26 Şubat 2013 Salı

GİDİYORUM BÜTÜN AŞKLAR YÜREĞİMDE



Yolculuk zamanı geldi çattı yine...  İstanbul-Ankara-Zonguldak-İstanbul-Zonguldak... 
Beklenen gün cumartesi; özlenen gelecek, sarılıp sarmalanacak, birlikte yollara düşülecek başka sevilenlerle buluşulacak...

Çık benim şair tabiatım, çık orta yere
Fakir güzelliğinden söyle
Hasret ateşinden çal
Çal, söyle benim derdimi sevdalı sesinle.

Hep bilinen şarkılar gibi olsun
Hani, dil-i biçareden
Sun da içsin yar elinden
Yani bilinen şarkılardan olsun.

Yeni sözler arama nafile
Derdim yeni olsa anlarım
Gel, hazırından söyle bu akşam
Üzme yetişir üzme firakınla harabım.

Sonunda ah çekeriz derinden
Kim anlayacak sahiden olduğunu 
Sen söyle yalnız
Zülfündedir baht-ı siyahım bestesini
Dede'den

Bu ara bunaldıkça şiire sığınıyorum, sevindikçe şiire sığınıyorum. Şiirsiz hayat çekilmez olurdu değil mi? Anday gibi ben de çal diyorum, hasret ateşinden çal söyle; kavuşmanın mutluluğundan da söz et sevdalı sesinle.

Aşk,sevgi en güzel duygumuz; ama biz anne-babalar için aşktan da üstün olan evlat sevgisi değil mi dostlar? Dokuz aylık hasret bitecek cumartesi günü...

Veee ben bu duyguları yaşarken yitirdiği evlatlarının acısıyla yüreği dağlanan annelerden utanıyorum, onlardan özür diliyorum... 

Musa Eroğlu söylüyor: Telli Turnam
"Ben yandım, kimse yanmasın..."


       
 

24 Şubat 2013 Pazar

CIZZZZ SORULAR MİMİ- KAZIK SORULAR DA DENEBİLİR


Sevgili Blog yazarı dostum Rüyayla  (İçimdeki Ucu Bilenmemiş Kelimelerim Blog) beni mimlemiş.Yanıtını geciktirdiğim için özür dilerim. "Mim"in kuralları:

"Size ödülü veren arkadaşınız 11 tane soru soruyor, siz bu soruları cevaplıyorsunuz ve kendinizle ilgili 11 tane de gerçek yazıyorsunuz. Sonra da siz 11 soru hazırlıyorsunuz ve mimlediğiniz kişilerden yanıtlamasını istiyorsunuz.  İşte arkadaşımın soruları ve benim yanıtlarım:

I-
1.Burcunuz Ne ? Burcunuzun en çok hangi özelliğini taşıyorsunuz ?
Burcum Koç, ancak burcumun özellikleri ne bilmiyorum; daha doğrusu burçlarla hiç ilgilenmedim.
2.Asla vazgeçemem dediğiniz şey ne ?
Asla vazgeçmem dediğim şey ailem...
3.Şu da olsaydı hayatım harika olurdu dediğiniz bir şey ?
Şu anda "Yurtta ve Dünyada Barış" olsaydı hayatımız harika olurdu.
4. Favori film / Diziniz hangisi ? Neden ?
Başkaları da var, ama en çok izlediğim ve her seferinde aynı tadı aldığım film Cengiz Aymatov'un romanından uyarlanan; Türkan Şoray-Kadir İnanır-Ahmet Mekin'in ustalıklarını sergilediği "Selvi Boylum Al Yazmalım" ı söyleyebilirim.
Şu sıralar "Kuzey Güney", "Öyle Bir Geçer Zaman ki", "İntikam" izlediğim diziler...  
5. En sevdiğiniz kelime nedir ?
"Sevgi"dir.
6. Garip huylarınız neler ?
Kim bilir ne kadar çoktur, bunu çevremdekilere sormak gerekir diye düşünüyorum.
7. Şimdiye kadar en çok para ödediğiniz şey ne ?
İstanbul'da aldığımız ev için ödediğimiz para... 
 
8. Hassasiyetiniz olduğu bir şey var mı ?
Saygısızlık...
9. Yanınızdan ayıramadığınız eşyanız hangisi ?
Kendimi kınayarak yazıyorum, hatta utanıyorum; ne yazık ki sigaralığım... 
10. Neleri özlüyorsunuz ?
Şu sıralar küçük kızımı, ama bir hafta kaldı; dokuz aylık özlemim bitecek. 2 Mart'ta Türkiye'de olacak. İstanbul'a gideceğim karşılamaya...
11. Şu An .... olsa Sevinirim?  Boşluğu doldurun...
Çocuklarım yanımda olsa sevinirim.

II-
Kendimle ilgili 11 gerçeği yazmam istenmiş ama ben zaten blogumda, özellikle de MEKTUPLAR adlı blogumda tüm gerçeklerimi yazıyorum. Ayrıca ne yazabilirim bilmiyorum. 

"Sizce ben...?" diye bir soru sorsam, ne dersiniz?

III-(SİZİN MİM SORULARINIZ BU BÖLÜMDE EFENDİM...)

Eveeet geldik üçüncü bölüme. Bunlar da sizin yanıtlamanızı istediğim benim sorularım. Herkes tartışıyor, herkesin söyleyecek sözü var. Eeee Blog Yazanlar olarak bizim de çorbada tuzumuz olsun, bu ülke hepimizin, geleceğimize şekil verilmeye çalışılan şu günlerde benim görüşüm de şöyle diyorsanız lütfen yanıtlayınız efendim. Teklif var; ısrar yok. Bu sıralar konuşanın ya tepesine iniyorlar; ya da şucu bucu diye ak yüzüne karalar sürüyorlar.
Anladınız işte, biraz CIIIZZZZ sorular olacak bu mimde... Kimseyi zora sokmak istemem, katılıp katılmamakta özgürsünüz. Ama hakaret etmeden tartışabilsek yararlı olmaz mıydı dostlarım? Sormaya başlıyorum:

1- Yeni Anayasa kimlerle, nasıl yapılmalıdır?
2- Aşağıda yazacağım şu andaki Anayasamızın ilk dört maddesi hakkındaki düşünceniz? Değiştirilsin mi? Başkanlık sistemine geçilsin mi?

"1) Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
2) Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
3) Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir.
Bayrağı şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı "İstiklal Marşı" dır.
Başkenti Ankara'dır.
4) Anayasanın 1 nci maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez."


3- Anayasamızdan "Türk" sözcüğü çıkarılsın mı? "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözü ırkçılık içeriyor mu?
4-"Laiklik"ilkesi sizin için önemli mi?
5-Eğitimde kıyafet serbestisini destekliyor musunuz?
6-Kamu alanında da serbest kıyafet(örneğin türbanlı hakim,savcı,doktor,polis,öğretmen...) olsun mu? 
7- 4+4+4  Eğitim Sistemini başarılı buluyor musunuz?
8- "Barış" gelecek; "Analar ağlamayacak" denilerek Abdullah Öcalan'la yapılan görüşmelerin istenen amacı sağlayacağına inanıyor musunuz?
9-  Sizce yurttaşlarımız arasında "Türk-Kürt, Alevi-Sünni" gibi ayrımcılık, ya da düşmanlık var mı? Yoksa olması için özel çaba harcayanlar mı var? İç savaş çıkarmak için özellikle kaşınıyor muyuz?
10- Yargımızın bağımsızlığına inanıyor musunuz? 
11-Ekonomik olarak ülkemizin durumu sizce iyi mi? Ülke kaynaklarını paylaşırken cins,ırk,din farkı gözetiliyor mu? Zenginler ve yoksullar hangi kesimde yoğunlaşıyor?

Hepsi bu kadar... Çok mu zor? 
Çalışmadığım konulardan çıktı derseniz  anlarım. Dokunan yanıyor, derseniz; onu da anlarım. 
Bu ne biçim sorular derseniz, mimin kuralları gereği sizin de 11 soru hazırlamanız gerekiyor; bari onu yazın desem, çok şey mi istemiş olurum?

Buraya kadar okuma sabrını gösteren siz, evet evet siz, mimlendiniz efendim. Kaçabilirsiniz; ama hiç olmazsa kaçmadan parmağınızı kaldırın da  yoklama defterine yazayım. Şaka şaka, öğretmenliği özlemişim anlaşılan.
Dostlukla...         

23 Şubat 2013 Cumartesi

KELEBEĞİN RÜYASI


 Daha önce bu kadar beklediğim bir film var mıydı anımsamıyorum. Kelebeğin Rüyası'nı bu denli özel yapan bir değil birkaç neden vardı benim için...

Öncelikle çok genç yaşta yaşama veda eden Zonguldaklı iki şairin, Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun şiirleşen acı öyküsünü anlatacaktı. Aynı zamanda büyük şair Behçet Necatiğil'in Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesindeki Edebiyat öğretmenliği ve şiir heveslisi bu iki genç öğrencisiyle ilişkisi olacaktı  filmde.  Veee Kelebeğin Rüyası'nın pek çok sahnesi Cumhuriyetin ilk şehri Zonguldak'ta çekilecekti. Üstelik oyuncu kadrosundan çok şey bekliyordum.

Bu akşam (dün oldu aslında) izledim beklenen filmi. Hemen söyleyeyim beklediğime değdi.

Oyuncu kadrosu çok başarılıydı. Özellikle Kıvanç Tatlıtuğ hızla başarı merdivenlerini tırmanıyor. Aşk-ı Memnu'nun Behlül'ü; Kuzey Güney'in Kuzey'i; Kelebeğin Rüyası'nın Muzaffer Tayyip Uslu'su sanki farklı farklı kişiler; ama hepsinde de çok başarılı... İşini çok ciddiye aldığı belli, her türlü övgüyü hak ediyor.

Mert Fırat, Yılmaz Erdoğan, Belçim Bilgin Erdoğan, Farah Zeynep Abdullah ve diğer oyuncuları da başarılı buldım. Rollerinin hakkını vermişler. Ancak Kıvanç Tatlıtuğ'u farklı kılan başka bir şey var. Onun yeri ayrı... 

Görüntüler, çekimler hayranlık uyandırıyor. Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki'yi kutluyorum. Yılmaz Erdoğan yönetmen olarak başarılı. Senaryosu abartısız, gerçekçi, sürükleyici... 

Sayelerinde güzel bir akşam geçirdik. Süre olarak uzun bir filmdi; ama hiç sıkılmadık, soluksuz izledik.

İzlerken tanıdık mekanlarla karşılaşmak  bizim için ayrı bir zevkti. Burası neresiydi, sorusunun yanıtlarını verdik kendimizce:
"Liman arkası, oradaki tunel; aaaa! şurası A tipi Misafirhane (mahallemizde) değil mi? Bu hangi tenis kortu? Üzülmez'deki mi, Fener'deki mi? Yok yok TED Koleji(çocuklarımın ilkokulu)nin , hani şu Konak'ın bahçesindeki..."

1940'lı yılların ortasından tren geçen Zonguldak'ı... (Gerçi yine kömür taşıyan tren geçiyor şehrin ortası diyebileceğimiz bir başka yerden.)
İkinci Dünya Savaşı, Halk Evleri'nin işlevi, tiyatro çalışmaları, dans...
 Varlık dergisi, şiirler, daktilo,kağıt sıkıntısı, gaz lambası...
İnce Hastalık(verem)...  
Ve maden ocakları, zorla çalıştırılan maden işçileri... O yıllarda gönüllü işçi bulamadıkları için,13-50 yaş arasındaki erkeklerin madende çalışmaya zorlandığı mükellefiyet yılları... (Şimdilerde ölenlerin yerine madende işçi olmaya can atan işsizlerimiz!) 

Film çok şey anlatıyor aslında... Hem de kahramanlarından birinin dediği gibi "Kötü şeyleri çok güzel anlatıyor"...

Son olarak yıllardır isteyip de eşimi razı edemediğim bir isteğim de gerçekleşecek gibi görünüyor film sayesinde. Sinemadan geldikten sonra aramızda şu konuşma geçti:

"Hala ocağa girmek istiyor musun?" 
"İstemez olur muyum?"
"Ama, dilekçe vermen gerekiyor; kaza olursa sorumluluk bana ait diye!"

Resmi başvuru için bu gerekliymiş, yıllardır beni oyalamasının nedenini de böylece anlamış oldum.
"Olsun" dedim; "Girerim." dedim.
Eğer bu dileğim gerçekleşirse mutlaka blogumda  paylaşacağımdan emin olabilirsiniz...

Kelebeğin Rüyası'nı izleyin derim. İzleyin ve yazın. Kötü şeyler çok güzel anlatılmış diyecek misiniz siz de? Ya da Yılmaz Erdoğan'ın dediği gibi "Aşk en güzel bahanesidir şiirin" sözüne katılacak mısınız?

Şiir meraklıları için: 
Salah Birsel, 22 yaşında ölen Rüştü Onur'un şiirlerini, 1956 yılında;
Necati Cumalı da, 25 yaşında ölen Muzaffer Tayyip Uslu'nun şiirlerini 1956 yılında kitaplaştırmış. 

not: EK
Mustafa Sönmez-Cumhuriyet 
KELEBEĞİN RÜYASI ve MÜKELLEFİYET

21 Şubat 2013 Perşembe

SEZİ-YORUM: Yardım (İlgi Desteği) Ricası

SEZİ-YORUM: Yardım (İlgi Desteği) Ricası

NEHİR İDA: YARDIM RİCASI  

" Önceki gün sözünü etmiştim. Akşamında hastanede sonlanan bir atak yaşadım. Şimdi çok daha iyiyim. Birkaç yıldır sürekli araştırıyorum ama ne yazık ki bu kadar yaygın bir hastalığın herhangi bir derneği veya örgütlenmesi yok. Birkaç defa girişimlerim de oldu ama bireysel çabalarla yasalara bir şeyleri dahil etmek  mümkün değil. Avrupada FMF hastalarının uygun istihdamı ve kazanılmış birçok dava örneği olmasına rağmen  Türkiye de birşeye rastlayamadım. Facebook grupları olduğunu okudum ama girişimlerine tanık olamadım. Bende Fmf kaynaklı olduğu düşünülen epeyce sorun var. Bunların 1 tanesi bile hayat kalitesini düşürebilecek hastalıkken hepsini varın siz düşünün."

 DEVAMI:

EK: Katkı sağlamak isteyenler fecabooktaki sayfaya katılabilir. ŞURADAN ulaşabilirsiniz.

20 Şubat 2013 Çarşamba

BARIŞ İSTEMEYEN ŞEHİR-İZMİR

Şaşırdınız mı? Ben duyunca çok şaşırdım. Hele ilk kez duyduğum TkMM (Türkiye küçük Millet Meclisi)söylemini hakaret olarak algılayınca şaşkınlığım iyice arttı. TBMM olmuş TkMM, küçük meclis, tabi "k" harfi başka bir şeyi simgelemiyorsa? Her şeye hazırlıklı olmakta fayda var, kuşkulanmak yararlıdır. Düşündürür insanı.

 Gecenin bu saatine kadar o kuşkuyla araştırma yapmaya başladım. Oysa ne güzel ütü yapıyordum. Yarım kaldı, olsun vatan söz konusuysa ütünün önemi mi kalır? Başladım google dolaşmaya.  Aranızda benim gibi duymayan var mı bilmiyorum. Ya gidip gelmelerden kaçırmışım haberi, ya da ortamı uygun bulunca onlar günışığına çıktılar da haberdar oldum. 

Efendim, meğer 2008'den beri 30 ilde örgütlenmişler. AKP VE BDP  destekliyormuş. Bakan ve milletvekilleri, belediye başkanları her ay yapılan toplantılarına katılıyormuş. Başkanlığını Şanar Yurdatapan yapıyormuş. TESEV arkalarındaymış. ABD'de de aynısından yapılıyormuş. Katılımcıların adına bakınca az çok amaçlarının ne olduğu konusunda fikir edinmeniz mümkün.
 Daha önceki "açılım!" tertiplerinin başlangıcı da TkMM'deki toplantılarda ilk  ele alınmış. Hani şu yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları Habur'da kurulan mahkemeler, davul zurnayla karşılanan teröristler; açılmadan kapanan açılım komedileri...

Haberlerde duydum. Şanar Yurdatapan, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanına sesleniyordu. İzmir'in "barış istemeyen şehir" imajının silinmesi için Diyarbakır Belediyesini ziyaret etmesi gerekiyormuş. Barıştan yana olan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanını da İzmir'e davet etmeliymiş. O zaman İzmir'in adı temize çıkacakmış. Bu son cümle benim çıkarımım. Terbiyem izin verseydi, Diyarbakır Belediye Başkanının meşhur restiyle yanıt verirdim, hani şu "Haa ....." diye başlayan küfürüyle...

"Barış" sözcüğünün anlamı mı değişti, kimle neyle barışıyoruz? Diyarbakır'la İzmir ne zaman küsmüştü ki barışsın? Bizim kimsenin kökeniyle, diliyle,diniyle derdimiz yok, insanlığına bakarız sadece. Bizi birbirimize kırdırmanın bin bir düzeni kuruluyor, küçük meclislerle koca ülke parça parça dilimlenmek isteniyor. Bu oyuna gelecek miyiz, bu tuzağa düşecek miyiz? 
Kürtler değil kürtçüler; dindarlar değil dinciler ve onların dışardaki akıl hocaları her türlü numarayı yapıyorlar. Kışkırttıkça kışkırtıyorlar, tek dertleri içte birbirimize kıyalım, kolay lokma olalım. Sabır ya sabır...

Sizleri İzmir Marşıyla baş başa bırakıyorum.İzleyin, iyi gelecektir.



EK: Mustafa Sönmez'in Cumhuriyet Gazetesindeki bugünkü yazısına da bakın isterseniz.
"KÜRT DÜĞÜMÜ: KİM ÇÖZER; KİM ÇÖZEMEZ(1)
EK 2: EN ÖNEMLİ GÖREV İÇ SAVAŞI ÖNLEMEKTİR.
WarhaWk'ın blogundan.

19 Şubat 2013 Salı

NİKAHSIZ YAŞAYAN KADINLAR




 Yukarıdaki fotoğrafı dün çektim, soğuk şubat havasına inat, erik ağacımız çiçek açmış. Şaşkın mı denir, sabırsız mı, akılsız mı? Meyveye dönüşür mü, dayanır mı tüm baskılara... Yoksa bile bile lades mi onunkisi?

Bugün  aslında başka bir konudan söz etmek istiyordum size, ağacı görünce onu da dahil ettim içine...

Zonguldak Sosyal Sigortalar İl Müdürü Kamuran Öner'in bir açıklamasını paylaşmak istiyorum. Diyor ki

"Zonguldak'ta 3 bin 373 kadının, babasının emekli maaşını alabilmek için, eşlerinden boşanıp birlikte yaşamaya devam ettiklerini tespit ettik. Maaşlarını kestik, böylelikle yılda 24 milyon lira devletin kasasında kaldı."
 Aynı zamanda bu kişiler için Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduklarını da eklemiş. Mahkeme sonuçlandığında  önceden aldıkları maaşları faiziyle geri ödeyeceklermiş...  Ayrıca bu durumda olup da henüz dosyası tamamlanmayanların sayısı da 2 bin 500 kadarmış. 

Suç mu bu? Tabi ki suç, cezası verilmeli... Ama ailelerin neden böyle bir yola başvurdukları da didik didik incelenmeli. Kaç çocukları var, kaç lirayla geçinmek zorunda bırakılmışlar? Ne yerler, ne içerler, nasıl geçinirler? Üç çocuk, beş çocuk demeden önce bunlara bakmak gerekmez mi? 

Çocuk yetiştirmek, yeterli ve dengeli beslemek, eğitilmesini sağlamak kolay mı? Gerçi üç beş diyenlerin çocuğa bakışları, beklentileri bizimkinden çok farklı. Öyle iyi yetişsinler; devlete, millete,insanlığa yararlı olsunlar gibi bir dertleri yok. Bir lokma, bir hırkayla yetinsiler, bize oy versinler, bizim için çalışsınlar, bizim için ölsünler yeter. Fazlası gerekmez; eğitimlilerle uğraşmak, onları yönetmek kolay mı? Tepesine vur, lokmayı ağzından al insan tipi en ideal olanı... 

Kim boşanıp birlikte yaşamak ister ki? Boşanıp birlikte yaşamak, yasalara göre suç olduğunu bilmek; ama buna katlanmak, bile bile lades değil mi?  

Keşke tüm suçluları  böyle yakalasalar ve gereğini de yapsalar. Ama büyük büyük dolandırıcılar kahramanlar gibi tepemizde oturuyor, el üstünde tutuluyor; Türkiye onlarla gurur duyuyor!

Hoş son zamanlarda teröristlerle, Abdullah Öcalan'la(bizleri kurtaracak makbul kişi, şöyle ya da böyle seçilen vekillerden bile daha makbul kişi!) Barzani'yle, bilmem hangi insan kaçkınıyla da gurur duyuyor bazılarımız... 
Adını barış koydum(!) kandırmacasıyla başımıza ne çoraplar örülmek istendiğini de şaşkınlık ve endişe içinde izlemiyor muyuz? Akıl kaçkını insanlar aydınlarımızı, askerlerimizi düzmece davalarda yok etmeye çalışmıyor mu? 

Tüm saçmalıklarını onaylatacak insan tipi ne kadar cahil olursa, ne kadar yoksul olursa o kadar makbul değil mi?


17 Şubat 2013 Pazar

BİZ SEVGİLİ DEĞİL MİYİZ?

14 Şubat, malum "Sevgililer Günü"ydü...

Biz de eşimle dışarda yemek yemeğe karar verdik. Akşam evden çıktık; aklımızda belli bir mekan da yok. 
"Saklı Kent"e mi gitsek, daha önce hiç gitmedik, denesek mi, derken oradan vazgeçtik. Sık gittiğimiz "Öküşne" ye karar verdik; tanıdığımız, bildiğimiz bir yer.Park sorunu yok; ne uzak, ne yakın...
   Gittik gitmesine, ama hiç ummadığımız bir sorunla karşılaştık. Daha arabadan inerken koşarak gelen garson, hiç yer kalmadığını söylemesin mi? Eşim sinirlendi, söylenmeye başladı. Devamlı müşteriye bu yapılır mı, diyor. Ben de şaşırdım, ama bir yandan da mutlu oldum. Yurdum insanı birbirini seviyor demek ki... Ohh, ne güzel...
 Hava sisli, göz gözü görmüyor o derece. Konvoya katıldık Ereğli yönünde ağır ağır ilerliyoruz. Üç tuneli de geçtik. 
"Gün Işığı" na gidelim bari dedik,daha önceden biliyoruz, gitmiştik birkaç kez; ama endişeliyim. Konvoydan biri sollamaya karar verse karşıdan gelen arabayla burun buruna gelecek; al sana zincirleme kaza... Çok sis görmüştüm; ama böylesini görmemiştim. Mekanı  göz kararı, el yordamı sonunda bulduk. 
Ya yer yoksa, demeden içeri girdik; hava soğuktu, içerisi sıcaktır beklentisiyle... Yanılmışız, kaloriferleri geç yakmışlar, mekan henüz tam ısınmamış. Neyse boş yer varmış, oturduk. Çok sevimli, genç kız garsonumuzun  "Hoşgeldiniz, nasılsınız, gününüz kutlu olsun." sözleriyle rahatladık. Siparişimizi verdik, beklemeye başladık. 
Beklerken diğer müşterilere bir bakayım dedim. O da ne, çocuk bunlar ayol, baş başa vermiş kumrular; gencecik sevgililer. İçlerinde bir biz... Kocaman hissettim kendimi, ne yalan söyleyim.
Müzik güzeldi, solist yumuşak sesli bir delikanlı. Aşk şarkıları söyledi içli içli... Yalnız dikkatimi çeken orgun yanındaki açık laptop, müziğin hangisinden çıktığına karar veremedim.
Yemek iyiydi; baş başa eski günlerden, çocuklardan ve Ela'dan söz ederek günü noktaladık.

Ertesi gün bitişik komşumuz, "Dün sesimizi duydunuz mu, çok bağrıştık?" diye sorunca,  evde olmadığımızı söyledim. Kızı ikinci kez üniversite sınavına hazırlanıyor; yeterince çalışmadığı için ona kızmış da bağırmış. 
"Nereye gittiniz?" sorusuna "Yemeği dışarda yedik, Sevgililer Günü ya..." dedim. 
 Demez olaydım. "Siz sevgili misiniz? Ne işiniz var, evinizde oturup yeseydiniz!"diyiverdi...

 Otuz altı yıllık evlilik, iki çocuk, iki damat, bir torundan sonra sevgililik mi olurmuş? Kafam iyice karıştı şimdi.

Sahi biz sevgili değil miyiz? 


(Fotoğraflar evliliğimizin ilk yıllarından, eşimin askerlik yaptığı Mardin'de çekilmişti. Nereden nereye...)

Sevgi hep var olsun, herkese mutlu pazarlar...             

15 Şubat 2013 Cuma

YORUMLARA YANIT VERMELİ Mİ VERMEMELİ Mİ?

Sevgili dostlar, uzun zamandır bloguma yeterli zamanı ayıramadım; dolayısıyla yorumlara da yanıt veremedim. Öncelikle tüm yorum gönderen dostlarıma teşekkür ediyorum, yanıt veremediğim için de özürümü kabul etmelerini diliyorum. 

Haksızlık olmasın, öncekilerden başlayıp sırayla yanıtlayayım düşüncesindeydim; ancak olmadı, biriktikçe birikti, ne öncekilere yanıt verebildim ne de sonrakilere... 

 Yorumların yanıtlamasını önemsiyorum. Yazdığım yorumun yanıtını okumak için geri dönüşler yapıyorum, yanıtlandığını görmek beni mutlu ediyor. Ben bunu yapamadım. Yapamadığım için çok da rahatsızlık duydum. İzninizle, son yazımdan başlamak istiyorum yanıtlarıma; geri dönüşler zor olacak, tekrar özür diliyerek paylaşmak istedim.

Bu konuda farklı görüşte olan arkadaşlarımız var. Kimisi ben söyleyeceğimi yazımla söyledim, diye düşünebiliyor; yanıtı gereksiz görüyor. Ben öyle düşünmüyorum, sadece zamansızlıktan yazamadım. Yoksa yorumlar bakış açımıza zenginlik katıyor, farklı boyutları düşündürüyor, bizi motive ediyor, yazma isteğimizi kamçılıyor;  en önemlisi de dostluk köprülerini pekiştiriyor. Ve yorumumuza verilen yanıt ise en azından önemsendiğimizi gösteriyor...

Sizlerin değerli görüşleriniz benim için çok önemli, bilmenizi istedim.
Dostlukla...

13 Şubat 2013 Çarşamba

GEZGİN GÖZÜYLE TÜRKİYE

 Bir süredir İstanbul'daydım, pazar günü döndüm evime, döner dönmez de sevgili blog dostum Mehmet Bilgehan Merki'nin ödül olarak gönderdiği paketi masamın üstünde buldum. Sevinçle açtığım paketten "Gezgin Gözüyle Türkiye" isimli kitabın ikinci cildiyle buluştum. Daha önce de yine bir gezi dönüşü "Gezgin Gözüyle Afrika" kitabıyla buluşturmuştu sevgili Merki. Böyle kavuşmalar dostlar başına diyelim mi?"Ne Mutlu Türküm Diyene" adlı blog yazarı dostuma huzurlarınızda çok teşekkür ederim.
"Gezgin Gözüyle Türkiye" ortak çalışmanın ürünü iki ciltlik bir kitap... Pekçok gezgin yazarın kendi gezi, gözlem ve birikimlerine dayanılarak oluşturulmuş.
  
 "Gezgin Gözüyle Afrika"yı okurken bilmediğim yerleri hayran hayran, bazen şaşırarak okumuştum. Oysa bu kitap farklı, bu kez bildiğimiz, tanıdığımız, hatta yaşadığımız mekanlardı karşımıza çıkan. Ve eleştirel bir gözle okumak kaçınılmazdı. Ben de öyle yaptım. İlk olarak 36 yıldır yaşadığım Zonguldak'tan başladım...

  Bartın, Amasra, Akçakoca'yla devam ettim...


Sonra baba ocağım Elazığ'a, Harput'a yöneldim...  Çocukluğuma ve ilk gençlik yıllarıma gittim. Bir yandan okurken bir yandan da Şemsettin Kutlu'nun daha önce blogumda paylaştığım "Yukarı Şehir" isimli kitabıyla kıyaslamalar yaptım.
 Anılarım bir bir gözün önünden geçti. Bahçe içindeki evimiz, rahmetli annem... Gözlerim doldu, yüreğim burkuldu...  
Yıllar sonra babam,eşim ve kızımla yaptığımız rüya gibi Elazığ gezimiz, apartmanların arasına sıkışıp kalmış tek katlı bahçeli evimiz, elimizle diktiğimiz ağaçlarımız... Babamın çocukluğunu yaşadığı Harput'la kucaklaşmasının yaşattığı duygu derinliği... İçli köftesi, peynirli ekmeği, sırını... Balak Gazi Heykeli, Arap Babası,Buzluk, kaplıcalar ve Harput Kalesi... Müziği, oyunu,çayda çırası... Sevdiklerine "Kadan alam,Allah'ına kurban" diyen Gakkoşlar diyarı Elazığ...  

Yok böyle olmayacak, hangi birini anlatacağımı şaşırdım.Bir çoğunu gördüğüm, bazısından geçtiğim, görmediklerimi de görmek için sabırsızlandığım şehirlerimiz...

  Erzincan(doğduğum), Samsun(okuduğum), Mardin(eşimle birlikte askerlik yaptığım), Bingöl(babamın geçici görevi nedeniyle bir süre yaşadığım), Tunceli(rahmetli teyzemi ziyarete gittiğim), Bolu, Düzce, Karabük, Kastamonu, Çorum, Amasya, Tokat, Ordu, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize, Artvin, Kars, Iğdır, Ağrı, Van, Siirt, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Adıyaman, Erzurum, Sivas,Kayseri, Yozgat, Çankırı, Kırşehir, Nevşehir, Aksaray, Niğde, Karaman, Konya, Eskişehir, Ankara(ailemin yaşadığı) ve Sevgili blog dostumuzun anlattığı, çok isteyip de gidemediğim Sinop...   



Sinop'tan söz edip de Sabahattin Ali'den söz etmemek olmazdı değil mi? Dostumuz da öyle yapmış. Sabahattin Ali'nin severek dinlediğimiz ünlü şiirini eklemiş yazısına. Çok da iyi yapmış.

"Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın görülmesin
Aldırma gönül aldırma"

"Görecek günler var daha, Aldırma gönül aldırma..." 
 
  "Gezmek emekti, birikimleri derlemek ayrı bir emekti, kurgulayıp yazma kısmı ise apayrı bir emekti. Her makale, birbirinden değerli tanıklıklarıyla, tarihin bu kesitine ışık tuttu. Haydi! O iyi niyetli emeğin başka yürekleri tutuşturmasını, yeni gezginler yaratmasını, ülkemizi ve insanını tanıtma görevini hakkıyla yerine getirmesini, hep birlikte dinleyelim." diye önsözde seslenen Belkıs Ceyla Çetinsoy'a katılmamak mümkün mü?

Bence bu kitap sadece gezginci büyükler için bir rehber değil, aynı zamanda öğrenciler için de başarılı bir kaynak olacak nitelikte. Bir kez okunup bırakılacak bir kitap da değil, gidilecek her şehirden önce gözatılacak, elaltında tutulacak yol gösterici işlevi de olan bir çalışma.  Başta Editör Timur Özkan olmak üzere emeği geçen herkesi kutluyorum. 

"Seyahat; ön yargı, bağnazlık ve dar görüşlülüğün en iyi ilacıdır." demiş Mark Twain, bu ilaca hepimizin ne çok gereksinimi var bu sıralar değil mi? Kitabın sunumu Kızılderililerin Navajo Kabilesi'nden bir şarkı sözüyle başlatılmış, ben de onunla bitirmek istiyorum.

"Yeryüzünün sonuna gittim
Suların sonuna gittim
Gökyüzünün sonuna gittim
Dağların sonuna gittim
Arkadaşım olmayan bir şey bulamadım."


Not: Okumak isteyenler için:
Gezgin Gözüyle Türkiye 1(Marmara/Ege/Akdeniz) 
Gezgin Gözüyle Türkiye 2(Karadeniz/Orta Anadolu/Doğu Anadolu/Güneydoğu Anadolu)
Gezgin Gözüyle Rusya ve Kafkasya
Gezgin Gözüyle Mısır ve Ortadoğu
Gezgin Gözüyle Çin ve Uzak Asya
Gezgin Gözüyle Afrika
Gezgin Gözüyle Ankara