti- "Gidelim bakalım, açılmadık bir yerimiz kaldı mı?" cümlesi damgayı vurdu.

Romen açılımı dediler, hatta ev vermeyi bile teklif ettiler. Garibanları inandı,sevindi; Kibariye'yle göbek bile attı, "Kim biliiirr kim bilir" şarkısı eşliğinde. Ama aklı başında olanlar, iş dedi; eğitim dedi...

Başka "açılım" var mıydı? Şimdi aklıma gelmedi. Ammaaan boş ver be anacım, zaten açılım maçılım yok, kapatmak için, oy kapmak için okşandılar o kadar. Yersen afiyet olsun...

Şimdi anladınız mı Uğur Dündar'ın "Atatürk açılımı yapalım!" sözünün beni neden çıldırttığını...

Sakın ha! Açılım maçılım istemiyoruz. Gölge etmeyin yeter!

Bu arada Çanakkale'nin geçilmez olduğunu kanıtlayan, "Geldikleri gibi giderler." diyenlerin şanlı zaferini kutluyorum. Geldikleri gibi gidecekler, ne güzel bir umut!

Siz okuyucular da lütfen dersinizi iyi çalışın. Bugünkü dersimiz ATATÜRK...


17 Mart 2010 Çarşamba

SIFIR

(Karikatür: Nuri Kurtcebe-Cumhuriyet Gazetesi'nden)


16 Mart Öğretmen Okullarının Kuruluşunun 162. yılı , sessiz sedasız geçti gitti. Çünkü öğretmen yetiştiren okulların hepsi teker teker kapatıldı.

Geldik bugünlere! Ne çok öğretmen, öğrenci, okul sözcükleri geçiyor satır aralarında; hepsi de olumsuz ne yazık ki...

Konya Tepeköy'de sözleşmeli öğretmen, Türkçe kitabını evde unutan yedinci sınıf öğrencisini cezalandırıyor. Nasıl mı? Tek tek 28 sınıf arkadaşına tokatlattırıyor öğrencisini, iyi mi?!

Bir lise öğrencisi, derste öğretmeninin gözünün önünde, şişeye çişini yapıyor!

Bir başka okulda erkek çocuklar birbirlerine tecavüz ediyor, hem de arkadaşlarının gözünün önünde! Söylemesinler diye arkadaşlarına dışkı yediriyorlar!

Öğrenciler öğretmenlerini dövüyor, öğretmenler öğrencilerini dövüyor!

Gencecik öğretmenler öldürülüyor hiç uğruna! Şikayetler, dikkate alınmıyor, korunamıyor öğretmenler. Tehdit eden bilindiği halde hiçbir şey yapmayan polis, katil teslim olunca, "Yakaladık!" diye ödüllendiriliyor!

Okullar sabıkalı kişilerin cirit attığı mekanlara dönüştürülüyor. Kantinci amcalar, servisçi abiler çocuk tecavüzcüsü çıkıyor da kimsenin ruhu duymuyor! Okullarda çalıştırılanların suçlarına bakar mısınız?


Cinsel istismar: Kayıt 9, aranan 7
Uyuşturucu: Kayıt 13 aranan 1
Dolandırıcılık: Kayıt 11 aranan 1
Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet: Kayıt 34
Cinayet: Kayıt 12
Yaralama ve darp: Kayıt 13
Hırsızlık: Kayıt 65
Mali suçlar : Kayıt 19
Terör: Kayıt 10
Resmi belgede sahtecilik: Kayıt 17, aranan 1


YÖK, hukuku önden mi arkadan mı hadım etsem tartışmalarıyla eğitimi kendine göre şekillendirmenin yollarını arıyor.

Milli Eğitim, Diyanet görevlilerinin doldurulmasıyla YOK edilmeye çalışılırken YÖK eliyle de cemaat okullarına teslim edilmeye çalışılıyor.

Üniversiteye giriş "Kırk satır mı , kırk katır mı?" işkencesine dönüşmüşken liseyi yurt dışında bitiren öğrencilere "Sınavsız gel geç, sen de bizdensin!" uygulamasına geçilmek isteniyor. (Neyse ki biraz önce tepkilerden çekinip bu düşüncelerinden vazgeçtiklerini açıkladılar. Ancak bakalım yerine nasıl bir numara bulacaklar? )

Örnekler çoğaltılabilir, kimbilir çalışan öğretmenler; öğrenciler, çocuğu okuyan veliler neler görüp nelerle uğraşıyordur!

Sıfır bile bir değer, sıfırın altına mı düştük?

16 Mart 2010 Salı

"SİZE BABA DİYEBİLİR MİYİM?"


İstanbul'dan küçük kızımın arabasıyla döndük. Yeni değiştirdiğimiz arabamızı da ona bıraktık.

Pazartesi sabahı iş arkadaşı olayı öğrenince: "Size baba diyebilir miyim?" diyivermiş eşime! Çok güldük çoook...

Kızımız küçük bir kaza yapmıştı, çok şükür ona bir şey olmadı. Arabanın bakım ve onarımdan geçmesi gerekiyordu. İstanbul'da güven sorunu yaşıyoruz; burada tanıdık, bildik kişilerle sorunları daha kolay çözebiliyoruz. Bu nedenle değiş tokuş işlemini gerçekleştirdik.

Aslında sanırım baba deme isteği sadece bu konuyla ilgili değil. Eşimin kızlarına olan düşkünlüğünü bizi tanıyan herkes çok iyi biliyor zaten. Şimdilerde de torun sevdasını... Her gün zorla Ela Yağmur haberleri dinlemek, videolarını izlemek zorunda kalıyorlar da ondan demiştir bu sözü!

"Size baba diyebilir miyim?"


Not: Bu akşam saat 20.00'de Show TV'de
Devrim Arabaları var, ben bir kez daha izleyeceğim.

15 Mart 2010 Pazartesi

DÖN DOLAŞ YİNE BANA GEL


Döndüm, dolaştım ve dün akşam evime geldim yine...

Sabah gözümü açar açmaz ilk sözüm: "Saat kaç, Ela uyanmadı mı?" oldu. Ardından, yumurtasını koysaydım haşlanmaya, diye geçirdim aklımdan. Sonra gözlerimi açtım evimdeyim...

Özlemişim evimi. Deliksiz uyumuşum, dinlenmiş vücudum; kafamın, yüreğimin yarısı İstanbul'da kalsa da evde olmak güzel.

Her şey "Nerde kalmıştık?" der gibi bakıyor bana. Hadi bakalım, kaldığımız yerden devam...

11 Mart 2010 Perşembe

YAGMUR YAGAR ISLANIRIM OYYY AMANNN

Yolculuk boyunca yagdi. Zaten gec cikmisiz yola, farlarin isiklari bir yandan goz kamastiriyor, yorgunluk ve uykusuzluk da var.

Boyle durumda yola devam edilir mi? Edilmezzz degil mi?

Hem tam da Yalova 'dan gecerken!

Yalova, Istanbul 40 dakika!
Yalova, Zonguldak bes saat...

Izmir, Balikesir, Bursa yi gecmisiz, yorulmusuz, Yalova mola icin uygun degil mi? Bin vapura gec karsiya Istanbul kanatlarinin altinda... Ohh Istanbul, Yagmurum, canlarim sukur kavusturana! Sevgili koca otobusle yola devam, uyur dinlenir degil mi ama! Valla billa ben onu da dusundum... Herkes icin boylesi daha iyi oldu. Hafta sonuna kadar Istanbul'dayim. Yasasin!!!

Ben yagmurdan yastan degil, Ela Yagmur' un askindan boyleyim...


Not| Sabah beste uyandim, herkes uyuyor. Iki satir yazayim dedim burnumdan geldi. Ozgur Anne'nin bilgisayarinda yazdim, benim laptopun baglanti sorunu var yazamadim. Su anda kendimi birinci sinif ogrencisi gibi goruyorum, okuma yazmayi yeni cozmus gibi. Kusura bakmayin, bu da boyle bir yazi oldu iste! Harfler isaretler karman corman, offf yoruldum ya! Uyunmaz bu saatten sonra , Yagmur' un uyanmasini bekleyeyim en iyisi...

8 Mart 2010 Pazartesi

SEN AYAK ALTINDA DOLAŞMA


Bugün duyulması gereken en son cümle bu olsa gerek, ama duydum işte, hem de bana söylendi; hem de sevgili eşim tarafından!

"Sen ayak altında dolaşma istersen, git bekçinin evine!"

Bir de kovuldum, evden kovuldum anlayacağınız. Oysa dün akşam "Yarın 8 Mart, Emekçi Kadınlar Günü" demişti, unutmuş olamaz. Yoksa emekliler, emekçi sayılmıyor mu? Ben bilemedim, "Git istersen, ayak altında dolaşma!" dedi. Tamam ev usta kaynıyor, ben ortada kaldım, hava soğuk, yorulma, üşüme, demek istedi; ama böyle de söylenmez ki! Hem de Dünya Kadınlar Günü'nde...

Kutlu olsun herkese diyorum , kadının, emekçi kadının; erkeğin, emekçi erkeğin emeklerinin boşa gitmeyeceği zamanları da görürüz inşallah...

Haa biraz önce geldi, elimdeki nescafeyi ona verdim, ne yapayım evimin direği olur kendisi, üşümüş kıyamadım!

Mart, martlığını yaptı yine... İşin sonuna yaklaşmışken, yağmura razı olmuşken dolu yağdırdı ya başımıza, alacağı olsun! Ne yaparsa yapsın baharın eli kulağında...

Bu arada biraz önce öğrendim, Elazığ'da deprem olmuş, Sevgili Hemşehrilerime büyük geçmiş olsun, ölenlere rahmet, kalanlara şifa ve sabır diliyorum. Bu sıra ev altüst durumda, haberlerden habersizim. Çok üzüldüm.

Şimdi gidip biraz daha ayak altında dolaşsam mı,yoksa bilgisayarda turlasam mı bilemedim. Aklım evde olsa da ikinci şık daha cazip geldi, biraz daha kalayım en iyisi. Hepinize sevgiler...

3 Mart 2010 Çarşamba

ACELE ETME HOCAM, BANA GÜVENMİYOR MUSUN?



Yaşam devam ediyor, yaşanacak alanların düzenlenmesi de...

Evde inşaat işi zor. Hani yeniden başlansa daha kolay olacak, ama var olanı yıkıp yenilemek bu koşullarda zor.

Ve en zoru da insanlarla uğraşmak! Başlıkta sözünü ettiğim Ali Usta'yla uğraşamadık biz de. Her sözünün başında "Bana güvenmiyor musun, bana güven, gerisini merak etme sen!" dedi durdu. "Acele etme ki güzel olsun hocaamm!" da onun sözü...

Zamanımız dar, bir an önce bitsin diye bakıyoruz biz de. İlk gün geldi, başla, dedik; yarın, dedi, biraz işim var, onu bitireyim, yarın başlarım!

Oysa telefonda, boşum, dediği için geldik. "Peki, bir günden birşey olmaz." dedik bekledik. İkinci gün 9.30'da geldi, 11.30'da " Bi gidip geleyim!" dedi 16.00'da geldi. "Sizin beklemenize gerek yok, ben çok iyi ustayım, bana güvenin, ben yaparım, siz gidin!" demez mi? Zaten beklerken sinir olmuşuz, "Hadi en iyisi sen git!" diyip gönderdik Ali Usta'yı...

Ertesi gün bekçimiz bize yeni usta buldu, şimdi onlar çalışıyor evde. Bunlar iyi çıktı şansımıza. Baba oğul sabah 08.00'de geliyorlar. Banyolar değişiyor, salonun balkonların seramikleri yenileniyor, çok işimiz var çoook... Neyse ki yapılıyor. Adamlar durmadan çalışıyor, acele etmemize gerek yok doğal olarak. Ali Usta işe başlamadan acele etmeyin, uyarısında bulunmuştu. Uyanık, malzemeyi de fazla fazla aldırmış bize! Artık artanı aldığımız yere geri vereceğiz.






Burası çok güzel, her gün ağaçların mısır patlağı gibi çiçeklendiğini görmek coşku yüklüyor yüreklere, şarj oluyoruz inanın. Doğayla iç içe yaşamak gerek. Apartmanların dört duvarına şıkışıp kalmamak gerekiyor. Şansımıza, ilk gün dışında, hava pırıl pırıl güneşli, öğlen saatlerinde kısa kolla geziyorum. Ohh ne tatlı hayat!





Bu arada zeytin ağacı dikmeye karar verdik. Küçük kızımın çocuğu için olsun bu da, dedim. Bekçi ve eşi: "Neee evlendi mi?" diye hayretle sordular. Ben, gayet sakin: " Yooo, ama bir gün evlenirse, çocuğu olursa!.. Nasrettin Hoca'nın çalı hesabından daha gerçekçi değil mi? Eee Eloş'un kaysı ağacı var, onun da zeytini olsun dedik; sonra da ağaç sayısını üçe çıkardık. Gelenler arasında paylaşsın değil mi ama?

Hadi hoş kalın, sağlıklı yaşayın. Sevgilerimle...