İstanbul'un iki yüzü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul'un iki yüzü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2010 Cuma

BOĞULUYORUZ


İstanbul, dünyanın en güzel şehri...

Şehir sözcüğüne "idi" eklemek istemiyorum, çünkü hala çok güzel yerleri var. Ancak zevksizlik, plansızlık halinde hızla geriliyoruz...

Görüntü çarpıcı değil mi?

Aradaki bina, 18. yüzyılın sonlarından kalan bir köşk. Av köşkü olarak kullanılmış bir zamanlar...

Diğerleri 21. yüzyıldan, İstanbul'un Kültür Başkenti olduğu, 2010 yılından...

Yakışıyor mu?

Boğuluyoruz!

11 Eylül 2009 Cuma

BAŞBAKANI KUTLUYORUM


Vallahi de kutluyorum, billahi de kutluyorum. Haklı, yerden göğe kadar haklı...

"Susun!" , diyor. "Konuşmayın!" diyor. "Tartışma Programlarına Aman ha Katılmayın! diyor...

Dün akşam, Adalet Bakanı televizyonun birinde konuştu. Tek başınaydı. Monolog halindeydi. Kimse onu sıkıştırmadı, tek başına rahat rahat anlattı,anlattıkça battı, ama hiç bir şey söylemedi. Söyleyemedi, bilmiyor çünkü! Sadece muhalefetten yardım dilendi, üstelik onları suçlayarak...

Bugün, biraz önce de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı basın toplantısı yaptı. Keşke yapmasaydı! Acıdım kendisine... Olamaz ya, bu kadarı da olamaz! Siyaset Meydanına Ali Kırca'nın çıkardığı çocuklardan birini getirselerdi, ondan daha aklı başında konuşurdu. Bilmiyor, hiç bir şeyi bilmiyor, inanın bilmiyor! Sel nedeniyle, başbakanla, helikopter turu atarken görmüş bazı yanlışlıkları! Gözlerini açarak talimatı verdim, diyor. Başbakanımız da talimat verdi, takip edecek yaptıklarımızı, diyor.

Hep şu CHP suçlu, diyor! Biz bir şey yapmadık, diyor! Niye bu kadar zamandır düzeltmediniz, diyenlere: Yargı suçlu, diyor. Bilim insanları suçlu, bilir kişiler, bilen kişiler, suçlu diyor. Yazık ya, üzüldüm gerçekten!

O, buraya bilmediği için seçilmedi mi zaten? Bilse susar mıydı bu kadar zaman? Bilse, her emre eyvallah der miydi ki? Bilmediği için, eyvallah diyeceği için oturtulmadı mı o koltuğa, diğer koltuklarda oturtulanlar gibi...

O, muhallebi imparatorluğunu kurdu, biliyor bu işi... Bir de laleler, laleler, laaaleeeleer dikti her köşeye, kısa sürede solsa da!

Başka da bir şey bilmiyor, bilmediği için de yapmıyor! Ama bu kez kızdı! Kimsenin gözünün yaşına bakmayacakmış, yıkacakmış, ruhsatsız, plansız her yeri yıkacakmış! Hadi kolay gelsin!.. İstanbul'da ve Türkiye'nin her köşesinde yıkılacak çok yer var...

Önceliği "Alidibolara!" versin, isterse...

Siz başbakan olsanız, bu kişilerin konuşmasına izin verir miydiniz? Tek başlarına rahat rahat konuşurken bile batıyorlar. Bir de karşılarına muhalefetten kişileri koyup gazetecilerle birlikte, halkın gözü önünde tartıştırmaya kalksanız ne olur durumları?

Haklı başbakan, vallahi de haklı, billahi de haklı. Bu milleti uyandırmanın ne gereği var! Kendisi çıkıyor mu tartışma programlarına? Onlar da çıkmasın. Kapalı kapılar ardında apaçık açılımlar koyarız önlerine, olup biter nasılsa! Yiyenlere, afiyet olsun...

17 Aralık 2008 Çarşamba

İSTANBUL'DA SENİ, SENDE İSTANBUL'U SEVDİM


Bugün kızımla yürüyüşe çıktık. Aralık ayı için hava güzel sayılabilirdi. Yavaş yavaş yürüyerek sahile indik. Deniz kenarında balıkçıların saldırısına uğradık neredeyse. Zorla satacaklar balıklarını! Bana kalsa alacaktım, ama kızıma doktoru artık balık yeme demiş, vazgeçtim. Manavın önünden boş geçemedim yeşillikleri görünce...

Marol,maydanoz, roka ve yeşil soğan aldım. Pahalı, ama canlı canlıydı hepsi... Sonra kestanecinin önünde mola verdik. Hamile için fazlası zararlı olur diye yüz gram istedim. Yüz gramı üç bin lira, kilosu otuz bin mi oluyor böylece? Altın değerindeki kestanelerimizi de yedik sahilde, sıcak sıcak... Kestanenin sıcaklığı havanın soğukluğunu yenemeyince dönmeye karar verdik. Deniz otobüsü yanaşırken kıyıya bir kez daha baktım adalara... Büyükada, Heybeliada,Burgazada uzaktan göz kırptılar bize... Ben de Sait Faik Abasıyanık'a bir selam gönderdim içimden...

Dönüş yolunda kısa bir alışveriş molamız oldu bebiş için. Sonra kızım yoruldu, dinlenmek istedi, biraz durduk; küçük bir kasılma yokladı, korktum belli etmeden. Sanırım bebek doğuma hazırlanıyor... Ben de hazırlanmalıyım. Bugüne değin hep doğuma odaklanmışım, doğum sonrasını hiç aklıma getirmemişim. Ne yer, ne içer emziren anneler? Bilen varsa söylesin. Ben de araştırmalarıma başladım bile. Anne sütü, dünyanın en yararlı besini. Yağmur'un işi kolay. Yan gelip yatacak! Ekmek elden, süt memeden... Ekmek kısmı uymadı, ama süt kısmı uydu. Altı ay bir terslik olmazsa anne sütü yeterli onun için. Bilim bu kadar gelişti, anne sütü kalitesinde bir şey üretemediler daha... Annesi için bir şeyler yapmak gerekiyor ki bebiş de bol bol sütünü içebilsin değil mi?

İstanbul'un Anadolu yakası daha bir düzenli, sakin geliyor bana... Karşı daha karışık... Ama yine de her haliyle güzel bu şehir... İstanbul'da seni, sende İstanbul'u sevdim SeVGİLİ YAĞMUR...


6 Eylül 2008 Cumartesi

SONBAHAR


Yazlık faslı bitti. Geldik Hayal Şehre !

İstanbul, dünyanın en güzel şehri... İnsanın şair olup şiir yazası geliyor. Falif Rıfkı Atay'ın söyledikleri geliyor aklıma. Falih Rıfkı İstanbul ile Londra'yı karşılaştırdığı bir gezi yazısında :
"İstanbul'a sadece kendiniz için değil; tüm insanlık için iyi bakmalısınız ! " dememiş miydi ? "Kara taşta yeşil ot bitiren İngiliz zevki eski Osmanlı zevki değil miydi ? " diye soruyordu yazısında... Ahhh !

Osmanlı geniş topraklara sahipti, Anadolu öyle mi ya ? Toprak az, aç gözlü çok ; iştahlar kabarık. Kapanın elinde kalıyor. Ağaçmış, ormanmış, gelecekmiş, güzellikmiş,insanlıkmış, dünyaymış kaç para ! Hemen şimdi kazanma isteği, hem de öyle az buz değil, çok , daha çok kazanma isteği gözleri kör ediyor.

Bakalım nereye kadar gidecek bu çılgınlık...

Ben bunları yazmayacaktım ki... Ben Yazlık Komşularımızın dostluklarından, güzelliklerinden ,Aydın bir komşumun yapıp bir kez daha tattırdığı "laz böreğinin" enfes tadından, arabamıza binerken elimize tutuşturdukları sıcak poğaçalardan, kendisinin rahatsızlığı nedeniyle eşine yoğurtarak yaptığı tarhanadan bir kavanoz dolusunu bize vermesinden ; aslında geç kalkmaya alışkın bir başka komşumuzun erkenden kalkıp neşeyle bizim için yaptığı sıcak böreklerden, bizi sabah kahvaltısına almasından, kalan börekleri yolluk olarak vermesinden; diğerinin sabah sabah getirdiği el emeği kışlık yiyeceklerden... Ve arkamızdan döktükleri sudan, arabamız uzaklaşırken el sallamalarından...

Ben bunlardan söz etmek için oturmuştum bilgisayar başına...

İstanbul'a dün akşam geldiğimizde çocuklarımızın hazırladığı harika yemek masasından, yaptıkları yemeklerin lezzetinden söz edecektim bir de...

İstanbul insanın aklını başından alıyor. Ne dediğini, ne diyeceğini şaşırtıyor...

Belki de suç İstanbul'da değil. Suç Sonbahar'da... Hayatımızın Sonbaharına mı geldik dersiniz ?

28 Haziran 2008 Cumartesi

SABANCI POLİS EVİ VE DOĞUM GÜNÜ




25 Haziran'da küçük kızımın doğum gününü kutladık...

Beylerbeyi Sabancı Polis evine gittik. Babam, kardeşim,eşim,ben, büyük kızım, damadım, küçük kızım ve iki yakın arkadaşı...

Deniz kıyısında, iki köprüyü de gören çok güzel bir yer... Daha önceki gelişlerimde de bir kez gitmiştim. İstanbul tüm güzelliğiyle gözlerinizin önünde... Tüm cömertliğiyle her yandan size göz kırpıyor... Boğaziçi Köprüsünün renk gösterisi çoğunlukla kırmızı beyazdı o akşam... Ve yan bahçede bir düğün vardı. O düğünde de yeğenimin düğününde yaşananların benzeri oldu... Televizyona gidip gelmeler, bağrışmalar, çığlıklar, yaşa ,varol, Türkiye Türkiye seslenişleri içinde Almanya maçını kaybettik. Kaybettik ama Milli Takımla da gurur duyduk... Çok güzel mücadele ettiler... Kimselerin tattıramadığı coşkular yaşattılar tüm ulusa...

Bu arada tatsız bir olay da yaşadık. Eve dönüş için üç taksi çağırdık. Birinci taksiye küçük kızım ve arkadaşlarını bindirdik. Onlar karşıya geçeceklerdi. Avrupa Yakasına... İkinci taksiye de binildi, biz de üçüncü taksiye biniyorken kız kardeşim bir ayağını attığı anda dikkatsiz sürücü hareket etti... Ve çığlıklar arasında olayı fark etti. Neyseki ucuz atlattık. Ama yapılan affedilmez bir hataydı... Taksiciler kural tanımayanların başını çekiyor galiba...

İstanbul , iki yüzlü şehir...

Bir yüzünde Tevfik Fikret'in karamsar bakışını paylaşıyorsunuz. " Sarmış yine afakını bir dud-ı muannit..." Örtün artık ey şehir...Örtün, ve uyu... Baskıya, kötü yönetime lanet okuyordu Fikret, özgürlük istiyordu. Kızıyordu İstanbul'a...
Tevfik Fikret kızmakta haklıydı. Ben de o çirkin yüzüne baktıkça öfkeleniyorum. İstanbul'a yakışmayacak çirkinlikler...

Bir başka yüzünde ise Yahya Kemal...
"Boğaziçi şen gönüller otağı, her köşesi aşıkların durağı" mı ne demişti. Ona da gönül dolusu saygılar... İstanbul Yahya Kemal anımsanmadan yaşanmıyor...
"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul..." ya da " Günler kısaldı, Kanlıca'nın ihtiyarları birbir hatırlamakta geçen sonbaharları..." " Erenköyünde Bahar..."

Yeni yaşın kutlu olsun sevgili güzel kızım. Günlerin hep mutlu kutlamalarla dolsun...Seni çok seviyorum...


KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...