30 Kasım 2010 Salı

YASIMI TUTACAKSIN - KİTAP MİMİ

"Ağlama Angelita, bu akşam ya sana bir ev satın alacağım ya da yasımı tutacaksın."
Manuel Benitez El Cordobes İspanya'nın vahşi boğalarıyla dövüşeceği ilk gün ablasına böyle demişti.

Sevgili Fatoş beni mimlemiş, bu güzel mim ya da sobe için kendisine çok teşekkür ederim. Beni alıp nerelere götürdü bir bilse...
"Yasımı Tutacaksın" geldi elime gözlerimi kapayıp kitaplığımın raflarında dolaşırken. Eşimin 9 Kasım1975 tarihinde armağan olarak bana aldığı ilk kitaptı bu, henüz nişanlıyken. İlk sayfasına:

"Kitap okumak bir sanattır. Herkes kitap okur ama insanın ne okuduğunu bilmesi ayrı bir sanattır. Onun için insan okurken olayı yaşamalı, duymalı, düşünmeli ve okuduğunu iyi tahlil etmeli."
diye de not düşmüştü.

Kitabı aldım, kokladım, sayfaları arasında yeniden uzun bir yürüyüş yaptım ve fotoğrafladım sizler için. Gördüğünüz gibi biraz yıpranmış, yıpranan yerlerini yapıştırmışım, güz yaprakları gibi sayfaları da sararmış, ama kitap her anlamda önemini yitirmemiş.

Yasımı Tutacaksın, herkesin okuması gereken belgesel bir roman. Dominique Lapierre ile Larry Collins birlikte yazmışlar. Aynı ikili daha önce de "Paris Yanıyor mu? ( Paris brule-t-il? ) adlı eseri birlikte yazmışlar. Türkçe'ye Ayda Düz çevirmiş. Elimdeki kitap üçüncü baskısı, Eylül 1973...

El Cordobes ünlü bir boğa güreşçisi, ancak filmlerde, tv'lerde gördüğümüz boğa güreşçileri imgesinden oldukça farklı olarak anlatılıyor kitapta. Turistik boğa güreşçisi imgesinin yerine gerçek boğa güreşçisi anlatılıyor Yasımı Tutacaksın'da.İspanya yoksulluğu içinde bir insanı boğa güreşçisi olmaya iten ekomonik, toplumsal nedenleri anlatıyor. Yoksul çocukların tek şansı, onları refaha, insanca yaşamaya ulaştıracak tek yol budur.Başka seçenekleri yoktur. Binlerce isteklinin arasından canı pahasına başarıyı yakalamak oldukça zordur. Ancak başka seçenekleri de yoktur o dönemdeki İspanyol çocuklarının. Romanda özelde ünlü matadorun yaşam öyküsü anlatılıyor, ama geri dönüşlerle İç Savaş yıllarındaki dram gözler önüne seriliyor. Bence herkesin okuması gereken bir eser Yasımı Tutacaksın...

"Mim" in kurallar:

Kitaplığınızın karşısına geçin.Gözlerinizi kapatın.Derin bir nefes alın.Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin.Şimdi gözlerinizi açın.Bir kitap seçmiş durumdasınız.O kitabı satın aldığınız, ya da hediye gelmiş de olabilir,o anı hatırlamaya çalışın.İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın.Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin.Evet, ne güzel bir koku bu!55.sayfayı bulun.Sayfayı tekrar okuyun.Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın.Daha sonra siz de 3 arkadaşınıza cevaplaması için gönderin.

Gelelim
55. sayfadan seçtiğim paragrafa:

"Sabahları birer tas migas içerdik. Bu, içinde nadiren yağa batırılmış ekmek parçaları bulunan yavan suya bir çorbaydı. Bazen de biraz ısınalım diye, kahvaltıda anasonlu bir alkol olan aguardiente içerdik. Zenginler sabahları salam yerler. Bizim için, ekmek bile büyük şanstı."

Şimdi sırada üç arkadaşımı belirlemek var mimlemek için.
Kural gereği üç kişi seçilecek, ama isteyen herkes yazabilir, ben zevkle yanıtladım bu mimi.
Balsultan
Beenmaya
Gönül Çelen
mimlendiniz efendim.

29 Kasım 2010 Pazartesi

DÖNDÜM AMA ÜZGÜNÜM













Dönüşüm muhteşem olmadı hiç...

Oysa evime dönmeye pek hevesliydim; yorulmuştum, özel yaşamımı özlemiştim. Gideceğim evime; bilşgisayarımın karşısına geçeceğim, sigaramı rahat rahat tüttüreceğim moduna girmiştim. Balkonlarda acele iki nefes çekmekten sıkılmıştım. Dönme zamanı gelmişti işte.

Sabahleyin teyzesiyle birlikte Ela'yı oyun grubuna götürmüştük. Ben de bol bol fotoğraflarını çekmiştim. Dönüşte göğsüme yaslanmıştı arabada. Anlatmıştım Eya'ya gideceğimizi:
Bak burası sizin eviniz; babaanneler(babi-dede) kendi evlerinde kaldı, anneanne-dede de evlerine gidecekler; telefonda "Elaaaammm!" diyeceğim, sen de "anneannemmm!" diyeceksin, dedimdi. Anlamıştı, denemeler yapıp kucaklaşmıştık. Ancak o an, kapıdan çıkacağımız an her şey alt üst oldu...

İnanın anlatsalar inanmazdım böyle bir şeye...

23 Aylık çocuk, ellerini iki yana açıp önüme geçti ve "ditmeeee!" dedi. Sonra "olmazzz!" dedi, çantamın ve bilgisayarımın çantasının saplarını iki eliyle tutup salona çekmeye çalıştı. Taşıyamadı, yeniden iki kolunu açıp önümü kesti ve beş-altı kez, yalvarır bir ses tonuyla babasından imdat ister gibi, "ııh, baba olmaz, baba olmaz!.." demeye başladı!

Baktık olmayacak, hep birlikte aşağı inelim dedik. Sevindi: "Anneane ev!" dedi. Bize geleceklerini sandı, tekrar tekrar öptük kokladık, sarıldık... Sonra biz arabaya bindik, şaşaladı, el salladık, dedesi arabayı sürdü, uzaklaştık. Annesi,babası,teyzesi ve Ela yan yana dizilmiş, öylece kalakaldılar, gittikçe küçüldüler ve köşeyi dönünce de görünmez oldular...

O görüntü beni perişan etti. Yol boyu gözümün önünden gitmedi. Gitmeyecek de... Bu sevgi gösterisinden mutlu oldum mu? Hayıııırrr! olmadım. Onu mutsuz ettiğim için, üzdüğüm için çok sıkıcı bir yolculuk yaptık. Yol boyunca, eşimle tek konumuz bu oldu. Şaşkın ve mutsuz döndük evimize.
Üzgünüm...

25 Kasım 2010 Perşembe

KOKULARINI DEĞİL AMA...

Tüm öğretmenlerimizin, öğretmen dostlarının, ulusumuzun geleceği olan çocuklarımızı seven, koruyan, düşünen herkesin öğretmenler günü kutlu olsun. Bloguma uğrayıp yorum bırakan dostlarıma çok teşekkür ederim. Bu güller onlar için...
İstanbul'a dün döndüm. Sevgili blog dostlarımın yorumlarını okudum. Çookk teşekkür ederim. Gerçekten özledim hepinizi.
Sizlere Alanya denizinin tatlı serinliğini;

doğasının cömertliğini;

portakal,

limon ağaçlarından yayılan,


bin bir çeşit çiçeğinden savrulan, savruldukça birbiriyle kucaklaşıp harmanlanan güzel kokuları getiremedim; ama görüntülerini paylaşmak istedim.
Çok amaçlı bir tatildi. En önemlisi yedi yıldır yüreğimizde yaşayan anneciğimi andık hep birlikte. Babacığımla kucaklaştık... Eya Hanım herkesin gönlünü fethetti.
Her gün denize girdik ve döndük.Hafta sonuna kadar İstanbul'dayız. Burada olmak da güzel. Şimdilik bu kadar olsun. Geçmiş bayramınızı kutluyorum.

Sevgilerimle...

8 Kasım 2010 Pazartesi

FOTO ROMAN EYA



















Ben Eya,
Teyzem ve anneanemle çok güzel bir gün geçirdik. Bu akşam da annem,anneanem ve ben Antalya'ya babanneme-dedeme gideceğiz. Daha sonra babam da gelince Alanya'ya gidecekmişiz. Orada annemin dedesi, anneannemin babası var, benim büyük dedem yani. İki tane küçük, bi tane büyük dedem. Hepsi beni çok seviyor, ben de onları...

Ben bayramları çok seviyorum.Bayramlar çocuklar içinmiş. Çocukları sevindirin diyor anneanem. Bu arada o da bayramınızı şimdiden kutluyor. Bir süre buralara uğrayamayacak da ondan...


Biraz önce resim yaptığım için elim boyalı kaldı. Eve gidince yıkayacağım merak etmeyin. Bay bayyy...

6 Kasım 2010 Cumartesi

KİM DEMİŞ APTAL DİYE






Yerdeki cevizi ağzına alıyor, havalanıyor; sonra pat diye cevizi bırakıyor. Hemen cevizin yanına uçuyor, bakıyor olmamış, aynı şeyi bir iki kez daha yükseğe çıkarak yineliyor. İşlem tamam ceviz kırılıp yenecek duruma gelmiş oluyor... Kim demiş kargalar aptal diye...

İki kez tanık oldum karganın cevizle mücadelesine. Biri büyük kızımın balkonundan, diğeri küçük kızımın penceresinden, ancak ikisinde de havada yakalamayı başaramadım. Ama olsun, arabaların arasında görünüyorlar işte... Benim fotoğrafçılığımdan ne olur!

Zaten asıl konu da bu değil. Şu kargalara budala mudala diyoruz ya o dokundu bana. Onlar akıllı da tilkiler çok kurnaz. Hele bir de zayıf noktayı bulduklarında iyice tilkileşiyorlar, başlıyorlar her kanaldan nağme yapmaya:

"Ooooo Karga Cenapları Merhaba, ne kadar güzelsiniz, ne kadar şirinsiniz, tüyleriniz gibiyse sesiniz sultanı sayılırsınız bu ormanın!"
Keyfinden aklı başından gider bay karganın, açınca ağzını...

Tilkiler çok ortalıkta, onların oyununa gelecek miyiz? Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinirmiş. Dostlar da acı söylermiş...

İyi dinlenceler olsun herkese.
Tilkilere uzak, dostlara yakın olun...

Ben iki ev arasında gidip geliyorum,
ama en çok Ela tarafındayım.

5 Kasım 2010 Cuma

HAYDİ CHP

Söze nereden başlayacağımı bilemedim bir an...

Ülkemizin geleceği adına her aydın gibi benim de endişelerim var. Gidiş iyi bir gidiş değil, hiç değil! Ancak referandum sonrası alınan % 42'yi de önemsiyorum. Bizim gibi toplumlarda azımsanmayacak bir sonuç.Önümüzde belki de son seçim şansımız var!

Tartışma bitmiyor CHP'de! Hem de ateş bacayı sarmışken!
Düşünüyorum; bir yanım iyi derken, öte yanım kötü diyor:

İyi diyen yanım bağırıyor: Doğru olan da bu değil mi? Hep demokrasi istemiyor muyuz? Ülkede, okulda, iş yerinde ve de parti içinde demokrasi... Doğru, diyorum yavaşça. Bu kadar iyi yetişmiş, birbirinden değerli partililerin hangisini "höt" diyince susturabilirsiniz? Susmazlar, susturamazsınız, kimse susturamaz! Susmasınlar zaten, herkes fikrini söylesin. Her biri ayrı değer. Bazı partilerdeki gibi kuzu kuzu, lider toplumun içinde kendisini azarlasa da alkışlayacak değiller ya...

Öte yanım atlıyor hemen: Yapsınlar yapsınlar da kendi içlerinde yapsınlar. Dost var düşman var, demokrasiye alışan var, alışmayan var. Zamanı mı şimdi? En acımasız eleştirileri birbirlerine yapmaları normal mi yani? Enerjilerini birleştirip seçime odaklanmaları gerekmez mi? Kişisel hırsı gözleri kör etmiş mi ne bazılarının? Oysa kişisel hırsa kapılacak gün değil. Gün toplumu kurtarma hırsını Önder etme günü. Atı alan yolun sonuna yaklaştı görmüyor musunuz? Kim dur diyecek onlara?

Bak ötekiler ne yapıyor? Liderleri öl dese ölecekler, bırakın söylediğine karşı çıkmayı! Terörle, teröristle, onların hapisteki lideriyle pazarlıklar yapılıyor da kimsenin gıkı çıkmıyor, çıkmaz da. Ordu duracak, İmralı'dan gelen haber bize yol gösterecek! Türkiye Cumhuriyeti devleti durmuş onun ağzına bakıyor! Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?
Cemaatler, tarikatlar, şeyhler, dervişler el üstünde tutuluyor; Mustafalar, Kemaller, Tuncaylar, Haberallar,Erollar ve diğerleri kodeslerde çürümeye bırakılıyor.

Siz ne yapıyorsunuz? Birbirinizin kuyusunu kazıyorsunuz.Öyküyü duymuşsunuzdur:

Kadın Allah'a yalvarıyormuş, bana bir inek ver, diye. Duası kabul olmuş: "Sana iki inek vereceğiz, küs olduğun komşusuna da bir inek..." müjdesi gelmiş masal bu ya. Bunu duyan kadın duasından vazgeçmiş, "iki ineği de istemiyorum, yeter ki o bir ineği komşuma verme!" demiş.

Kıssadan hisseyi çıkaracak kadar akıllısınız, bilirim. Ancak öfke gelir, yüz kızarır; öfke geçer, yüz sararır demiş büyüklerimiz.

Şu anda ne yazık ki tek seçenek sizsiniz. Ve de Kemal Kılıçdaroğlu. İnsancıl, saygılı, hoşgörülü... Baskıcı değil en azından.

Biz alışmışız baskıya, horlanmaya! Kim ki bizi adamdan saymıyor, onun kulu kölesi oluruz, en azından yüzüne karşı öyle davranırız. Padişahım çok yaşa, der, arkasından da söveriz! Bir kısmımız yüzüne karşı, ama içinden söver dururur, bir yandan da şirinlik yapar çaktırmamak için. Diğer kısmımız ise telefonla konuşurken bile önünü ilikler.

Bizi adam yerine koyan bir yönetici çıkarsa karşımıza, onun tepesine çıkarız. Şımarırız hemen, ben neymişim de haberim yokmuş modunda karşımızdaki kişiyi hafife almaya başlarız!

Öğretmense dersi kaynatmaya çalışırız, doktorsa onun tedavisine güvenmeyiz, mühendisse bu nasıl mühendis olmuşa getiririz.

Gazeteciyse yerden yere vururuz. Tartışma programlarında ağzından köpükler saçarak bağırsın, çağırsın, iftira atsın isteriz alkışlamak için. Onların ağzına her türlü kötü söz yakışır, yakıştığı için de kimse karşı çıkmaz, ya da şerrinden korkup kimse bulaşmak istemez. Tüm hataları kabul görür. Ancak efendiden biri ağzından bir şey kaçırmaya görsün, hep birlikte boğazına sarılırlar. Biri, "Helvasını yemek istiyoruuuuumm!" diyecek kadar azgınlaşabilir. Oktay Ekşi'nin başına gelenleri biliyorsunuz. Bir anda ağzı en bozuk olanlar bile ahlak abidesi kesildi, saldırının haddi hesabı yok. Bu sadece kişiye yapılan bir saldırı mı, yoksa tüm topluma yöneltilmiş bir tehdit mi? Artık hangi babayiğit gazeteci özgürce yazabilir? Sıranın kime geleceği belli mi? Hata aramaya kalkınca herkeste bir şeyler bulunur.

Basını bu çıkmazdan kim kurtaracak, dolayısıyla doğru haber alma özgürlüğümüzü kim sağlayacak?

CHP'deki tartışmaların zamanlaması kötü oldu ülke için, ama belki de yeniden toparlanırlar. Yönetime gelenler hevesle çalışır. Yaşlıların deneyimlerinden, gençlerin enerjisinden yararlanılır. Ülke derin bir nefes alır. Olur mu ki?

Aslında tüm il yönetimlerinde, delege seçimlerinde de düzenleme gerekiyor bence... Küçük olsun benim olsun düşüncesindekiler, kimseyi partiye sokmak istemiyor, kendileri de yeterince çalışmıyor. Verilen oyların kendi başarıları olduğunu sanıyorlarsa yanılıyorlar. Onları başarılı bulduğumuz için değil, onlara değil, partiye oy veriyoruz çoğu kez... Böylelerini ayıklamak gerekiyor, taze kan şart. Şart, ama zaman hızla akıp geçiyor. Ne yapacaklarsa bir an önce kırmadan dökmeden yapmak zorundadırlar.

Bu, ülke için son derece hayati bir durum. Şimdi sınav var. Kim kendini düşünüyor; kim ülkenin geleceğini düşünüyor belli olacak. Kendileriyle ilgili iyi şeyleri haber yapmayanların televizyonlarını, kanal kanal gezeceklerine, kendi haklılıklarını kanıtlamanın peşine düşeceklerine, ülkeyi yanmaktan kurtarmanın çarelerini arasınlar. Normal koşullar olsa hak verebilirdik bu yapılanlara, ancak koşullar çok ağır ve çok çalışmayı gerektiriyor.

Derdim çoktur hangisini yazayım?
Haydi CHP...

4 Kasım 2010 Perşembe

İSTANBUL KAZAN BİZ KEPÇE

Dün güne böyle başladık. Sonra şöyle devam ettik:

Belki bilmiyorsunuzdur diye söyleyeyim bari. Bizim damat bir yıl önce ortadan yok oldu. Döner diye hep bekledik, ama dönmedi. Gelin Hanım o günden bu güne gelinliğini hiç çıkarmadı. Mahsun mahsun dolaşıyordu oyuncakların arasında. Dayanamadık onun üzüntüsüne, noel babayla birlikte düşünüp taşınıp itfayeciyi damat olmaya ikna ettik. Meğer o da gizli gizli bunu istiyormuş. Oyuncaklarımdan ev yaptım onlar için, arabamı, otubüsümü verdim. Şimdilik mutlu mutlu yaşıyorlar, gördüğünüz gibi...
Ben Eya da çok mutlu...
Düğün dernek işleri zor tabi... Yorulmuşuz, hadi biraz gezelim, dedik, çıktık kapının önüne. Elimde helikopterim.Trafik her zamanki gibi sıkışık! Nerde kaldı bu asansör de...
Özgürlük Parkındayız Kadıköy Belediyesinin.
Annem araba kullanma işini baya ilerletti. "Bu sayede İstanbul kazan biz kepçe geziyoruz" diyor anneannem. Benim de hoşuma gidiyor bu durum.
Oh! Temiz hava çok iyi geldi, karnım da acıktı. İyi ki anneanem evden çıkarken şu kek işini düşünmüş, torbaya atmış bir iki dilim.

Eya doydu... Şimdi oyun zamanı.
Hangisinden başlasam önce?


En iyisi kaymak, ama kendinizi güvenceye alarak kaymak gerekir değil mi? Dikkatli olmalıymışız. "Bir kez ayağınız kaydı mı yandınız! İşte o zaman dost düşman belli olurmuş!" Bunlar da anneanemin incileri. Ben hiçbir şey anlamadım, belki siz anlarsınız diye söylüyorum...
Sağlık için en iyi spor yüyümekmiş. Hadi hep birlikte yürüyelim...


Bu havuzu çok sevdim. Yunusların ağzından su fışkırıyor. Bir de anne fille yavru fil var havuzda, onların da hortumlarından sular akıyor. Ama bunlar gerçek değil, taştan yapılmış oyuncaklar.
Biz bu güzel trene bindik. Çok zevkliymiş, hem de renk renk...

Trenden iniş anımız da böyle...

Bundan sonraki fotoğraflar Fenerbahçe'de çekildi. Çok güzeldi çoook! Bakın:


Burada anneannemi biraz düşünceli gördüm nedense... Şu karşıda gördüğünüz Deniz feneriymiş. Galiba anneannem Deniz fenerini pek sevmiyor!
Hava güneşli olunca denizin keyfini çıkaranlar bile vardı. Biz de bol bol denizi seyrettik. Siz de bakın. Çok güzel değil mi?










Burada hem tavşan hem de kedi var. Kedilere ben miyav diyorum. Av avlar, ördekler,balıklar,kuşlar da vardı Fenerbahçe'de. Ben bütün hayvanları seviyorum. Siz de sevin olur mu?

Yoruldunuz mu? Ben yoruldum. Onun için de eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Galiba dönüş yolunda uyuyakalmışım. Hoşça kalınnnn!