30 Eylül 2010 Perşembe

BEN TARİHİM BAY BAŞKAN

Artık yalnız yaşamak zorundaydılar...

Yalnızlığa yenilmek üzereydi kapı açıldığında. Sevinçle yerinden fırladı ve ileriye doğru bir adım atıp durdu.

Kucağındaki dosyaları masanın üstüne bırakan iriyarı adam, yüzüne bile bakmadan çıkıp gitti.

Yüzüne bile bakmadan odadan çıkan adamın arkasından, hırsla yerinden kalktı.
"Kimsin sen?" diye bağırdı.

Bir kez bile yüzüne bakmayan iriyarı adam, kapıda belirdi. Ve:
"TARİHİM BEN!" dedi.

Karşılaşmaktan çekindikleri tarihin tutsağıydılar artık. Oysa daha dün yenenlerle, yenilenler belli değil miydi?

Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular.

Sorgulayanlar aynı olmasa da, sorgu gerçeğiyle karşı karşıyaydı artık. Konuşup konuşmamakta kararsızdı. Bir gün tarihle yüz yüze gelebileceğini hiç düşünmemişti çünkü. "Bana da soru sorulabilecek günler gelecekti demek!" dedi mırıldanarak.
.......


Dönemin ünlü sorgucusuyla, tarih karşı karşıyaydılar.
Ünlü sorgucu, sorgudaydı artık. Tarihin önünde hem de...

Sorgulanırken, en son duyduğu haykırışı anımsayıp ürperdi sorgucu. Yıllarca önemli görevlerin üstesinden gelmişti. Kendi değerlendirmesine göre, iyi bir istihbaratçı, başarılı bir ajandı. İçinde bulunduğu durumu acıyla karşılıyordu. Başını hafifçe döndürüp Bay Başkana baktı. Onun durumu daha da kötüydü. Çünkü sorgucu ve arkadaşları ne yaptılarsa Bay Başkan ve arkadaşları için yapmışlardı. Ürettikleri acılarda Bay Başkan ve arkadaşlarının da sorumlulukları vardı. Tarih elbette bunu göz önünde tutacaktı.

Sorguladığı insanlar geldi aklına. Tek tek yüzlerce binlerce insan...
Bay Başkan ve arkadaşlarının gerçekleriyle, kurbanlarının gerçekleri çatışınca, sorgucunun tutsakları yok olup gidiyorlardı. Sorgucular "emir kulu"ydular. Yıllardır hep aynı korkuyu taşıyorlardı:
Bir gün hesap verme korkusuydu bu.

"Gerilere dönebilir miyim?" diye sordu tarihe.
"Yüzyıllar öncesine de dönebilirsiniz." dedi tarih, "Öylesine gerilerden geliyorsunuz ki çağınızın zaten..."
.........

"Bay Başkan" dedi tarih, "Suç ortaklarınız..."
"Bana bir şey sormadılar." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Öyle sanıyorum ki her şeyi kendileri yaptılar. Akıl almaz şeyler."
Gecikmiş pişmanlığıyla söze karıştı sorgucu: "Daha neler var neler..." dedi.
.....

"Bütün bunların bir gün ortaya çıkacağını hesaplayamamışlardı. Acımasızca suçladıkları insanların gelecek endişesiyle her şeyi unutacaklarını sanmışlardı. Onlar unutsalar da akıllara durgunluk veren belgeler dosyalarında takıldıkları yerde duruyorlardı."
......

Bir yönetimin kalın bağırsaklarından çıkan kokular, tüm ülkeye yayılmıştı artık. Yeraltı evreni, polis, hükümet üyeleri, kamu görevlileri, ajanlar arasındaki ilişkileri bildiği kadarıyla yeniden düşündü sorgucu. Tümünü belgeleyebileceklerini anlatmıştı. Ama ortalığı karıştıracak daha nice bilgi, nice belge vardı. Ama o her şeyi bilemezdi. Kimin kasasında, kiminle ilgili hangi bilgiler olduğunu nasıl bilebilirdi?
.......

"Güvercinler olarak çok düşündük." diye karşılık verdi Bay Başkan, "Üstesinden gelemedik. Gelemezdik de. Çünkü ülkeyi biz yönetmiyorduk. Bizi yönetenler de vardı."

Bay Başkanın sesi boğulup gitti. Yüzü anlatılamayacak kadar acıydı. Ağzından çıkan sözcükleri anlamakta güçlük çekiyordu tarih. O da tarihle konuşmuyordu artık. Bir şeyler mırıldanıyordu. Kendi kendine konuşuyordu. Kendisiyle yüzleşiyordu.

"Neyi çözdük? Demokrasiyi geri mi getirdik? Bağımsızlık mı kazandık? Mutluluk mu verdik halka? Kimleri boğduk? Kimlere can simidi olduk? Kimleri suçladık, kimleri AKladık?"

"Kimin haklı, kimin haksız olduğunu ayırt etmenin tek yolu var Bay Başkan. O da kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu bulmaktan geçiyor."


Bay Başkan, tarihin arkasından koştu, yetişemedi. "Yani şimdi biz!.." dedi sözlerini bitiremedi.

...........


"Ben Tarihim Bay Başkan" Erbil Tuşalp'in kitabının adı. Elimdeki Kasım 1989'da Bilgi Yayınevi tarafından çıkarılan birinci baskısı. Daha önce okumuştum, tekrar okudum.

Yukarda kitaptan aldığım alıntıları okudunuz. Kitabın tümünü okuduğunuzda 12 Eylül 1980 döneminde yaşananları ayrıntılarıyla öğreneceksiniz. Pek çok tanıdık kişiyle, onların sebep olduğu nice acı olayla karşılaşacaksınız. Ancak bence kitabı önemli kılan sadece yakın tarihe tanıklık etmesi değil; aynı zamanda bugüne de ışık tutuyor olmasıdır.

Kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:
Erbil Tuşalp Ben Tarihim Bay Başkan adlı bu yeni ve özgün yapıtında da acılar, tutsaklıklar, işkenceler, yolsuzluklarla dolan bir zaman diliminde yaşananları yeni belge ve bilgilerle bir roman akışıyla irdeliyor; "demokrasi ve bağımsızlık kavgasında ölümle sınananlar"a adıyor.

İşte böyle... Bugün Kenan Evren ve 12 Eylül'ü yargılayan tarih, yarın da başkalarını yargılayacak.

"Yarattıkları korkuda boğuluyorlardı şimdi. Daha dün korku demekti onlar. Kuralları, yasaları ve cezalarıyla tek ve en büyük korkuydular."



29 Eylül 2010 Çarşamba

SAVARONA'DA FUHUŞ



Atatürk'ün de bir süre kaldığı Savarona Yatı'nı, yatın şimdiki sahibi Kahraman Sadıkoğlu'ndan, bir haftalığına kiralayan şebekenin , Rusya ve Ukrayna'dan getirttiği küçük kızları işadamlarına fuhuş için pazarladığı haberleri düştü gazetelere... Muğla Göcek'te yapılan operasyonda, fuhuş şebekesi üyeleriyle bazı işadamları gözaltına alınmış...

Bu durumda suçlu kim?

Atamızın yatını koruyamayıp satan devletimizin etkili ve yetkilileri mi?

Kahraman Sadıkoğlu mu? Her yıl bu zamanlar bir haftalığına aynı kişilere yatı kiraya veriyormuş.

Fuhuş şebekesi oldukları öne sürülen kişiler mi?

Küçücük kızları pazarlayanlar mı?

Din-ahlak konusunda kimseyi beğenmeyen, koca koca adamlar, gizli gizli bu çocukların hayatını karartıp sonra da ak pak, hiçbir şey olmamış gibi ortalarda dolaştıkları için suçlu sayılır mı?

Şu anda, kimbilir nerede hangi çocuklara kıyılıyor?
Siirt'te makam sahipleri topluca çocuklara kıymadı mı, kıyıp da sütten çıkmış ak kaşık gibi aramızda dolaşmıyorlar mı?

Küçük kızların psikolojisini bu olaylardan çok başka nedenlerin bozduğu yönünde raporlar hazırlayan anlı şanlı Adli Tıp doktorlarımızın suçu yok mu?

Suçlu kim?

Yoksa hepimiz mi?

SEN BİZİ BAĞIŞLAMA ATATÜRK

Varıp anıtına saygıda duranlar,
Bilirsin,
Çoğu sencil değil!

Överek yitirdiler seni.
Biçimsel sınırlamalarla, tutsak
Anlamsız, kalıplaşmış kahraman ettiler.
Ve sonra
Güle oynaya
Adına, anlamına basa basa
Ne yaptınsa Mustafa Kemal
Ne işaretledinse sevgili Gazi Paşa
Ne düşledinse Atatürk
Tümünü , acımasız yıkıp attılar.

Hem de
Adını ana ana
Sen bizi bağışlama!

"Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür"
Kuşaklardı özlemin,
Geleceğe, çağlar ötesine dönük
Bilinçle, bilgiyle, sevgiyle sarılıp
Anadolu insanına güvenle
Toprağının hem altına hem üstüne
Yaşanmış bütün uygarlıklarına
"Benim..." diyerek
Alnı ak, başı dik.
İnançla, onurla
Yaşamanın tadına vararak
Senden güçlenip
Seni aşarak.
Bir güzelim ülke doğurganlığının
Şehveti içinde
Tomurcuklanıp uç vermiş gençler
Bereketli yağmurlar gibiydiler
Yağdı yağacak...
Biz onları alanlarda, sokaklarda,
Okullarda vuruşturup
Vurdumduymaz, umursamaz,
Sinsi
Bir acımasızlıkla, her gün ama her gün
Törenli, törensiz gönderiyoruz
Kıyıma, ölüme şimdi.

Hem de
Adını ana ana
Sen bizi bağışlama!

M. Sunullah Arısoy

28 Eylül 2010 Salı

HENÜZ KIZMAK SERBEST KIZIN BANA




Becayiş, anlaşarak yer değiştirme anlamına geliyor. Gerçi burada gönüllülük var mı bilmiyorum, ama güvenilir kaynaklardan öğrendiğime göre şok bir kararla büyük bir değişim yapılacakmış!

Varan 1)
Orduyla dağdakiler görev değişimi yapacaklarmış. Teröristler asker, askerler de dağa çıkıp terörist olacakmış, ordunun elindeki silahlar alınacakmış...

Varan 2)
İçerdeki ve de dışardaki tüm gerçek suçlular af kapsamına alınıp emniyet kadrolarına polis olarak atanacakmış. Polislerin bir kısmı da içeri tıkılacakmış...

Asıl görevi silah kullanmak olan, ancak silah yerine kalem kullanmaya kalkan Hanefi Avcı, 30 Eylül'de tüm gerçekleri açıklayacağım demişti, ancak buna fırsat bulamadan 28 Eylül'de gözaltına alınmış...
Bu arada "Köstebek" in yazarı Necip Hablemitoğlu'nun hayaleti mezarından kalkıp gelmiş, "Bunda ne var, beni aynı suçtan öldürmüşlerdi !" , diye kendi kendine söyleniyormuş.

Varan 3) Sırada diğer kalem tutanlar varmış. İşe gazetecilerden, bilim insanlarından başlanmış, ama bu pek işe yaramamış. Son dakika haberlerine göre evinde kalem bulundurulanlar da (Silivri dolu olduğu için) İmralı'ya gönderilecekmiş...

Varan 4) Son bir emirle kalem satışları yasaklanmış; silah satışları ise artık serbestmiş...

Şaşırdınız değil mi? Böyle bir şey gerçek hayatta tabi ki olmaz. Rüya, korkunç bir rüya gördüm bu gece. Kabus gibi bir şey. Sabaha kadar evdeki tüm kalemleri saklamaya çalıştım. Bilgisayarımı toprağa gömdüm. Kapıdan sesler geliyordu. Biri beni silkeliyor, durmadan dürtüklüyor, bir şeyler söylüyordu. Kan ter içinde gözlerimi açtım ki evimde, yatağımdayım. Ohh! bir rahatladım, bir rahatladım ki sormayın!

Kızdınız mı bana? Kızın, söylenin, siz de rahatlayın. Hepimizin rahatlamaya ihtiyacı var değil mi? İyi ki rüyaymış bu, ya gerçek olsaydı?

SEVİYOR MU SEVMİYOR MU?



Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleriyle hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmasının da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş, içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "Sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim." . Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "Ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve: "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?" . "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım.

"Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Seni seviyorum." diyebilmiş ancak.
Ppatya donakalmış. Sadece "Ben de..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim."

"Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.

Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamışş. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.

Her düşen yaprakta papatya "Seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:

Seviyor mu, sevmiyor mu?"...

(O.Henry- Papatya ve Kelebek)


Hadi ne duruyorsunuz? O iki sözcüğü duymak isteyene koşun. Yarın çok geç olabilir değil mi? Önemli olan o iki sözcük, gerisi teferruat...
"SENİ SEVİYORUM"

26 Eylül 2010 Pazar

İYİ Kİ DOĞDUN AŞKIM



"Kuru ağ'cı n'iderler
Kesip oda yakarlar
Her kim aşık olmadı
Benzer kuru ağaca" (Yunus Emre)




Bugün sevgili eşimin doğum günü...

Bizi hep güldürdü, hep mutlu etmeye çalıştı. Onu çok seviyoruz.

İyi ki doğdun, iyi ki bizimlesin aşkım.

Fotoğraftaki gülleri, Ela'cığımla birlikte, sana gönderiyoruz...

24 Eylül 2010 Cuma

ÇÖZ DE AL MUSTAFA ALİ ÇÖZ DE AL

"Zenginin sözüne beli diyorlar
Fukara söylese deli diyorlar
Zamane şeyhine veli diyorlar
Gittikçe çoğalır delimiz bizim"


Ellerinde kalem, hükümete karşı darbe yapmayı planlamışlar! Ne ayıp!
SİLİVRİ'de Yargılanıyorlar...
Yargılansınlar, suçları kanıtlanırsa çeksinler cezalarını...

Çeksinler de suçları kanıtlanıncaya kadar masum oldukları unutulmasın. Şimdiden ceza çektirilmesin değil mi ama? Henüz kesinleşmiş bir suç da yok...

Yok ama, tuu kaka çocuklar diye bakılıyor nicedir.

Çok konuşuyorlardı, şimdilik susturulmaları iyi oldu, ellerinde silah yoktu belki, ama kalem vardı...

Unutmayın "Kalem kılıçtan keskindir." Hem silah yarası, pardon, bıçak yarası geçermiş de dil yarası geçmezmiş." Dilleri baya uzamıştı onların!

Şehitler mi? Aileleri ziyaret ediyordur, rahat rahat uyusunlar. Dağda taşta koşturmaktan, kör topal yaşamaktan kurtuldular ya ona şükretsinler...

Şimdi başrollerde "İMRALI" var!

Sus konuşma, otuz bin kişiyi öldürdüler, bir o kadar daha mı öldürsünler?
" Kanı kanla yumazlar, kanı suyla yıkarlar.", İmralı dört yanı suyla çevrili bir ada değil mi? Kim bilir kaç kez girdi yıkandı, AKlandı, paklandı, akıllandı.! Mahkeme suçlu demişti, ama?

Siz silahları susturun hele, sonra belki o da silahları bırakın der dağdakilere! Şimdi eline kalem aldı da planlar yapar, yol haritaları çizer oldu.

Görmüş geçirmiş, deneyimli insan. Tabi ki akıl danışacaklar, tabi ki yol gösterecek. Analar ağlamasın, bebekler ölmesin değil mi canlar? Sorunu çözmesin mi?
Doğru valla, koyun çok ama, böyle çoban az bulunur. Keşke Özay Gönlüm yaşasaydı da üç telli sazıyla türkü çığırsaydı, "Çöz de al Mustafa Ali, çöz de al" ne güzel olurdu değil mi?

Barış gelecek, barış!

Hoş gelişler ola da "Benim bu gidişe aklım ermiyor"...

"Serdari halimiz böyle n'olacak
Kısa çöp uzundan hakkın alacak
Mamurlar yıkılıp viran olacak
Akibet dağılır ilimiz bizim"


Not: Dörtlükler Aşık Serdari'den alıntıdır.

23 Eylül 2010 Perşembe

YAŞAM BİÇİMİ DEDİĞİNİZ NEDİR?

Son günlerde bazı aklı evveller tutturmuşlar:

"Hayır diyenler korkuyor; çünkü yaşam biçimleri değişecek endişesi içindeler!"

Bu kadar basit öyle mi? Şaşarım sizin aklınıza, hadi ordan yalancılar!

Hem yaşam biçimi dediğiniz nedir? "Evet" diyen çoğunlukla, "Hayır" diyen çoğunluğun yaşam biçimi arasında ne fark var?

Hepimiz aynı hastane koridorlarında sürünmüyor muyuz?
Hepimizin çocukları aynı okullarda, aynı sıkıntılar içinde okumuyor mu?
Hepimizin çocukları işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmıyor mu?
Hepimizin çocukları askerde kucak kucağa şehit düşmüyor mu?
Hepimiz ekonomik sorunlarla boğuşmuyor muyuz?
Hepimiz dengeli ve yeterli beslenmenin ne olduğunu unutmak zorunda kalmadık mı?
Hepimiz yoksulluk sınırında yaşamıyor muyuz?
Hepimiz polisten korkmuyor muyuz?
Hepimiz suçluların yargılanmasını istemiyor muyuz?
Hepimiz ulusal gelir paylaşımında en aza mahkum değil miyiz?
Hepimiz ulusal kaynaklarımızın, doğal kaynaklarımızın, değerlerimizin birer birer yok edilmesine üzülmüyor muyuz?
Hepimiz ülkemizin bölünmesinden endişelenmiyor muyuz?
Hepimiz huzur içinde işimizde gücümüzde yaşamak istemiyor muyuz?

Yaşam biçimimizdeki terk fark kadınlarımızın saçı mı? Yukarıda saydığım ortak yaşam biçimimiz değişecekse tüm kadınlarımız fedakarlık yapabilirler eminim. Eğer çözüm buysa hepimiz başımızı örteriz ya da hepimiz başımızı açarız olur biter. Ya da sorun içkiyse sizler gibi gizli gizli içeriz.Ama bu kadar basit değil...

Bütün bu maddeleri çoğaltabiliriz, ama sözü uzatmaya gerek yok. Mademki bu topraklar üstünde bu koşullarda yaşıyoruz yaşam biçimimiz de üç aşağı beş yukarı aynı...

Eee o zaman, durup durup : "Yaşam biçimleri değişecek de ondan korkuyorlar!" aldatmacasının anlamı ne?

Keşke değişse, yukarıda "Hepimiz" diye başlayan ortak yaşam biçimlerimizin değişmesine kim karşı çıkabilir ki? Lütfen değişsin artık!

Hepimiz insanca yaşayalım.
Hepimiz çalışıp emeğimizin karşılığını alalım.
Hepimiz kimsenin yardımına muhtaç bırakılmayalım.
Hepimiz sağlık,eğitim, adalet olanaklarından yararlanalım.
Hepimiz ulusal geliri hakça paylaşalım.

Peki ülkede koparılan bu fırtına ne o zaman? İşte bütün sorunun can damarı da burada...

Ülkemizdeki mutlu azınlık halkı sizden bizden diye diye ufalayıp kendi ikbaline kurban etmek istiyor. Öyle gözleri dönmüş ki bu yolda herkesi, her şeyi kullanıyor, her yol mübah diyor. Neresi uygunsa oradan vuruyor.

En yumuşak karın din mi? Evet, en yumuşak karnımız din, en çok oradan vuruyor. Dini de türbana dolandırarak hem dini hem dindar, ama eğitimsiz insanlarımızı, kendi ütopyalarına kurban etmekten çekinmiyor.
Güneydoğu'da yıllarca ihmal edilmiş yoksul bırakılmış, yeterince eğitilmemiş insanlarımızı da açılım adlı bir parmak bal çalarak kürtçülerin kucağında ölüme terk ediyor.
Roman yurttaşlarımızın arasında "İlle de roman olsun, isterse çamurdan olsun!" nutukları atarak Sulukule sakinlerinin yerlerini ucuza kapatmıyor mu?
Kısacası kullanılmaya müsait kim ve ne varsa sonuna kadar kullanıyorlar.

Tophane'de Sanat galerilerine saldıranlar,
Ankara Kurtuluş parkında el ele tutuşan gençlere polis kimliğine sığınarak baskı kurmak isteyenler,
Referandum propagandalarına alet edilen sanatçılar,
Evet, ama yetmezciler,
Dindar, ama eğitimden yararlanma olanağı bulamayanlar,
Kürt kökenli sade vatandaşlarımız,
Siz, siz, evet sizler... Şu makamını, gazetedeki köşesini, kapacağı ihaleleri düşünenler, gazete patronları, küplerini doldurma derdindeki iş adamları,
Her dönemin adamları...

Unutmayın sizler piyonsunuz.

Ülkemiz üzerinde, mutlu azınlıkla kol kola geçmiş güçler, santranç oynuyorlar. İşiniz bitince ilk bertaraf edilecekler arasındasınız bilesiniz. Sonra da hepimiz mat olacağız sayenizde!

Bizim korkumuz "Yaşam biçimimiz değişecek!" diye değil; "Vatan biçimimiz değiştirilmek, ulusal geleceğimiz yok edilmek isteniyor." endişemiz ondan be şaşkınlar!

İş sanata, sanatçıya kadar uzandıysa vay halimize... Hani "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuştur." diye ünlü özdeyişimiz var ya, şimdi düşünüyorum da kopmayan kaç damarımız kaldı, onu bulmaya çalışıyorum...


Not: Bekir Coşkun'a yapılana üzüldüm.

22 Eylül 2010 Çarşamba

DERT İNSANI DÜRTER EVET AMA YETMEZ



Dert insanı dürter...

Aydın olan, duyarlı olan insan sadece kendi derdiyle dertlenmez; sadece bugünü kurtarayım, gerisi kolay demez. Yakın-uzak tehlikenin de farkında olmak zorundadır.

Okullar açıldı, sizin çocuğunuz şimdilik şanslı olabilir, ama pek çok okulda sorunlar dağ gibi, en önemlisi de gerçek öğretmen yok.

Neden?
Sınav soruları çalındı.
Kim çaldı?
Araştırılıyor!
Nerede?

Bence yanlış yerden başlandı.

Aslında boş konuşuyorum. Kendileri de biliyor soruları kimlerin, ne amaçla çaldıklarını. Asıl suçlular kıs kıs gülüyordur tahtlarında...

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır hesabı bir taşla kaç kuş vurabilirizin tezgahı kurulmuştur nicedir.

Sınav sistemini değiştirecekler.
İşlerine gelmeyenleri istifa ettirecekler.
Ücretli-sözleşmeli öğretmenlerle okulları yavaş yavaş dönüştürecekler.

Şimdi sıra vurulanları derdest edip bir kenara bırakmaya geldi.

Ordu tamam.
Yargı tamam.
Medya tamam.
Eğitime sıra geldi...

Hadi hayırlısı! Sınav sisteminiz değişiyor. Artık yakalanma endişesi olmadan rahat rahat istediklerini istedikleri yere yerleştirecekler. Sizin çocuklarınız mı? Akıllı olursanız, uslu durursanız, sesinizi onları övme dışında çıkarmazsanız belki sizinkilere de bir yer bulunur.

Dert insanı dürter, duyarlı insanlar bu derdi içinde duyar.
Dert insanı dürter, yaz der. Hasta yatağından kalkar yazarsın...

Yeni eğitim öğretim yılı sorunlarla başladı. Bu kadar sorun yeter mi? Yetmez, daha durun bu bir başlangıç. Daha neler göreceğiz...

Ya!.. Neden son zamanlarda göreve getirilenler hep birbirine benziyor?

Evet... Yeni ÖSYM Başkanınız göreve başladı, hayırlı uğurlu olsun.


18 Eylül 2010 Cumartesi

POZİTİF AYRIMCILIK

Bu koltuklar da nereden çıktı demeyin, koltuk çok önemli... Parası olanlar, hastaysa, burada bekleyip rahat rahat muayene olabiliyor.

Ben de kıydım paraya sorunumu çözdüm. Yalnız koltuklar öyle genişti ki üç kişinin sığabileceği koltuğu tek kişilik yapmışlar, içini dolduramadım. Çoğu da boş boş duruyordu zaten. Kalkıp tek tek hepsine oturmak geçti aklımdan, ama fıtığı azdırmanın bir anlamı yok diyerek vazgeçtim.

Bugün sanki bir başka ülkedeydim, şu ayrımcılık güzel şey be! Bir ihtimam, bir özen neredeyse şımaracaktım. Prof. beni iyice muayene etti. On gün yatacaksın, dedi, hem de günde yirmi saat... Anlayacağınız on gün yan gelip yatacakmışım, on günün sonunda da kontrole bekliyor sevgili prof. doktorum. Ayrımcılığa evet, ya bu ayrımcılık güzelmiş dostlar. Ne yapıp edin, nereden bulursanız bulun yeter ki paranız olsun, ondan sonra kapılar birer birer, hiç beklemeden önünüzde açılıyor.

Vatan-millet-hak-adalet-eşitlik demekten vazgeçebilsek kim bilir daha ne ayrıcalıklar yaşayacağız şu fani dünyada!

Ben birazdan yatmaya devam edeceğim. Ama gitmeden şu aşağıdaki fotolara dikkatli bakmanızı istiyorum.

Sevgili kadınlarımıza düşündükleri pozitif ayrımcılık bu mu? Ve de çocuklara...
Şu çocuğun, erkek olanının başını görüyor musunuz? Göremiyorsanız, üzerine tıklayın, iyice yaklaşsın. Kızımızınki de hiç fena değil, yalnız başını örtmeyi unutmuşlar! lYakın bir gelecekte tüm çocuklarımız, kadınlarımız böyle giyinse ne güzel olur değil mi?
Bu da özel olmayan, ilk gittiğim, ama sonuç alamadığım devlet hastanemizden... Hani şu oturacak bank bile bulamadığımız, iğne atsan yere düşmeyecek büyük çoğunluğumuzun gittiği hastane koridorlarından...

Siz söyleyin hangisi daha iyi?

Kocaman koltukta tek başına oturmak bence daha iyi. Ohh, gel keyfim gel! Bana ne diğerlerinden, beni hiç mi hiç ilgilendirmiyorlar! Bundan sonra böyleyim, iyi mi? Yan gelip yatacağım...

Yok ülkede kalkışma varmış, gizli toplantılar, gizli gizli verilen sözler varmış,şimdi o sözlerin diyetinin ödenme zamanıymış, insanlar, bebekler teröre kurban veriliyormuş,

Anayasa manayasa tangur tungur ediliyormuş,

Van'dan, Trabzon'dan sonra, çan sesleri Ayasofya kapılarına dayanmış, müslümanlığı kimseye kaptırmayanlar, din-iman diyerek dindarları tavlayanlar, şimdi gelsin paralar, diye avuçlarını ovuşturuyormuş, Van seferber olmuş, çan sesleriyle Ermeni ayinini bekliyormuş, eleştirenin tepesine biniliyormuş...

Sınav soruları birilerine servis ediliyormuş.

Akilli(!) adamlar, bilmem Fillandiya'dan mı gelmiş, iç işlerimize burnunu sokuyorlarmış, yine de baş tacı ediliyorlarmış;

Türkiye büyüyormuş, işsizlik azalıyormuş, yoksul insan kalmıyormuş, her şey güllük gülüstanlıkmış, mış mış da mış mış...

Artık bakış noktasını değiştirmek gerekiyor galiba...

Nereden baktığınız önemli, hasta hasta ayakta bekleyenlerin arasından bakarsanız tüm bu güzellikleri göremezsiniz tabi! Ben artık kocaman koltuklara kurulup oradan mutlu azınlığın arasından bakacağım. Tek sorunum para bulmakta, ama umutluyum, kendime Bursa ipeğinden bir türban edineceğim, sonra da jipli türbanlıların arasına karışacağım. Bana ne ya, diğerleri ne yaparlarsa yapsınlar!

Ben keyfime bakacağım, yan gelip yatacağım. Alan alsın; satan satsın; bölen bölsün... Siz de öyle yapın anacım! Bayyy...

17 Eylül 2010 Cuma

ÇARPIK


İstanbul, depreme hazırlanıyor!

Şu upuzun binanın zarafetine bakar mısınız? Bunun depremi beklemesine hiç gerek yok, bir üflemeyle yıkıldı yıkılacak ...

Deveye ne sormuşlardı ki?

16 Eylül 2010 Perşembe

NEHİR BEBEK

Bazen doğru sözcüğü bulmak, bulunan sözcükleri sıralamak, onlardan cümle oluşturmak ne kadar zor geliyor. Ne desen anlamsız kalıyor, yetersiz geliyor.

Başından beri küçük Nehir'imizin mücadelesini, ailesinin savaşını saygıyla izliyordum. Umutla bekliyordum herkes gibi, ama...

Acı haberi İstanbul'da kızımdan duydum ilk kez. Ne diyeceğimi bilemedim. Kaybettik! Nehir'in güzel yüzü geldi gözümün önüne, sonra da adını bile duymadığımız nice bebekler; çocuk bile olamadan yitirdiğimiz bebekler...

Özgür Anne Nehir'i uğurlamaya gitmek için pembe eşarp ararken ben evime dönmek için yola çıkmak zorundaydım. Gidemedim Bebek Camisine, ama sevgilerimi gönderdim kızımla, dualarımı... Benim için de uğurla, dedim sadece...

Zeynep Hanım son yazısına "Boşluk" başlığını atmış. Ne dese haklı, bir annenin acısını hangi sözcük açıklayabilir ki? Ama şunu da söylemek zorundayım, onlar ellerinden gelenin fazlasını yaptılar. Ya bu olanakları olmasaydı? Bugün hiçbir şey yapamamanın acısıyla daha çok üzüleceklerdi. Nehir, Sevgili Leyla'da ve tüm sevenlerinin yüreklerinde derin izler bıraktı, bu teselli kaynağı olabilir mi? Olmalı, evet olmalı... Hatta Nehir Bebek'in ve ailesinin mücadelesi başka bebeklerin yaşamasına, deneyimlerinin yol göstermesine katkı sağlarsa az şey mi?

Kitap olmalı, kitaplaştırılmalı, en çok da doktor adaylarına okutulmalı... Eminim yazılanlardan çıkarılacak pek çok ders bulunacak. Nehir Bebek ve ailesinden öğreneceğimiz çok şey var, bunlar değerlendirilmeli.

Sayfamın yan tarafında Nehir'le ilgili duyuruları kaldırmaya elim varmadı. Sanırım bir iki gün içinde kaldırma gücünü bulabilirim.

Güle güle Nehir Bebek, huzur içinde uyu...

Şimdi Leyla'ya iki kez sarılmalıyız. Onu, o güzel ablayı sevgiyle sarıp sarmalamalıyız. Anne-baba ve kardeşinden uzakta geçen yıllarının eksikliğini gidermek için ne mümkünse yapmalıyız...

15 Eylül 2010 Çarşamba

HANGİSİ DAHA KÜÇÜLTÜCÜ?

1)

"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (), uğradığı saldırıda hayatını kaybeden gazeteci 'in ailesinin yaptığı başvuruda Türkiye'yi suçlu buldu. AİHM, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2, 10 ve 13. maddelerini ihlal ettiğine hükmetti. Türkiye, 133 bin Euro ödeyecek."

Yukarıdaki alıntı Sabah gazetesinden. Başlığı: Tokat Gibi Karar. Duygu Leloğlu'nun haberi.

2)


"İSTANBUL - Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşiyle beraber izlemeye geldiği Türkiye-Rusya maçında ‘ponpon kızlar’ın sansürlenmesi sonucu Türkiye FIBA’dan para
cezası aldı. Ponpon kızların şova çıkmaması nedeniyle Türkiye Basketbol Federasyonu’na 3 bin 200 İsviçre Frangı (yaklaşık 4 bin 750 TL) para cezası verildi. (Spor Servisi)"

Bu haber de Radikal'den alıntıdır. Başlığı: Ponpon Kızlar Sansürüne Ceza.

3)


" 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası final maçı sonrası seyirciler tarafından yuhalanan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı arayan basketbol milli takımının kaptanı Hidayet Türkoğlu, yaşanan olaydan dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Maç sonrası taraftar tarafından protestoya uğrayan diğer bir isim ise Abdullah Gül oldu.

Hidayetten telefon

Madalya töreni sırasında devam eden protestolar Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan salondan ayrılırken de devam etti. Bu olayın ardından kaptan Hidayet Türkoğlu yuhalanma nedeniyle Başbakan’a “Çok üzgünüz. Seyircinin bu protestosunu hiç anlamadık. Bunu hiç hak etmiyorsunuz” diyerek yaşananlardan duydukları üzüntüyü aktardı.
"

Evet üçüncü haber de bu... Haberajans.com sitesinden alındı.

Üç haber de çok küçültücü, ama hangisinin ulusumuzu daha küçük düşürdüğüne karar veremedim. Özür dilemesi gereken başkaları da var mı?

EK:25 Milyon Dolar Gelir, Hoş Gelir, Ley Ley Limi Limi Ley

EVEEEETT NERDE KALMIŞTIK?




Yazacak çok şey birikince hiçbir şey yazamıyorum. Şimdi değil, eskiden de ben böyleydim. Okunacak, değerlendirecek sınav kağıtlarını hemen okumaya çalışırdım; yoksa birikenleri çok daha zor okuyacağımı bilirdim.

Neyse refarandumdan EVET çıktı çok şükür. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak değil mi?

20 Eylül'e kadar PKK ile anlaşmaya varılacak, verilen sözler yerine getirilecek. Referandum boykutundan sonra şimdi de okulları boykot etmişler. 20-25 Eylül tarihleri arasında çocuklarını okula göndermeyeceklermiş. Durum acil, hemen çözümlenmeli. Artık federasyon mu olur, eyalet sistemi mi olur, neyse çözülecek! Evetçileri kutluyorum.

İkinci sorunumuz da tartışılmaya başlandı bile. Başkanlık sistemine Evet dendi ya bugünden tezi yok çözümlenmelidir. Hem de ABD'dekinden daha güçlü bir başkanımız olacak. Orada kongre mongre var, başkanı sınırlıyorlar, bizde yok. Eee Hakimler Savcıları da size getirecek, pardon, dize getirecek maddelere de evet dedikten sonra kim tutar sizi? Koşar adım marş marş! Vatana millete hayırlı olsun...

Aslında başkanlık yerine padişahlık bize daha uyardı, ama neden akıllarına gelmedi bilmem ki? Padişah efendimiz mülkünü kendi çocukları arasında paylaştırıyordu ya ne güzeldi!

Bu arada beni merak eden vardır belki diye yazayım bari:

Ben, yukarda fotoğrafını koyduğum, millet hastanesinde belimi düzeltmeye çalıştım birkaç gündür; ama sonuç almamın olanaksız olduğunu görünce şansımı özel hastanede aramaya karar vermiş durumdayım. Fizik tedavisi için sırayı bu yıl veremiyor Devletimizin hastaneleri, 2011'i bekleyin diyor.

36 Yıl çalışırken her ay maaşımızdan, sağlık için kesilen paraların, kuş olup uçtuğunu da böylece anlamış oldum. Tıpkı, "Seni konut sahibi yapacağım!" diyerek zorla, her ay kesilen KEY paralarımın uçtuğu gibi. KEY paramı alamadım, benim gibi alamayan pek çok kişi var, ama yapacak bir şey de yok. Devlete millete helal olsun! Devletimizin daha çok gereksinimi var, referandumda çok harcama yaptılar zaten!

Bu arada size de bir tavsiye: Yoksa eğer, hemen özel sağlık sigortası yaptırın kendinize. Devletimizin, milletimizin hastanelerinde beklerken oturacağınız sandalye bulmanız bile mucize, ben bulamadım, belimi tuta tuta ayakta bekledim saatlerce...

Haa bir de ilaçlarınızı yazdırıp alırken ilaç fiatıyla, eczanede kesilen parayı karşılaştırın lütfen. Bazen devletimizin eczaneye kestirdiği para ilaç ederinden daha fazla. Böyle durumda ilacın tüm parasını ödemek daha karlı oluyor. Zaten ilaçlar yakında, çığ gibi çoğalan, BİM marketlerinde satılacakmış. BİM marketlerinin yeni sahibinin kim olduğunu bilenler biliyor, bilmeyenler de biraz düşünürse bulur zaten.

Yarın özel hastanede şansımı deneyeceğim.

Şimdilik bu kadar. Kendinize dikkat edin lütfen, akıl ve beden sağlığımızı korumalıyız. Daha çoook işimiz var...

13 Eylül 2010 Pazartesi

DOST

Ümit işkencede mahzun
Emek işkencede mahzun
Tenim, ayaklarım üryan
Ekmek işkencede mahzun



Canım Türkiye,
Memleketimiz!
Çalışan halklarıyla ümmi
Çalışan halklarıyla garip,
Irgadı, esnafı, madencisi, iptidai aletleri,
Kadınları, erkekleri, hapishaneleri;
Başıboş suları, dumanlı vadileri, yoz topraklarıyla,
İşsizleri, realists şairleri, mücahitleri,
Sokak şarkısı, keten helvası,
Akşam haberleri satanlarıyla memleketim!
Sana selam olsun!

Sürgünler, mahkumlar, hastalar!
Alacağın olsun
Seni İstanbul seni
Seni Bursa, Çankırı, Malatya,
Sizlere selam olsun üniversiteler!
Öğretmenleri alınmış kürsüler,
Öğretmenler!
Sizlere selam olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller!
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler, bobinler!
Bu gülünç, aşağılık,
Namussuz şeyler dışında.
Sana selam olsun
Zincirin zulmun kar etmediği
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül!

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım, İzmirlim,
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan, Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan.


9 Eylül 2010 Perşembe

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN



İnsan onuruna yakışacak şekilde yaşayacağımız, hakça paylaşacağımız, kardeşçe kucaklaşacağımız, çocukça sevineceğimiz nice güzel bayramlarda buluşmak dileğiyle sevgilerimi gönderiyorum...


Not: Dün akşam yuvaya döndüm, evimdeyim.

7 Eylül 2010 Salı

VURUN KAHVEYE HAYIRI

Başlık, Sevgili Levent Kırca'dan.
Bir TV konuşmasında dinledim, çok beğendim. Duruma oldukça uygun bence de...

Neden mi?

Sadece son yıllardaki sınavlarımızın durumuna bakmak bile içinde bulunduğumuz durumun korkunçluğunu kanıtlamıyor mu? Yapılan tüm sınavlarda sahtekarlık, hile, hurda, kopya, hırsızlık var. Hem de organize bir şekilde...
En iyi işleyen sistemimiz ÖSS idi, şimdi geldiğimiz duruma bakar mısınız?

Polis Koleji sınavlarında, KPSS'de,TUS'da, ÖSS'de sorular birilerin cep telefonuna, bilgisayarına gönderiliyor!

Neden mi?

Yandaş çocuklarına hileyle sınav kazandırmak , onları gelecekte kendi kötü emellerinde kullanmak için...
Gariban çocuklarının ağızlarına bir parmak bal çalıp bal kovanlarını kendi villalarına taşıtmak için yapıyorlar bunu.

Yıllarca gece gündüz çalışan gençlerin emeklerini çalma pahasına yapıyorlar bunu ve sonra da "Beyaza evet basın!" diye bas bas bağırıyorlar.

Milletin geleceğini karart, sonra da beyazım de! Kim inanır size? Her yanınız karaya bulanmış, sizi "Ayşe Abla'nın çamaşır suyu" bile beyazlatamaz! Tüm aydınlık kişi ve kurumları yok etmek için telaşlardasınız, kendinizi kurtarma pahasına halk avcılığına çıkmışsınız. Devletin tüm olanaklarını seferber etmişsiniz. Niçin? Sonradan değiştirilecek Anayasa için. Bu acele, bu telaş neden o zaman. Korkuyorsunuz, korkunun ecele faydası yok. Bugün değilse yarın herkes hesabını verecek. Yargıdan kaçamayacaksınız. Saflar ve onların saflığından yararlanmak isteyen köşe dönücüler dışında, aklı başında kimsenin evet demeyeceği bir durumla karşı karşıyayız.

Yol ayrımındayız, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini oylayacağız:

Ya onlara uşaklık edip sonrasında saçınızı başınızı yolacaksınız;
Ya da önce refarandumda, sonra seçimde HAYIR oyunuzu kullanacaksınız.

Zamanlama kötü, bayram dönüşü herkes yollarda olacak, yazlıkçı emekliler çeşitli sıkıntılar nedeniyle oy kullanamayacak, hile hurda olacak...

Yani durum çok kritik. O zaman durmayın VURUN, VURUN, VURUN
KAHVEYE!


NOT 1: Anayasa mı Babayasa mı?
NOT 2: Av Av da Av Av

2 Eylül 2010 Perşembe

FITIK


Teşhis tamam, bir bu eksikti, o da oldu. Bel fıtığı olmuşum. Yürümek işkence, yatmak da öyle... Moral sıfırın altında.

Sabah- akşam on iğne bana mısın demedi!

Fizik tedavi olmalıymışım, geçmezse beyin cerrahına görünmeliymişim. İyi mi?

Benimkisi bile bile lades ya neyse...