ikili eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ikili eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2013 Çarşamba

NEDEN BU HALDEYİZ?


Affet bizi Atatürk...

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir."

"En gerçek yol gösterici bilimdir.."

"Gökte yıldız kadar köylerimiz var, ama uzak..."

"Orda bir köy var uzakta; o köy bizim köyümüzdür./Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür."Neden bu haldeyiz?

Okulun içi...

Öğretmen sandalyesi...Köy öğretmeni yok artık... "Öğretmenim canım benim..."

Okulun dışı...

Okulun bahçesi...
Yukarıdaki fotoğrafları hafta sonu gittiğim Kurucaşile'nin Hacı köyünde çektim. Burası terk edilmiş bir köy okulu; benzer görüntüler başka köylerimizde de var. "Neden bu haldeyiz?" sorusunun yanıtları bu fotoğraflarda saklı değil mi? Okullar bu halde bırakıldı, öğretmenleri köyden uzaklaştırıldı; kasabalardaki, şehirlerdeki okullara şıhlar, müritler, mele'ler girdi. Sesimizi gür bir şekilde çıkarabildik mi? 4+4+4 saçmalığına; kıyafet serbestisi adı altında, çocuklarımızın siyasetlerine alet edilmesine, garip kıyafetlerle okula gönderilmesine...

   Bir eğitim-öğretim yılının sonuna yine geldik. Karneleri elinde, tatile merhaba diyecek çocuklarımız. Sınavlar bitmek üzere.
 

Ülkemizde insanlar, ne yazık ki , uyurgezer durumda yaşamaya alıştırılmış. Sorunlar, bizim karşımıza çıkınca biraz uyanır gibi yapıyoruz. Temelden çözmek için çaba harcamak, çorbaya bir tutam tuz katmak yerine, şimdilik geçiştiriyoruz. Ne zamana kadar? Tekrar benzer sorunlarla karşılaşana kadar!

Oysa EĞİTİM, sadece öğretmenlerle sınırlandırılamayacak kadar ciddi çaba gerektiriyor. Ve toplumun her kesimini doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor.

Fransız devrimci Dalton: "Ekmekten sonra halkın ilk gereksinimi eğitimdir." derken yanlış mı söylüyor. 


Büyük önderimiz Atatürk: " Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır veya ulusu esirliğe ve sefalete terk eder."  diyerek konunun önemini, her zamanki gibi ne güzel vurguluyor.

Bakanlığımızın adı, Milli Eğitim Bakanlığı değil mi? Peki milli eğitim ( ulusal eğitim) yapılıyor mu ülkemizde? Başka türlü eğitim el altından himaye edilerek yürütülüyor mu? Yürütülüyor. Hepimiz, bunu görüyor, duyuyor, biliyor muyuz? Evet, biliyoruz. Biliyoruz da gür bir şekilde sesimizi duyurabiliyor muyuz? Hayır!

Toplumda birbirine diş bileyen iki farklı insan tipi yetiştirilirken  bunların huzur içinde yaşayacaklarını mı sanıyoruz? Sanmasak da henüz çocuklarımız bizim yanımızda, biz onlar için her şeyi yaparız, saflığı içinde gecemizi gündüzümüzü çocuklarımızın ayaklarının altına seriyoruz. 


Hatta bazıları sadece kendi çocukları için "Başka Türlü Okul Mümkün" diye toplaşıp kendi okullarını kuruyor. Ya sonra? Bu çocuklar hangi toplumda yaşayacak? 
Sonrayı sonraya bırak öyle mi? Bence bırakamayız, bırakmamalıyız. Çocuklarımız için harcadığımız emekler boşa gitmemeli. Onlar mutlu, huzurlu,sağlıklı, akıllı kısaca insanca yaşamalı ve ahlaklı, çalışkan, üretken yetişkinler olarak ulusuna ve insanlığa katkı sağlamalı...

Çocuklarımızın istediğimiz niteliklerle yetişkin bir insan haline gelmesi için laik eğitimden geçmesi zorunludur. Laik eğitim olmazsa demokrasi; demokrasi olmazsa laik eğitim olmaz. Keşke Atamızın başlattığı demokratik laik eğitimi ödün vermeden sürdürebilseydik! Laik eğitim özümsenseydi bugün okumaz-yazmaz insanımız kalmazdı. Şeriatçı-ırkçı partiler bu denli halk desteği bulamazdı. Ülkemiz terörle yatıp terörle kalkmazdı. Ulusumuz, o zaman AB kapılarında bekletilmez, hak ettiği saygınlık içerisinde davet edilirdi. Yurtta ve dünyada barış ekseninde daha iyi ilişkiler kurabilen yetişmiş insanlarımız olurdu yönetimlerde...

Ulusal değerlerden , bilimsellikten yoksun eğitim sistemi ülkenin hastalıklarının ana kaynağıdır. Ve bizler sessiz, tepkisiz kaldıkça da palazlandılar. 

 Köylerimizden Atatürk okullarımızı, Atatürkçü öğretmenlerimizi çıkardıklarında, "DUR!" diye haykırabilseydik; eğitim kurumlarına zırcahil "MELE" ler doldurulduğunda "HAYIR!"diyen seslerimizi birleştirebilseydik keşke...
 Ekonomimize,  ulusal gelirimize, dış ve iç borçlarımıza, ulusal birliğimize, köyümüze, kentimize, ormanımıza, caddemize, sokağımıza, parkımıza, hastanelerimize, hapishanelerimize şöyle bir bakın lütfen. Eğitimdeki başarısızlıklarımızın neden olduğunu siz de göreceksiniz. Ve benim gibi çok üzüleceksiniz. Üzüleceğiz, ama bu tek başına bir işe yaramayacak.

Peki ne mi yapmalıyız? Ani bir şokla hepimiz uyanmalıyız, hepimiz ayılmalıyız ve yeni bir Kurtuluş Savaşı motivasyonu içinde eğitim seferberliğine girişmeliyiz. Sokaklara dökülelim demiyorum. Sesimizi duyuralım, yanlışlıklara tepkisiz kalmayalım. Susmayalım, en azından susmayanlara destek olalım. Sorun hepimizin sorunu, ülke hepimizin ülkesi, çocuklarsa bizim gözbebeğimiz, geleceğimiz...

Eğitim ciddi bir iştir. Sistematik programlar (müfredat) gerektirir. Ancak bu programların doğru, bilimsel değerlerle hazırlanması gerekir. Bu işi de, şunun bunun kayırmasıyla bir yerlere getirilenlerle değil, gerçek eğitimcilerle uzun süreli uygulanabilecek şekilde ve devlet politikasına dönüştürülerek hazırlatılması gerekir. Partiler üstü gerçek eğitimcilerle olmalı kesinlikle... Zırt pırt da değiştirilmemeli.Okul kitapları da buna uygun hazırlatılmalı.

Gerçek eğitimin amacı, çocukları, ZİHİNSEL-BEDENSEL-DUYGUSAL alanda kapasitesinin en yüksek alanına çıkarmak olmalıdır.

En çok önem verdiğimiz Zihinsel Eğitimde başarılı değiliz. Peki BEDENSEL Eğitimde durum nedir? Hani "Sağlam kafa sağlam vücutta..." diyoruz ya? Hiç sormayın demeyeceğim. Bence sorun, takip edin. Çocuğunuzun Beden Eğitimi öğretmenini Matamatik öğretmeni kadar önemseyin.  Öğretmenin kurguladığı oyunun ciddiyeti vardır çocuk için. Öğretmen hakemdir, yönlendirir. Sağlıklı gelişimine katkı sağlar. Ekip çalışmasını öğretir. Bedenini doğru geliştirecek yöntemleri uygular. Ama bazısı bunları yapmaz, kendi haline bırakır çocukları, bazısı yarışmalarda okulu temsil edecek olanlarla ilgilenir sadece, bazısı da Beden Eğitimi yerine TEST çözmeleri için izin verir. Bu konuya dikkat ediniz lütfen. Çok önemli!

Diğer bir konu da çocuğun DUYGUSAL Eğitimidir... Görmezden gelinir çoğu kişi için. Hatta bazı öğretmenler de dahildir buna. Çocuğun Müzik, Resim gibi sanat ağırlıklı ders saatlerini Matematikle değerlendirdiğine inanan çok öğretmen vardır. Bir o kadar da bundan övgüyle söz eden veli...

İnsan ufağı çocuk karmaşık bir yapı. Birinden biri eksik kalırsa olur mu? Olmaz! Olmadığını da görüyoruz. Çevrenize bakın, eskiyle kıyaslayın lütfen. Hepsi demiyorum ama çoğu daha az bilge, daha az çalışkan, daha az sağlıklı, daha az ahlaklı, daha az iradeli değiller mi? Giderek artan şiddet, uyuşturucu vb. bunu kanıtlamıyor mu?

Duygularımızı ifade ederken biz büyükler bile ne kadar zorlanıyoruz, karışıklıklara neden oluyoruz, yerinde ve doğru ifadeleri seçemiyoruz, iletişim sorunları yaşıyoruz. Çocuklarımızın işi daha zor. Biz farkındayız, onlar değil. O zaman Duygusal eğitimlerine de gereken önemi vermeliyiz. Resim, müzik derslerinin öğretmenlerini de en az diğerleri kadar özenle desteklemeliyiz.Kültür ve sanat, tiyatro gibi etkinliklere özendirmeliyiz çocuğumuzu.

Türkçe'nin önemini yazmama gerek yok zaten. Herkes biliyor. "Dil söyler saklanır, baş belaya katlanır." sözü dili doğru kullanmanın önemini vurguluyor, bugün bizi yönettiğini sananların diline dikkat edin lütfen. "Dilim seni dilim dilim dileyim; başıma her geleni senden bileyim." 


Kreş, Anaokulu ve İlköğretim... Bunlar eğitimin temel taşları. İyi temel atılmazsa sonradan yapılan çabaların boşa gitme sorunuyla karşılaşabiliriz.

Eğitimin temel taşını kim koyacak? Tabi ki öğretmen. Henüz onun yerini dolduracak bir şey bulunamadı. Diğer tüm çabalar öğretmenin çabasını güçlendirmek için gerekli. Ancak öğretmenin de öğretmen olarak yetiştirilmesi gerekiyor doğal olarak. Herkes okullarına gerçek öğretmenlerine sahip çıkmak zorunda. 

 Ve bağımsızlığa, adalete, özgürlüğe, eşitliğe, çağdaşlığa, laik eğitime,Atatürk Türkiye'sine...

İşimiz zor biliyorum, ama çocuklarınız için, geleceğimiz için bir hafiye gibi araştırmak, incelemek uyanık olmak zorundayız. Ve yorgunluk bilmeden çalışmak, el ele vermek, dayanışmak zorundayız.

Sevgi ve Saygılarımla...

19 Şubat 2013 Salı

NİKAHSIZ YAŞAYAN KADINLAR




 Yukarıdaki fotoğrafı dün çektim, soğuk şubat havasına inat, erik ağacımız çiçek açmış. Şaşkın mı denir, sabırsız mı, akılsız mı? Meyveye dönüşür mü, dayanır mı tüm baskılara... Yoksa bile bile lades mi onunkisi?

Bugün  aslında başka bir konudan söz etmek istiyordum size, ağacı görünce onu da dahil ettim içine...

Zonguldak Sosyal Sigortalar İl Müdürü Kamuran Öner'in bir açıklamasını paylaşmak istiyorum. Diyor ki: 

"Zonguldak'ta 3 bin 373 kadının, babasının emekli maaşını alabilmek için, eşlerinden boşanıp birlikte yaşamaya devam ettiklerini tespit ettik. Maaşlarını kestik, böylelikle yılda 24 milyon lira devletin kasasında kaldı."
 Aynı zamanda bu kişiler için Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduklarını da eklemiş. Mahkeme sonuçlandığında  önceden aldıkları maaşları faiziyle geri ödeyeceklermiş...  Ayrıca bu durumda olup da henüz dosyası tamamlanmayanların sayısı da 2 bin 500 kadarmış. 

Suç mu bu? Tabi ki suç, cezası verilmeli... Ama ailelerin neden böyle bir yola başvurdukları da didik didik incelenmeli. Kaç çocukları var, kaç lirayla geçinmek zorunda bırakılmışlar? Ne yerler, ne içerler, nasıl geçinirler? Üç çocuk, beş çocuk demeden önce bunlara bakmak gerekmez mi? 

Çocuk yetiştirmek, yeterli ve dengeli beslemek, eğitilmesini sağlamak kolay mı? Gerçi üç beş diyenlerin çocuğa bakışları, beklentileri bizimkinden çok farklı. Öyle iyi yetişsinler; devlete, millete,insanlığa yararlı olsunlar gibi bir dertleri yok. Bir lokma, bir hırkayla yetinsiler, bize oy versinler, bizim için çalışsınlar, bizim için ölsünler yeter. Fazlası gerekmez; eğitimlilerle uğraşmak, onları yönetmek kolay mı? Tepesine vur, lokmayı ağzından al insan tipi en ideal olanı... 

Kim boşanıp birlikte yaşamak ister ki? Boşanıp birlikte yaşamak, yasalara göre suç olduğunu bilmek; ama buna katlanmak, bile bile lades değil mi?  

Keşke tüm suçluları  böyle yakalasalar ve gereğini de yapsalar. Ama büyük büyük dolandırıcılar kahramanlar gibi tepemizde oturuyor, el üstünde tutuluyor; Türkiye onlarla gurur duyuyor!

Hoş son zamanlarda teröristlerle, Abdullah Öcalan'la(bizleri kurtaracak makbul kişi, şöyle ya da böyle seçilen vekillerden bile daha makbul kişi!) Barzani'yle, bilmem hangi insan kaçkınıyla da gurur duyuyor bazılarımız... 
Adını barış koydum(!) kandırmacasıyla başımıza ne çoraplar örülmek istendiğini de şaşkınlık ve endişe içinde izlemiyor muyuz? Akıl kaçkını insanlar aydınlarımızı, askerlerimizi düzmece davalarda yok etmeye çalışmıyor mu? 

Tüm saçmalıklarını onaylatacak insan tipi ne kadar cahil olursa, ne kadar yoksul olursa o kadar makbul değil mi?


2 Mayıs 2012 Çarşamba

LAİKLİK NE DEĞİLDİR?


http://a6.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash2/s320x320/34733_3750533363353_1276942174_3510973_257957400_n.jpg

 "Dünyanın başka uygar toplumlarında olduğu gibi Atatürk Türkiyesinde de laiklik, bireylerin birey olarak diledikleri dinsel inanca sahip olmalarına ya da hiçbir dinsel inanca sahip olmamalarına başta devlet, hiç kimsenin karışmaması olarak anlaşılır.

Ancak yine başka toplumlarda olduğu gibi Türkiye'de de laik düzene karşı olanlar kendi dinsel tutumlarının topluma zorla benimsetilmesi amacında olduklarını açıkça ortaya koyamadıkları laiklik ilkesine doğrudan doğruya karşı çıkamadıkları için genellikle laiklik kavramına ve laik devlet, laik toplum düzeni kavramlarına eksik ya da yanlış tanımlamalar getirmeye yönelmişlerdir. BÖYLECE DİNİ SİYASETE ve BAŞKA TÜR BENCİLCE ÇIKARLARA ARAÇ YAPABİLME KAPILARINI ZORLAMAYA ÇALIŞMIŞLARDIR.

Laiklik Ne Değildir?
  • Laiklik, en sık yinelenen " Dinle devletin birbirinden ayrı olması..." tanımının yüzeysel olarak anlaşılmasına dayalı "Din alanında kim ne yaparsa yapsın, devlet karışamaz." anlamını taşımaz.
  • Laiklik devlet gücünün, otoritesinin ve olanaklarının herhangi bir dinsel inancın ya da inançsızlığın eğitilmesinde, öğretilmesinde, yayılmasında kullanılması demek de değildir. Çünkü böyle bir durumda başka dinden ya da mezhepten olanların, aynı dini ayrı biçimlerde yorumlayanların ve herhangi bir dinsel inanç beslemeye gerek görmeyenlerin inanç ve vicdan özgürlükleri ortadan kaldırılmış olur.
Mustafa Kemal Atatürk'ün eşsiz önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi bir ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır. Bir toplumsal -yeniden- biçimleniştir. Ulusal bağımsızlığı ve özgür düşünceyi temel aldığı için bir Türk Aydınlanmasıdır.
 Gerçekten laik bir dünya anlayışı temeli üzerinde yükselen Türk Devrimi, Türk toplumunda akıl çağını etkin biçimde açmıştır.

Türk Devriminin temeli olan ulusal bağımsızlık ilkesi, düşünce ve inanç bağımsızlığı ve özgürlüğü demek olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların doğmatik zincirleriyle aklın bağlandığı yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile görülemez. 

BUNUN GİBİ İNANÇLARIN YÖNETİMİNDE BİLİM DE YAPILAMAZ. Öyleyse laik düşünüş ve davranış olmadan DEMOKRATİK BİR HUKUK DEVLETİ DE KURULAMAZ.

Öte yandan laiklik, " Dil, kan, hatta din birliğine karşın Türk halkını yüzyıllar boyunca bin parçaya bölen ACIKLI DİDİŞMENİN de sonu, en sağlam birlik demek olan eğitim ve kültür birliğinin de başlangıcıdır.

Atatürk 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu'da şunları söylemiştir:

"Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tümden çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum durumuna ulaştırmak... Şimdiye değin ulusun kafasını paslandıran , uyuşturan... düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşünüşlerdeki boş inançlar tümden kovulacaktır. Onlar çıkarılmadıkça kafaya gerçek ışıklarını ulaştırmak olanaksızdır.
Efendiler ve ey ulus, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat,uygarlık tarikatıdır."

Yol ayrımına mı geldik, ne dersiniz? Tehlike kapıyı çalmaya başladı. Korkarım başkaları da sırada... Yazık...

İlk yayınlanma tarihi: 26 Ocak 2008

28 Şubat 2012 Salı

4+4+4 KESİNTİLİ EĞİTİME HAYIR ve "TAHRAN'DA LOLİTA OKUMAK"



Yazar ve edebiyat profesörü Azar Nafisi devrim sırasında ve sonrasında İran'daydı. Tahran'da "Lolita" Okumak adlı kitabın yazarı. Onunla yapılan bir söyleşide verdiği yanıtlar önemli. David Branccacio soruyor, Azar Nefisi yanıtlıyor. Uzun söyleşiden kısa bir bölümü paylaşmak istiyorum. Tamamını okumak isterseniz Edebiyat ve Eleştiri dergisinin 73. sayısına bakabilirsiniz.

D.B. : Devrim sırasında İran nasıl bir ülkeydi?

A.N. : Devrimden önce kendimi bir kadın, bir yazar, bir akademisyen, değer yargıları olan bir kişi olarak görüyordum. Ayetullah iktidara gelip de nasıl görünmem gerektiğini söyleyene kadar görünüşümün kimliğimi belirleyip belirlemediğini hiç düşünmemiştim.

D.B. : İran'da taktığınız peçe altındaki görüntünüz gerçek haliniz mi?

A.N. : Evet, gerçek halim.İran'a gittiğim zaman peçeyle dolaşıyordum. Sadece yasaklandığı için birçok kadın gibi ben de kırmızı ruj sürüyordum.

Sınıfa giriyordum ve utanç duyuyordum. Çünkü öğrencilerime ders veriyordum ve onlara ahlak, hayal gücü ve kendi kendine dürüst davranmayı öğretiyordum. Oysa ben kendimin bile tanıyamadığı biri gibi görünüyordum.

D.B. : Peçeli görüntünüzün dürüst olmadığını mı düşünüyordunuz?

A.N. : Bu görüntü kesinlikle dürüst değildi. Ve diğerleri, şeytansı bir güç gibi, bunun içinden sıyrılıp çıkmaya çalışıyordu. Bu yüzden bir tutam saçımı dışarda bırakıyordum.

D.B. : Evet, başörtüsünün altından sıyrılan bir tutam saçtan kitapta aslında çok söz ediliyor. Tanrı aşkına, bir tutam saçın yarattığı tehdit nedir?

A.N. : Öncelikle şunu söylemeliyim ki, rejim kadınların saçının erkekleri tahrik ettiği gerekçesiyle başörtüsünü zorunlu kıldı. Ne biçim bir erkek, bir tutam saçla tahrik olur? Onların ciddi olarak düşünmeleri gereken sorunları var.

Ama bu konu dışı. Aslında Çinlilerin Mao ceketi giymeye zorlandığı gibi halkı tekdüzeliğe zorlamak istiyorlar. Çinli kadınlar da makyaj yapamıyordu. Saçlarını kısa kesmek zorundaydı. Bu din değil. Bu ideolojidir- dini ideoloji haline getirmektir.

D.B. : Bir baskı aracı olarak kullanılıyor.

A.N. : Evet, bir kontrol aracı. Çünkü herkes birbirinin aynı görünüyor. Ve herkes ülkenizi yöneten kişinin istediği gibi görünecek. Bu aşırı kontrol yöntemiydi. Ve bunu her totaliter devlette görebilirsiniz.

(Azar Nafisi baskılar nedeniyle üniversiten ayrılır. Ancak yedi kız öğrencisiyle perşembe günleri evinde gizlice buluşup okudukları kitaplardan yola çıkarak yaşamı sorgulamayı sürdürürler. )

D.B. : Sizce sınıfınız kızlarınızı hiç tehlikeye attı mı?

A.N. : Bundan söz ederken size yine Nabokov'u anımsatacağım. Diğer toplumlarda yaşam tehlikeli değildir.Çünkü neyin yasa dışı, neyin yasal olduğunu bilirsiniz. Bu gibi ülkelerde yaşayan sıradan insanlar için en tehlikeli şey yasanın keyfi oluşudur. Ya sizinle ilgilenmezler ya da evinizi basarlar.

Sokağa çıkarken biraz makyaj yaparsanız ve saçınızın bir tutamı görünürse size hiçbir şey yapmayabilirler. Ama siz bunu asla bilemezsiniz.
Ertesi gün sokağa çıkarsınız, yüzünüzde makyaj yoktur, başörtünüzü gerektiği gibi bağlamışsınızdır ama sizi yakalarlar. Her şey keyfidir. Her şey ne yapacağına o anda veya başka bir anda karar veren kişilerin arzusuna bağlıdır.
Bu yüzden tehlikeliydi...

****

Tahran'da Lolita Okumak adlı kitabı okumak gerekiyor bence.

Bu arada
4+4+4 Kesintili hale getirilmeye çalışılan eğitim yasasına şiddetle karşı çıkıyorum. Bu kız çocuklarımızın ölüm fermanı gibi bir düzenleme. Hayır diyorum. İmza kampanyası düzenlenmiş, hemen katıldım. Katılmak isterseniz
ŞURAYI imzalayabilirsiniz.

13 Ekim 2009 Salı

TEPEM ATTI- KAÇ KİTAP OKUDUNUZ?


Özdemir İnce'nin bugünkü yazısını okudunuz mu? Ben okudum, tepem attı!

Okuyucusu olduğunu belirten, kafası tın bir kişinin gönderdiği iletiyi paylaşmış. İşte o yazıdan bir bölüm okuyun, okuyun da analar ne nnneee ne... ne ad vereceğimi bilemediğim çocuklar doğuruyormuş, görün!



MERT Bilgin adlı okurum olduğunu iddia eden birinden, “Siyasal İslam’ın Kalesi Olarak İmam Hatipler” yazılarıma tepkisini dile getirdiği 12.08.2009 tarihli bir e-posta aldım. Olduğu gibi yayınlıyorum. Birlikte okuyalım:

“Sayin Ozdemir Ince yazinizi okudum da immahtipler uzerine sunu farkettim

3-G teknolojisinden anlamayan sizlerin sanirim artik emekli olup evinde oturma vakti geldi.

baksaniza herseye o kadar yabancisiniz ki deve kusu misali kafanizi bi kaldiripta etrafniza bakma ihtiyaci hissetmiyorsunuz.yazilariniz hep bi ideolojiye saplantinin eseri

ama biz yani 3-G teknolojisini de en ince ayrintisina kadar bilen.laptop ile netbook un farkini keskin cizgilerle ayirtedebilen linux mu window mu daha iyi bunun bilincinde olan bilgiye ulasma yollarini bilen ve ideolojilerimizin tutsagi olmayan bizler artik sizlerin zamaninin doldugunu soluyoruz. inanin sizin ve sizin gibi at gozluguyle etrafina bakan kisilerin yazarlarin bizlere verecegi bisi yok.kafa bulandirmaktan baska.karanliga kufretmeyin bir mum yakin demisler cok basit ama cok manidar bir dize.sadece sunu bilin gercekten yaslanmissiniz belki de artik alzmeir hastaligida ensenizde ondan dolayi bize yapacaginiz en iyi sey evinizde oturmaniz olacaktir. Saygilar”

* * *

Mert Bilgin’e şöyle cevap verdim:


“Evinizde kaç kitabınız var, kaç kitap okudunuz? Maymunlar da 3G’yi öğrenir. Gençlik iki yerde işe yarar: 1. Sporda; 2. Yatakta, cinsel hayatta.

Ama ikisinde de yetenek, teknik ve zekâ gerekir. Yirmi yaşında Viagra kullananlar var.


Anlamadığım: Beni neden okuyorsunuz?


Saygınızı istemiyorum. Haydi çıkmaz yolunuza!"


Kendi adıma utandım Sayın İnce'ye yapılandan.Eleştiri yapılabilir her konuda, ancak bunun da bir edebi vardır değil mi? Ama kafasının içi aydınlatılmamış, sadece ezberletilenlerle doldurulmuş insanlardan başkasını beklemek de saf dillilik olur.

Bu kişilerin özel olarak bu iş için görevlendirildiğine inanıyorum. Gazetelerde haber çıkıyor hemen bu kişiler saldırıya geçiyor. Aykırı görüş bildirenleri karalamaya geçiyorlar. Hem de çamur atarak yapıyorlar bunu...

Bunlardan biri, hani şu orduyla ve ergenekonla ilgili yalan belgeler ortaya atıp sonra bir müddet ortalardan yok olan, görevi karıştırıcılık olan kişiyi bir TV programında izlemiştim. Konuların en çok gündemde olduğu zamanlardaydı. Yandaş medyanın onu yere göğe koymadığı bir sırada - adı Baransu muydu?- o "Ben aslında spor yazarı olmak isterdim!" dedi. Ve bence o sözü, söylediği tek doğruydu.

Yoksul ailelerin zeki çocuklarını kendi okullarında eğitenler bugün piyon olarak, o çocukları kullanıyorlar.

Yazık bu zavallı gençlere...

14 Eylül 2009 Pazartesi

UMUT ÇİÇEKLERİMİZ OKULLU OLDU


"Gel sen bir çiçek ol yavrum
Kendi ülkenin renginde
Şu yeryüzü demetinde"

Tahsin Saraç'ın dizeleriyle başlamak istedim söze. Bence eğitimde yapılması gerekeni çok güzel özetliyor bu dizeler. Kendi ülkesinin rengini yitirmeden dünya insanı olmalı çocuklarımız! Bunu da ruh sağlığını koruyarak başarmalı.

Ruh sağlığını amaçlamayan bir eğitim çağımızda düşünülemez. Kişilik kazanmayı, yetenek geliştirmeyi, toplumun uyumlu bir üyesi olmayı (toplumsallaşma), sağlıklı insan ilişkileri gibi bir çok kavramı içerir ruh sağlığı.

Çocuğun ruhsal gelişimini üst üste konulan yapı taşları gibi düşünebiliriz. Taşları ne kadar düzgün yerleştirirsek yapı da o denli sağlam kurulur. Bu nedenle çocuk gelişiminde temeli sağlam atmalıyız. Bu yapının temel taşının "sevgi" olduğunu siz de biliyorsunuz zaten. Sevgi güvenli bir aile ortamında en uygun ve yeterli biçimde sağlanabilir. Sevginin yetersizliği kadar çocuğun sevgiye boğulması da ruhsal uyumsuzluklara neden olabilir. Yani sevgi konusunda da ölçüyü kaçırmamak gerekir.

Çocuk aile içinde büyümelidir. Araştırmalar aile dışında yetişen çocukların ruh sağlığının daha bozuk olduğunu gösteriyor. Elde olmayan nedenler dışında, bence olanaklar zorlanmalıdır. Özellikle ilk yaşlarda çocuk ana babasına yakın olmalıdır.

Ancak aile yaşamı da çocuğun ruh sağlığını bozucu etkiler içerebilir. Bence çocuk yetiştiren her aile bir kez daha kendi aile ortamını gözden geçirmelidir. Olabildiğince işe buradan başlamalıdır ana babalar! Bu durum sandığımızdan daha da önemlidir.

Evet, çocuklarımız, ev dışında da örselenebilecektir. Sokakta, okulda olumsuz davranışlarla karşılaşacak, bunlar çocuğunuzu geçici ya da kalıcı bir şekilde etkileyecektir. Ama unutmamamız gereken en önemdi durum şudur: Çocuğumuz dış etkilere karşı direncini, dayanma gücünü, başetme yeteneğini aile ortamında öğrenecektir. Ve sizin desteğinizle fazla yaralanmadan sorunlarını çözebilecektir.

Küçük bir sorun karşısında siz paniklerseniz, bunu da çocuğa yansıtırsanız çocuğunuzdan nasıl bir tepki bekllersiniz sevgili anneler ve de babalar? Sakin, sabırlı, öğrenmeye açık, tutarlı, güvenilir, iyi ilişkiler kurabilen, özverili, çalışkan... Haklısınız çok zor bir görev. Ama itiraf edin, çok da zevkli bir uğraş! Değmez mi bu kadar sorumluluk yüklenmeye? Gözlerinizin içi gülüyor, değer değer, dediğinizi duyar gibiyim. Yanılıyor muyum yoksa?

Artık çocuğunuz büyüdü. Şimdi okullu oldu, sınıfları doldurdu. Bağımlılıktan bağımsızlığa doğru büyük adımlarla yürüyor bakın. Ne gurur verici bir tablo bu! Gözlerim yaşarmıştı, çok iyi anımsıyorum o günleri. Eminim sizler de aynı duygular içindesinizdir.

Duygularınızın tavan yaptığı şu günlerde lütfen aklınızı bir kenarda unutmayın.Çocuklarınız kendine yetebilme, anne ve babasından bağımsız olarak gereksinimlerinin bir bölümünü karşılayabilmelidir. Sorumluluklarının gereğini tek başına yerine getirmesi konusunda isteklendirilmelidir. İyi bir başlangıç devamını da getirecektir.Okulda kendini yönetebilmeli, sizden ayrı düştüğü için kendini çaresiz hissetmemeli. Aile çevresi dışında arkadaşlık ve bağlar kurmaya yönelmeli. Sevgi çemberini genişletmeli.

Bencil davranışları törpülenmeli, paylaşma ve işbirliğinin önemi vurgulanmalıdır. Hep alıcı olmaktan çıkıp vermeyi de öğrenmelidir çocuklarımız.

Sevgili okuyucularım, bu amaçlara ulaşmak yazıldığı gibi kolay olmuyor biliyorum. Ama elimizden geleni esirgememeliyiz değil mi? Çocuklarımız yavaş yavaş da olsa sorumluluk ve görev alabilecek bir şekilde yetiştirilmelidir. Çocuk engelleri aşarak başarıyor. Sorunları çözerek kişilik kazanıyor. Bu konuda çocuklarımıza destek olmalıyız. Ancak, bu böyle diye, boyundan büyük sorumluluklar yükleyelim demiyorum. Yanış anlaşılmasın lütfen. Yapabileceklerini bırakalım çocuklarımız kendisi yapsın, başarmanın mutluluğunu tatsın...

Tüm çocuklarımızın yolu açık olsun. Umut çiçeklerimiz her zaman açsın, hiç solmasın. Hepsinin gözlerinden öpüyorum ayrı ayrı... Ve bir kez daha diyorum ki:

Gel sen bir çiçek ol yavrum
Kendi ülkenin renginde
Şu yeryüzü demetinde

17 Mart 2009 Salı

KUTLU OLSUN


Öğretmenlerden şikayet etmeyen mi var? Hele de o öğretmen bizim çocuğumuzun öğretmeniyse!

Oysa öğretmen sizin bizim gibi insan! Hani eskiden "Öğretmen bir mumdur; kendisi erir, ama etrafını aydınlatır..." denirdi ya o devri sona erdi.

Mum gibi eriyip ışık yayan öğretmenler yok artık. Eridi onlar, yok oldu. Yandı bitti kül oldu!..

Köy Enstitüleri kapatıldı. Sustuk!
Öğretmen okulları kapatıldı. Sustuk!
Eğitim Enstitüleri kapatıldı. Sustuk!

Artık öğretmen yetiştiren okulların diğerlerinden bir farkı kalmadı. Onlar da herkes gibi bir meslek sahibi olmak, işsiz kalmamak, çok çok para kazanmak isteğiyle yetiştiriliyor.

Herkes ektiğini biçiyor sonunda... Şimdi herkes gibi yetiştirilen 20-25 yaşındaki genç insandan mum gibi eriyen öğretmen olmasını beklemenin aymazlığını yaşıyoruz...

En yakınımızda, ulaşabileceğimiz kim var? Öğretmen! Eh o zaman vurun abalıya! O yine de elinden geleni yapmak için çırpınan genç insana! Asıl sorumluları yargılamak tehlikeli ve yasak!

Siz kolay olanı seçin! Ve rahatlayın...

16 Mart Öğretmen Okullarının Kuruluş Yıldönümüydü, herkese kutlu olsun!
Keşke kapatılmasaydı değil mi?

2 Ağustos 2008 Cumartesi

KUTUPLAŞMA ÇÖZÜLEBİLİR Mİ ?


Türkiye neden bu kadar kutuplaştı ? Hem de yeni bir olgu değil bu.
Uzun yıllardır böyle...

Bazıları bu duruma şaşırdığını söylüyor. Aslında şaşıracak bir şey yok.

Evet ülkemiz iki kutuba ayrıldı.

Birinci bölüm : Çağdaş, demokratik , laik, sosyal bir hukuk devletinden yana. Atatürk ve onun getirdiği kazanımlardan asla vazgeçmek istemiyor. Bunu da açık açık söylüyor.

İkinci bölüm : Çağdaş, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin karşısında. Atatürk ve onun getirdiklerinden nefret ediyor. Yıkmak için gizli gizli çalışmalar yapıyor. Ve karşı olduklarını açık açık söyleyemiyor. Övüyor Atatürk'ü ama ölsün istiyor. Biz laiklik karşıtı eylemlerin odağı değiliz diyor, Anayasa mahkemesinin başkanı hariç tümü odak olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyuyor. Özüyle sözü birbirini tutmuyor.

Şimdi bu kutuplaşmadan nasıl kurtulacağız ? Kutuplaşma çözülebilir mi ? Bilmiyorum. Bildiğim Atatürk bu tehlikeyi de yıllar önce görmüş ve önlemini almış: Tevhid-i Tedrisat Kanunu. Yani Eğitim Birliği Yasası...

Oy uğruna bizi yönetenler ne yapmış ? Bu kanunu etkisizleştirecek her türlü eyleme göz yummuş. Gizli açık ikili eğitim yapılmış. Tamamen birbirinin karşıtı iki eğitim. Ektiler, ektiler o tohumlar büyüdü fidan oldu. Fidanlar büyüdü ağaç oldu, ağaçlar dalbudak saldı.

Ve bu durum düşmanların iştahını kabarttı. Böl ve yönet.

Biz bölündük. Onlar bizi yönetmeye başladı. Bir kısmımızı özellikle yere göğe koyamadılar. Çünkü onlar ulusal çıkarlarını korumak için bunu yapıyorlar. Bizde bazıları da kişisel çıkarları için düşmanla işbirliği yapıyor.

Sonuç olarak.......... (sonucu sizin yorumlarınıza bırakıyorum.)

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...