31 Ocak 2012 Salı

KAZMA

Yaşlı bir Anadolu köylüsü tek başına yaşamak zorundaymış. Tarlasını eskisi gibi süremeyeceği için üzgünmüş. Susuz geçen bir yılın ardından toprak taş gibiymiş. Büyük özveriyle okutup üniversite hocası yaptığı tek oğlu da Ergenekon'un bilmem kaçıncı dalgasında tutuklandığı için çok mutsuzmuş. Üstelik bir ay önce, oğlunun tutuklanmasına çok üzülen eşini de kaybetmiş.

Sonunda dayanamayıp suçunun ne olduğu bile söylenmeden uzun süredir tutuklu olan oğluna bir mektup yazmış.

Sevgili Oğlum Mustafa,
Annen vefat ettikten sonra yaşamımın anlamı kalmadı. Üzgünüm, çok özlüyorum ikinizi de... Ayrıca çok güçsüzüm, bu yıl felaket yılı oldu. Toprak çok sert, ekip biçmem olanaksız, sen de yoksun...
Sakın dertenme oğlum, biliyorum ki elinde olsa eskisi gibi gelip bana yardım ederdin. Yaşlılık işte gereksiz konuşuyorum, sen aldırma olur mu?
Sen kendine iyi bak, cesur ol, isminin nereden geldiğini de sakın unutma...
Sevgilerimle, baban.

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup almış yaşlı baba:

Sevgili Babacığım,
Sakın tarlayı kazma, bütün cesetleri oraya gömdük!
Sevgiler, oğlun.

Ertesi gün sabaha karşı yaşlı adam polisler tarafından yatağından kaldırılıp tarlaya götürülür. Akşama kadar tarlanın her köşesi tekrar tekrar kazılır, ceset aranır, bulunamaz. Polisler yaşlı çiftçiden özür dileyip giderler...

Ertesi gün oğlundan bir mektup gelir yaşlı babaya.

Sevgili Babacığım,
Şimdi tarlayı istediğin gibi ekebilirsin. Yanında olup sana yardım etmeyi çok isterdim, ama bugünkü ortamda elimden ancak bu kadarı gelebildi. Kusuruma bakma.
Sevgi ve saygılarımla...
Oğlun Mustafa.

24 Ocak 2012 Salı

UĞURLAR ÖLMESİN

"Kürt'ü Türk’e
Türk’ü Kürt’e
Ermeni’yi Türk’e
Türk’ü Ermeni’ye
Alevi’yi Sünni’ye
Sünni’yi Alevi’ye
düşman eden,

emperyalizm ve
emperyalizm'in Ortadoğu’daki çıkarlarıdır.

Dün öyleydi
Bugun de öyle..."


Uğur Mumcu

"Bir tabancanın bile izini sürerek, 'Büyük Oyunu' açığa çıkarmaya çabalamış olan Uğur Mumcu'yu öldüren plastik patlayıcının izinin sürülememesi, onun haklılığını göstermektedir. Çünkü komplocuların ideolojisi yoktur. Onların hedefi, egemenliklerini pekiştirmek, kurdukları para soğurma düzeneğini işletmektir. Bir tabancanın kabzasını tutan eli yönlendirenlerin birbiriyle çatışır görünmesi, olaylardan bilgi sahibi olmayan önyargılıları nasıl yanıltıyorsa; plastiğin arkasındakileri de, bölgesel egemenlik kurgularından, büyük komploları örgütleyen odaklardan bağımsız, 'marjinal' terör örgütleri olarak görmek, o denli yanıltıcı olur." (Sivil Örümceğin Ağında-Mustafa Yıldırım)

Oyuna gelmememiz, ülkemiz üzerinde oynanan tuzaklara düşmememiz dileğiyle saygıyla anıyorum.

20 Ocak 2012 Cuma

İYİ Kİ BÜYÜKLERE KARNE VERMİYORLAR









Dört mevsimi birlikte yaşayan bir ülke düşünün...

Akdeniz(Alanya'dan) ve Karadeniz(Zonguldak'tan) fotolar ekledim. (Zonguldak'ın kar görüntüleri arkadaşlardan.) Yetmez derseniz yaşadığınız bölgelerin görüntülerini ekleyebilirsiniz...

Bu bir zenginlik mi? Evet, ama yetmez.

Gerekli önlemleri almazsan,
planlı düzenli çalışmazsan,
emeğe- emekçiye önem vermezsen,
görev yapmak, hizmet etmek için değil de makam kapmak derdine düşmüşsen,
zenginlikler felaket olur karşına dikilir.

Zonguldak'ta maden şehitleri kaderimizdi; şimdi sebze pazarı çöktü yeni ölümler eklendi kaderimize...

Kar kürenecekti hepsi bu, kışın kar yağar, beklenmeyen bir şey mi bu?
Yağmur yağarsa loğarlar temizlenecek; kar yağarsa yollar açılacak, tuzlanacak, damlar kürenecek... Zor mu ?

Habur'daki özel mahkeme,
Van depremindeki ihmaller,
yazılmamış kitapların tutuklanması,
gazeteciler, aydınlar,askerler,
özel yetkili mahkemeler,
referandum oyunu,
yalancı ihbarlarla kozmik odaya girilmeler,
Uludere katliamı,
Deniz Feneri...

Yeter mi?
YETMEZ AMA YÜRÜ
Onuncu Köy
Cumhuriyet(20 Ocak 2012)
Bekir Coşkun
Lütfen okuyun.

Çocuklar bugün karnelerini aldı. Öpüyorum onları.

İyi ki büyüklere karne vermiyorlar. Yoksa yanmıştık...





18 Ocak 2012 Çarşamba

KENDİNE İYİ BAK


"Kendine iyi bak!" kullanıldığında hep sıradan bir sözmüş gibi gelirdi bana. Ama Alanya'da gittiğim doktorun, "Kendine hiç iyi bakmamışsın..." sözüyle çarpıldım. Kızamadım doktora, çünkü haklıydı. Ben kendime bakmıyorum.Bakamıyorum değil, bakmıyorum. Şu dünyada önem vermediğim tek kişi olduğum gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldım. Mazeretim de yok. Bu her zaman böyleydi...
Doktor, yeni doktorlar önerdi. Dahiliye, cildiye, kalp damar ve ardından diyetisyen... Gittim, gitmediğim bir doktor daha var, genel cerrah, ona da sonra gideceğim.
Sonuç, hastalıkların en tatlısı olan "Şeker" çıktı; 165 olmuş şekerim. Doktorun şaşkınlığı gözümün önünden gitmiyor:

"Bugüne değin hiç tokluk şekeri yaptırmadın mı?!"

Doğrusu yaptırmadım, bir iki kez açlık şekerime baktırdım; gerek görmediler tokluk şekerine bakmayı, ne bileyim... Sağlığımla ilgili soruları yanıtlamada da pek başarılı olamadım. İnsan biraz kendini dinlemeliymiş,öğrendim. Bedenin sesi çok şey anlatıyor, duymak için dinlemek gerek...
On beş günlük ilaç verdi, geçmezse şeker tedavisine başlanacakmış.
Bu arada başka ilaçlarım var, ultrason randevum, bir de diyet listem...

Bu diyet listesiyle ben kilo alırım gibi geliyor, günde altı kez söylenenleri tüketirsem yandım gitti. Daha sonra diyet listemden sözederim belki...

İlk gördüğüm yasaklar listesindeki 'Çerez' yasağı! Bak bu beni zayıflatır işte. Çarşıya çıktığımda almak istediğim tek yiyecek çerez, en çok da ayçekirdeğiydi. Vazgeçtim gitti işte...

Ha, bu arada doktor, "Sen çok sıkılmışsın, neye sıkıldın bu kadar?" da dedi!
"Haberleri izliyorum!" diyemedim. "Sivil Örümceğin Ağında" kitabını okuyorum da diyemedim... Sıkılmamak mümkün mü siz söyleyin can dostlar, mümkün mü sıkılmamak?

Alanya'da yağmurlar dindi; güneş açtı, dışarlar içerden sıcak...
Yurt kar altında diyor haberler.
" Karaelmas" diyarı bile "beyazelmas"a dönmüş, okullar tatil olmuş.
Kar manzaralı yazılarınızı okuyorum. Diğerlerini de... Yorumlara yeterince zaman ayıramıyorum bilesiniz.

Sevgili dostlar şimdilik bu kadar. Gitmeden, artık benim için sıradanlığını yitiren sözü sizin için de kullanmak istiyorum:

"Kendine İyi Bak" Sevgili Dostum!
Sağlık olmadan hiçbir şey istediğimiz gibi olmuyor çünkü...

15 Ocak 2012 Pazar

İYİ Kİ YAŞIYORSUN NAZIM


Sen benim sarhoşluğumsun
ne ayıldım
ne ayılabilirim
ne ayılmak isterim
başım ağır
... dizlerim parçalanmış
üstüm başım çamur içinde
yanıp sönen ışığına düşe kalka giderim.

Nazım Hikmet Ran

13 Ocak 2012 Cuma

SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA



Eskiden öğrencilerime kitap önerirken ilk sordukları soru "Kaç sayfa?" idi. Şimdi aynı şeyi ben yaptım. Kalınlığı gözümü mü korkuttu nedir? 664 sayfalık bir kitap... Elimdeki on ikinci basım.Özgür Anne'ye teşekkürler. Ev ev değil kütüphane sanki. "Sivil Örümceğin Ağında" kitabını almak istediğimi söyledim sohbet anında. "Aaa dur anne, o kitap bizde vardı!" dedi ve buldu getirdi gecenin geç saatinde. Banu Avar önermişti o akşam Ulusal Kanal'daki söyleşisinde...
Okumaya başladım bile... Alanya'da kitap okunur değil mi? Bitince düşüncemi yazarım. Şimdilik Attilla İlhan'ın dediğini yazayım:

"Tokat gibi bir kitap!"

Kitabın yazarı Mustafa Yıldırım ise:

"olayları erdemin süzgecinden geçiren
gerçek aydınlara,
haberleriyle ezber dağıtan
gerçek gazetecilere
ve
karanlığı yakacak olanlara"

diye yazmış ilk sunumunda.

Kitabın son iki sayfasında yazarın diğer iki eserinin tanıtımı var.
Biri:"58 Gün" Belgesel romanmış bu.

Diğeri 2002 Samim Kocagöz Edebiyat Ödülünü almış. Adı:

"Ulus Dağı'na Düşen Ateş"

Yazar:
Kara günler yeniden gelip çattı.
Korkuya yer yok!
Yılgınlık hiç gerekmez!
Nihayetinde, Ulus Dağı'na çıkılacak!
Ve yine bir ateş yakılacak..."

Son söz yine yazardan :

"Kitap karanlığı yakıyorsa Kitaptır!

11 Ocak 2012 Çarşamba

DENİZ KUDURDU



"Deniz kudurdu." dedi bindiğimiz servis otobüsünün şoförü...

Pencereden baktım gercekten kudurmuş gibiydi deniz. Gibiydi diyorum çünkü ben daha kudurgan dalgaları görmüştüm Karadeniz'de... Ancak gözünü sevdiğimin Alanya'sının denizi hiç bu kadar korkunç gelmemişti bana. Köpük köpük dalga dalga yükseliyordu yol boyunca. Yine de "Ah keşke sadece deniz kudursa hep!" diye geçirdim içimden. Koca koca adamlar kudurmuş, saldıracak 'adam gibi adam' bırakmadı yalnız ve güzel ülkemizde...
Antalya'dan Alanya'ya Atlas Jet'in servisiyle yaptığımız iki saatlik yolculuk boyunca, yağmur otobüsün sileceklerini zorluyordu. İstanbul'dan Antalya'ya bir saatte bulutların arasından süzülerek nasıl da kolay gelmiştik. On saatlik yolu bir saatte tamamlamak az şey mi? Bize bu olanağı sağlamak için gecesini gündüzüne katan bilim insanlarına bir kez daha selam olsun. Dünya öküzün boynuzunda diyenlerin torunlarının halkı ,dini kullanarak, kandırma çabalarıyla bilimde-sanatta-teknikte insanlığa hizmet edenlerin yarışında şampiyonluğu kimin kapacağı merak konusu değil mi?

Kış kıyamette bu Alanya yolculuğu da nereden çıktı diye hiç sormayın. Ben de ne olduğunu anlayamadan kendimi Antalya yolcuları arasında buluverdim. Hesapsız kitapsız, hazırlıksız bir geliş oldu benim için de... İstanbul'dan Ankara'ya gidecektim.
Uzun süredir canım kardeşim ve canım ablamdaydı babam. Oradan babamı alıp Zonguldak'a evime dönecektim. Olmadı. Dedim ya hesapsız kitapsız bir yolculuktu bu. Babam durup dururken evini özlemiş, kaçıvermiş buraya. Ben de peşinden kalkıp geldim işte...

Kızamıyorum da, öyle mutlu ki burada... Herkes evini istiyor, evinde rahat ediyor. Telefondaki sesi bile bir başka çıkıyor inanın. Mümkün olsa onunla burada yaşasaydık, ama işin bir de aması var. Bizim de bir evimiz, bizim de bir hayatımız var değil mi ama?


Yaşlılık zor be dostlarım; yaşlı yakını olmak da öyle... Çocuk olsa bir şekilde ikna oluyor, yaşlılar için durum daha karmaşık. Sorun, kim kime uyacak, sorusunda düğümleniyor galiba. Evet, kim kime uyacak? Bu sorunlar nasıl çözülecek? Aynı şey kayınvalidem için de geçerli. O da evinden ayrılmak istemiyor.Ancak onunla aynı şehirdeyiz gidip gelmesi kolay. Babamınki öyle değil ki... Karadeniz'den Akdeniz'e el uzanmıyor, kol uzanmıyor. Gel diyorsun bin türlü bahane sıralıyor. Burada hava güzelmiş, yürüdükçe ayakları açılıyormuş, otur otur canı sıkılıyormuş, oralarda dışarısı soğuk, içerisi çok sıcakmış, mış muş işte... Neyse ki ikisi de kendine bakabilecek durumda, kendilerine güvenleri tam. Çok şükür ki öyleler. Öyle olmasalardı işimiz çok zordu...


Alanya'da kuduran sadece deniz değil, asıl gök kudurmuş! Bir yağmur bir yağmur ki , kovalardan boşalırcasına yağıyor aralıksız. Akşam elektrikler de kesilince erkenden yatalım dedik. Karanlıkta şimşek çakmalarının oluşturduğu yanıp sönen ışık yansımaları; ülkemizde yaşanan tüm saçmalıklara öfkelenmişcesine gürleyen gök gürültüleri aklıma Hüseyin Rahmi'nin Gulyabani öyküsünü getirdi . Öyküde" yabani kul" kılığına girip ev halkını korkutup delirtmek isteyenlerin foyasını okumuş yazmış bir kişi ortaya çıkarmıştı. Zamane gulyabanilerinin işini de -el ele verebilirlerse- aydınlar bozacak diye düşünürken deliksiz bir uykuya dalmışım...

Ne diyorduk yaşlılık zor iş gerçekten. Onları mutlu etmenin, rahat yaşatmanın yolu nedir? Bilen varsa söylesin. Ben, bir hafta kalıp gidelim, diyorum; o, gelmişken biraz kalayım, diyor. "Biraz" ucu açık bir sözcük değil mi?

Haa bu arada portakallar tam kıvamına gelmiş. Ağaçtan dört tane koparıp iki bardak portakal suyu çıkardım. Tadı mı? Sizinkileri bilmem ama bizim pazardan aldıklarımıza hiç benzemiyor. Harika bir şey bunlar...

7 Ocak 2012 Cumartesi

DARWİN ÖDÜLLERİ

Darwin Ödülleri, bir ABD üniversitesinin öğrencileri tarafından veriliyormuş. Her yıl, basını sürekli tarayan öğrenciler, en ilginç olayları ödüllendiriyorlarmış. Ödülün Darwin adıyla anılması onun "evrim kuramı"na gönderme amacını taşıyormuş. 2007 yılında verilen ödüllerden biri çok anlamlı geldi bana, paylaşmak istedim:

"Zimbabve'de bir otobüs şoföründen, 20 kadar akıl hastasını öteki kasabadaki akıl hastanesine götürmesi istenir. Şoför müşterilerini alır ve yola çıkar. Yarı yolda bara gidip bir iki kadeh içki içer. Daha sonra otobüse geri döndüğünde tüm hastaların kaçıp gitmiş olduğunu görür.
Dehşete kapılan şoför, suçunun ortaya çıkmasını engellemek için yakındaki otobüs durağına gider ve bekleşen yolculara isterlerse bedavaya taşıyacağını söyler. Sonra onları götürüp akıl hastanesine teslim eder ve 'Dikkatli olun, bunlar ipsiz sapsız şeyler söyler, biz akıllıyız derler, ciddiye almayın!' deyip kaçar. Olayın içyüzü üç gün sonra anlaşılabilir.

Bu olay nedense bana çok tanıdık geldi. Ya size...?