21 Mayıs 2011 Cumartesi

DAVETLİSİNİZ



Bu güller O'nun için geldi. O, benim küçük kızım. Ve şu anda sevdiğiyle nişanlı. Temmuz'da düğünümüz var dostlar, davetlisiniz...

"Dağlarda gölgeniz göklere vursun,
göz göze
yan yana
durun çocuklar.
Heeey
hop
heeeey
hep
birden geçelim.
Doldurun çocuklar,
doldurun
doldurun
doldur içelim.

Dostların arasındayız.
Güneşin sofrasındayız."

(Nazım Hikmet'ten)

17 Mayıs 2011 Salı

BİR OĞLUM DAHA OLDU

İki kızım vardı. Şimdi iki de oğlum var.
Çok güzel duygular yaşadık, henüz bulutlarda dolaşıyorum. Ayaklarım yere basınca geri geleceğim...

10 Mayıs 2011 Salı

"İNTERNETİME DOKUNMA" DİYENLER PARMAK KALDIRSIN



*"Bizden korkanlardan gördüğümüz saygı, saygı değildir. Onların saygısı bana değil, krallığadır."

*Hükümdarların kavuştukları en büyük nimet,
Halkın, hem(onların) derdini çekmesi hem de üstelik
Onları (krallarını) övmek zorunda olmasıdır."

"Kralın iyisi kötüsü, sevileni sevilmeyeni hep aynı saygıyı görür. Bir kralsam, halkın bana çatmaması beni sevmesine alamet sayılmaz, çünkü çatmak istese çatamazdı. Ardımdan gelenler dostum oldukları için gelmiyorlar, halleşip dertleşemeyen insanlar arasında dostluk olamaz."

İyi ki bugün krallar, padişahlar yok. Hala Ata'mızın sağladığı demokrasinin nimetlerinden yararlanıyoruz. Ancak kral olmak isteyenler var. Bunun için her yolu deneyenler var. Özgürlüklerimizi, şimdilik , kısıtlamaya çalışanlar var. 22 Ağustos'ta İnternete uygulanacak sansürü planlayanlar var. Susacak mıyız? 15 Mayıs'ta korkmayanlar saat 14.oo'teTaksim'de toplanacakmış. Bence olanağı olanlar mutlaka katılmalı o yürüyüşe...
Amaçları hepimizi korkutup sindirmek, daha sonrasında tüm özgürlüklerimizi elimizden almak...

Korkacak mıyız? Korkup susacak mıyız? Ölmeden ölecek miyiz?

"Delilik değil midir, sorarım, ölüm korkusundan ölmek?"

"İnternetime dokunma!", diyenler parmak kaldırsın?


*Alıntılar Denemeler (Montaıgne)'den.


9 Mayıs 2011 Pazartesi

ZONGULDAK'TAN BAŞBAKAN GEÇTİ


Yok yok izlemeye gitmedim.Ben kuaföre gittim.

Badanadan sonra, dip köşe temizlik yaptım; ev tertemiz oldu.Sıra bana geldi...

Zonguldak'ta temizlik sizin oralardakine pek benzemez. Farklıdır Zonguldak'ın karası, yağlıdır; yağlı karadır. Zor paklanır, onun için Zonguldak insanı zorludur, dirençlidir. Kolay kandırılmaz, biraz şans tanısa da sildi mi kökten siler, temizler tüm kirleri. Zonguldak temizlenince de başka türlü güzel görünür.

Zonguldak kömürdür, kömürden geçinir. Ne yazık ki tek geçim kaynağı maden ağacı da budana budana bir iki dala kaldı. Kaçakçılara terk edildi maden ocaklarının çoğu, "Ölen ölür!", "KADERDİR!" dendi; "Kalan sağlar bizimdir!" anlayışıyla beraber yüründü uyduruk kömür yollarında... Kömürün yanında başka iş alanları açılmadı yıllardır, küçüle küçüle bugünlere geldi. Eskiden göç alan Zonguldak artık göç veriyor dört bir yana.

Temizliğe gelen kadınla konuşuyoruz mola anlarında, anlatıyor:

"Kocam, kaçak maden ocağında çalışıyordu, kazada kaburgası kırıldı, üç ay iş göremez raporu aldı, şimdi evde. Önce çalışmama karşı çıktı, şimdi ses çıkarmıyor. 'Sen benden çok kazanıyorsun.' diyor. O, günde 30; ben 80 alıyorum...


Zonguldak nasıl bu duruma getirildi biliyor musunuz? Devlet 100 dolara mal ettiği kömürü demir çelik fabrikalarına 30 dolara sattı.Kimler yararlandı bu durumdan, onu da söyleyeyim; demir çelik ürünlerini kullanan sanayiciler, iş adamları... Sonra da aynı devlet 'Madenler zarar ediyor, tez kapatıla!" buyruğu verdi. Küçültüldü TTK... Çalışanların çoğu genç yaşta emekli edildi. Sendika sendika olmaktan çıktı, düzene alkış tutar hale getirildi.

Pırıl pırıl gençlerimiz iyi üniversitelerde okudu, gittikleri yerlerde kaldı. Genç emekli ana-babalar, kendilerine uygun yurt köşeleri aradı yerleşmek için. Zonguldak küçüldü, küçücük kaldı.
Dul ve yetimleri çok olan Zonguldak kaldı geriye...

"Kırmızı gülün adı var,
Her gün ağlasam da yeri var;
Bugün benim efkarım var.
Ah bu gönül arzu eder seni seni yar...

Kırmızı gülün pürçeği aman aman,
Yar önümde oynar köçeği,
Neyleyim yarsız döşeği, aman aman,
Ah bu gönül arzu eder seni seni yarrr seniiii!.."

Ya ben ne anlatıyordum? Nereye geldim? Haaa, cumartesi günü Zonguldak'tan başbakan geçti! Zonguldak Zonguldak olalı böyle işkence görmedi. Şehir kuşatılmış gibiydi. Her adımda polisle burun buruna geliyordunuz. Şöyle bir nefes alayım diye başınızı dik tutmak istediğinizde caminin tepesinden size uzanmış namlusuyla dev gibi komandoları fark ediyordunuz.Düşman işgalindeyiz de biz mi bilmiyoruz? Kimi kimden koruyorsunuz? Elim fotoğraf makinama uzanıyor, vazgeçiyorum. Alnımın ortasına bir kurşun gelirse korkusuyla ürperiyorum.

Zonguldak ülkenin en güvenli yeri. Kalabalıkların arasında Zonguldak'tan tanıdık yüz arıyorsunuz, yok, bir tek tanıdık kişi göremiyorsunuz. Hepsi yabancı yabancı bakıyor size...

Kuaför, pencereden bakıyor; tanıdıklarını görüyor: 'Aaa! bizim köylüler hep burda!' Biraz sonra, kapı çalınıyor, gelen kuaförün köyden akrabaları. Köyden bedava araba kalktığını görünce Zonguldak'a gezmeye geldiklerini söylüyorlar...

Dershaneden çıkan genç kızlar geldi kuaföre öfke içinde. Yaaa, geçirmediler, eve gideceğiz; tüm yolları kapatmışlar! Zaten şifreler, kopyalar canımıza yetti, puanlarımız hiç edildi; şimdi de zamanımızı çalıyorlar! Evlere telefon ediliyor, geç kalış nedenleri açıklanıyor.
Biri 'Aaaa, yalan söylüyor! Karaelmas Üniversitesini 2007'de biz açtık, diyor! Süleyman Demirel açmıştı, biz de şuradan izlemiştik!'. Hafızamı yokluyorum, 90'lı yıllar diye kalmış açılış tarihi.
Diğer müşteriler ağır konuşuyor. Bölecekler, bizi birbirimize kırdıracaklar bu gidişle! Tüm değerlerimize saldırılıyor, hem de çirkinleşerek, diyor biri. 'Bu çirkin kasetleri kim çekiyor, kim servis yapıyor?' sorusunu ortaya atıyor diğeri. 'Çocuklar işsiz, ne olacak halimiz?" diyor öteki. Kuaför müşterisinin azaldığından yakınıyor. Seçimden çok geçim konuşuluyor buralarda...

Eve gelmek için kuaförden çıktığımda saat 19.00'a geliyordu. Helikopterler havada turlarken yollar hala açılmamıştı. Gazi Caddesinin arka sokağı bomboştu, iki başından polisler kapatmışlar; kendileri de başında bekliyorlardı. Kalabalık içeri girmek istiyor, onlar izin vermiyor! İş yerleri, eczaneler, pastaneler, hediyelik eşya satan mağazalar var burada.Ertesi gün 'Anneler Günü', ama esnaf müşterisiyle buluşamıyor...

Güç bela otobüs durağına doğru ilerliyorum; yollar, kaldırımlar öfke küpü insanlarla dolu. Hareket halindeki otobüse dar atıyorum kendimi. Ayakta tutunmaya çalışırken, otobüs şoförü camı açmış, yolun ortasından salınarak geçen sakallılara bağırıyor: 'İnsanız biz, biz de insanız; yeter yahu!'

Eve gelince Karaelmas Üniversitesi'nin resmi veb sitesini açıp bakıyorum, ne zaman kurulmuş diye:


"Üniversitemizin çekirdeğini teşkil eden Mühendislik Fakültesinin orijini 1924 yılında kurulan Maden Mühendislik Mektebi’dir. Bu kurum sırasıyla Maden Meslek ve Başçavuşları Okulu, Maden Teknik Okulu, Mühendislik Mimarlık Akademisi aşamalarından geçerek 2809 Sayılı Kanunla Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne bağlanarak Zonguldak Mühendislik Fakültesi adını almış ve 11.07.1992 tarih 21281 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 3837 Sayılı Kanunun 9. Ek Maddesi ile Zonguldak Karaelmas Üniversitesi kurulmuştur."

Acı acı gülümserken, eşim mutfaktan sesleniyor: ' Hadiii ama, yemekler soğuyacak!'

Eve geç gelmek güzel oluyormuş dostlar, siz de deneyin ara sıra da olsa...


EK: Yılmaz Özdil yazmış:
Zong'uldak

8 Mayıs 2011 Pazar

ERİYOR ZAMAN

"Ağaçlar bir derin hulyaya varmış,
Saçında yepyeni teller ağarmış,
Baş yorgun, yaslanır yeşil otlara,
Göz dalgın, uzanır ta bulutlara."
(A.K.Tecer)
Eriklerden sonra elma, ayva ve kiraz ağaçları da çiçek açtı.Çiçekler meyvelere dönecek. Doğa canlanıyor. Bahar, ardından yazın müjdesi bunlar. "Güzel günler göreceğiz çocuklar." Analar çocuklarını güzel günlerde büyütecek.

"Köşe başını tutan leylak kokusu
Yakamı bırak da gideyim."
(Oktay Rifat)

"Hey gücüne kurban olduğum
Dağ taş dinlemezim hey aman
Göster o gül yüzünü göster
Önce yeşil yeşil bak tohum
Sonra sarı sarı gülüver."
(M.C.Anday)


"Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitte bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
(B.Necatigil)

TÜM ANNELERİN, ANNE ADAYLARININ VE ANNELERİNİZİN
ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN...
YİTİRDİKLERİMİZ GÖNLÜMÜZÜN EN GÜZEL YERİNDE BİZLERDE YAŞIYOR DEĞİL Mİ?
UNUTMAYIN EN GÜZEL ARMAĞAN SİZSİNİZ.
SEVDİĞİNİZİ SÖYLEYİN YETER...



NOT: SEVGİLİ YAVRULARIM HEPİNİZİ ÇOK SEVİYORUM. ŞU BİR HAFTA ÇABUCAK GEÇSİN VE BİZ KAVUŞALIM...


7 Mayıs 2011 Cumartesi

OY OY ! ANLAYAN BERİ GELSİN?

GENEL seçimde kullanılacak oy pusulalarının basımıyla ilgili yapılan iki ihale arasındaki 3 günde ortaya çıkan 11 milyon liralık indirim dikkat çekti. İptal edilen ilk ihalede 11 milyon 990 bin lira teklif veren Korza Matbaacılık’ın ikinci ihaleyi ise 900 bin lira ile kazanması, üstüne bir de indirim yapması, başta muhalefet olmak üzere kafaları karıştırdı. Oy pusulası basım ihalesinde süreç şöyle işledi:
DEVAMINI OKU

6 Mayıs 2011 Cuma

BEN SOLUCANLARIMIZI GERİ İSTİYORUM.


Karadeniz'in marullarının benzeri pek yoktur. Kıvırcığı var, yağlı olanı var. Hepsi yemyeşil, hepsi canlı canlı...

Bizde her akşam mutlaka yemeğin yanında yeşil salata olur. Bu nedenle marullarla yakın temas halindeyim.Uzun uzun yıkarım, elma sirkeli suda biraz bekletirim, sonra da tek tek yapraklarını yeniden yıkarım. Bu işlemin en sevmediğim yanı, içinde gizlenen solucanlardı. Ama artık son yıllarda solucanlar yok oldu? Normalde sevinmem gerekir değil mi? Neden sevinemiyorum?

Sanırım doğanın dengesini bozduk, daha çok kar edelim derken solucan katili de olduk.Solucanları öldüren ilaç bize kimbilir ne yapıyordur?İinsanlığı da yok ediyoruz farkına varmadan.

Gıda güvenliği ve çevrenin korunması tüm dünyanın birinci sorunu olmalı değil mi? Evet yedi milyar insanı doyurmak kolay değil. Ancak bunu yaparken çevreye zarar vermeden, ekolojik dengeyi bozmadan üretim yapmak zorundayız. Ve üretilenlerin hakça paylaşılmasını sağlamalıyız.

Bir yanda ellerinde milyonlarca ton gıda stoku olan ülkeler, diğer tarafta gıdaya ulaşamadığı için açlıktan ölen insanlar. Üreticiden çok ucuza alınan ürünler tüketiciye çok pahalıya satılıyor. Çok uluslu şirketler küçük üreticiyi bitirmek için her yolu deniyor. Üreten insanlar emeğinin karşılığını alamayınca üretmekten vazgeçiyor ve bu da dünyadaki açlığı körüklüyor.

Köylümüz çiftçimiz köyünü, toprağını bırakıp büyük kentlere göçüyor. Gecekondularda tüketicilerin arasına katılıyor.Meydan büyük şirketlere kalıyor. GDO'lu ürünler büyük marketlerin tezgahlarını süslüyor. Türkiye'de 32 çeşit GDO'lu ürün olduğu söyleniyor uzmanlarca.Ve yasal zorunluluk olduğu halde hiçbir ürünün üzerinde "Genetiğiyle oynanmıştır." diye yazmıyor.

Uzmanlara kulak verelim mi?

"TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şubesi Başkanı Bilge Ölmez,GDOlu gıdaların insanlar üzerindeki etkileri henüz bilinmiyor, ancak hayvanlar üzerinde yapılan çok sayıda deneyde iç organların küçülmesi, sindirim sisteminin bozulması, bağışıklık sisteminin çökmesi, kan yapısının bozulması gibi hastalıkların ortaya çıktığı görülmüştürderken Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, GDO konusunda ak da kara da ne yazık ki biyoteknolojik şirketlerin müsaade ettiği ölçüde oluyordiyor."

Ekimi en yaygın olan GDOlu bitkilerin soya, mısır, pamuk, kanola, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya, yerfıstığı gibi ürünlerin olduğunu belirten Ölmez, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzunda denemelerinin yapıldığını bildirdi. Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdaların günlük tüketim maddeleri arasında yer aldığını ifade eden Ölmez, Örneğin bisküvi, kraker, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvanlardan elde edilen gıdalar ve pamuk GDOlu olma riski taşıyan ürünlerin başında geliyor iddiasında bulundu. Ölmez, geçen yıl yürürlüğe giren Biyogüvenlik Yasasına göre hazırlanan yönetmelikte, ürünler binde 9 ve üzerinde izinlendirilmiş GDOlu bir bileşen içeriyorsa etiketlerinde GDOlu bileşen içerdiğine dair ibare yazılmak zorunda olunduğunu anımsatarak özetle şunları kaydetti: Henüz raflarda bununla ilgili ambalaj bilgisine rastlamak mümkün olmadı. Risk, özellikle de ambalajlı ürünlerde olduğu için etiketi tüketici olarak iyi okumamız gerekiyor. Tüketicilerin yapması gereken, şüphelendikleri ürünlerle ilgili ALO 174 Gıda Hattını arayarak, mutlaka Tarım Bakanlığının konu ile ilgilenmesini, kendisine bilgi verilmesini sağlamak olmalıdır. Tüketici dernekleriyle bilgi paylaşımında bulunulması, sürecin yasal zeminde izlenmesi toplumsal farkındalığı arttıracaktır."

Şimdi de bir başka uzmanın dediklerine göz atalım:

"*SOLİTİN aslında gıdalarda hiç bulunmaması gereken tamamen kimyasal bir ajan
hatta basit olarak melaminimsi bir plastik,sütlere,yoğurt ve ayranlara ve
sütün girdiği her çeşit besine katılıyor çünkü bu molekül su ile inanılmaz
şekilde bağlanarak kıvam arttırıyor,bu hem imalat projeleri açısından zaman
kazandırıyor,hem gıda doğallığını kaybettiğinden son kullanma tarihini
uzatıyor ve firmaların stoklu çalışmasını sağlıyor,hem maliyeti inanılmaz
düşürerek firmaların rekabet gücünü arttırıyor.*

*Çocuklarınıza beş kuruşa,yirmi kuruşa,elli kuruşa gofret,çikolata ve süt
ürünleri alabilmemiz,evlerimize çeşit çeşit peynir,yoğurt,hazır sütlü tatlı
vs girebilmesi hep bu yüzden.*

*SOLİTİN bir tricalcid bileşiği yani doğada en bol ve bedava
bulabileceğiniz türden,tebeşir gibi,alçı taşı gibi,oysa bu bileşik
böbreklerden atılırken renal tubuluslardaki glomerüllerde birikiyor ve
filtrasyonu yani böbreklerin kanı süzmesini engelliyor,ve sonuç böbrek
yetmezliğine kadar uzanan böbrek rahatsızlıkları serum üre ve kraetinin
düzeylerinde artış ve bunun getirdiği devamlı yorgunluk hali, hafıza ve
konsantrasyon bozuklukları ve hatta ciddi mental bozukluklar,Almanya
Solingen üniversitesi Pskyatri bölümünce 2009 da 21.Europe Pscyhatry
Society'e sunulan bildirgede Şizofreni ve SOLİTİN kullanımı arasında
ilişkiler olması muhtemel olduğu,Özellikle Paranoid Şizofreni vakalarında
kanda tricalciophospate bileşiklerinin normalden 16 kat yüksek olduğu
belirtilmesine rağmen bildirge nedense Kongrede sunum için kabul edilmedi.*

*Üretici firmalar SOLİTİN'i hiç bir şekilde ürün etiketlerinde
bildirmiyor,aldığımız ürünlerde SOLİTİN olup olmadığını yine de bir kaç
basit deney ile anlayabiliriz,eğer bu yönde bir şüphe oluşursa derhal
bulunduğunuz il Hıfsızsıhha Md.ile ilişkiye geçerek şüpheli gıdanın test
edilmesini talep ediniz,bu şekilde binlerce hatta yüzbinlerce insanın
sağlığını kurtarabilirsiniz,çevrenize baktığınızda ne kadar çok dializ
merkezi ve böbrek hastası olduğunu siz de görüyorsunuz bu artışın sebebi
bazı ahlaksız firmaların kar hırsında n başka bir şey değil.*

*Aldığınız sıvı ürünler (süt,ayran,çikolatalı süt vs) için şu yolu
izleyebilirsiniz bir metal'i (çatal,kaşık vs) el yakacak düzeyde ısıtın ve
test etmek istediğiniz sıvıya batırarak çalkalama hareketi yapın,metali
çıkardığınızda birbirinden ayrılmış öbekler halinde beyaz topaklar
görürseniz o üründe SOLİTİN var demektir.*

*Peynir vs türü ürünlerde ise üründen bir parça alarak sirkeli suya koyunuz
eğer sirkeli suyun üzerinde kalan beyazımsı bir tabaka görürseniz o üründe
SOLİTİN var demektir.*

*Çikolata,gofret türü ürünlerde ise ürünü elinizle basitçe kırın,eğer
kırığın her iki tarafında süt beyazı noktalar varsa o üründe de SOLİTİN
vardır.*"

Gördüğümüz gibi sorun sadece köylünün, çiftçinin sorunu değil; insanlığın sorunu.

Ne yazık ki sadece tarımda değil; hayvancılıkta da tehlike çanları çalıyor. Helal et diyenler geldikleri noktada hayvancılığımızı da öldürdüler. Bilmem nerelerden canlı angut hayvanlar getirttiler yandaşlarına. Et ucuzlamadığı gibi yiyebildiğimiz kadarıyla tadı, lezzeti de bize oldukça yabancı.

Oysa kendi kendine yetebilecek sayısız olanağımız var; yeter ki akıllı ellerde planlayalım; üretiğini tüketen bir toplum olalım yeniden.

Üreticinin hakkını verelim ki işsizler ordusunun bir parçası olmasınlar. Kentlerimiz köyleşmesin; köylerimiz boşalmasın...

Kurtlu da olsa doğal meyvelerimizden yiyelim, varsın solucanlı olsun, sağlıklı marullarımızı tüketelim... Çocuklarımız, torunlarımız ekolojik dengesi bozulmamış, güzel bir çevrede, güvenli besinler tüketerek sağlıklı yaşasın; ülkenin gelişmesine katkıda bulunsun.

Ben solucanlarımızı geri istiyorum...

5 Mayıs 2011 Perşembe

ÇOCUKLARI KORUYACAKLARMIŞ!

Şu haberlere bakar mısınız?

*Yetiştirme yurdunda tecavüz ve kürtaj skandalı
*Ablasının kızına yedi yıl tecavüz etti.
*Tecavüzcü baba tutuklandı.
*Kürtajla bu bebeği alın, yoksa canıma kıyarım.
*Çocuk tacizcisi huyundan vazgeçmedi.
*Karbonmonoksit zehirlenmesi dört can aldı.
*Gaziantep'te anne ve üç çocuğu öldürüldü.
*15 yaşındaki liseli kız anne oldu.
*Ölüm dört aylık bebeği otobüste yakaladı.
*Foseptik çukurunda korkunç ölüm
*Töre mağduru kız ailesine teslim edildi.
*60 kadını kürtaja zorlayan skandal (Sağlık Bakanlığı süresinin geçtiği iddia edilen kızamıkçık aşılarını hamile kadınlara yapmış, doğacak çocuklar sakat olabilirmiş.)
*Dokuz aylık hamile kadın soba kurbanı.
Çalışan çocuklar,taş atan çocuklar, çöp toplayan çocuklar, açlıktan ölen çocuklar, töre kurbanı çocuklar, öğretmen bulamayan çocuklar, emekleri şifrelerle çalınan çocuklar, tarikatlarda-cemaatlarda beyni yıkanan çocuklar, Çocuk Esirgeme Kurumları'nda şiddet gören, tecavüze uğrayan çocuklar, Siirt'te öğretmenler de dahil kamu görevlileri tarafından topluca tecavüze uğrayan çocuklar... Say say bitmez...

Ne yapacaklarmış? Çcukları zararlı yayınlardan korumak için İnternete filtre getireceklermiş! Be hey gafiller! Çocuğuna bilgisayar alabilen aileleri bırakın, onlar kendi sorunlarını kendileri çözsün. Siz asıl diğer kimsesiz çocuklara sahip çıkın. Onları insanca yaşatmanın yollarını arayın.

Yukarıda başlıklarını yazdığım haberlerdeki anne ve çocukların sorunlarına kısaca gözatabilir misiniz? Bunların yaşadıklarının internetle bir ilgisi var mı?

Var, ama bu sizin iddia edeceğiniz türden değil. Bütün bu sorunların duyulmasını sağlıyor internet. Sahipsiz bıraktığınız, sorunlarını çözmek için bir şey yapmadığınız bu çocuklara sahip çıkılması yönünde tepkiler alıyorsunuz, asıl bu mu sizi kısıtlamaya iten? Çirkinlikler duyulmasın, üstü örtülsün, yüzlerce yandaş medya ve TV'lerle halkı uyutalım mı istediğiniz?

Ankara'da ailesiyle birlikte bir lokantada yemek yiyen çocukları, babasının içtiği bir kadeh içkiden, korumaya kalkan, tutanak tutan devlet; çöplükte yiyecek arayan çocukları da aynı titizlikle koruyor mu acaba?

Yoksa bütün bunlar bahane, tüm özgürlükleri kısıtlamak şahane mi görünüyor sizin mahalleden?

Sorunları çözmenin başka yolları olduğu konusunda da biraz çalışma yapmaya ne dersiniz? Siz en kolayını seçiyorsunuz, ya yasaklıyorsunuz; ya da kesiyorsunuz! Onu da yüzünüze gözünüze bulaştırıyorsunuz?

Acaba Üzmez çocukluğunda internet kullandığı için mi bu duruma düştü? Ya da B.Ç.?

Buyrun okuyun:

"BURSA’da, 14 yaşındaki B.Ç. adlı kıza cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla 13 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan ve cezası Yargıtay tarafından bozulan 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez’in, ikinci kez yargılandığı davada yine aynı cezaya çarptırıldı. Mahkeme heyeti, Yargıtay sürecini dikkate alarak Üzmez’in tahliyesini kararlaştırdı."

Ödül mü ceza mı siz karar verin...

"Kaş yapayım derken göz çıkartıyorlar!Kamuoyunda ‘hadım’ olarak nitelenen düzenlemeyi yaparken çocukları cinsel yönden istismar edenlerin alacağı ceza miktarını düşürdü.
Hüseyin Üzmez' e ve çocukları taciz edenlere örtülü af geliyor! Kayseri’de kaybolan çocukların katil zanlısının, bu çocuklardan birine tecavüz etmesi üzerine harekete geçen TBMM Adalet Komisyonu, kamuoyunda ‘hadım’ olarak nitelenen düzenlemeyi yaparken çocukları cinsel yönden istismar edenlerin alacağı ceza miktarını düşürdü."
BURADA

Gölge etmesinler yeter! Sansüre Hayırrrr!

4 Mayıs 2011 Çarşamba

ÇOCUKLAR YAPINCA HATA BÜYÜKLER YAPINCA KAZA MI DİYECEĞİZ YGS'DE DE?


Bilirsiniz, sınavlarda öğrencilerin yaptığı dört yanlış soru bir doğruyu götürüyor.
Peki sınavı yapan koca koca Profesörlerin yanlışlarını ne yapacağız? Bakar mısınız?

*Yanlışlıkla(!) şifreli kitap hazırlandı.

*Tüm AKP'liler, Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı da dahil yanlışlıkla(!) hemen tatmin olduklarını açıkladılar, şifre yok, dediler.

*Soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcısavcı vekiline "Sınavın iptali gerekir mi?" sorusu yöneltildi. Verdiği yanıt: "Ben karışmam, soruşturmama bakarım!" dedi.

*Sekiz ilde cezaevlerinde yapılan sınavda, Fen Bilimleri testinin hatalı basıldığı belirlendi ve bu illerde sınav iptal edildi ve cezaevlerindeki YGS yeniden yapıldı.Soruları kim, nasıl, ne zaman, neye göre hazırladı bilmiyorum. Bu eşitlik ve adalet ilkesine aykırı değil mi? Sorular kolaysa diğer öğrencilere; zorsa hapishanedeki öğrencilere haksızlık sayılmaz mı?

*24 Nisan'da yapılan Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Giriş Sınavında (ALES) hatalı soru kitapçığı basıldı. Diğerleri sınavdayken beş yüzden fazla öğrencinin sınavı yapılamadı. 15 Mayıs'ta bu öğrencilere yeniden sınav yapılacakmış. Aynı sorun burada da var. Kolay da olsa; zor da olsa adalet ve eşitlik sağlanamayacak.

*Veeee son olarak, öğrencilerin puanlarının yanlış hesaplandığı ortaya çıktı iyi mi?

"Kopya yokmuş!" dedi etkili ve yetkililer. Gerekçe olarak geçen yıllara göre başarıda bir farklılık olmadığı, hatta düşüş olduğu açıklandı. Şimdi şeytan beni dürtüyor, öğrencilerin puanları kasıtlı olarak mı düşük gösterildi? Örneğin 133 puan aldığı açıklanan öğrenci şikayet edince,bir gün sonra anlaşıldı ki aynı öğrenci aslında 427 puan almış, yanlışlıkla (SEHVEN) 133 olarak açıklanmış! 126 puanla hiç bir yere giremeyeceksin denen öğrencinin 485puan aldığı anlaşılmış, ilk 200'e girmiş...

Google'ye başını vurup benim bloguma düşen öğrenciler o kadar çok ki... Çocuklar "YGS şikayet dilekçesini nasıl yazarım, bir örneği var mı diye soruyorlar google amcaya!
Yanlışı düzelttirmek için dilekçeyle birlikte ÖSYM'ye beş lira ödemeleri de gerekiyor. ÖSYM yanlışlıklarını bile paraya çevirirken bu çocuklara kim sahip çıkacak?

Yine çocuklar yapınca hata; büyükler yapınca kaza diyip geçecek miyiz?

not:Eskiden "salak" sözcüğünü küfür olarak değerlendiren ben, içimden sessizce küfür ediyorum. Yakında küfürbaz olursam hiç şaşırmayacağım...

3 Mayıs 2011 Salı

HEPİNİZ VEKİL OLABİLİRSİNİZ

"Ben bir sazcıyım, türkü çalar türkü söylerim. Başka bir bildiğim yok, ama bu şerefi bana layık gören, bu ilim yuvasına sonsuz saygı ve sevgimi sunuyorum."

Neşet Ertaş, İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktorluk unvanının verildiği törende, yukarıdaki sözlerle duygularını dile getirdi. 2010 yılında da UNESCO "Yaşayan İnsan Hazinesi" ödülüyle onurlandırmıştı onu.
Ne güzel! Neşet Ertaş'ı dinlemeyi çok seviyorum.

Keşke tüm sanatçılarımıza sahip çıkabilsek, sanata gereken önemi verebilseydik...

Bakın Ata'mız ne demiş:

"Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkar olamazsınız."

Sanatsız bir toplumun insanca yaşama şansının olmayacağını bildiğinden Atatürk, sanatçı yetiştiren kurumlar açtı. Çağdaş Türk sanatını geliştirmek amacıyla Avrupa'ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için gençler gönderdi.

Bugün bizleri onurlandıran, ulusal ve uluslararası başarılara imza atan pek çok sanatçımız var. İyi ki, iyi ki...


İşte onlardan biri Mehmet Aksoy, hani Kars'ta "İnsanlık Anıtı" adını verdiği heykeli tamamlanmadan, "Allahu Ekber" nidalarıyla yıkılan sanatçımız:

"1960 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akedemisinin resim bölümüne girdi. Daha sonra heykel bölümüne geçti ve 1961-1967 yılları arasında Prof Şadi Çalık atölyesinde öğrenim gördü. Askerliğini yaptıktan sonra 1969-70 yıllarında aynı bölümde asistanlık yaptı ve bir devlet bursuyla 1970'te Londra'ya gitti. Daha sonra Berlin'e geçti ve Hochschule der Künste'den 1977'de master derecesiyle mezun oldu. 1978'de Türkiye'ye dönerek 1980'e kadar İDGSA'da öğretim üyeliği yaptı.


Aldığı Ödüller:
1966 Devlet Resim ve Heykel sergisi 2. lik ödülü (birinci yok)
1970 Devlet Resim ve Heykel sergisi 1. lik ödülü
1979 Devlet Resim ve Heykel sergisi 1. lik ödülü
1982-1983 Luthar Platz Heykel yarışması 2. lik ödülü
1985 Bundengartenschen heykel yarışması 2. lik ödülü
1990 Ankara Sanat Kurumu Plastik Sanatlar dalında “Yılın sanatçısı” ödülü
1990 III. Asya-Avrupa Bienali büyük ödülü
1990 Plastik Sanat dalında Sedat Simavi Vakfı öd
ülü..."

Ve biz uzmanların görüşünü bile almadan, tek bir kişinin "ucube", "Tez yıkılaaaa!" buyruğuyla, mahkemenin sonuçlanmasını beklemeden "İnsanlık Anıtı" adını verdiği heykelini yıkıyoruz...

Bir diğer sanatçımız Bedri Baykam; Bedri Baykam'a yapılanları biliyorsunuz? Dolduruşa getirilmiş bir kişinin bıçaklı saldırısıyla yaralandı. Ve bazı kendini bilmezler, utanmasalar, zil takıp oynayacaklardı. Bedri Baykam:

"Altı yaşında Ankara, Bern ve Cenevre'de ilk eserlerini sergiledi. Harika çocuk olarak tanımlandığı 1960'lı yıllarda Avrupa ve Amerika'nın birçok sanat merkezinde sürekli olarak sergiler açtı, büyük ilgi gördü. İstanbul Fransız Lisesi'ne devam eden Bedri Baykam 1975 yılında Paris'e taşındı. Sorbonne Üniversitesi'nde işletme ve ekonomi tahsili yapan Baykam, bu fakülteden master aldı. Paris'te aynı süreç içinde L'Actorat isimli özel okulda aktörlük tahsili de yaptı. Baykam 1970'li yıllar boyunca aynı zamanda Türkiye Şampiyonaları'nda önemli dereceler alan ünlü bir tenisçi oldu. 1980 yılında Amerika'ya taşınan sanatçı, 1984'e kadar California College of Arts and Crafts'de resim ve sinema eğitimi gördü. 1987 yılına kadar Amerika'da kalan Baykam, bu süre içinde de San Francisco, New York, İstanbul ve Paris'te birçok sergiler açmaya devam etti. 1987'de atölyesini İstanbul'a taşıyan Baykam, bugüne kadar 100 kişisel sergi açtı, birçok grup sergisine katıldı, birçok kısa metrajlı film ve video filmleri çekti, kısa ve uzun metrajlı filmlerde aktörlük yaptı. Baykam'ın yayınlanmış 23 kitabı bulunuyor."


Tolga Tuncer bir tiyatro sanatçısı, Devlet Tiyatrosunda "Genç Osman" oyununu sergiliyor arkadaşlarıyla birlikte. Ama gündeme düşmesi, bir seyircinin en ön sırada ciklet çiğnemesini, kaş göz hareketiyle uyarmasıyla oluyor.Kıyamet kopuyor. Devletin etkili ve yekilileri hemen devreye giriyor. Sanatçı Tolga Tuncer ifadeye çağrılıyor. Yetmiyor, Kültür Bakanı Devlet Tiyatrolarını kapatabileceği tehdidini savuruyor!

Sakız çiğneyen kişi kim mi?
Başbakanın kızı Sümeyye Erdoğan:

"2002 yılında girdiği üniversite sınavında sözel bölümde yüzde 23'lük, sayısal bölümde ise yüzde 85'lik dilimde yer aldı ve barajın 120 puan olduğu sınavda 134'5 puan alarak Türkiye'de bir üniversiteye girmeye hak kazanamadı. Daha sonra Gürman Giyim'in sahibi Remzi Gür'ün sağladığı burs sayesinde Amerika'da İndiana Üniversitesi'nde sosyoloji ve siyaset eğitimi aldı.
"

Eskiden Rahmetli Özal'ın çocukları haber oluyordu. Şimdi hatırlayan var mı? Gelip geçtiler. Bunlar da geçip gidecekler biliyorum.

Ama sanatçılar yapıtlarıyla yaşayacaklardır. Yeter ki özgürlüklerini engellemeyelim...

"İnsanlık Anıtı"nı yıkarken aslında insanlığımızı da test eder duruma gelmiyor muyuz? Gazetecileri, yazarları, bilim insanlarını, sanatçıları hırpalarken; basılmamış kitapları bile cezalandırırken toplumun yaşam damarlarını kopardığımızı fark etmiyor muyuz?

Yakmak, yıkmak, öldürmek kolaydır. Hele günümüzde silah edinmek bu kadar kolayken! Zor olan güzel şeyler üretmektir; alın terine, emeğe saygı duymaktır. İnsanları insanca yaşatmaktır.

Tüm emekçileri saygıyla kucaklıyorum... İyinin kötüyü yeneceği, çirkinliklerin yerini güzelliklere bırakacağı günlerde buluşmamız dileğiyle...