31 Ocak 2011 Pazartesi

ADAM KOVALAMAK




"Ben de astım bu arsaya bir koyun
Feleğin zoruna dayanmaz oyun
Meydan_ı hünerde gel sen de soyun
Kati zor, oyunu bozar demişler"
(Ressam Levni)

Aşağıda sözü edilen hayvanların hiç kimseyle ilgisi yoktur. Lütfen gereksiz alınganlıklar göstermeyiniz.Zaten böyle bir şey gerçek hayatta olmaz ki! Masal bu, masal masal...

Zafiyetten çiroza dönmüştü kurdun biri;
Köpekler aksine semiz mi semiz.
Bu kurt, bir gün bir köpeğe rastladı, iri
Güzel, besili bir köpek, tüyleri tertemiz.

_Atılıp şunu bir parçalamalı,
Diyordu içinden kurt cenapları.
Boğuşmayı da göze almak lazımdı fakat...
Köpek derseniz, kendisini hakikat
Koruyabilecek kadar anaçtı.
Bunu gören kurt, pek sessiz yanaştı.
Biraz aşağıdan alıp dil dökeyim diye
Hayran olduğunu söyledi bu semizliğe.

_Güç bir şey değil sayın efendimiz
Dedi köpek, böyle benim gibi semirmeniz.
Vazgeçin, bırakın bu ormanları,
Nedir bu ormanlardan çektiğiniz!
Sefil sefil, perişan, aç bilaç,
Açlıktan nerdeyse öleceksiniz.
Hepiniz fülusuahmere(kırmızı mangır ya da şimdilerde bir Allah kuruşu) muhtaç,
Adeta aslan ağzında yiyecekleriniz.
Gelin benimle hemen değişsin kaderiniz.

Kurt sordu: _Peki işim ne olacak?

_Hiç! dedi köpek, sadece adam kovalamak.
Vazifeniz yabancılara şiddet,
Evdekilere hürmet göstermekten ibaret,
Ama karşılığında neler neler!
Sizindir artık evin sayısız yemekleri,
O ne piliç, o ne kuş kemikleri!
O ne sonsuz okşanıp sevilmeler!

Kurt ne diyeceğini şaşırmıştı
Sevincinden adeta gözleri yaşarmıştı.
Derken baktı ki köpeğin boynunda bir yara.

_Bu ne? dedi.
_Hiç!
_Nasıl hiç?
_Mühim değil yani.
_Ama ne?
_Bağlamak için tasma takarlar ya, gözüne ilişen herhalde onun yeri...

_Bağlamak mı, serbestçe dolaşamaz mısınız?
_Pek dolaşamayız, ama ne çıkar!
_Ne mi çıkar? Yerinde dursun saltanatınız.
Yani hazineler bağışlasalar
Zerre bile feda edemem hürriyetimden
Deyip bizim kurt oradan uzaklaştı hemen...

Kurtla Köpek
(Lafontaine-Çev. O.V.Kanık)

Yandaşlık zor değil mi dostlar? Bu tür dostluklar mezara kadar sürecek değil a! Amaçlarına ulaşıncaya kadar kullanabildiklerini kullansınlar bakalım. Bazılarıyla daha şimdiden kapışmaya başladılar bile... Dün el üstünde tuttukları, taraf taraf yazı döşenenleri, suçsuz insanların ayağını kaydıranları,toplumu çıkmazlara sürüklemek için destek aldıkları "yetmez, ama..." diyenleri bugün kızağa bindirmediler mi? Hızla kayıyorlar! Sırası gelen kayacak!

"Dediler bu pendi sordumsa kime
Tuz ekmek bilmeze müşkülüm deme
Kül kömür ye, namert lokmasın yeme
Gün olur başına kakar demişler"
(Ressam Levni)




28 Ocak 2011 Cuma

ÖYKÜMÜN ADI NE OLSUN?




Bir öykü yazdım, ama adını koyamadım. Aklıma gelenlerin hiçbirini beğenmedim. Biraz daha düşüneceğim, önerilere açığım... "GÜÇ KİMDE?" desem olur mu ki? İşte adını koyamadığım öyküm:

Emre on yaşlarnda bir çocuk. Uzun süredir harçlıklarından artırdığı paraları içine attığı kumbarasını açıyorlar annesiyle... Oldukça sevinçli, bisiklet alınacak ona...
Paralar sayılıyor, eksikler tamamlanıyor, bisiklet alınıyor...

Pırıl pırıl bisikletiyle sokağa çıkıyor. Uzun zamandır hayalini kurduğu gibi arkadaşlarının yanına bu kez bisikletiyle gidiyor. Yok yok gitmiyor, adeta uçuyor... Çocuklar başına toplanıyor. Aralarında Emre'den üç yaş büyük Gürkan da var. Gürkan zorbalığıyla tüm çocuklar üzerinde baskı kurmuş. Hepsi korkuyor ondan.
Gürkan bir adım öne çıkıyor çocukların arasından:

_ Ver bakayım...

Emre, vermem, diyemedi. Vermek de istemiyordu. Gürkan bir eliyle Emre'yi zorla indirirken diğer eliyle bisikleti altından çekip aldı. Ve bisiklete bindiği gibi oradan uzaklaştı.

Emre'yle birlikte tüm çocuklar nefes nefese arkasından koştu,koştu, koştu yetişemediler. Biraz sonra geri döndü, ama hala bisikletin üstünde oturuyor Gürkan, çocuklar etrafında ona bakıyor...

Emre soğuk soğuk terlemeye başladı.Gitti yanlarına:

_ Ver, dedi.

Öteki omuz silkti.

_ Gürkan ver, bindin işte!

Gürkan oralı olmadı. Emre bisikletinin elden gideceği endişesine kapılarak korktu, yüksek sesle, ağlar gibi:

_Ver bisikletimi!

Gürkan yine omuz silkti, Emre bisikletine yapıştı, çekiştirmeye başladı... Öteki Emre'yi itti, bisikletten indi, bisikleti kaptığı gibi yere düşen Emre'nin biraz uzağına fırlatıverdi! Bütün çocuklar korku ve merak içinde; biraz da yaltaklanarak Gürkan'ın yanında donakaldılar...

Emre usul usul yerden kalktı, çocuklar sessizce onu izliyordu bu kez. Gürkan'ın öfkesi hala geçmemiş, kızgın bir sesle:

_ Al sana bisiklet!

Emre, bir anda kendinden belkenmeyen bir hızla Gürkan'ın üzerine atıldı. Gürkan boşta bulundu, yere düştü; Emre onun üstüne çıktı, vurmaya başladı. Kavgadan önce çocukların tümü Gürkan'ın yanında yerini almışken, Emre'nin saldırmasından sonra yarısı ondan yana oldu...

Kendinden güçlü biriyle mücadele etmek zordur, ama kendinden güçsüz biriyle mücadele etmek de her zaman kolay değildir. Gürkan bunu düşündü, kavganın uzayacağını anladı. Bir hamleyle Emre'yi üstünden attı, tüm gücüyle yumruklamaya başladı. Emre çırpınmaktan yorgun, yediği yumruklardan kendinden geçmiş gibi oldu, Gürkan bir anlık duraladı, soluklandı... İşte o anda Emre, Gürkan'ın elini yakaladı, var gücüyle ısırmaya başladı. Gürkan, bir eliyle Emre'nin başına basıyor, kolunu ısırmaya çalışıyor; canı yandığı için de:

_ Bıraksana ulan! diye bağırıyordu.

Bir aralık elini kurtaran Gürkan kavgayı bile unutarak elini tuttu, canı yanıyor, ısırılan yerden kan sızıyordu...

Emre, yerden bir taş alıp Gürkan'ın suratına fırlattı. Yeniden kavgaya tutuştular. Yeniden tekme, tokat,yumruk birbirine karıştı. Onlar alt alta üst üste boğuşuyorlar, çocuklar izliyor sadece...

Sokaktan geçen bir kadın bunları ayırdı, Gürkan'a bakarak:

_Utanmıyor musun? Boyuna bosuna baksana!.. O senin akranın mı?

Gürkan, kan akan elini kadına gösterek:

_Bak ama o yaptı. Ona söylesene!

Emre, bisikletinin yanına doğru yürüdü, bütün çocuklar da onunla birlikte geldiler. Kimi bisikletini kaldırdı; kimi Emre'nin üstündeki tozları silkelemeye başladı. Bisikletine bindi, çıngırağı kırılmıştı, eline verdiler; cebine koydu. Bir iki yerinde çizik vardı, ama bozulmamıştı bisikleti. Arkadaşlarına el sallayarak bisikletini eve doğru sürmeğe başladı. Sevinçten ağlayacak gibiydi. Arkadaşları Gürkan'ı dövmüş sayıyorlardı, ondan yana tavır almışlardı...
Annesi babası geldi aklına, bisikletini ilk günden bu hale getirdiği için kızarlar mıydı ki?

"Amaaan, kızarlarsa kızsınlar! Ben Gürkan'ı dövdüm..." diye geçirdi aklından. Islık çala çala daha çok abandı bisikletinin pedalına...


Not: Karne tatiline başlayan çocuklara iyi tatiller diliyorum. Bol bol kitap okumalarını, gönüllerince dinlenmelerini öneriyorum. Size de iyi hafta sonları...

27 Ocak 2011 Perşembe

KORKUNUN ECELE FAYDASI VAR MI?


SAVCI
Savcı,nedir düşündün mü,
Dağları sorguçlu kılan?
Onlar susmaz,gece gündüz,onlar haykırır yüceden,
Gelmiş dağlardan yalnayak,durmuş kapıda bir ıssız,
Seni bile içli kılan.

Savcı, nedir düşündün mü,
Bıçakları uçlu kılan?
Bir eski hak alınmamış,bir dere kan sorulmamış,
Şunun bunun alın teri,
Alınları taçlı kılan.

Savcı,nedir düşündün mü,
Yazıları suçlu kılan?
Usla,yürekle büyümüş,gündüzler geceye karşı,
Ama nedir çağlar üzre,
Beni senden güçlü kılan.

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)


Başka bir ülkede olsa yer yerinden oynardı; herkes sokağa dökülürdü. Bizde ise birkaç yiğit cılız ses dışında kimseden tıss sesinden başka bir şey dıyulmuyor. Korkudan tırsmışız... Eskiden kızıyordum, ama şimdi neden korktuğumuzu anladım. Haksız da sayılmayız hani...Karşımızdaki kişiler tüm değerlerini yitirmiş, amaca giderken her şeyi göze almış durumda. Göze almış demek de az; sanırım gözü dönmüş demek daha doğru...

Pek çok şeyin düzmece olduğunu biliyorduk, biliyorduk ama, dur bakalım belki de içlerinde suçlu olanlar da vardır, yakında kurularla yaşları ayırlayacaklardır nasıl olsa! diye düşünüyorduk.

Yok öyle değilmiş. Şimdilerde her şey gün ışığına çıkıyor bir bir... Şu olaya bakar mısınız?

Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin başına gelenler her şeyin özeti değil mi? Evet biz korkağız, korkmakta da haklıyız. Neden mi?
Harp Okulunu dördüncülükle bitiren gözbebeğimiz teğmen bir gün tutuklanıyor. Neden tutuklandığını bilmeden 29 ay hapsediliyor. Sonra bir gün savcının karşısına çıkıyor, savcı telefonundaki bilgilerden hareketle onu "Ergenekon terör örgütünün talimatıyla Hizbut Tahir örgütüne sızmakla" suçluyor. Ve ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılıyor.

Ve şimdi anlaşılıyor ki Ergenekon davasında asker olarak ilk tutuklanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin, tutuklandıktan sonra, telefonuna, Fatih Emniyetindeki polisler Hizbul Tahir örgütü sanığı Mehmet Oğuz Kazancı'ın rehberindeki 139 numarayı 'YANLIŞLIKLA!' bir dakikada kaydedilivermişler. Ve bu olay teğmenin 29 aydır tutuklu kalmasına neden olmuş.

Teğmen Mehmet Ali Çelebi özgürlüğüyle birlikte saygınlığını yitiriyor...


Türkçe Sözlüğe göre 'saygınlık', saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij anlamlarını taşıyor...

Bir de bu davalarda adı geçen Osman Yıldırım'ın öyküsüne bakalım mı?

*Kasten adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan dokuz yıl hapis(Eyüp 1. Ağır Ceza 1995/78)
*Ablasını öldürmekten 20 yıl hapis(Akhisar Ağır Ceza 1989/32)
*Nüfus Kağıdında sahtecilik yapmaktan mahkumiyet(Kırklareli Asliye Ceza 1998/215)
*Öz yeğenini satarak fuhuşa aracılık yapmaktan 2 yıl 6 ay hapis(Erzurum 1. Asliye Ceza 1998/391)
*Cumhuriyet gazetesinin bombalanması
*Danıştay suikastından müebbet hapis(Ankara Asliye Ceza)
*İfadelerinde Atatürk'e, Cumhuriyetimize hakaret...

Saygınlık neydi? Saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij değil mi?

Savcımız "Osmanım" diye hitap ettiği bu kişiye güvenmiş, itibar etmiş; onu gizli tanık yapmış; söylediklerini ciddiye almış ve onun söylediklerinden harekettle pek çok kişiyi tutuklamış.

Korkmakta haksız mıyız? Sizi bir anda terör örgütü üyesi yapabilirler. Telefonlarınızı dinleyip, eklemeler yapamayacaklarını söyleyebilir miyiz? Bilgisayarınıza, telefonunuza eklemeler yapmak çok mu zor? Evinize getirdikleri silah, uyuşturucu, belge size aitmiş gibi gösterilip tutuklama yapılabilir mi?
Suikast yapacaklardı uydurmasıyla koca Türk Ordusunun kozmik odalarına girilmedi mi? Orduyu gözden düşürmek için her yol denenmedi mi? Gazeteciler, bilim insanları hapislerde çürümeye terk edilmedi mi?

Bu arada Hizbullahçılar yanlışlıkla serbest bırakılıyor, onlar sırlara karıştıktan sonra ömür boyu hapis cezası veriliyor!
Abdullah Öcalan'a saygınlık rütbesi verileli çok oldu. Teröristler Habur'dan kahramanlar gibi içeri girdi, alkışlarla karşılandı. Pazarlıklar sürüyor, toplumuzun geleceğini şekillendirmede akıl hocası olarak saygın yerlerini aldılardı çoktan.

Korkalım korkalım da korkunun ecele faydası var mı?

26 Ocak 2011 Çarşamba

KARIŞIĞIM

Yol boyu yağmurla karışık kar yağdı, ben uyanıp uyanıp uyudum. Yolculuk eskisi gibi tat vermiyor artık. Bir an önce bitsin istedim.

Yorgunum biraz; biraz sisli, biraz puslu, biraz mutlu, biraz huzurlu, biraz sevinçli, biraz şaşkın, biraz kavuşma, biraz özlem... Karışığım anla be blog...

Bu kez o uyurken kaçtım; ama önceden bilsin diye de söyledim gideceğimi. Anladı, 'gitme' dedi. Sonra 'Dede gitti işe, para kazanacak, mama alacak' diye ekledi. Güzellik uykusuna birlikte yattık. Yine 'Kırmızı Başlıklı Kız' masalını anlattırdı önce. 'Kül Kedisi' nin sonlarına doğru da uyudu. O, uyudu; ben usulca kalktım; hızlıca hazırlandım ve otobüse yetiştim.

Evimdeyim, evde olmak da güzel.

24 Ocak 2011 Pazartesi

SOKAK KEDİLERİ




"Yaramaz Sokak Kedileri..."

Aynı sokakta yaşayan sokak kedileri iki çete halinde her gün birbirleriyle kavga ediyor; çöp kutularını didikleyip etrafı kirletiyorlar. Mahallenin çöpçüsü temizliyor, onlar çöpleri etrafa saçıyor. Çöpçü kızgın kedilere...
Aslı, mahalleye yeni taşınan bir kız çocuğu; kedilere bir oyun düzenleyerek hatalarını anlamalarını sağlıyor...

Pazar günü tiyatrodaydık. Kadıköy, Haldun Taner Sahnesi'nde Sokak Kedilerini izledik Ela, teyzesi, ben, blogcu anneler ve onların yavrularıyla. Bizi Ela'dan tanıdılar, telaştan hepsiyle tanışamadık; ama olsun birlikte tiyatro havasını soluduk ya...

Ela çok dikkatli izledi, kavga eden kedileri görünce de tiyatroda ilk kez konuştu: "Yaramaz Sokak Kedileri!" dedi. Blog Yazarı Anneler (Nurturia) harika bir iş yapıyor, topluca çocukları tiyatroyla tanıştırıyorlar. Onlarla birarada olmak anlatılmaz güzeldi.

"Sokak Kedileri"ni Reha Bilgen yazmış; Ragıp Yavuz yönetmiş. Oyuncular: Aslı Narcı, Cemal Ahhan Şener, Ceylan Çete, Gün Koper, Selçuk Yüksel, Sibel Topaloğlu, Volkan Ayhan, Zümrüt Erkın.
Emeklerine sağlık.

Bazı bölümlerde ilgi azaldı, çocuklarla daha çok iletişim kurulsaydı ve müzik daha çok kullanılsaydı bu sorun giderilirdi sanırım. Çocuk tiyatrosu,büyüklerinkinden fazla ciddiye alınmalı diye düşünüyorum. Daha özenli olmalı. Örneğin köpek rolündeki oyuncunun hiç bir açıklama yapmadan çöp kutusunun üstündeki muzu alıp yemesi neydi, ben anlayamadım. Konuyla ilgisi yok gibiydi, başkaları anladı mı onu da bilemiyorum...

Her şeye rağmen çocukların tiyatroyla buluşması ve benim de onlarla bu şansı yakalamış olmam çok güzeldi...

***

Bu gün 24 Ocak... Unutmadım, unutmayacağım. Anma toplantılarının olduğu saatte ben otobüste olacağım. Eve dönüş zamanı.. "Uğurlar Ola"...

Aklımda, daha kaç aydınımızı uğurlayacağımız, sorusuyla "Susturamayacaksınız!" diye diye nasıl da dilsiz, lal bir topluma dönüştürüldüğümüzün hazin öyküsü olacak... Belki de Uğur Mumcu, gözlüklerinin arkasından bakıp kitaplarımda yazmıştım olacakları, bir daha okuyun diyecek sessizce... Susma, sustukça sıra...
Ne desek boş mu?

18 Ocak 2011 Salı

EYVAAAAH GALATASARAY SESİ AL




Hani bir söz vardır, bilirsiniz: "Ne sağcıyım, ne solcu; futbolcuyum futbolcu..."

Genelde faşist iktidarlar halkı futbolla uyutmayı pek severler, çoğu kez de bunu başarırlardı. Ama durum çok ciddi , birileri statlara giremiyor artık. Demek ki bıçak kemiğe dayandı iyice...

Bizim millet yumuşak huyludur, sabırlıdır, başına vur lokmasını al,ses etmez. Dur bakalım ne olacak, der çoğu kez. Ama unutmayalım ki yumuşak huylu atın çiftesi pek olurmuş, binicisini taşıdığı gibi bir anda üstünden atmayı da bilirmiş.

Artık gerçekten birilerinin "eyvahh" deme zamanı gelmiş. İstediğiniz kadar "Sesi al!" diyin, ok yaydan çıkmış bir kere. Bunun arkası gelecektir. Farkında oldukları için çok sinirliler. Sağa sola çatışları gidici olduklarını görmenin verdiği tedirginlikten.

Statlardan çıkan ses öyle yumurta atan öğrencilerin sesini kısmak, burnunu kırmak kadar kolay değildir bunu onlar da biliyorlar.Kaldı ki bu bile üniversitelere gitmelerini engellemeye yetti.Yumurta satışları tavan yaptı.

Futbol izleyicisi sanatçılara da benzemez. Sanatçılar naif insanlardır, eserleriyle var olurlar, ağızlarını pek bozmazlar, sadece "ucube" sözüne kırılırlar, fazla taraftarı da yoktur bizim toplumumuzda.

Ama bu sefer sert kayaya tosladılar, futbol taraftarını kızdırmaya gelmez, o her şeyi göze alır, sesini, nefesini sonuna kadar kullanır, avazı çıktığı kadar bağırır. Haksızlığa uğradığını anlayınca yetkili kimse, ne gerekiyorsa yapar, faks yağmuruna bile tutar, yuhalar, ıslık çalar, küfür eder, adamı anasından doğduğuna pişman eder. Taraftarlık çok güçlü bağdır, birbirini hiç tanımayan insanlar bir anda kırk yıllık tanışmış gibi ortak duyguları paylaşıverirler...

İşte onun için eyvah ki ne eyvah! Hesap verecek olma düşüncesi kimbilir kimlerin uykularını bölüyor?

Galatasaray sen çok yaşa emi...

17 Ocak 2011 Pazartesi

BLOGCUM SEN ANLARSIN



"Akıl kendi kendinin yeridir
ve kendi başına
CEHENNEMİ CENNETE
CENNETİ CEHENNEME
çevirebilir."
Şeytan, John Milton

13 Ocak 2011 Perşembe

MEĞER BEN SOLCUYMUŞUM DA HABERİM YOKMUŞ


Bundan çok uzun yıllar önceydi. Seksenli yılların başıydı sanırım...
Bugün ben, nasıl Ela Yağmur için İstanbul yollarını gide gele eskittiysem rahmetli Anneciğim de Zonguldak yollarını öyle eskitirdi. Kızım küçüktü, annem hepimize bakmaya gelirdi.

Bir gün annemin içerden bana seslendiğini duydum. Gittim yanına, şaşkın ve telaşlıydı: "Gel hele gel! Meğer ben solcuymuşum da haberim yokmuş!" dedi.

Elinde o zamanların Cumhuriyet gazetesi vardı her gün aldığımız:

"Bak" dedi. "Okudum, aynı benim düşündüklerimi yazmışlar, meğer ben solcuymuşum da haberim yokmuş..."

Canım anne'm, nur içinde yat. Ahh bir okusak, anlasak, yorumlasak! Ne çok şey değişecek...

9 Ocak 2011 Pazar

UYKUM KAÇTI UYUYAMADIM


Saat dört oldu.
Okudum, okumaz olaydım, demiyorum.
Kanatsa da içimdeki her yeri okumalıyım, okumalısın, okumalı...
Soner Yalçın yazmış.
OdaTV'de gördüm.

Keşke herkes okusa!
Okusa da aklını başına alsa.

Lütfen üşenmeyin, sonuna kadar okuyun...


8 Ocak 2011 Cumartesi

BİR ÖDÜL-BİR DUYURU VE TEŞEKKÜRLER



İstanbul günleri yoğun geçiyor, hızlıca blogları dolaşıyorum; ama yorum yazamıyorum ve yorumlara yanıt vermekte zorlanıyorum. Buradan yorum bırakan tüm dostlarıma teşekkür ederim.
İyi ki blog var, iyi ki blog ailesi var. Sayenizde yaşam güzelleşiyor inanın...

Yaşama güzellik katan bir başka dost, Jivago'dan ödül aldım, mutlu oldum. Yüzümüzü güldüren, düşündüren bloglara diye de yazmış. Çok çok teşekkür ederim. Şiirleriyle, özellikle de kızına yazdığı mektupla beni oldukça etkileyen Jivago'nun blogu izlenmeye değer bence. Bu ödül ülke sınırlarının dışından gelip bizi de bulmuş. Kural yok, ancak seçilen on bloga haber bırakılması gereği varmış.
Aslında paranın, kaba gücün her şeyin önüne geçtiği günümüzde, hala okur- yazar olanlar her türlü övgüyü, her türlü ödülü hak ediyor. Ben on tanesini seçtim, diğerlerini de siz ödüllendirin lütfen...

Nehirida
Sıradan BirSazan
Lunaparkta Yaşamak
Aydan Atlayan Kedi
Sünter
Özgür Anne
Sezi-yorum
Mavi Balon
Sokak Kedisi
Sevgili Dünlük

VE BİR DUYURU:

Sevgili meslekdaşım Sabahattin Gencal diyor ki:

"
Merhaba,
14 Şubat Dünya Öykü Gününde DAMLA/ ÖYKÜ ÖZEL SAYISINI çıkarmayı düşünüyoruz. Bu konudaki çağrımız “Bloglardan Seçmeler”de yayınlandı. Özel sayı için öykülerinizi göndermenizi önemle rica ediyoruz.
Not: Sitemizi ziyaret edenlerin sayısı sınırlıdır. Biz de birçok siteye ulaşamıyoruz. Onun için de yardımlarınızı bekliyoruz. Bu etkinliğe katılmaları için bloglarda yazanları teşvik ederseniz memnun olurum.
İyi günler dileğiyle."

Sevgili Dostlar, blog yazarlığı diyoruz adına, ama bloglarda değil de başka bir yerde yazsak "yazarlık" demeyecek miyiz yaptığımız işe? Bence denemeye değer. Sabahattin Gencal Öğretmenimizin "Bloglardan Seçmeler" ine bir bakın isterseniz. Kimbilir ne güzel öyküler yazacaksınız. Sabırsızlıkla okumayı bekliyorum.

Öykü, şiir tadındaki günleriniz çok olsun, yüzünüzden gülümseme eksik olmasın efendim...

7 Ocak 2011 Cuma

"ADALET"İ KİM KAÇIRDI?


KAYIP İLANI:

Sekiz yıldır kendisinden haber alınamayan ADALET aranıyor. Görenlerin, bilenlerin, duyanların haber vermelerini insanlık adına rica ediyorum...



6 Ocak 2011 Perşembe

TAKSİM'DE DÖRT GÜZEL



Beenmaya, Parpali, ben ve kızım Taksim'de buluştuk...
Parpali'yle üçüncü kez buluşuyorduk, Beenmaya'la ilk kez buluştuk.
Şu fotoğrafa bakar mısınız? İlk kez birbirini gören insanlar böyle bir görüntü verebilir mi? Normalde olmaması gereken bu sıcaklığı bize blog yazarlığı sağladı.
Bu arada Sevgili Sazan tlf.la aramıza katıldı, hasta olduğu için gelememiş, telefonda söyledim, bir kez de buradan 'geçmiş olsun' diyorum kendisine. Şimdilik sesiyle tanıştık, bir gün kendisiyle de buluşuruz belki. Haa bir de Sevgili Ablasom'un mesajı düştü Maya'mın telefonuna, sevgi ve saygılarını ileten mesajını okudum, yüreğim bir kez daha ısındı. İyi ki bloglarımız var...


Efendim bu da ressam Ela... Dedesi özlemiştir, biliyorum. Biz de onu özledik...




Mutluluk hiç uzakta değil aslında, hemen yanıbaşımızda...

Bir teyze yeğen bakışında, bir insan sıcaklığında, bir dost buluşmasında, telefondaki bir seste, yanınızdaki nefeste, yüreğinizde çırpınan o kuşta...

Yüreğinizin sesi hiç susmasın, 'sevgi' güfteleri kulaklarınızda çınlasın efendim...


1 Ocak 2011 Cumartesi

TAVUK YUMURTA VERİR YA İNEK?



- Elacım, tavuk bize ne veriyor?
- Umurta...
- Pekiii inek ne veriyor?
- Üt, ayran!

Çocuk haklı, bilim sürekli gelişiyor; bilim insanları insanlık için gece gündüz çalışıyor. Şimdi değilse bile -belki- bir gün ayran da veren ineklerimiz olacak...

Bugün yeni yılın ilk günü... Dün akşam yarım doğum günü, yarım yeni yıl kutlandı. İki yarım bir etmedi bizde, en az üç katı desem abartmış olmam.Ela Yağmur iki yaşında artık.

2011 çocuklarımızın çocukluklarını gönlünce yaşayacağı bir yıl olsun hiç olmazsa...
Lütfen...