30 Nisan 2011 Cumartesi

MÜJDEEEEEE

"Selamlar sevgili Aysema
Ben Tontininin (Sufi-Saja) kardeşiyim. Ameliyatı iyi geçti sonuç umulandan daha iyi. Diğer arkadaşlara da sizin iletmenizi rica etti
Sevgi ile kalın"

Sevgili Dostlar,
Sabah telefonla ameliyattan çıktığını ve iyi olduğunu öğrenmiş, derin bir soluk almıştım. Şimdi açabildim bilgisayarı. Vee Sevgili Tontonimizin umulandan daha iyi olduğunu bildiren, yukarıdaki yorumu gördüm. Tontoni'nin kardeşine çok çok teşekkür ederim.
Geçmiş olsun Sufi'mize, hepinizin adına öpüyorum, bir an önce sağlıkla aramıza dönmesini diliyorum.
Lütfen geçmiş olsun dileklerinizi Sufi Saja'mızın bloguna yazınız. Sevgilerimle...

29 Nisan 2011 Cuma

OKUYORUZ DA N'OLUYOR?


Kitaplar kadar insanın başına dert olan ne var şu dünyada?
Yazarsın, başına bela olur.
Okursun, huzurun kaçar.
Taşınırsın, taşıyıcılar söylenir.
Temizlik yaparsın, canın çıkar.

Evde badana var, yorumları yanıtlayamıyorum; özür dilerim. Biraz önce kitapları tek tek silinip yerleştirme işini bitirdim , ama öncesi korkunçtu.
Ne yapsak, aptalca mutlu olmak için kitaplardan vaz mı geçsek ?

27 Nisan 2011 Çarşamba

SUFİ SAJA

O; bir yazar, bilge bir kişi...

"SEFANA DA CEFANA DA EYVALLAH "diyor son yazdığı paylaşımında.

Çoğumuzun satırlarından tanıdığımız, okuyup sevdiğimiz Sufi Saja...

Yüzünü hiç görmedim. Karşı karşıya gelmedik ne yazık ki... Ama onu sevdim, dost bildim. Kendisinden çok şey öğrendim. İki kez telefonlaştık. Sesi de yazıları gibi sıcacık, insanın içini ısıtan.
Biliyorum, onu tanıyıp da sevmeyen yok aramızda.

Sevgili Dostlar, Sufi'miz cuma günü ameliyat olacakmış İzmir'de. Kendisine acil şifalar diliyorum. Tez zamanda sağlığına kavuşacağına inanıyorum. Çok özlediğimiz yazılarına bir an önce başlaması dileğiyle tüm dualarımız onun için...

26 Nisan 2011 Salı

ZONGULDAK KILIÇDAROĞLU'NU BAĞRINA BASTI

Zonguldak Cumhuriyet'in ilk kenti. Alın terinin, emeğin başkenti... Bugün coşku vardı Zonguldak'ta, umut vardı. Türkiye rahat bir nefes alacak, sözü dalga dalga yayıldı. Keşke, ahh keşke...

O'nu dinlerken temiz, tertemiz bir insan diye düşündüm. Durduğum yerden görme olanağım pek yoktu,ama fotoğraf makinam benden daha iyi gördü.

Meydandaki ekrandan yansıyan görüntüsüne baktım uzun uzun...
İçten konuşuyordu, inanarak söylüyordu. İnanmak istedim.

Özgürlük, eşitlik, hak, adalet, sosyal devlet, emek,alınteri,Çağdaş Anayasa diyordu. Taşaron çalıştırmaya son diyordu. Gençler, çocuklar, diyordu. "İnsan çocukları arasında ayrım yapar mı?"diyordu. Şifre skandalını kınıyordu. Haberal'ın, aydınların suçu ne? diye soruyordu. Dokunulmazlıkların, seçim barajının kaldırılması konusunda söz veriyordu.
Başbakana meydan okuyordu, televizyonda tartışmaya çıkalım, hem de istediğin kanalda, bakanlarını da getir istersen diyordu.Dürüstlük konusunda titizleniyordu; dürüstlüğüme söz edersen a...... diyip hadi söylemeyeyim; temiz siyaset olsun diye ekliyordu. Bu "a..." sözünün "Ananı da al git!"e bir gönderme olduğunu düşündüm dinlerken, ama "Ayağını denk al!" demek istediğini açıklıyordu sorulara verdiği yanıtta.
İzlemeye gelen kalabalıklara baktım. Etrafımdaki insanların konuşmalarına kulak kesildim. İçinde bulunduğumuz durumdan yakınma vardı: Emeklileri mahvettiler diyordu biri. Diğeri tüm aydınlarımızı içeri attılar, hizbullahçıları, teröristleri serbest bıraktılar... Az kaldı, gidecekler; geldikleri gibi gidecekler! Kardeşi kardeşe vurdurmaya çalışıyorlar, yetti gayri diyordu yaşlıca bir teyze. İnsanca yaşama umudu taşıyordu pek çoğu, nefes alalım, Türkiye nefes alsındı tek istedikleri. Onaylanıyordu Kılıçdaroğlu'nun söyledikleri...
Evet, Türkiye nefessiz kaldı uzun süredir. Herkes nefes almaktan korkar oldu. Ya da hepimiz nefesimizi tuttuk, nereye sürükleniyoruzun derdine düştük. Başarsın istiyorum, en azından "Dur desin!" bu gidişe. Türkiye derin bir nefes alsın...

Halkçı Kemal, Başbakan Kemal sloganlarıyla inliyordu bugün Zonguldak... Neden olmasın?

23 Nisan 2011 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL TÜRKÜSÜ


GERÇEK
Şafak serinliğinde
Bütün fikirler genç,
Bütün fikirler taze,
Bütün fikirler hür!
Yeniden doğmak, yaşamak arzusundadır.
Namuslu ve güzel her şey!
Sesimiz, ilkin, senden ötürü,
Böyle rahat,
Böyle mağrur,
Böyle gür!

HER ŞEY O'NA BENZER

Bütün eller "Kemal" yazar,
Bütün diller "Kemal" söyler,
Hey dağların anası,
"Kemal"siz vatan neyler?

Söyle bana yavrucuğum,
Otur dizlerime de...
Hürlüğü yaşıyorsun, alabildiğine
O mavi gözlerinde...

Sen Mustafa Kemal misin?

Gel bana yavrucuğum,
Koy başını göğsüme...
Usulcacık, söyle;
Senin yüreğin midir bu çarpan,
Böyle aşkla, milyonlar adına,
Yüceliği, esenliği için vatanın?

Sen Mustafa Kemal misin?

Sırmalar, rütbeler değil istediğin,
Ayağındaki toz,
Alnındaki ter,
Nurlu gelecekler için...
Söyle bana yavrucuğum,

Sen Mustafa Kemal misin?

(M.S.Arısoy)

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun. Aydınlık yarınlarda çocuklarımız kimsenin kölesi olmadan özgür yurttaşlar olarak mutlu yaşasın...




22 Nisan 2011 Cuma

VATAN SAĞOLSUN

"Tacizciyi Yakalamak İçin 'Yem' Yaptığı Eşi, Tecavüze Uğradı"
BURADA...

Haberi okuyunca aklıma Aziz Nesin'in "Vatan Sağolsun" adlı kitabındaki "Şeykesen Bektaş Ağa" öyküsü geldi. Okuyan vardır mutlaka, ama okumayanlar okusun derim ben.
Öykü kahramanı Şeykesen Bektaş Ağa, yaşamını kaçakçılıkla sürdürüyor. Öyküden:

"Bir topal karıncasını aç bırakmayan Allah, bizi de demek sınıra yakın yerdeki kasabada dünyaya getirmiş ki, aklımızı kullanıp karnımızı doyuralım...
Bu kaçakçılık işleri nasıldır, bilir misiniz? Nereden bileceksiniz... Bu kaçakçılık işinde, sırtını bir hükümet adamına dayayacaksın ki işi yürütesin. Arkanda hükümet adamı olmamış, kaçakçılık olmaz...

O Cimcirik oğlan gelesiye bizim işlerimiz iyiydi. Ne zaman ki o Cimcirik geldi, bizim oranın işleri tüm bozuldu. Yandık ki, iyicene...
Adamlarımdan biri:

-Aman Bektaş Ağa, bu Cimcirik'i yola getirmenin hiçbir umarı yok... dedi.
-Daha yenidir de ondan, dedim, hele adamın ilk hızı geçsin... Üstüne varıp tebelleş olarak herifi bunaltmayın..."

Bektaş Ağa, Ramazan ayında iftara davet ediyor bu görevliyi. Şöyle anlatıyor:

"Başladık konuşmaya. Ben sağdan soldan yokluyorum; hayır hiç yola geleceği yok.
Diyor ki:
-Bizdeki kanunlar kanun mu?
-Ya ne?
-Ben bunlara kanun demem. Öyle bir ağır kanunlar olacak ki korkudan hiçbir kötülük yapılmaya ve de hiçbir suç işlenmeye! Evet, bize şeriat kanunları gerek. Şeriattan döndük, bu millette de ahlak kalmadı!..
Ben bu Cimcirik'e:
-Sorması ayıp olmasın Bey, dedim, bu senin şeriat kanunu dediğin nedir?
-Ne midir? Şeriat kanunu şudur: Biri hırsızlık mı etti? Elini keseceksin...
-Aman!..
-Amanı zamanı yok... Rüşvet alanın da elini keseceksin!

Yahu, bak sen şu belaya; bizim ora memurlarını hep elden koldan edecek de adamları açlıktan mı öldürecek?

-İyi ama, hırsızlığın azı var, çoğu var... Rüşvetin azı var çoğu var... Haydi şeriat kanunudur, elini keseceğiz, ama ne kadarını?"
.......

Öyküyü okuyun lütfen, çok seveceksiniz inanın. Öyle diyaloğlar var ki yazmamak için kendimle mücadele ediyorum. Ama sadece şu kadarını söyleyeyim, yola gelmiyor dedikleri bu görevliye, bir tuzak hazırlıyorlar. Yem olarak da bir hayat kadınını kullanıyorlar. Üç kişi kadının evinde adamı suçüstü yakalıyorlar. Ve...

Bugün ülkemizde yaşananları şöyle bir gözden geçirince düşünmemek elde değil. Birileri, birilerini yem olarak kullanıyor. Birileri bunları gözetliyor. Birileri de tüm yaşam damarlarımıza tecavüz ediyor ve hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gidiyor.

Ne diyelim, Vatan Sağolsun...

20 Nisan 2011 Çarşamba

AYŞE'Yİ ERKEKLE ALDATAN ERKEK KİM?



Kanal Türk'ün sabah programına denk geldim kanal değiştirirken.

Baktım çok ciddi bir tartışma var, dur hele dedim! Ne de olsa eski alışkanlık, Kanal Türk izlediğimiz kanaldı bir zamanlar.

Ülkede yer yerinden oynuyor, YSK,veto, seçim, adaylar, sehven şifreli sınav...

Şimdi de Gütan Kışanak'ın sehven milletvekili olduğu ortaya çıkmış...

Dört yıl paşa paşa milletvekiliği yaptıktan sonra, YSK birden bire Gülten Kışanak'ın kızlık soyadına bakmadığını hatırlamış! Ya da "Gizli Biri!" bununla ilgili bilgi göndermiş! Aday olmasını engelleyen eski bir suçu varmış meğer, o zaman farketmemişler. Ve yanlışlık düzeltilmek istenmiş.

"Aday olamazzz!" yeni seçimde, demiş YSK!

Eee sonra...
Sonrası demezler mi adama?

Dört yıl önceki karar yanlışsa, sorumlular bunun bedelini ödemeyecek mi? Bu devletin kasasından çıkan parayı, en azından yanlışlığı yapanların ödemesi gerekmez mi? Hem de faiziyle? Diğerkullandığı haklarını sormuyorum bile...

Ya da yanlışlık bugün yapıldıysa ülkeyi bu kaosa uğratanlardan hesap sorulmayacak mı?

Demezler...

Çünkü o günlerde "bir türlü açılamayan AÇILIM" söylemleri vardı; şimdilerde "tam olarak açıklanamayan KAPALIM" çabaları var! O zaman BDP bu kadar güçlü değildi, kandırılmaya müsaitti. Oylar cepteydi. Şimdi kazın ayağı öyle değil, oylar elden gitti gidiyor...

Neyse şimdi bunu düzeltmenin yollarını arıyormuş, verdiği kararlar sorgulanamaz YSK.

Yasalar sana uymuyorsa yasaları; hakimler sana uymuyorsa hakimleri değiştirirsin. Teröristler sana gelmiyorsa sen teröristlerin ayağına götürürsün mahkemeyi, olur biter. Ne var bunda?!

Sakın yanlış anlaşılmasın. BDP Bağımsız adaylarına yapılanı doğru bulmuyorum. Hatta seçim barajını adaletsiz buluyorum. Her kesim mecliste kendini ifade edebilmeli. Ama hukuka takla attırarak değil, hukuku düzgün işleterek. Siyasetin gölgesini hukukçuların üzerinden çekerek. Adaletin herkese eşit mesafede durmasını sağlayarak...
Bugüne kadar tam aksini yapmadılar mı?

Çok yazdım bu konularda kandırıldık, aldatıldık, satıldık çoğumuz. İşte eski yazılarımdan biri, BAKINIZ.

Nerden buralara geldim? Haaa! Kanal Türk haberinden... Eskiden böyle miydi? Hey gidinin Kanal Türk'ü! Satıldı, böyle oldu!
Satışa gelmeyelim...

Ayşe'yi kimin aldattığı umurumda değil, ben ulusumuzu kimlerin aldattığını öğrenmek istiyorum. Sahi bizi kim aldatıyor?

Ayşe'yi kimin aldattığını merak edenlere de saygılıyım. Onun için araştırdım.
Başlıktaki haberi google sordum, burada buldum.

18 Nisan 2011 Pazartesi

ON BİN ADAMI VARMIŞ



"AYAĞINI DENK AL ADALETİ" başlıklı yazımda da paylaşmıştım bunu. Şimdi durup dururken yeniden aklıma düştü. Günün anlam ve önemine uygun olarak paylaşmak istedim.
Sınava girmek için gecesini gündüzüne katan, gençliğini yaşama olanağı tanımadığımız gençlerimize selam olsun...

"Bir Arap, Hz. Ali'nin şehri Kufe'den erkek devesiyle Şam'a gelmiş. Şam'da dolaşırken biri yanaşıp deveyi sahiplenmeye çalışarak:

_ Ver o dişi deveyi bana!
demiş.

Kufeli Arap:

_ Bu deve benimdir, üstelik erkektir!
diye kendini savunmaya çalışmış.

Anlaşamamışlar...
Konu Muaviye'ye dek yansımış. Muaviye, tarafları dinleyip kararını açıklamış:

_ Bu dişi deve "Şam"lınındır!
dedikten sonra halka dönerek:

_ Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?
diye sormuş.

Tüm halk bir ağızdan:

_ "Şam"lınındır!

Bu yanıtı alan Muaviye Arap'a dönüp demiş ki:

_ Dinle Kufeli! Biliyorum bu deve senindir ve erkektir. Dönünce Ali'ye de ki:

"Muaviye'nin dişi deveyi erkekten ayıramayan, o ne derse "EVET" diyen on bin adamı var! Ayağını denk al!"

16 Nisan 2011 Cumartesi

"HÜKÜMETLERİN EN KÖTÜSÜ SUÇSUZU KORKUTANDIR"

Keşke gençlerimiz aşklarını konuşsa, sevdayla coşsa...
Keşke çocuklarımız neşe içinde okullarına koşsa...
Keşke herkes işinde gücünde kendi hayatını yaşasa...
Keşke kalem tutan eller bombacı sayılmasa, bomba atan eller serbest bırakılmasa...
Keşke bizi yönetmeye aday olanlar bizim kadar ülkeyi düşünse...
Keşke... Keşke... Keşke...


Şu sıra Mustafa Balbay'ın "Zulümhane" isimli kitabını okuyorum.
Kitabın bir yerinde Beydaba'nın bir sözü dikkatimi çekti, sizinle paylaşayım:
"Hükümetlerin en kötüsü suçsuzu korkutandır."

Seçime iki ay gibi kısa bir süre kaldı. Her partiden adaylar şöyle ya da böyle belirlendi.


Keşke seçim barajı bu kadar yüksek olmasa...
Keşke kürsü dışında dokunulmazlıklar kaldırılsa...
Keşke adaylar aşiretlere,tarikatlara,cemaatlara, ağalara, göre ayarlanmasa...

Keşke oylarımızın boşa gideceğini, hatta istemediğimiz kişilere yazılacağını, bildiğimizden, yakın bulduğumuz başka partiye oy vermek zorunda olmasak...

Keşke... keşke... keşke...
Keşkelerimiz çok dostlar.

Ama bir yangın varsa önce canımızı kurtarmayı düşünürüz ve en güvenli yoldan kendimizi dışarıya atarız. Tehlike geçtikten sonra bizim için değerli olanların derdine düşeriz değil mi?
Ne yazık ki bugün tam da böyle bir durumdayız.

Bazı dostların duygularını, düşüncelerini anlıyorum ve onlara hak veriyorum. Eleştirilerinde haklı oldukları pek çok nokta var. Ancak ülke gerçeklerini düşününce büyük yangından kurtulamayacakları gerçeğini de görmelerini istiyorum. Yüzde üçün- beşin onlara yararı olmayacağı gibi, aksine yangına benzin dökmek anlamını taşıdığını bilmelerini isterim. İstediklerinin bu yolla gerçekleşmesi olanaksız görünüyor. Bunun için güç birliği yapmaktan başka şansımız yok. Önce hep birlikte yangını söndürmeliyiz.

Diğer yandan yaylım ateşine başlayan art niyetli kişiler var, onlara hak vermek olanaksız.Her koldan saldırıyorlar. Komik olma pahasına aydınlıktan yana olanları hedef almışlar.En büyük dertleri de CHP...Neden dersiniz? Nerde aykırı bir kişi varsa kanallarında. Normal zamanda adam yerine koymadıklarını baştacı etmişler. Kışkırtıp duruyorlar. Onlar da kişisel zaaflarının esiri bir halde tuzağa düşüyorlar.

"Vay efendim! Mehmet Haberal işçi kenti, Sevgili Ecevit'in kalesi Zonguldak'tan nasıl aday gösterilirmiş, Rize'den gösterilseymiş..."

Size ne? Siz kendi adaylarınızın haline baksanıza! Madem bu kadar kötü, CHP'ye zarar verecek, sevinmeniz gerekmez mi?

Emek düşmanlarının, işçi düşmanlarının aklına birden Ecevit sevgisi düşüyor!
Daha geçenlerde Sayın Rahşan Ecevit'le mahkemelik olan Ecevit'in koruması, bilir kişi pozlarında konuşturuluyor.Sayın Rahşan Ecevit CHP'ye oy vereceğim diyor. Bay koruma, kendinden geçmiş, ilgiden sarhoş olmuş konuştukça konuşuyor.
Sayın Haberal bugün sanık durumundadır. Suçlu değildir. Dava devam etmektedir. Cumhuriyetin Savcıları er geç gerçekleri ortaya çıkaracaktır. Yeter ki davaya Cumhuriyet Savcıları baksın, özel yetkili olmayanlardan!

Sadece Balbay, Haberal değil; malum davada sanık durumunda olan diğer değerlerimiz için de aynı şeyleri düşünüyorum. Gerçekten toplumumuzun yetiştirdiği aydın insanlarımız bunlar. Suçlu olup olmadıklarını henüz bilmiyoruz. Dava bittiğinde suçlu olanlar ,varsa, cezalarını çekmeliler. Ama şimdiden onlara suçlu damgası vurmak art niyet değilse, aymazlıktır, vicdansızlıktır.
Ya suçlu değillerse? Şimdiden suçlu ilan edenler, insan içine nasıl çıkacaktır? Kaldı ki çocuklarımızın bile emeklerini çalmak için yapılan şifreli sınavları gördükçe ve bundan tatmin olduklarını açıklayanlara baktıkça kuşkularımız başka bir yöne kayıyor, özel yetkili hukuka olan güvenimiz azalıyor.

Sayın Balbay'ın kitabının başına aldığı Joseph Goebbels'in sözüyle bitireyim bu uzun ve sıkıcı yazımı:

"Öylesine büyük bir yalan üret ki kimse karşı çıkamasın."

Gerçekten de "örgütlü" öyle yalanlar ortaya atılıyor ki insanın nutku tutuluyor. Her yol mübah diyenleri gördükçe insan olan insanlığından utanıyor.
Çoğumuz korkuyoruz, çünkü bir anda yaylım ateşi başlıyor. Masum olduğumuzu kanıtlamak için tek başımıza mücadele etmek zorunda kalacağız bilmediğimiz bir güçle. Suçlu olanlar gibi hazırlayacağımız kılıf da yok elimizde.

Kayahan bir şarkısında şöyle diyordu ya: "Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar."

"Yalancının mumu yatsıya kadar" sözünün gerçekleşmesi bizlerin tutumuna bağlı. Haksız mıyım?

13 Nisan 2011 Çarşamba

ERKEN BOŞALMA


Herkesten özür dilerim.
Başlığı "Erken Konuşma" ya da "Erken Tatmin" olarak düşünmüştüm,ama SEHVEN(yanlışlıkla) ERKEN BOŞALMA diye yazmışım.

Bunun dışında başka bir amaç aramaya kalkanlar provakatördür. Bazı güç odaklarının piyonudur. Başarılarımı kıskanan, yazılarımın okunmasını engellemeye çalışan kötü niyetli kişilerdir. Biraz hoşgörü lütfen...

Hem sadece ben mi SEHVEN yaptım?
Sehven, insanlar yıllarca hapiste yatıyor.
Sehven, onların suçsuz olduğunu kanıtlayacak belgeler işleme konmuyor, bir yerlerde unutuluyor.
Sehven, telefonlar dinleniyor, insanlar takip ediliyor.

Sehven, tutuklu gencecik teğmenimizin telefonuna hizbullahın telefonları polisler tarafından ekleniyor.
Sehven, hizbullahçılar serbest bırakılıyor.
Sehven, eli kanlı canilerle ülkenin kaderi konuşuluyor, planlanıyor.

Sehven, sınav soruları şifreleniyor.
Sehven, Antalya Vali Yardımcısı, izinli gününde, ninesini-dedesini de soksa kazanabileceği, şifreli sınavın iptali için gösteri yapan liseli öğrencileri yuhalıyor. Eşi ve iki oğlunun da girdiği şifreli sınavdan belli ki kendisi çok tatmin olmuş.

Hükümet üyeleri büyükten küçüğe hemen tatmin olduklarını açıklıyor.

Başbakan da biraz gecikmeyle tatmin olduğunu açıklıyor.

İşte Erdoğan'ın yorumu:
"ÖSYM Başkanı'nın yaptığı açıklamalardan ben tatmin oldum. Birilerinin tezgahı bozuluyor ki bu işten çok rahatsızlar.
Şu anda çok farklı bir uyguluma ile çok daha dinamik bir yapı ile kaliteyi artırıcı bir imtihan sistemi gerçekleştirildi.
Kendilerine başarılar diliyorum. Zaman kaybıyla ikinci imtihanı engelleme gayreti var. Sokaklara kimlerin döküldüğü ortada.
Bunların provakatif eylemleri YGS imtihanını da olumsuz yönde etkilememelidir.
Burada samimi olarak kazananlara başarı temennilerimi iletiyorum."
Ancak şimdi yeni bir durum ortaya çıktı.Her gün, saat on birde, sabırsızlıkla beklediğim, CNN Türk'ün "Medya Mahallesi" programında Abbas Güçlü ÖSYM Başkanının öğrencilere gönderdiği mektubu açıkladı. İşte o haber:
"YGS sınavında ortaya çıkan 'şifreleme' iddiaları ile ilgili olarak ÖSYM Başkanı Prof. Ali Demir'den şok bir itiraf geldi. YGS'deki şifreleme iddiaları ile ilgili olarak adaylara mektup gönderen ÖSYM Başkanı Demir, YGS'de şifreleme hatası yapıldığını ancak hatanın kasıtlı değil, 'sehven' yapıldığı belirtildi.
CNN Türk'te yayınlanan Medya Mahallesi'ne konuk olan Milliyet gazetesi eğitim yazarı Abbas Güçlü, Demir'in öğrencilere yazdığı mektubu ilk kez açıkladı ve ÖSYM Başkanı Demir'in mektubunun 'itiraf' anlamına geldiğini vurguladı.
Abbas Güçlü, Başbakan Erdoğan'ın 'Ben tatmin oldum' açıklamasını da "Görülüyor ki Başbakan'ın konuyla ilgili bilgisi yok" sözleri ile değerlendirdi."
KPSS sorularının çalındığı iddiaları üzerine de erken konuşmuşlardı, sonra sınav iptal edildi, soruşturma açıldı. Gerçi soruşturmada, belki de sehvenlikler çok olduğu için, henüz sonuç alınamadı, ama geç de olsa adalet yerini bulacak, gerçek suçlular cezasını çekecektir. Yakında ÖSYM sınavı da iptal olacaktır. Bekir Coşkun'un dediği gibi çorbaya sinek düşmüş, mide bulanmıştır bir kez. Kaçış yok...
Madem başlığı sehven "Erken Boşalma" yazdım, o konuda da kısa bir bilgi sunayım. Bakalım neymiş:

"Erkeğin boşalma refleksi üzerinde çok az kontrol sahibi olduğu veya hiç kontrol sahibi olamadığı ve boşalmasını kontrol edemeyeceği hissine kapıldığı durumu yaşamasıdır . Kontrolsüz boşalma yaşayan erkekler yoğun utanç, yetersizlik , eksiklik hisleri ve aşağılanmış,küçük düşme hisleri ile baş başa kalmaktadır.
Bu durumu yaşamak erkeğin iç dünyasında yaşadığı duygularının etkisiyle kırılma yaşamasını sebep olmaktadır.Eşiyle ilişkilerine olumsuz olarak yansıdığı gibi hayatının her alanda yaşadığı kırılmanın etkisini görmek mümkündür.Yaşanan bu durumun incinmenin etkisiyle insan ilişkilerinde öfkeli ,kendine olan güvenin azaldığı yada aşırı kendini ispat gayreti içerisinde davranışlar olarak yansımaktadır.Veya yaşanan incinmenin etkisiyle sorun yok sayılabilinmektedir. BURADAN ALDIM.

11 Nisan 2011 Pazartesi

ÇINAR AĞACI




Ağlamak güzeldir, düşünmek de öyle... Hem ağladım hem de uzun uzun düşündüm.

Bu bile filmin üzerine düşeni yaptığı anlamına gelmez mi? "Çınar Ağacı"ndan söz ediyorum.

İzlerken gözlerimden süzülen yaşları engelleyemedim. Evet duygusal bir anımdaydım, kabül ediyorum.
Küçük Barış, "Anneannemin gelişine şu kadar gün kaldı." cümlesini her tekrarladığında dökülen yaşlarımı coşturdu, tamam itiraf ediyorum.


Dört çocuğunu büyütüp yetiştirmiş; emekli öğretmen yaşlı annenin, her iki ayını sırayla çocuklarının evlerini dolaşarak geçirmesinin getirebileceği sıkıntılardan etkilendim. Daha sonra dört çocuğunun onu "Huzurevine" yatırışları...

Filmin eksik bulduğum, ya da yüzeysel saydığım yanları var. Ancak düşüneceğimiz, tartışacağımız, hepimizim bir şekilde yaşadığımız ya da yaşayacağımız gerceklerin yüzümüze çarptığı da bir gerçek.



Küçük Barış; okuldan geliyor,kapıyı kendisi açıyor; komşu kadın gelip yemeğini ısıtıyor. Sonra annesi gelinceye dek tek başına evde kalıyor.
Barış'ın annesinin durumu da kolay değil. Eşinden ayrılmış, yeni hayat kurmaya çalışıyor. Katı, kuralcı, biraz sinirli... Yatılı okulda okutulduğu için kendi annesine uzak, kırgın, öfkeli...

Diğer kardeşlerin de kendilerine göre sorunları var, eleştirebileceğimiz yanları çok...

Yaşlı anne masum değil. En kötüsü de çocukları ve torunları arasında ayrım yapması... Barış dışındaki torunlarıyla hiç ilgilenmiyor, hatta onlara zarar verecek davranışları bile var, masum gösterilmeye çalışılan.

Ama hangimiz masumuz ki? Başka başka da olsa pek çok kusurumuz var. Kusurluyuz diye çocuklarımızı, büyüklerimizi bir kenarda unutacak mıyız? Bir yolunu bulmak zorundayız değil mi?

Hep söylüyorum, yine söyleyeceğim. Keşke çocuklarımızla, keşke büyüklerimizle aynı şehirde yaşayabilsek.
Herkes evinde olsun. Çünkü herkes evinde rahat ediyor.
Eli ayağı tutan, kendine bakabilecek durumda olan yaşlılarımız da kendi evlerinde yaşasın, kimse kimsenin özgürlük alanına dokunmasın.
Ve bizim elimiz kolumuz onlara uzanacak kadar yakın olsun...

Ahh bu yaşam koşulları her birimizi bir başka köşeye savuruveriyor, hepimiz yalnızlaşıyoruz, çoğu kez çaresizce ağır koşullarla tek başımıza mücadele veriyoruz... Buna bir çare bulmak zorundayız. Yoksa çok ağlar, kara kara düşünür dururuz.



10 Nisan 2011 Pazar

ZAMPOK EYİN Pİ


ŞİFRE
Kaşın şifre
Gözün şifre
Gülmen konuşman şifre
Yaradan şifre yaratmış
Seni çözmek için
Şifre müdürü mü olmalı

İyi pazarlar efendim. Bu tatil gününde hep bulmaca çözecek değiliz ya, o eskidendi, artık "şifre" çözmek moda oldu. Bu nedenle sizler için şifreli bir başlık seçtim ben de. "ZAMPOK EYİN Pİ" pazar gününün şifresi bu, çözenler parmak kaldırsın. Yanıtı en sonra...

Orhan Murat Arıburnu yukarıda alıntıladığım "ŞİFRE" şiirinde soruyor: Seni çözmek için şifre müdürü mü olmalı?
Onu bilmem ama bizler şifre çözmekten müdür değil, genel müdür olmak üzereyiz...

Otuz yıldan fazla Üniversite giriş sınavlarında görev yaptım; ilk birkaç yıl gözetmen, kalanlarında da salon başkanı olarak. Hem saygı duymuştum, hem güven duymuştum, hem de hayran olmuştum. Tıkır tıkır işleyen bir sistemdi. Görevli olarak sizi hiç yormayan, ne yapacağınızı adım adım açıklayan, hiçbir kuşkuya yer bırakmayan bir organizasyon.

Ne olduysa son yıllarda oldu. Ülkemizde güvendiğimiz, saygı duyduğumuz pek çok kurum gibi kirli eller, kötü amaçları için saldırıya geçtiler. Ele geçirme operasyonları başladı.

Biri bir iftira attı. Diğeri hemen, "Duydunuz mu?" dedi. Öbürü "Vay bee neler neler yapmışlar? diye üstüne atladı. Hazırda bekletilen koro her kanaldan yaylım ateşine başladı.Cümbür cemaat avaz avaz konuştular, konuştular konuştular... Halk şaşkınlaştı,uyuşturuldu, n'oluyoruz bile diyemedi.

Bu arada birileri kendinden olanları etkili görevlere getirebilmek için her yolu denediler. "Her yol mübah!" anlayışında etik kurallar, ahlak, hak, hukuk zaten söz konusu bile olamazdı. Olmadı da...

Sınav kitapçıkları çalındı, sınavda kopya verme girişimleri oldu, alıntılarla çalıntılarla birileri bir yerlere getirildi.Bunları dile getirenler tek tek toplandı, hepsi bir torbaya tıkıldı. Ama bu işler yazıldığı gibi kolay olmuyordu tabi. Çok çabalamak gerekiyordu.Ayrıca kuşkular iyice çoğalıyordu, yakalananlar oluyordu, boşboğazlar konuşuyordu.

Ne yapılmalıydı? Böyle tek tek uğraşmaktan bıkmışlardı zaten. Çözüm bulundu. Koro başladı söylenmeye: Hırsızlar var! Kopya çekiliyor! Kalemden silgiye her şeyi biz vereceğiz,herkese ayrı kitap! Çooook güvenli sınav yapacagıııız! Duyduk duymadık demeyiiin!

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır dönemi başladı. Ve herkes şifrelendi. Sadece kişiler de değil, bilgisayarlar da ayarlandı.

Akıllı bilgisayar, pek çok okula sadece türbanlı kız öğrencileri yerleştirdi. Türbanı, başka bir yerlerine takan erkek öğrencileri de bir araya toplamış mıdır, sorusunun şifresi henüz çözülemedi. Uzmanlar hala uğraşıyor şifre üzerinde.

Neyse uzatmayayım, tek tek uğraşacaklarına işi toptan çözmeye kalktılar. Tüm şifreli çocuklar üniversiteye kapağı atacaktı. Günü gelince bedelini ödemek üzere... Zaten ilerde sınavlara da gerek olmayacaktı.
Ama bilgisayar bilgisayarlığını yaptı, şifreli kitapçığı basına ulaştırdı! Alah'ın sopası yok ki... İşler biraz karıştı, toparlamaya çalıştılar olmadı. Çuval delinmiş, mızrağın ucu görünmüştü bile... Yeni belgeler ortaya atıldı, her zamanki gibi, şifreliler unutturulmaya çalışıldı, ama kendilerinden başka kimse tatmin olmadı.

Sıkıştılar anlayacağınız. Bir yandan bu sınavın ikincisi için yeni şifre bulmaları gerekiyor ; ondan daha önemlisi seçim yaklaşıyor, henüz onun şifreleri tamamlanmadı ve yavaş yavaş millet uyanmaya başladı.

Yavaş yavaş değil herkesin hemen uyanma zamanı gelmeli, şimdiden olası seçim şifrelerini çözecek uzmanlar toplaşmalı, gerekli önlemler alınmalı, testi kırılmadan yol yordam bulunmalıdır, derim ben.

Gelelim "ZAMPOK EYİN Pİ" başlığındaki şifreye... Bilenler sussun lütfen! Yanıtını en son satırda açıklayacağım çözemeyenler için, biraz sabır, şifreler kolay çözülmüyor değil mi? Önce Orhan Murat Arıburnu'nun bu şiirini de yazayım. Şifresi sonra...

ZAMPOK EYİN Pİ

İki cambaz bir ipte oynamaz.
Bir ipte bir sürü cambaz
Hilebaz, Madrabaz, Kumarbaz

İki cambaz bir ipte oynamaz
Bir ipte bir sürü cambaz
Ateşbaz, İşvebaz,Hokkabaz

İP NİYE KOPMAZ
ZAMPOK EYİN Pİ!

Şifre 1: Son dizeyi tersten okuyunuz lütfen.
Şifre 2: İlk dizeyi tersten okuyunuz lütfen.

Yorduysam özür dilerim. İyi dinlenceler olsun hepinize...

NOT: Zonguldak'ta öğrencilerin yağmur altında yaptıkları eylemden çektim yukarıdaki fotoğrafı. Taşıdıkları pankartı okumak isterseniz tıklayın lütfen. Çocuklar bir harika...


EK: Şuna da bir bakın isterseniz:
ŞIKLAR KARIŞTIRILMAMIŞ
SADECE KAYDIRILMIŞ


7 Nisan 2011 Perşembe

YENİDEN MERHABA

Onlar söz konusu olunca her şeyin sıralamadaki yeri değişiyor, birinci sıraya çocuklar yerleşiyor hemen...

Bir haftalığına gittiğim İstanbul'da iki aya yakın kaldım.Neler mi yaptım? Oooo anlat anlat bitmez. Şimdilik kısa kısa yazayım mı?


Öncelikle şunu söyleyeyim; gelinlik hakkında çok şey öğrendim. Gelinlik mi alacaksınız, bana sorun. İstanbul'da dolaşmadığım gelinlik mağazası kaldı mı bilmiyorum, elimde fotoğraf makinasıyla hem de. Bazen kaçak, bazen izinli çektim de çektim.
Sonunda aradığımızı bulduk. Zor oldu.
Kızım diye söylemiyorum, ne giyse yakıştı, her giydiğine "işte bu" dedim çünkü... Mutluluktan ayaklarım yerden kesildi desem yeter mi? Ayrıntılar sonraya kalsın. Daha zaman var.

Elacığımla maceralarımız anlatmakla bitecek gibi değil, hangi birini anlatsam ki... Ben susayım fotoğraflar konuşsun en iyisi.














Vee onları güvenli ellere bırakarak dün akşam döndüm.

Evimi özlemişim. Eşimi, hafta sonları gelip gitse de özlemişim.Çocukların evinde yeni yetmeler gibi kaçamak görüşmek evde olmanın yerini tutmuyor bilenler bilir değil mi?

Dün akşam otobüsten indim; eşim karşıladı; gözlerinin içi gülüyor, eve geldik. Telaşlı, masayı hazırladı; yardım etmeme bile izin vermiyor. Neler mi var masada? Sıkı durun: yaprak dolması, patlıcan salata, mantar sote, tavuk pirzola yanında biber ve domates kızartması... Tamam dolma,patlıcan ve mantar hazır alınmış; ama diğerleri evde yapılmış... Sonra bana bira, kendisine rakı doldurdu ve mumu yaktı; ışıkları söndürdü. "İyi ki doğdun, iyi ki döndün" şarkısı...

Bir önceki akşam da çocuklar havalara uçurmuştu beni. Şahane akşam yemeğinden sonra, Ela'mın ve benim şaşkın bakışlarımız eşliğinde sevgili damadım ışıkları söndürdü; üzerinde mumlar yanan pastayla büyük kızım, bir demet kırmızı gülle küçük kızım salona girdi... "İyi ki doğdun anne" der demez, Ela ellerini birbirine vurarak "İyi ki doğduuunn annneannneeee" şarkısını söylemeye başladı. Artık ben ben olmaktan çıktım, o anda büyük bir yürek oldum tüm dünyayı içine alabilecek. Silinmeyecek anlar vardır insan yaşamında, işte o anlardan birini yaşattılar bana. Hepinizi çok seviyorum. Evet, iyi ki doğdum, iyi ki var oldunuz...

Yaşadığım şehri, buradaki dostlarımı özlemişim. Baharını yazını, kömür karasını özlemişim. Penceremden içeri sızmış kurumu, bahçemdeki çiçek açmış erik ağaçlarını, sisli puslu havasını; aşağıdaki sahada, nisan ayını şenlendiren geleceğimizin güvencesi Ulusal Egemenlik bayramımızı kutlamaya hazırlanan çocuklarımızın sesini özlemişim.

Bloguma yazmayı, blog yazarlarını okumayı özlemişim.

Herkese merhaba, ben döndüm...

5 Nisan 2011 Salı

ONLAR TATMİN OLMUŞ

"Dağların, dağların ardı korkunçtur.
Hiç akıl edip de düşünen var mı?
Gün kimin hesabını tutar akşamı,
Rahmetinden kim demlenir bulutun,
Hayırlı evlat makina
Nasıl canavar kesilir.
Kurdun, karıncanın rızkını veren
Toprak nasıl ayartılır?"
Ahmet Arif

YGS'de gündeme gelen şifreli kopya iddialarıyla ilgili ÖSYM başkanı Prof Dr Ali Demir'in açıklamaları üzerine gazetecilerin sorularını yanıtlayan Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek:

"ÖSYM Başkanının açıklamaları sizin için yeterli mi?" şeklindeki bir soruya "YGS ile ilgili, bu konu tabii bağımsız bir organda meydana gelen bir gelişmedir. Sayın Cumhurbaşkanımız bir açıklama yaptı. Sayın ÖSYM Başkanı da bir açıklama yaptı biz bu açıklamanın doğru ve yeterli olduğu kanaatini taşıyoruz.” Cevabını verdi.

Yani tatmin olmuşlar. Haksız da değiller hani! Bağımsız bir organda yaşananlar doğrudur, soruşturmaya gerek yoktur! Hem insan bilmediği bir şeyi soruşturur, bildiği şeyin nesini soruşturacak ki? Ötekiler kimin umurunda?

Deeeeğğğğğiiiillll miiii?