31 Aralık 2010 Cuma

YENİ YIL VE TÜRK BEŞLERİ


Kararlıydım, yeni yıla girerken güzelliklerden söz edecektim. Herkese sağlık, mutluluk, huzur dileyecektim. Umutlarımız çoğalsın diyecektim. Bugün mutluluğa gidiyorum, yolcuyum diyecektim. Sadece bunlarla noktalayacaktım 2010 yılının son yazısını. Yapamadım. Yine diliyorum bunları,yanlış anlaşılmasın, ama başka söyleyeceklerim de var ne yazık ki...

Sıra müzik insanlarımıza geldi anlaşılan:


Ahmet Adnan Saygun
Ulvi Cemal Erkin
Cemal Reşit Rey
Hasan Ferit Alnar
Necil Kazım Akses

Çok sesli müziğin "Türk Beşleri", ülkemizin aydınlık insanları hak ettikleri yerde insanlığın gönlünde, tarihin altın sayfalarında yaşıyorlar.Mücevher yere düşmekle değerini yitirmez.

Oda TV'nin haberine göre Fatih Altaylı "Tarihin Arka Sayfası" adlı arkadan vurmayı meziyetmiş gibi sundukları garip programında "Türk Beşleri" diye andığımız değerli müzik insanlarımız için "Türk leşleri!" ifadesini kullanmış.

Murat Bardakçı, Pelin Batu(Bir tek Türkçe kitap okumadığını söylüyordu geçen gün bir programda. Okumamış, ama tarihi değerlendiriyor cahil cesaretiyle!), Erhan Afyoncu buna destek olmuş.

Olmasalardı şaşardım zaten. Arkadan dolanmayı seviyorlar belli ki... Ne yaparlarsa yapsınlar, sabahlara kadar -epostalarda- eleştiren insanları azarlasınlar, kendilerini bir şey sansınlar... Tarihin çöplüğünde bile yer bulamayacaklardır.

"Türk Beşleri" onurlu yerlerinden ezgilerimizde yaşıyor, yaşayacaktır.
Bir sözüm de bugüne kadar yaşadıklarımıza susarak, evet amalarla, gizli pay kapma hesaplarıyla alkış tutanlar sıra size gelince mi uyanacaksınız?

2011 Aydınlık Sabahlara uyandığımız yıl olsun...
Hoşçakalın...

30 Aralık 2010 Perşembe

2011'e Bir Kala...


"Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanları dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
Emek kemale uzatır kollarını,
Aklın ırmağı
alışkanlıkların karanlık çölünde
kuruyup gitmemiş.

Ne olurdu Tanrım !
Benim yurdum da böyle bir ülke olsa !"
(Tagor)

Yeni bir yıla daha giriyoruz.
Başlangıç yeni umutlara,yeni beklentilere neden oluyor ister istemez.
Ve bitişin değerlendirilmesine...

2010 yılının gönlümüzce bittiğini söyleyebilir miyiz?

"Bu akşam da gönlünce bitmediyse gün

Demek tümü bizim omuzlarımızda yükün
Gelin buna bir çare bulalım.
Bunca olduğumuz gayrı yetmiyor
Yarın daha iyi adam olalım
Yarın daha sağlam daha akıllı
Yarın daha sevdalı daha haklı
Günün bize bağlı olduğunu bilelim.
(M.C.Anday'dan)


O zaman, gelin 2011 yılında buna bir çare bulalım...
Bunca olduğumuz gayrı yetmiyor.


Yarın daha iyi adam olalım
Yarın daha sağlam, daha akıllı
Yarın daha sevdalı, daha haklı
Günün bize bağlı olduğunu bilelim.

29 Aralık 2010 Çarşamba

BİR KAR MASALI VE BLOG YAZARLARI



Susmak mı Söylemek mi?

Kaç kişiden benim gibi duymuşsunuzdur : " Bugün bir sahne gördüm komedi vallahi, olduğu gibi yaz. Moliere halt etmiş."
Ama yazmayız işte ; yutkunur geçeriz. İçimizde de nice Moliere'ler acılaşır kalır. Oysa ki bir başlasak ardı gelecek, söz sözü, göz gözü açacak, açıyor. Diyelim ki, sen iyi niyetli okuyucum, neden yazmıyorsun geçen gün kahvede söylediklerini ? Rahatın için susuyorsun desem değil, çünkü rahatını düşünsen başka türlü düşünür, yahut düşünmediklerini söylerdin.

Gel , yutkunma , yaz düşündüklerini !


Bu eski yazıyı bana anımsatan Blog Yazarı Üç Annenin övgüyü hak eden çalışması oldu. Birbirleriyle bloglar sayesinde tanışan üç anneden:

Biri çocuklar için MASAL yazmış.
Biri o masalı ÇİZGİLERİYLE süslemiş.
Biri de o masalı CANLANDIRMIŞ...

Tüm çocuklara "Yeni Yıl Armağanı" olarak sunmuşlar. "E Masal" hem de ücretsiz, hiç bir karşılık beklemeden...

"Bir Kar Masalı" umudun da masalı olmuş.

Yeni yıl "Mutluluk Yılı" olsun mu?

Çocukluğumuzda bir şarkı söylenirdi :

" Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. "

diye. Kimbilir nice uyanan , kabuğunu kıran düşünceler bu hal içinde kalmıştır.

Artık yeter, kabuğunu kıran düşünceler içimizde kalmasın...
Söyle be blog, söyleyin blogcular!

28 Aralık 2010 Salı

TİN TİN TİNİMİNİ HANIM


ANNEANE VE ELA

PARPALİ

FİRMİN

"Bu kitaptan birkaç ısırık alın.
Tadına doyamayacaksınız.



Entel fare Firmin on üç kardeşin sonuncusu olarak Boston'da bir kitapçının bodrumunda doğar. Kardeşleri arasında en minyonu olduğu için bir türlü anne sütü ememez ve açlığını gidermek için kitapları yemeye başlar. Kitapları yedikçe okumayı öğrenen Firmin, zamanla kitapçıdaki bütün kitapları okur ve sonra kendi kitabını yazmaya başlar. Bu aynı zamanda onun hayatıdır."


Ne görüyorsunuz?
Bir kitap, bir kartpostal ve kırmızı zarf değil mi?
Sadece bu kadar mı?


Bir gün Chuang Tzu uyuyakaldı ve rüyasında
mutlu bir şekilde uçan bir kelebek olduğunu gördü.
Bu kelebek kendisinin
Chuang Tzu'nun rüyası olduğunu bilmiyordu.
Sonrasında uyandı ve yine kendisiydi
ama artık rüyasında kelebek olduğunu gören
bir adam mı, yoksa insan olduğunu gören
bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu.
CHUANG TZU'NUN ÖĞRETİLERİ

"Acılarını bir günlükte toplasaydı,
sadece bir kelime yazardı: Kendim."
PHILIP ROTH


"Kitaplığımdan...
Umarım severek okursunuz."
Tülay-24 12 2010

Bu kitap sıradan bir kitap olamazdı. Paketi açtığım 'an'a tanıklık edebilseydiniz ne demek istediğimi anlardınız. Tülay, yani PARPALİ'miz tatlı bir sürpriz hazırlamıştı bana...

"Mutlu bir şekilde uçan" yürek görürseniz o benimkidir...

Parpali'yi BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY adlı blogundaki güzel yazılarından tanıdım. Sevdim, çok sevdim.

Ve 18 Aralık 2008 tarihinde İstanbul'da buluştuk. Bu kez daha da çok sevdim onu. Pırıl pırıl masmavi gözleriyle bakan bir genç kız vardı karşımda, ama yaşıyla kıyaslanamayacak kadar da olgun bir arkadaş, bir dost...
O buluşmaya Ela da tanıklık etti, biz onu göremedik, ama eminim Ela, Özgür Annesinin karnından bizi gülümseyerek dinlemiştir. İki yıl geçmiş aradan...

Sevgili Parpali,
31 Ocak'ta İstanbul'da olacağım, Ela'nın doğum gününü kutlayacağız yeni yılla birlikte...
Acaba diyorum, 2011'in ilk haftasında bir buluşma daha düzenleyebilir miyiz İstanbul'da ? Başka dostlarımız da katılsa, ne güzel olurdu değil mi?

Seni seviyorum. Her şey için teşekkürler...
Kitabı bugün(dün oldu) geç saatte aldım. En kısa sürede okuyacağım.
Sevgilerimle...

EK: Yeni Yılın İlk haftasında, mesela 4-5-6 Ocak gibi buluşmak istesek bize katılmak isteyen olur mu ki?

27 Aralık 2010 Pazartesi

SIĞINAK



Yaşadığınız şehirde hiç sığınak var mı, ya da yaşanabilir durumda mı? Bu soru da nereden çıktı diyebilirsiniz, ama konu önemli.

Hürriyet gazetesinin haberine göre devlet büyüklerimiz için sığınak yapılıyormuş. Savaş halinde devletin zirvesi: nükleer,biyolojik, kimyasal silahlardan korunmak için Ankara'da büyük bir sığınak yaptırıyormuş, 300 kişi günlerce o sığınakta yaşayabilecekmiş.

Yok yok yaptırmasınlar demiyorum. Hiç öyle şey olur mu?

Ama, biz de insanız, bizim durumumuz ne olacak endişesiyle yazıyorum.

Bir zamanlar Sivil Savunma kursuna katılmıştım; bize ABD'deki sığınakları videoda göstererek acil durumda yapmamız gerekenleri anlatıyorlardı. Sivil savunma görevlisine: Zonguldak'ta sığınak var mı, varsa nerede, onları gezsek daha iyi olmaz mı gibi münasebetsiz sorular sormuştum. Aldığım cevapla da ürkmüştüm. Buradaki sığınağa girerseniz anında ölürsünüz, fareler cirit atıyor! demişti.

Herkese bir görev veriyorum. Biliyorsanız söyleyin, bilmiyorsanız araştırın. Yaşadığınız yerde sığınak var mı? Varsa nerede? Bir saldırı anında ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Sevgilerimle...

26 Aralık 2010 Pazar

TRAFİK CEZALARI VE BEN



Uzun bir aradan sonra tekrar araba kullanmaya başladım. İstiyordum, ama bir yandan da hep erteliyordum. Dün plansız çıktık evden. Dolaşacaktık. Zonguldak-Ankara yolunda giderken eşim: "Araba kullanmak ister misin?" diye sorunca "Evet" diyiverdim. Durdurdu arabayı: "hadi!" dedi. Ben başladım kem küm etmeye: "Şöyle tenha bir yer bulsak..." "Trafik yoğun değil,ehliyetin yanında mı?

Geçtim direksiyona... Araba kendi kendine gidiyor neredeyse. Eskiden en çok vites değiştirirken zorlanıyordum, otomatik olunca bu sorun yoktu. Gaz, pedal işi çözüyordu. Yeter ki yolda benden başka kimse olmasın! Aynadan arkadaki arabanın farlarını gördüğüm anda araba biraz geziyordu yolda ,ama olsun gidiyorduk işte. Mucize gibi bir şeydi benim için.

Yüzüncü Yıl Tatil Köyü'nün yakınındaki ışıklardan sola dönüş yaptım, park durumundaki pkapın yanında durdum. Kırmızı ışık yanıyordu çünkü. Kendi kendime "aferin sana!" dedim içimden. Ve Çaycuma'ya kadar böylece gittik. Baktım trafik iyice sıkışmış sağa yanaştım, kemerimi çözdüm ve en iyi yaptığıma inandığım muavin koltuğuma geçtim.
Filyos, Türkali,Muslu, Kilimli'yi de geçerek eve geldik. Haa, bir de sanırım Türkali'den balık aldık. İstavriti dolaba attık, kefali ızgarada pişirdik. Tazeydi, ama çok yağlıydı, pek sevmesek de yedik.

Ehliyetimi alalı ne kadar oldu diye düşünürken bakmak istedim; aaaa! ehliyetim çantamda değildi. Kartlarımı koyduğum cüzdanı ne zaman çantamdan çıkarmışım bilemedim. Her zaman çantamdaydı oysa ki... Birazdan arayacağım, sanırım 1986 yılında almıştım ehliyetimi.

Yani efendim ben ehliyetsiz araba kullanmışım. Suçumun cezası ne diye düşünürken de 1 Ocak 2011 'den sonra ağır cezalar geleceğini hatırladım. Neyse ki yol boyunca trafik polisi hiç yoktu. Suç varsa ceza da olmalı, ama son yapılan zamların para toplamayı amaçladığı gibi kuşku da taşımıyor değilim. Sorun çözme diyince nedense en kolay olan seçiliyor. İşe temelden başlamak gerekmez mi?

Ehliyet almak zorlaştırılmalı bence... İnsanlar kendi alanlarında üniversite bitiriyor da onlarda YETERLİK aranıyor, sınavlar yapılıyor. Ehliyette ise arabayı kullanmak yetiyor. Oysa en azından geçici bir belge verilmeli, daha sonra şehir trafiğinde bir kez daha test edilmeli sürücüler diye düşünüyorum. Ayrıca ciddi doktor raporları aranmalı.Bir de yol hataları düzeltilmeli değil mi ama?

İnsanların şehir içindeki trafik çilesi için çözüm üreten var mı? Tırlar, kamyonlar trafiği felç etmiyor mu? Raylı sistem aklınıza hiç gelmiyor mu? Ya deniz taşımacılığı?

Cezalardan sonra trafik polislerinin denetlenmesi de şart. Çünkü "Kimisi bir çorba parasına fit olabiliyor!" diye yapılan dedikoduları duymayan var mı?

Yandaş bir kanalın: "Hiçbir medeni insanın karşı çıkamayacağı cezalar getiriliyor trafikte !" diye duyurduğu yeni cezalar işte şunlarmış:

"Yeni yıla sayılı günler kala trafik cezalarına 7,7 oranında zam yapıldı. 1 Ocak 2011'den itibaren en düşük trafik cezası 3 TL, en yüksek ceza ise 15 bin 640 TL olacak.

Kırmızı ışıkta geçenler 140 TL ceza verecek. Alkollü araç kullananlar ilk kez yakalanmaları durumunda 590 TL, 2. defada 739 TL, 3 ve üçten sonra ise bin 185 lira ceza ödeyecekler.

Hız sınırlarını yüzde 10'dan yüzde 30'a kadar aşanlara 140, yüzde 30'dan fazla aşanlara da 290 lira ceza verilecek. Uyuşturucu alarak araç kullananlar bin 185 lira ceza verecek.

Toplu taşım araçlarında sigara içenlere de 75 TL ceza uygulanacak. Araç kullanırken sürücü belgesini yanında bulundurmamanın cezası 140, ehliyetsiz araç kullanmak 290 TL ve 1-2 ay, tekrarında ise 2-3 ay hapis cezası olarak belirlendi.

Kamyon, otobüs ve çekicilerde takograf, taksilerde ise taksimetre kullanmayanların cezası 290 TL. Seyir halinde cep veya araç telefonu ile benzer haberleşme cihazlarını kullanmak gibi trafik kurallarını ihlal eden sürücülere 66 TL ceza kesilecek.

Taşıt yolunda yürüyen, işaretlere uymayanlara 66 TL ceza kesilecek.

Cezalar uygulanabilir olmalıdır, caydırıcı olmalıdır. Ancak parası olan için bu cezaların etkisi olacağını hiç düşünmüyorum ben. Parayı veren düdüğü çalacak yine...

Kazasız belasız bir yıl olsun 2011... Kurallara uyalım, uymayanları uyaralım, bunu cezalar ağır diye değil, insanlık adına yapalım...


24 Aralık 2010 Cuma

BİR TATLI HUZUR



Dün gece "Genç Bakış" ta Şener Şen'in gençlerle buluşmasını izledim. Bazı insanlar şanslı sevgiden yana, Şener Şen de onlardan biri... Genç-yaşlı herkesin sevgilisi olmak kolay mı?

Hemen hemen tüm filmlerini izledim. Hatta bazılarını birkaç kez aynı tadı alarak izlemişimdir. Züğürt Ağa, Çıplak Vatandaş, Gönül Yarası, Eşkiya, Namuslu, Muhsin Bey ve unutulmaz dizisi İkinci Bahar ilk anda aklıma gelenleri...

****

Genelde alış verişi pek sevmem, söylemiş miydim? Ama söz konusu Ela olunca durum değişiyor. Yeni yıl, aynı zamanda Ela Yağmur'umuzun da doğum günü. Yani kutlamalar sadece gelen yılı karşılamakla sınırlı değil, canımın canının; bebeğimin bebeğinin dünyaya gelişinin ikinci yılı da... Çifte kutlama yapacağız ikinci kez...

Önce Devran Amca'ya uğradım. Tek tek oyuncaklara baktım. Geçmişe kısa bir yolculuk yaptım. Bisikletleri inceledim sonra. Şöyle pedallı olanlarını... Evde çalışsın biraz, yazlığa gelince bisiklet çetesinin arasına katılacak yaşa geldi değil mi ama? Artık iki yaşında bir abla o... "Eya abla oldu" diyor kendisi, abla salıncaklarına bindikten sonra... Neyse şimdilik ön inceleme yapmış oldum. Pek beğenemedim, sonra yine bakacağım.
Çocuk giysileri satan mağazaları dolaştım, almadım bir şey, o kadar çok ki giysileri; çabuk da büyüyor bu minikler. Sadece çamaşır aldım birkaç tane... Askılı fanilaları onun üstünde düşündüm bir an gülümsedim kendi kendime... Her yer kırmızı çamaşırlarla dopdolu. Bir tane de Eloşa kırmızısından aldım.
Bir iki mağaza dolaştım,ama beğenebileceğim bir şey bulamadım.

Belediye Sineması'nın önünden geçerken Av Mevsimi'nin afişi gözüme çarptı. Saate baktım 16.15... Ani bir kararla eşimi aradım, ben sinemaya gidiyorum, akşam çıkışta buluşalım mı? 16.30'da film başladı. İyi ki gitmişim. Eleştirilecek yanları olsa da film güzeldi. Av Mevsimi, ismiyle bile çok şeyi çağrıştırdı bana. Avlar, avcılar her yerde... Bir de testere var ki...
Neyse daha fazlasını söylemeyeceğim, izlemeyenler için.Ancak şunu da eklemeliyim. Tüm oyuncular çok başarılıydı. İlk kez Cem Yılmaz'ı oyuncu olarak beğendim, söylediği türküyü de...

****

Film çıkışı baktım eşim bekliyor, yirmi dakika olmuş geleli. Ayaklarımız bizi Düş Molası'na götürdü bir kez daha.

Karides güveç denediniz mi hiç? Bence denemeye değer...

Mezgiti biliyorsunuz zaten...

****

Ve bir hoşluk, Sevgili Karacaoğlan'ım(Feride) göndermiş, paylaşmak istedim. İyi seyirler:

ZARFI AÇMAK İÇİN PULU TIKLAYIN
SONRA EN BÜYÜK KARTOPUNU TIKLAYIN
KARTOPLARINI ÜST ÜSTE KOYUN
YAPTIĞINIZ KARDAN ADAMA TIKLAYIN

VE SEYREDİN...

CHRİSTMAS CARD

23 Aralık 2010 Perşembe

AŞK GİBİ BİR ŞEY OLDU BEKLEMEK



ne çok mektup getirirdi postacı
kimi yurt içindendi, kimi dışından
ne çok dergi, ne çok kitap, ne çok gazete
renk renkti pulları hepsinin de
ben mi çok severmişim dostlarımı o zamanlar
yoksa onlar mı beni

aşk gibi bir şey oldu beklemek...



Vedalar beni hep etkilemiştir. Hala da etkiliyor. 2010 yılına güle güle demeye hazırlandığımız şu günlerde daha duygusal mıyım neyim? Yanlış anlamayın lütfen, 2010 yılı çok iyi geçti demek istemiyorum.

Toplum olarak hop oturup hop kalktığımız bir yıldı 2010...

Şimdi 2011'i bekliyoruz. Eski yılın götürdüklerini biliyoruz da yeni yılın ne getireceğini bilmiyoruz. Ama gelenin gideni aratmasından da korkuyoruz. En azından ben korkuyorum.



yıllar var ki yoksunum o dost mektuplarından
sanki savaş, sanki deprem
bir anda hepsi birden göçüp gitmişler sanki

ne çok selam getirirdi postacı bir zamanlar
aşk gibi bir şey oldu selam beklemek şimdi




Not: Şiir H.H.Korkmazgil'in (Bir Zamanlar)

21 Aralık 2010 Salı

BENCE DE



insanlar ne dilleriyle ayrılırlar birbirlerinden
ne de renkleriyle inançlarıyla
türkülerde toroslarca yükselen o kanlı sınır
insanların birbirine kulluğu köleliğidir



Hasan Hüseyin Korkmazgil böyle demiş, ne güzel demiş!
İnsanın insana köleleğini yok edebilir misiniz? Önce bunu halledin, sonrası kendiliğinden gelir. Ama işinize gelmez ki...


20 Aralık 2010 Pazartesi

SİNAĞRİT BABA



Sinağrit baba kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, cıvalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu.
Oltalar gitgide çoğalıyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı.

Gözleri büyümüş bir halde yukarıya çıkarlarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıki dünyayı görmeğe bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit babaya büyüyen gözlerle "Bizi kurtar şu lanetlemeden!" der gibi bakıyorlardı.

Sinağrit baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu mu idi, tamamdı. Ama hiç birini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu.

Sinağrit baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu, ama bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun bir kişinin aklı ile hiç bir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir.

Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresinin koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman bu hareketin bir netice ve faydası olabilirdi. Yoksa gidip Sinağrit baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeği?

*****
Sinağrit baba akdenizde yaşayan bir balıktır. Sait Faik Abasıyanık'ın aynı adı taşıyan öyküsünün kahramanıdır. Ona "baba" demesi görmüş geçirmiş, deneyimli, yaşlı biri olarak tanımlıyor olmasındandır. Yazar bir balığı anlatıyor görünüşte, ama aslında bizi, insanları anlatıyor "Sinağrit Baba" öyküsünde. Okumadınızsa okumanızı öneririm. Şiir gibi anlatıyor yine usta. Hiçbir şey söylemiyor gibi görünerek ne çok şey anlatıyor.

Alıntıladığım bölümde: "Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresinin koşup o yakamozu yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman bu hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi." diyor. Kurtuluşu halkın ortak aklında, güç birliğinde buluyor.
Sait Faik, "Bir kişinin aklıyla hiçbir şeyin halledilemeyeceğini söylüyor.

Ya siz? Siz ne diyorsunuz?

Yazımı onun çok bilinen, sevdiğim bir başka öyküsündeki kısa alıntıyla bitiriyorum.

"Nereden gelirse gelsin, dağlardan,kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin. Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları...

- Hişt hişt...
- Hişt hişt...
- Hişt hişt...


18 Aralık 2010 Cumartesi

CHP KURULTAYI



CHP Kurultayını izliyorum. Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuşmasını dinliyorum. Umutlarım yeşeriyor...

Aşağıdaki şiiri 19 Mayıs 2010 tarihinde paylaşmışım sizlerle. Bir kez daha paylaşmak geldi içimden.
Aydınlık günlerimiz olsun, karanlıklar kararıp gitmesin. Yeter bıçak kemiğe dayandı...




Gör ki ne haldedir "Ey Türk Gençlik " in
Gör ki ne haldedir "Bu yurdun efendisi"
Gör ki ne haldedir " Bursa'da dediklerin "
Sen hep Samsun 'a mı çıkarsın ay oğul, ay Kemal'im
Hele bir de oralara
Çık hele bir
Çık hele bir
Kemal'im


Kimi kurşun sıkar, kimi cop sallar

Kimi akar okulların kapılarından

Defteri kan, kitabı kan, günaydını kan

Böyle mi doğmuştu güneş Samsundan?

Ekmeksizler okul diye meleşir

Bir kalemi yedi kardeş üleşir

Ölen ölür, ölmeyenler ağlaşır

Bu muydu beklediğin Kurtuluş'undan?


Sen hep Samsun'a mı çıkarsın

Ay oğul, ay kemal'im

Hele bir de okullara

Çık hele bir

Çık hele bir Kemal'im.


Pamukta, tütünde neler dönüyor

Demirden, petrolden kimler vuruyor?

Millet ucun ucun akmış gidiyor

'Benim bu gidişe aklım ermiyor'

Vahdettin döküntüsü fetva veriyor.


Derdim çoktur, hangisine yanayım?

Hangi bir kurbana ağıt düzeyim?

Ne yöne gittik ki geldik bu yana?

Kemal'im Kemal'im tatlı Kemal'im,

Kılıcı belinde atlı Kemal'im.


Sen hep böyle heykelde mi durursun?

Sen hep böyle NUTUK'ta mı durursun?

Sen hep böyle Samsun'a mı çıkarsın?

Ay oğul, ay Kemal'im.


Hele bir de kahvelere Irgat Pazarlarına

Hele bir de zindanlara

Çık hele bir

Çık hele bir Kemal'im

Yazın gel, güzün gel, zemheride gel

Zemheri soğuk dersen Kemal'im

Azıcık beride gel,

Gel de anlasınlar sen kimin Kemal'isin

Ağanın mı, beyin mi, beyoğlunun mu?


Gel hele bir

Gel hele bir

Gel de anlasınlar sen kimin Kemal'isin.


Gel de bir gör hallerimizi

Kimler çalıp çırpar ellerimizi

Yunuslu, Pirsultanlı dillerimizi.


Sen hep Samsun'a mı çıkarsın?

Ay oğul, ay Kemal'im

Hele bir de her yere

Çık hele bir

Çık hele bir Kemal'im.


Çık ki her yer Samsun olsun Kemal'im

Çık ki her yer Samsun olsun Kemal'im...


Şiir Hasan Hüseyin Korkmazgil'in "Yaşlanmayan Ananın Yaşlanmayan Mektubu" adlı şiirinden. Bir önceki "Zonguldak'ta Umutlar Tükeniyor" yazımda şiirin bir bölümünü yayınlamıştım. Bu da başka bir bölümü...


Bugün 19 Mayıs, ulusumuzun kurtuluş meşalesinin yakıldığı gün... Atatürk'ün doğum günü...

Hepimizin Bayramı Kutlu Olsun.


YAKIŞTI MI BAŞKAN?

Ali Bektaş Zonguldak'ın Kozlu Beldesinin AKP'li Belediye Başkanı. Türkiye Taşkömürü Kurumunun "yeşil alan" yapması için bağışladığı alanı amacı dışında kullandığı için mahkemeye verilmiş. Bu nedenle çok kızmış, açmış ağzını yummuş gözünü... Televizyonlarda da izlemişsinizdir belki. Görüntüler çok itici, üstelik sekreterlere açıkça küfrediyor. Kınıyorum kendisini...

Bu beyefendi gezmedik parti bırakmadı. Hangi partiye yanaştıysa diğerlerini kötüledi. Önce CHP, sonra DSP, daha sonra Sarıgül'ün peşine takıldı. Ve seçimlerde muradına erdi. O, AKP'de yer buldu, seçildi. Şimdilerde diğerlerini kötülüyor. Yani kimin atına biniyorsa onun düdüğünü çalıyor. Haberi Hürriyet gazetesinden aldım. Okuyun siz karar verin. Hepinize iyi pazarlar...


"ZONGULDAK’ın Kozlu Belde Belediye Başkanı Ak Partili Ali Bektaş, düzenlediği basın toplantısında bürokrasiden şikayet etti. Türkiye’de bürokrasi demokrasisi olduğunu, memleketi bürokrat takımlarının yönettiğini iddia eden Bektaş, “Bir genel müdür milletvekiline, ‘Ya ne var milletvekili’ diye konuşuyor. Veya sekreteri ağzında sakız, ‘Genel müdürümüz şimdi müsait değil.’ Ağzının ortasına bir tane geçireceksin. Ben 10 bin kişinin oyuyla gelmişim. O, belki sırf o....dan sekreter olmuş oraya” dedi."

Haberin devamını BUradan okuyabilirsiniz.

17 Aralık 2010 Cuma

KENDİNİ DİNLE (MİM)


Sevgili Zuzular'ın Annesi beni mimlemiş. Teşekkür ederek hemen yanıtlamaya başlıyorum. Bugüne değin yanıtlamamış olanlardan arzu edenleri mimliyorum ben de...

En sevdiğiniz kelime: Günaydın
Nefret ettiğiniz kelime: Bakarız!
Ne sizi heyecanlandırır: Geç saatte çalan telefonun sesi.
Heyecanınızı ne öldürür: Başlamak için acele etme, dur hele!
En sevdiğiniz ses: Eya'nın sesi (Son zamanlarda özellikle söylediği şu şarkı: "Eya'nın başında bir kuş var la la la laaa..."
Nefret ettiğiniz ses:Rte'nin, bağırarak, kendi yaptıklarını başkası yapmış gibi anlattığı demagoji sesi...
Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Yetkisiz bir Bakan...
Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Güzel bir sesim olsun isterdim.
Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Bunu hiç düşünmedim, en iyisi kendim kalayım...
Nerede yaşamak isterdiniz: Sevdiklerimin olduğu her yerde...
En önemli kusurunuz: Sigara alışkanlığım...
Size en fazla keyif veren kötü huyunuz:"Gibi" yapamıyorum! Bazen gerekiyor...
Kahramanınız kim: Atatürk
En çok kullandığınız kötü kelime:Aptal mı bunlar?
Şu anki ruh haliniz: Ilımlı... Özlem var bir de...
Hayat felsefenizi hangi slogan özetler:Kırıl düş; eğilme sakın. Tek başına da kalsan doğru bildiğini söyle... Dünyayı sevgi kurtaracak...
Mutluluk rüyanız: Herkesin insanca yaşayabileceği bir dünya; en azından çocukların, tüm çocukların mutlu olacağı bir düzen...
Sizce mutsuzluğun tanımı: Kendinden, içinde bulunduğu durumdan memnun olmama hali, sevgisiz bir yaşam...
Nasıl ölmek isterdiniz: Mümkünse acı çekmeden, acı çektirmeden,kimseye yük olmadan...
Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz:"Hoşgeldin"...

Zuzuların Annesine tekrar teşekkür ediyorum. Yavrularıyla hep mutlu olsun...
İnsanın kendini yazması zormuş gerçekten...
Sevgili Okuyucu, farkında mısın bilmiyorum, ama şu anda seni mimledim. Hadi kolay gelsin...

Herkese gönüllerince yaşayacağı güzel yıllar diliyorum.

16 Aralık 2010 Perşembe

YAZMASAM DELİ OLACAĞIM


Sevgili Blog Okuyucularım,

Biliyorum okuyorsunuz. Kiminiz yorumlarınızla beni sevindiriyorsunuz. Bazılarınızsa sessizce okuyup gidiyorsunuz. Varlığınız beni mutlu ediyor.Hepinize çok teşekkür ederim.

Ancak şunu da biliyorum. Çoğu yazımla sizleri üzüyorum. Aslında bunu hiç istemiyorum. Hatta kendi kendime kararlar bile alıyorum başka konularda yazacağım artık! Ama kendime verdiğim sözü kendim bozuyorum. Çünkü Sait Faik'in dediği gibi yazmazsam deli olacağımı hissediyorum.

Başbakanımız, 7 Kasım 2010'da, övünerek, Elazığ'daki depremzedelere TOKİ konutlarını teslim etmemiş miydi?
O konutların çatısı uçmuş! Şimdi siz söyleyin lütfen yazmayıp da ne halt edeyim? Buyurun okuyun, siz karar verin:


"Kovancılar İlçesi Okçular Köyü`nde geçen Mart ayında meydana gelen depremden etkilenenler için TOKİ tarafından yaptırılan konutların bir bölümünün çatıları fırtınada uçtu.

Depremzedelerden Esma Demirbağ, fırtına sırasında çatıların uçmasıyla ölümden döndüğünü söyledi. Demirbağ, “Evlerimizde su da yok. Köy dışında bir çeşme var oradan evlerimize çok zor koşullarda su taşıyoruz. Hava soğuk, su yok, elektirik bazen var, bazen yok. Su getirmeye giderken, normal esen rüzgar vardı. Çatının uçabileceği aklımın ucundan bile geçmedi. Ama bir anda gürültüler başladı ve sağıma soluma çatı parçaları düşmeye başladı. Neredeyse üstümüze düşecekti, zor kaçtık. 1 aylık konutlar, neden böyle oldu anlamadım” dedi."

Devamını buradan okuyabilirsiniz.

15 Aralık 2010 Çarşamba

FIKRA GİBİ

KISA KISA

*Cem Garipoğlu'nun dedesi bir kız yurdu yaptırıyormuş. Ne var bunda demeyin. Yurdun adı, "CEM GARİPOĞLU KIZ YURDU" olacakmış!

*Devlet, terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'la müzakereler yapıyor. İmralı'da mahkum olan Abdullah Öcalan, Fethullah Gülen'le pazarlık yapıyor. Fethullah Gülen devlet içinde devletmiş gibi görüntü veriyor.

* Artık on sekiz yaşındakilere de silah ruhsatı verilecekmiş. Silah kolay alınsın diye yasa düzenleniyormuş. Silahlıların sayısı daha çok olacak. Bir belediyemiz engelliler gününde jest yapmıştı hatırlayın. Engelli yurttaşlarımıza silah atışı yaptırmıştı belediyenin poligonunda! Gün dediğin böyle kutlanır! Anneler, babalar,öğretmenler günü,doğum günü... Gün çok bizde, hatta önümüzde yılbaşı günü var. Sevdiklerinizi sevindirin. Onların da bir silahı olsun. Eğitim sonradan gelir nasılsa...


* Egemen Bağış "Siyah ceketimin sol omzunu, yumurta atarak kirletti!" diyerek kendisine yumurta atan gençten şikayetçi oluyor. Genç iki buçuk yıl hapis alması isteğiyle yargılanıyor!

*Cemaatlerin üstüne gittiği için yargılanıp aklanan Erzincan Başsavcısı Cihaner bu davadan beraat ediyor. Ancak Adalet Bakanlığı onu başka bir ile(Adana mıydı ?) sıradan savcı olarak atıyor. Cemaatçilerin öfkesi yine de geçmiyor. Bakın bu kez ne yapıyorlar?

Cihaner'lerin evi polisler tarafından basıldığında, Cihaner'in eşi polislere: "Ne yapıyorsunuz, siz bu vatanın evlatları değil misiniz, neden evimizi basıyorsunuz? " dediği için, arama emrini veren Erzurum savcısı, Cihaner'in eşine hakaret davası açıyor! "Siz bu vatanın evlatları değil misiniz?" diyerek bana hakaret etmiştir, diye...
Savcıi berat etti, aramaların haksız olduğu anlaşıldı. Şimdi de eşine dava açmışlar! İyi mi? O da suçsuz bulunursa, adamın beş yaşında çocuğu var, "Arama yaparken bize nanik yaptı!" diye dava edebilirler. Zaten arama sırasında çocuğun çizgi filmlerini bile götürmüşlermiş...

Sayın Kılıçdaroğlu bütçe görüşmelerinde açıkladı, biliyorsunuz olanı biteni.
Büyük bir yolsuzluk, rüşvet,suç örgütü var. Anlaşmazlık sonucunda maşa gibi kullandıkları Haci Ali Hamurcu, suç duyurusunda bulunuyor.
Kayseri valisi, kendisine gelen dosyayı inceliyor, iddiaların çok ciddi olduğunu görüyor, soruşturulması için bakanlığa rapor yazıyor. Ancak o rapor yok ediliyor, vali de 38 gün sonra görevden alınıyor.

Yerine Osman Bey vali oluyor. Sonra da Vali Osman Bey, Bakanlık müsteşarı olarak atanıyor. Ancak yola çıkmadan görevden alınan valinin, "soruşturun" dediği dosyanın, soruşturulmasına gerek yoktur, diye belge düzenliyor, altını da vali olarak imzalıyor.Bakanlığa gönderiyor. Sabah raporu imzalıyor; öğleden sonra da kendisi Ankara'ya gidiyor.On beş günlük tayin iznini bile kullanmadan yeni görevinin başına koşuyor. Kayseri'de Vali Osman Bey olarak imzaladığı raporu, bu kez Müsteşar Osman Bey olarak onaylıyor. Dava düşüyor, Kayseri Belediye Başkanı vd. kurtarılıyor, sadece ihbarcı Silivri'ye gönderiliyor! Yaaaa!

*Yarın Balyoz Davası görüşülmeye başlanacak, davanın savcıları dün görevden alındı, yerine yeni savcılar atandı. Binlerce sayfa tutanak var. Yeni savcı, bir gecede bütün dosyaları okuyacak, yarın da adil yargılama yapmak için göreve başlayacakmış!
Ali Dibo Adaleti böyle bir şey mi?

Son dakika haberlerinden:

*ODTÜ'de, öğrenciler Başbakan Erdoğan'ı protesto ediyorlarmış şu anda, on iki öğrenci gözaltına alınmış. Sabah başlayan olaylar şu anda devam ediyormuş.Öğrenciler arkadaşlarının serbest bırakılmasını istemek amacıyla başbakanın hala toplantı yaptığı salona doğru yürümek istiyorlarmış. Öğrenciler kartopu, polisler biber gazı atıyormuş. Yumurtadan sonra kartopu davası mı açılacak?
Bekleyip göreceğiz...

DEVLETLER HUKUKU

Cemal Nadir

YORUMSUZ

13 Aralık 2010 Pazartesi

TEK BAŞINA MUTLU OLMAK UTANILACAK BİR ŞEYMİŞ

LEKE
Çağın en karmaşık yerinde durduk
biri bizi yazsın, kendimiz değilse
kim yazacak

sustukça köreldi
kaba günü yonttuğumuz ince bıçak

nerde onlar, her kımıldayışta
çakan tansık, ışıldatan büyü
bir gün daha görülmedi
bir gün daha geçti otları soldurarak

öğrendik de körmüş, sanki yokmuş
ne yol ne bir geçip giden
ne kaydını tutan geçip gidenin

dediler ki
onları kilitle, anahtarı eski yerine bırak

oysa
utanılacak bir şeymiş, öyle diyor Camus
tek başına mutlu olmak

sesler ve öteki sesler, nerde dünyanın sesleri
leke dokuya işledi

susarak susarak

(G.Akın)

Güçlerimizi birleştirme günü gelmedi mi? Yetmedi mi sen ben kavgası? Bir kez, hiç olmazsa son kez birleştirin ellerinizi ayaklarınızı. Gücünüze güç katın, ayrışmayın birleşin.

Aydınlıktan yana olanlar, çocuklarının geleceğini düşünenler, var olma mücadelesinde son aşamaya geldik, görmüyor musunuz, duymuyor musunuz çığlıklarımızı?


Şimdi mi aklınıza geldi, daha önceleri neredeydiniz? Ben varsam iyi, yoksam tu kaka söyleminiz sadece size değil, tüm ulusa zarar veriyor. Ülkeyi karanlığa götürenlerin ekmeğine yağ sürmekten vazgeçin artık. Kendi yapamadığınız bir şeyi gündeme taşıyarak zarar veriyor, komik oluyorsunuz aynı zamanda da...


Aklınızı kullanın, kişisel hırslarınızı erteleyin, varsın bu işe gönül vermiş bir başka arkadaşınız milletinin vekili olsun, yeter ki vatan kazansın, ulusun geleceği kararmasın. Kavganın sırası değil, hiç değil...
Yoksa tarihin tozlu yaprakları arasındaki kara lekelerin biri de siz olursunuz, unutmayın...
Küçük olsun, benim olsun diyenler hep kaybetti, hep kaybedecek, hep kaybettirecek...

Güç birliği ederseniz kuruyan dalların arasından çiçekler boy verecek...

Bu hepimizin son şansı, biliyorsunuz değil mi?


EK: LÜTFEN TIKLAYIN
MİNİK ELLER ÜŞÜMESİN,
MİNİK AYAKLAR DONMASIN


12 Aralık 2010 Pazar

PAZAR KEYFİNİZİ KAÇIRMAK İSTEMEZDİM

Ama paylaşmadan da yapamadım.

AİLE MEKANINA İÇKİLİ BASKIN:

www.hurriyet.com.tr/gundem/16512811.asp



EK:KAÇ KOLDAN VURULUYORUZ?

10 Aralık 2010 Cuma

UTANMADINIZ MI?


Henüz doğmadan, dayak yiyerek ölmüş bir yavrudan da mı, bu kadar nefret ediyorsunuz?
Siz NESİNİZ?

9 Aralık 2010 Perşembe

MUHBİR=GAMMAZ



Muhbir= Gammaz

Gammaz:
-ajan -aşub -bühtancı -casus -curnalci(jurnalji) -çaşıt -dedikoducu -fitleyici -gıybetçi -hafiye -iftiracı -karacı -kovcu -muhbir -müfteri -müzevir -tezvirci;

Aynı anlama gelebilecek deyimler:
-ağzında bakla ıslanmaz -on parmağında on kara -söz taşıyıcı -

Argo'da:
-ispiyon -ispiyoncu -radarcı

Yakın anlamlıları:
-bozguncu -düzenci -haberci

Muallim=Öğretmen

Boşa koyuyorum dolmuyor; doluya koyuyorum almıyor. Aklımı kaçıracağım. Tüm sözlükleri aradım taradım "öğretmen" sözcüğüyle "muhbir" sözcüğünü yan yana getiremedim. Böyle bir şey olabilir mi? Olmaz, ama oldurmuşlar. Meğer okullarda müdür yardımcılarından birini polis muhbir olarak görevlendirmişler bile...

Milli Eğitim Bakanımız, Kadından ve Aileden Sorumlu Bakan iken: "Her yurtta bir muhbir yavrumuz var." demişti. Şimdi de okullarda, (Kendisi polisle koordinasyonu sağlayacak öğretmenimiz diye adlandırıyor.) muhbirimiz var

Öğretmen(!), öğrencilerini ve öğretmen arkadaşlarını polise gammazlıyormuş!
Hele bu işi yapanların, yandaşlardan seçildiğini düşünürsek durumun korkunçluğu ortada değil mi?

Sınavlarda kopya çekip tam puan alanların, öğretmen(!) olarak atamaları yapıldı bile. Hem de ilk tercih yerlerine...

Al gülüm, diyerek kopyalar verildi, tayinler yapıldı.
Boşuna mı?
Ver gülüm zamanı başlıyor şimdi.

Geçmiş ola...

Sahi başka yerde de muhbirler kullanılıyor mu?

En iyisi ben artık susayım, Şair Eşref söylesin:

"Vakti istibdatta söz söylemek memnu idi
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı
Devri hürriyetteyiz şimdi değişti kaide
Söyletirler evvela sonra ağlatırlar ananı"



8 Aralık 2010 Çarşamba

VAY MİRAÇ'IM VAY



"Batan gün kana benziyor, yaralı cana benziyor esmerim vay vay
Ah ediyor bir gül için, şu bülbül bana benziyor vay benim garip gönlüm
Gece kapladı her yeri, keder sardı dereleri esmerim vay vay
Düşman değil sevda açtı, sinemdeki yareleri vay benim garip gönlüm"

Miraç'ı televizyonlarda gördüm önce, siz de görmüşsünüzdür. Fotoğrafına bir kez daha bakın lütfen, ben sürekli bakıyorum. "Sevda değil, polis açtı yüzündeki yaraları vay benim canım gencim."

Diğer fotoğraflardaki çocuklar da gitmiyor gözümün önünden.

Bir kızımız hamileymiş, polis dayağıyla çocuğunu düşürmüş.Bundan ötesi var mı? Ece Temelkuran'ı dinledim CNN Türk'te, Ayşegül Yazıcı'nın sunduğu, "Medya Mahallesi"nde. Bu genç kızla yaptığı görüşmeyi anlatıyordu Temelkuran. Yüreğim dayanmadı, utandım insanlık adına. Devletimiz kürtaj parasını ,galiba, ödeyecekmiş... Sevinsek mi?!

Miraç Zonguldaklı bir madencinin çocuğuymuş. Bunu da Yılmaz Özdil'in Hürriyette'ki köşesinden öğrendim. Babası kanserden ölmüş, üç kardeşlermiş, babalarından kalan emekli maaşıyla okuyorlarmış.

Miraç ve arkadaşları, rektörlerle toplantı yapan başbakana üniversitedeki sorunlarını yazdıkları dosyaları ulaştırmak istemişler, polis binaya yaklaşmalarını engellemiş! Engellerken de Miraç'ın yüzü bu hale gelmiş...

Madencilerimizin ölümleri kaderdi, bunu başbakanımızdan öğrenmiştik, hatta iki tanesinin ceseti hala yer altından çıkarılıp ailelerine verilemedi. Bundan vazgeçtik, ama hiç olmazsa madencilerin çocuklarına dayak atmak yerine , derdin nedir söyle, diyebilsek...

Başbakan grup toplantısında: "Demokrasi katkı rejimidir." dedi.

Haklı, ama onun katkıdan anladığı farklı. Katkıyı övgü olarak anlıyor. Çevresinde her yaptığını alkışlayanlar, yanlışa yönlendiriyor bilerek ya da bilmeyerek. Asıl katkıyı; yanlışı, eksiği, olması gerekeni -kişisel çıkarlarım elden gider endişeşi taşımadan- dürüstçe söyleyenler yapıyor. Onların sayısı da o kadar az ki...

Hadi boşverin bunları, hep birlikte şarkı söyleyelim mi?

"Batan gün kana benziyor, yaralı cana benziyor esmerim vay vay
Ah ediyor bir gül için, şu bülbül bana benziyor vay benim garip gönlüm
Gece kapladı her yeri, keder sardı dereleri esmerim vay vay
Düşman değil sevda açtı, sinemdeki yareleri vay benim garip gönlüm"

7 Aralık 2010 Salı

TRT 3 AYIP DEĞİL Mİ?


TRT Üç'te partilerin grup toplantılarını izliyordum.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu konuşurken bir anda yayın kesildi; araya garip programlar giriverdi. Saate baktım süre dolmamıştı. Ne oluyor diye merakla bekledim. Bir süre sonra tekrar konuşmayı yayınlamaya başladılar.
Tam da başbakanı eleştirirken konuşmanın o bölümünü halkın gözünden kaçırdılar akıllarınca...

İş çığrından çıktı iyice, bu kadarına da pes doğrusu!

Başbakan konuşurken sanki maç izliyorsunuz duygusuna kapılıyorsunuz. O söylüyor, bakanlar-milletvekilleri gülüyor. Balkonlara kimleri doldurdukları görünmüyor; ama sesleri duyuluyor. Slogan atıyorlar, başbakan konuşmasını kesiyor, sloganı keyifle dinliyor; konuşmasına devam ediyordu.

"İsviçre'deki bankaları tek tek dolaşsınlar, hesabımın olup olmadığı belgesini getirsinler!" diye sesleniyordu başbakan muhalefete...

Rahattı, çünkü kendisi de biliyor; İsviçre'deki bankalar ser verip sır vermez. Zaten gizli hesaplar bu nedenle orada tutuluyor. Ancak kişinin kendisi bilgi ve belge isteyebilir; başbakan da bunu yapmaz, yapamaz; yapsa çok kısa sürede yanıt alacağını bilir. Ve tüm söylentilerin gerçek ya da yalan olduğu ortaya çıkar.

Meclis içinde başbakanı öven sloganlar atılırken Meclis dışında da tartışmalar sürüyordu. CHP milletvekili Mehmet Sevigen, polis dayağı yiyen dört öğrenciyi, milletvekillerine dertlerini anlatmaları amacıyla içeri almaya çalışıyordu. Polis buna engel oldu, dört üniversite öğrencisi Meclise alınmadı...

Giderek daha demokratikleşiyoruz!

Buradan gençlere bir önerim olacak. Yol yakınken bir cemaate kapağı atsınlar. O zaman tüm kapılar açılacak önlerine...

Hayır, derlerse dün yedikleri dayağı yarın da yiyecekler; benden hatırlatması...

EK: TIK
EK: Akşam haberlerinden, öğrencilerin daha sonra Meclise alındığını öğrendim.

6 Aralık 2010 Pazartesi

PARMAK İZLERİM ALINDI



Telefonon zili çaldığında, Mehmet Haberal'ın tutuklu kaldığı hastanenin, polis tarafından basıldığı haberlerini okuyordum.
Akşam yatmadan önce de ulaşım sorunları gerekçesiyle eylem yapan gençlerin bir bölümünün,polislerce, binanın mescidine kapatıldığını, dışarda kalan gençlerin, arkadaşları için, feryat edişlerini duymuştum TV ekranlarında, görüntüler üzücüydü.
Bir de telefonla işten atıldıklarını öğrenen Karabük-Kardemir işçilerinin, açlık grevi görüntülerini... Sendika değiştirdikleri bahane edilerek işten atılmışlardı. Yerlerine daha ucuza yeni işçiler alınacağı söyleniyordu...

"Hazırlan, gelip alacağım, emniyet müdürlüğüne gitmemiz gerekiyor, parmak izimiz alınacakmış." diyen eşimin telefondaki sesini duyunca donup kaldım bir anda.İrkildim. Ödüm patladı sandım. Az korkak değilmişim hani!

Eşim, sustuğumu anlayınca, "İyi misin?" diye sordu? Ben, "Neden?" diyebildim hafifçe...

Pasaportlarımızın değiştirilmesi gerekiyormuş. Aslında bayramdan önce fotoğraf da çektirmiştim bu amaçla.Unutmuşum, birden boşta bulundum.

Pasaportlardaki fotoğraf konusunda çok titizlik gösteriyorlar haberiniz olsun. Belli kuralları var, sıradan çekilenleri işleme koymuyorlar; tekrar çektirmeniz gerekebiliiyor fotoğrafı. Bir iki kişiyi geri gönderdiler. İlle koca kafalı olacak, unutmayın.

Neyse gittik. Çok da iyi karşılandık. Espiriler yapa yapa parmak izlerimiz alındı. Benimki biraz zor oldu, pek çok kez yinelendi. Olmadı, bu kez polis memuru kolonya döktü ellerimize. Hem de: "Misafirlerimize kolonya dökmemiz gerekirdi." diye de espri yaptı. Bir de "Hocamı çok çalıştırmışsınız!" diye eşime takıldı. Her işe ellerimle girişiyorum, eldiven meldiven de kullanmıyorum, haksız sayılmazdı, ama sanırım sorun bu değildi. Evden çıkarken el kremi sürmüştüm, belki de ondandır. Sonunda başarıyla parmaklarımın tek tek izi alınmış oldu. Götürdüğümüz ıslak mendiller boşa çıktı. Çünkü teknoloji burada da işi kolaylaştırmış. Bilgisayar ekranına yansıyor her bir parmak izimiz...

Boşuna korkmuşum anlayacağınız. Birkaç gün içinde , yeni, çipli pasaportlarımız postayla gönderilecekmiş.

Buradaki polisler şeker gibiydi...

Ama ekranlarda gördüğümüz polislerin gençlere karşı gösterdikleri tutum ürkütücüydü. Aslında onlar da emir kulu, ne görev veriliyorsa onu yapıyorlar. Polislerin de çocukları var, onlar da ana baba...
Kendi kendilerine hastane basacak değiller ya...

Prof. Mehmet Haberal'ın henüz suçu kesinleşmemiş. Sağlık gerekçesiyle hastanede yatıyor. Hastane basılınca aklıma Necmettin Erbakan geldi.

Erbakan hocamız " Kayıp Tirilyonlar" davasında mahkum olmuştu. Yani suçlu olduğu kesinleşmişti. Cezasını, Altınoluk'taki yazlığında çekmesine izin vermişlerdi. Ziyaretçileri gidip geliyordu, bahçede toplu namaz kılabiliyorlardı. Daha sonra, aynı suçtan yargılandığı söylenen, cumhurbaşkanı tarafından -yaşlı olduğu gerekçesiyle- affedilmişti bu suçu. O şimdi parti başkanı...Vay garibanların başına!

Aşağıdaki yazımda bu konuya değinmişim.
Özgürlükten Sıkıldım

2 Aralık 2010 Perşembe

VER ALLAH'IM VER



Tanrım bize de ver n'olursun?

En az üç hesabımız olsun İsviçre Bankalarında! En az üç diyoruz, ama üç de yetmez, beş tane; beş de yetmez, yedi tane; o da yetmez...


"Hasretini çekmişlere
Tazeyken dul kalmışlara
Alı gülü solmuşlara
Ver ver ver ver

Gökte uçan kuşlara
Kurumuş kocamışlara
Boynu bükük kalmışlara
Ver ver ver ver

Tanrım bana üç tane
Üç de yetmez beş tane
Beş de yetmez yedi tane
Ver ver ver ver
Ver Allahım ver."

Mazur gör Tanrı'm, biraz kalabalığız da...


1 Aralık 2010 Çarşamba

WİKİLEAKS


Belgeler havada uçuşuyor.

Dedikodu diyorlar, bunları yayınlayanlar "alçak" diyorlar. Daha önce, beni suçlayanlar şimdi "ergenekon"dan yatıyor, diye tehditler savuruyorlar. Hala devam eden gazeteciler var, ayağınızı denk alın demeye getiriyorlar...

ŞURAYA bir bakın, sayfadaki "video" yu tıklayın. Ben baktım, ama ne dediklerini anlayamadım. Dil bilenler, baksın söylesin lütfen.

Bu da mı "ergenekon"luk bilelim değil mi?

EK: Sevgili Uykusuz'a teşekkür ederek gönderdiği linki ekliyorum. Benim gibi işin gerçeğini anlamak isteyenler için. BURAYA tıklayınız.
EK 2: Ali İkizkaya'nın yazılarına da bakınız isterseniz.