28 Haziran 2010 Pazartesi

SOBELENDİM



Sevgili Ada'm beni sobelemiş. (manikdunya.blogspot.com) Çok teşekkür ediyorum. Tam yazayım diye düşünürken baktım Sevgili Zihni'den de (Sezi-yorum) aynı sobe gelivermiş. Alfabe sırasına göre seçilivermişim. Ehh bir taşla iki sobeyi yanıtlamış oluyorum böylece...

Kural gereği sizi mimleyenin ya da sobeleyenin linkini veriyorsunuz; soruları yanıtlıyorsunuz ve siz de beş kişiyi linkini de vererek sobeliyorsunuz...

İşte o sorular ve yanıtları:

*Hangi işleri yarım bırakırsın, ya da yarım bıraktığın neler var? Yarım bıraktığım örgüler var.

*Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı? En son öğretmen arkadaşımı kaybettim.

*En ağır bulduğun, sana dokunan yemek var mı? Yağlı yemekleri sevmiyorum.

*Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı? Böyle biri yok, ben aşık olduğum kişiyle evlendim. Otuz dört yıl olacak neredeyse...

*Çocukken sevdiğin çizgi filmler? Bizim çocukluğumuzda çizgi romanlar vardı gazetelerde, çizgi film yoktu. Ancak çocuklarımla birlikte onların sevdikleri tüm çizgi filmleri ben de izledim. Şeker Kız, Şirinler, Haidi, Pinokyo...

Ha biz çocukluğumuzda tommiks, teksas gibi çizgi romanlar okuduk. Bir de resimli fotoromanlar vardı... Daha sonraları Gırgır'ı takip etmeye başladık.

*Blogger'e ne zaman kayıt oldun, kim vesile oldu, nereden duydun? Ekim, 2007'den bu yana yazıyorum blogumda. Kızım yazıyordu, ondan gördüm önce. Ben de bir deneyeyim derken baktım oluverdi. İyi ki de olmuş. Blog yazmayı da blogları okumayı da çok seviyorum. Çok da bilgileniyorum bu sayede. Olayları birebir yaşamış insanların içten anlatımları çok güvenilir geliyor bana. Arada yanılmalar olsa da, çoğunun iyi insanlar, duyarlı insanlar olduklarını hissediyorum.

*Çok paran olsa ne yapardın? Çok param olsa kocaman bir apartman alırdım. Tüm sevdiklerimi oradaki dairelere yerleştirirdim. Herkes kendi hayatını özgürce yaşasın, kimse kimseye karışmasın; ancak zor anlarda yardımına kolayca koşabilsin isterdim. Yaşlanıyor muyum nedir? Son zamanlarda bunu istiyorum. Kimse kimseye karışmamak koşuluyla diye de ekliyorum. İyiyken kötü olmak da var böyle bir ortamda. Hem uzak gibi hem de çok yakın... Çok şey mi istiyorum?

Eveeet, sanırım görev tamamlandı; şimdi en zor kısım, o beş kişiyi seçmekte sıra...

Portakalı soydum, baş ucuma koydum, ben bir yalan uydurdum. Dıma, dıma dım, kırmızı mum... Yok olmadı. Baştan sayacağım:
Oooo piti piti çikolata sepeti... Yok yok bu da değil, en iyisi fotoğrafta gördüğünüz tavşana çektirmek, şansınıza artık...
Hah tamam, açıklıyorum...

*Funda
*BİR
*Gönül Çelen(Şanslı)
*Sokak Kedisi
*Hayat İzlerim

Hadi sıra sizde, kolay gelsin.


Not: Bu arada kendi rekorumu kırdım. Bir güne üç yazı sığdırdım.

NERDESİNİZ?

Çok zor günlerden geçiyoruz. Oyun içinde oyun oynanıyor.

Ikınıp sıkınıp AÇILIM" ın ne menem bir şey olduğunu millete açıklayamayanların; çok güzel şeyler olacak, diyenlerin; isteyip de söyleyemediklerini bugün öğreniyoruz.

Eline silah alanların, kanlı katillerin dediği mi olacak? Bölünecek miyiz? İş paylaşım hesaplarına mı geldi? Herkes eline silah mı alsın, istenen bu mu?

Ulusça bir bütünüz. Oynanan bu oyunların Türk-Kürt çatışması çıkararak amaçlarına hızla ulaşmak isteyenlerin düzeni olduğundan eminiz. Daha önce de denediler sağ-sol; alevi-sünni diyerek. Başaramadılar, başaramayacaklar. Ancak o zaman da çok canlar yandı, bugün de yanıyor. Bölünmedik, halk olarak birbirimize düşmedik. Bu oyunun aktörleri bunu böyle bilsinler. Soluğu okyanus ötesinde alanlar, ordan gelecek direktiflerle hareket edenler bunu akıllarına soksunlar. Günü gelince GERÇEK CUMHURİYET SAVCILARI önünde hesap verecekler. O gün uzak değil, biline...

Aşağıdaki yazı Sevgili Bekir Coşkun'un 20 Haziran'da Haber Türk'te yazdığı yazı, okuyamamıştım Samsun yolculuğum nedeniyle. Okumayanlar için paylaşmak istedim.


Bekir Coşkun

FİLİSTİN için yırtındınız da...
Şimdi niçin ortalıkta yoksunuz?..
Niçin sesiniz çıkmıyor?..
Niçin televizyonları çağırıp iki parmağınızı birden sallamıyorsunuz?.. Niçin dünyayı ayağa kaldırmıyorsunuz?..
Nerdesiniz?..
*
Dün kadın okurum, attığı e-mail’de “Yaban güvercinlerini vurdular yine” diyordu...
Her şartta Mavi Marmara gemisinde ölenlerden kat be kat fazla gelen ilk haberlere göre vurulan Mehmetçiklerin sayısı...
Tabii ki onlara da yanmıştı yüreği, vicdanı olan herkes gibi... Ama yaban güvercinleri; bir pis siyasi planın, gemiye doldurulmuş kurbanları olarak ölmediler...
Ya da Filistin toprakları için...
Onlar; yurt topraklarını beklerken, Türkiye rahat uyusun diye, o gece karanlığında vatanları için canlarını verdiler...
*
İyi ama niçin o yeşil bayraklı kalabalıklar Kızılay’a-Taksim’e çıkıp bağırmıyorlar?..
Niçin yurdun dört bir yanında aynı anda mitingler başlamıyor?..
Niçin dinci yazarlar megafonları alıp tepinmiyorlar?..
Niçin toplu gıyabi namazlar kılınmıyor?..
Niçin sesi çıkmıyor mollanın?..
*
Niçin “Dünyayı başlarına yıkarız” diye parmağını dört bir yana sallamıyor ve acele hastanelere koşmuyor Başbakan?..
Hani “van minüt” mü ne?..
Bülent Arınç niçin televizyona çıkıp ağlamıyor?..
Dün “Genelkurmay’dan açıklama bekliyorum” diyebilen TBMM Başkanı, niçin o açıklamayı “açılım”ın mimarı Başbakan’dan isteyemiyor?..
O iktidar milletvekilleri niçin gözlerini sile sile koşup birer çılgına dönmüyorlar?..
Niçin acil kriz toplantıları yapılmıyor?..
Niçin belediye otobüsleri, şehirlerin meydanlarına sembolik “cihat” için bedava insan taşımıyorlar?..
Nerdesiniz?...
Nerde?..

RAPANA ve DÜŞ MOLASI

Düş Molası, Zonguldak'ta düş gibi bir yer... Daha önceki birkaç yazımda da buradan söz etmiştim. Yolunuz Zonguldak'tan geçerse uğrayın derim, memnun kalacaksınız.

Yazlığa gitmek üzere son hazırlıklarımızı yağtığımız şu günlerde, yaza merhaba, Zonguldak'a şimdilik veda anlamında bir kez daha uğradık. Amacımız her zamanki gibi balık yemekti. Ancak "RAPANA yediniz mi hocam?" sorusuyla yemek renklendi. Yememiştim, hatta ismini bile duymamıştım. Balık çeşidi mi dedim, değilmiş. Dur getirelim de bir tat, dediler, tattım. İnanılmaz lezzetliydi, çok beğendim, paylaşmak istedim. İşte rapana sote:




Tavası da yapılıyormuş, ama onun için bir şey diyemeyeceğim. Sotesine bayıldım. Tadı, tam karşılamasa da, midyeyle mantar karışımı bir şey... Deneyin, olanak bulursanız, seveceksiniz... Ayrıca rapananın sayısız faydası varmış, fotoğrafı tıklarsanız, sanırın okuyabileceksiniz.


Benim gibi bilmeyenler için, "rapana" yukarıdaki fotoda gördüğünüz deniz salyangozuymuş, efendim.


Rapanayı yedik, ama balıktan da vazgeçemedik. Bana göre her zaman tazeliğinden endişe edemeyeceğiniz tek balık olan mezgitleri de afiyetle mideye taşıdık.


Bu balıklar yenmez mi? Gerçekten çok güzel kızartıyorlar. Diğer balıkları eşim de çok güzel yapıyor. Mezgiti dağılmadan kızartmak ayrı bir ustalık gerektiriyor bence. Ortadakiler de havyarı...


Sanırım Çinli konuklarımız da hallerinden çok mumnun, balıklarını yiyor...

Sayın Can Gürzap ve Devlet Tiyatroları Sanatçılarının da Düş Molası'na uğramış olmalarından onur duymuş, duvarlarını bu fotoğrafla süslemişler, bakın.

Zonguldak olur da "madenci heykeli" olmaz mı? O da Düş Molası'nda hak ettiği yeri almış.

Balık sevenleri balıkla buluşturan Düş Molası'na bizi dadandıran Sayın Kadir Bey ve sevgili eşi ricamı kırmadılar. İşte çektiğm fotoları:


Ellerinize sağlık. Kendimizi dost evinde hissettirdiğiniz için de çok teşekkür ederim.

Çevremizi, denizlerimizi temiz tutmak zorundayız. Gelecek kuşakların bunları tatma hakları olmalı değil mi?

27 Haziran 2010 Pazar

AKVARYUM

"bulut mu olsam,
gemi mi yoksa,
balık mı olsam,
yosun mu yoksa?

ne o, ne o, ne o...

deniz olunmalı oğlum,

bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla...
Nazım Hikmet


"Bir düşün peşinden gitmek... Günümüz toplumunun bireye biçtiği, sınırları belli yaşam biçimi içinde artık hiç de kolay değil bu. Toplumun belirlediği standartlar tartışmaya kapalı ve bu standartların dışına taşmak acımasızca cezalandırılıyor. Oysaki toplumsal değerler, o toplumdaki bireylerin niteliklerine göre değişkenlik gösterir. Bu değişim ve gelişimin aracısı ise bireylerin gerçekleştirmek için uğruna emek sarfettikleri hayallerdir.

Hayallerin varlığını unutmuş, gündelik bir rahatın içinde hayat sürdürmek bugün insanları hareketsiz kılmakta ve onları oturdukları yerde adeta çürütmektedir. Mutsuzluk ve hayattan duyulan memnuniyetsizlik bu tür bir yaşamın doğal sonucu olarak bireyin karşısına çıkmaktadır.

Maddiyat hayallerin yerini kaplamakta, daha da vahimi olarak bu durum ailelerce rahat ve saygınlık uğruna teşvik edilmektedir. Gerçek bireysel ihtiyaçların neler olduğu sorusu akıllardan gün geçtikçe uzaklaşıyor. Nice aile kendi hayallerindeki varlığı yaratmak için çocuklarını istemeksizin kendilerine alet ediyor ve onların isteklerini yok sayıyor.

Başkalarının yargısı ailelerin gözünde değer kazanırken kendisini yeni yeni keşfeden çocukların hayalleri, duyguları görmezden geliniyor. Hayalleri ve kendisine dayatılanlar ikileminde sıkışıp kalan gençlik, ya toplumun ve ailesinin ona biçtiği yaşam içinde ya da topluma ve ailesine sırtını dönmek mecburiyetiyle mutsuzluğa hapsoluyor.

Toplumun huzuru bireysel mutluluğun sağlanması ile sıkı bir ilişki içindedir. Kendisine tanınan sınırlı süre içinde ölüme doğru atılan her adımda insan, toplumsal önyargının saygın gördüğü düzen içinde değil ancak kendi istekleri ve hayallerini gerçekleştirebildiği ölçüde mutlu olabilir."

AKVARYUM
Aldo Nicolai


Paylaşmak istedim, hepimizin üzerinde uzun uzun düşünmemiz gerekir diye düşündüm...

25 Haziran 2010 Cuma

İYİ Kİ DOĞDUN KIZIM



Bugün benim küçük kızımın doğum günü... O, kaç yaşına gelirse gelsin hep bizim minik kızımız olacak...

İyi ki doğdun yavrum, iyi ki bizim kızımızsın. Seni çok seviyoruz. Doğum Günün kutlu olsun...

Yanında değiliz bugün, ama yüreğimiz hep seninle, sizinle, sizlerle atıyor biliyorsun. Çocukluk fotolarından bir kısmını armağan olarak gönderiyorum sana. Sevineceğini umuyorum.

Senin yaptığın bu resim okulunun sergisinde duvarları süslemişti, hatırladın mı?









Büyük yazar Rıfat Ilgaz, senin için kitabını imzalarken...
(Bir hafta sonra da Rıfat Ilgaz yaşama veda etmişti.)
Benim güzel kızım, anaokulunda pazarcı olmuş, sebze-meyve satarken...


Seni çok seviyoruz...

24 Haziran 2010 Perşembe

SAMSUN GEZİSİNDEN KALANLAR

" 1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım.

Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaş'ta yenilmiş, Osmanlı Ordusu her taraftan zedelenmiş, koşulları ağır bir 'Ateşkes Anlaşması' imzalanmış.Büyük Savaş sonucunda , ulus yorgun ve yoksul bir durumda.

Ulusu ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmıştır. Padişah ve halife olan Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceği alçakça önlemler araştırmakta.
Damat Ferit Paşa başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
Anlaşık (İtilaf) devletler, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenlerle Anlaşık devlet donanmaları ve askerleri İstanbul'da.
Adana iline Fransızlar,
Urfa, Maraş, Antep'e İngilizler girmişler.
Antalya ile Konya'da İtalyan birlikleri,
Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.

Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta.

Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da Anlaşık devletlerin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor.

Bundan başka, dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.

Baylar, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.


Temel ilke Türk ulusunun onurlu ve saygın bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tüm bağımsız olmakla sağlanabilir.
Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek insanlık niteliklerinde yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir.


Samsun gezimde Atatürk'ün yukarıdaki sözlerini anımsamadan edemezdim. Ben konuşmadan önce O konuşmalıydı söz konusu Samsun olunca. Çünkü onu yeni baştan öğrenmeye bugün her zamankinden daha fazla gereksinim olduğuna inanıyorum.

Bir buçuk günü yollarda harcanan üç günlük Samsun gezisi beni çok mutlu etti. Tam anlamıyla geçmişe yolculuktu.
Arkadaşlarımla, öğretmenlerimle buluşmak, öğrencilik mekanlarında dolaşmak anlatamayacağım kadar güzeldi. İlk akşam Sevgili öğretmenlerimiz Mustafa Kırcı ve Mehmet Şahin konakladığımız Samsun Öğretmen evine gelerek bizi çok mutlu ettiler. O yıllarda yaşça çok büyük olduklarını düşündüğümüz bu öğretmenlerimizin otuz yaşında olduklarını öğrenmemiz bizi çok şaşırttı doğrusu...
Yukarıdaki fotoğraf Meşe restorantta, hepimizin ona çok şey borçlu olduğumuz konusunda birleştiğimiz, çok sevgili öğretmenimiz Mazhar Kükey'le buluştuğumuz andan. Onu bize getiren, gezi süresinde hep yanımızda olan Sevgili Öğretmenimiz Mehmet Şahin'e çok çok teşekkür ediyorum.

Eski adı Divan olan Sampi Pastanesi'nde de nostalji yaptık. Ve leziz sakızlı dondurmasıyla serinledik.
Teleferikle çıktığımız Amisos'ta öğlen yemeğimizi yedik, tepeden, özlediğimiz Samsun manzarasını, doya doya seyrettik.
Kimbilir kaç kez koşa koşa inip çıktığım okul merdivenlerini otuz altı yıl sonra bir kez daha çıkıp indim anılar denizinde dalgalanarak...
Timülüslerin altındaki mezara giderken küçük bir mola "an"ı yakalamaya yetti bile...


Söze gerek var mı?



Samsun Eğitim Enstitüsü yok artık. Okulumuz Ondokuz Mayıs Üniversitesi Atakum Kampüsüne dönüşüvermiş.






Şu üst kat pencerelerinden nasıl da gelen geçen otobüslere bakıp "Ahh bir bitse!" diye iç geçirmiştik. Kaç yazar, kaç şair konuk oldu sınıfımıza. Romanlarda ağladık, şiirlerle duygulandık, özlem yüklü mektuplar yazdık sayfalar dolusu...







Mazhar Hocam, canım hocam, sevgili öğretmenim, değerli büyüğüm... Seninle şu anı yaşamak tüm yorgunluğa değer. Her şey için çok teşekkür ederim. Emeklerin boşa gitmedi, inan...

Bu karşılaşmamızda da uyarı görevini yine yaptı:
"Size bir soru." diye söze başladı. "Son yazım kılavuzunu aldınız mı? Dil derneğinin çıkardığını, TDK çıkardığı imla kılavuzunu demiyorum, dikkat edin!" dedi.

Aldık, almasına da sınavlarda TDK'ninki geçerli diye yanıtladık biz de...

Yazım kılavuzunda bile birliktelik sağlayamamış olmak bugünkü sorunlarımızı açıklamıyor mu? Tevhid-i Tedrisat kanununu yok sayarsak, eğitim birliğini kuramayız. Farklı eğitimden geçen insanların çatışmasından doğal bir şey olabilir mi? İki ayrı Türkiye yaratıyoruz kendi ellerimizle, sonra da oturup halimize ağlıyoruz. Atatürk'ten uzaklaşmak bizi çıkmazlara sürüklüyor bilmiş olalım.


Otobüsle Samsun turu attık bir de... Belediye otobüsü şöförüne de teşekkür ediyorum bu gezi için.


Okul lokaline çıkan merdivenlerde arkadaşlarım.
Sanki o zamanlardan "Seni andım bu gece, kulakların çınlasın" şarkısı çınlatıyor kulaklarımı, kimse duymasa da ben duyabiliyorum. Bir de "Elveda Meyhaneci, artık kalamıyorum, bir başkayım bu akşam sarhoş olamıyorum..." Ve "Rüyalar gerçek olsa...".







Sevgili Aysel, hepimize kolye, küpe, yüzük almış. Ben de takıp poz verdim işte böyle...

Herkes hediyesini seçmeye çalışıyor.






Şükran'la Safiye, Lahmacun Orhan'da eski günlerdeki tadı bulmuşa benziyor.
Samsun Fuarı da yok artık. Hem de on beş yıl olmuş fuar kaldırılalı. Yerine Kurtuluş Parkı ve içinde sıcaktan beş dakika kalabildiğim Yabancılar Pazarı açılmış.

Deniz, doldurulduğu için şehirden uzaklaşmış mı ne? Dolgu alanları parklarla bezenmiş, ama doğa verdiğini geri almazsa tabi! Biz eskiden okulun bahçesinde denizle buluşuyorduk, şimdi araya yol bile yapmışlar doldurarak...

Tütün Fabrikasının terk edilmiş görüntüsüne bakar mısınız? Ahh eskiden buralarda çoğu kadın tütün işçileri vardı bizim zamanlarda. Şimdi pek çok fabrika gibi harebe halinde yıkılacağı günü bekliyor.

Fabrikanın dış cephesindeki pencereler kağıt ya da bezlerle kapatılmış, önü para arkası madara desem biraz kaba mı kaçtı, bilmem. Ama işsizlik can sıkıcı, fabrikaların, iş yerlerinin birer birer kapanması üzücü değil mi?

O, heybetli Konak Sineması bu kez gözüme çok küçük göründü. Ben mi büyüdüm, yoksa o zaman da mı böyleydi? Nedense hayal kırıklığı oldu bende. Tanımakta güçlük çektim doğrusu.

Bu da konakladığımız Öğretmenevi...

Samsun gezisi yorucu olsa da, çok kısa sürse de inanılmaz mutlu etti beni. Bilmediğim, unuttuğum pek çok anıyla bazen katılırcasına güldük, yitirdiklerimiz için hüzünlendik, gelemeyenlerin kulaklarını çınlattık.

En çok da Eski Türk Edebiyatı öğretmenimiz Nazik Hanım'ı andık. Şu anda doksan bir yaşında ve Isparta'da yaşıyor.

Genç yaşında yitirdiğimiz arkadaşımız Fatma için çok üzüldük.

Bir anıyla bitireyim mi?

Hicran arkadaşımız o yıllarda çok zayıftı, çok üşüyordu. Bir gün Mazhar Kükey'in dersinde en arka sırada ayaklarını altına alıp oturmuş, üstüne de bir örtü örtmüş. Yanındaki arkadaşımız Hicran'ın ayakkabılarını ön sıraya itmiş, ön sıradakiler de alıp sıranın gözüne saklamışlar. Ancak aksilik bu ya Mazhar Bey, Hicran'ı tahtaya çağırmasın mı? Zaten hocadan çok korkan Hicran, ayakkabılarını da bulamayınca çılgına dönmüştü. Bu anı, hoca dahil hepimizi çok güldürdü.

İyi ki gitmişim, iyi ki...

Seneye, bir değişiklik olmazsa Bandırma'dayız.

Tüm dostlarıma selam ve sevgilerimle...