Ergenekonda yaş ve kurular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ergenekonda yaş ve kurular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2011 Cuma

KÜRTAJ


Yazacak ne çok şey birikti. Yazamıyorum.Taslak yapsam diye düşündüm, ama vazgeçtim. Baksanıza taslak maslak dinlemiyorlar. İmamın Orduları doğmadan öldürülmüş bir çocuk gibi...
Bugün dünya tarihine geçecek önemli olaylar yaşanıyor. Başka bir yerde yapıldı mı bilmiyorum. Bizim ülkemizde bu da oldu. Kitaba KÜRTAJ yaptırdılar.
Basılmamış bir kitap imha edildi.
Hadi hayırlısı...

27 Ocak 2011 Perşembe

KORKUNUN ECELE FAYDASI VAR MI?


SAVCI
Savcı,nedir düşündün mü,
Dağları sorguçlu kılan?
Onlar susmaz,gece gündüz,onlar haykırır yüceden,
Gelmiş dağlardan yalnayak,durmuş kapıda bir ıssız,
Seni bile içli kılan.

Savcı, nedir düşündün mü,
Bıçakları uçlu kılan?
Bir eski hak alınmamış,bir dere kan sorulmamış,
Şunun bunun alın teri,
Alınları taçlı kılan.

Savcı,nedir düşündün mü,
Yazıları suçlu kılan?
Usla,yürekle büyümüş,gündüzler geceye karşı,
Ama nedir çağlar üzre,
Beni senden güçlü kılan.

(Fazıl Hüsnü Dağlarca)


Başka bir ülkede olsa yer yerinden oynardı; herkes sokağa dökülürdü. Bizde ise birkaç yiğit cılız ses dışında kimseden tıss sesinden başka bir şey dıyulmuyor. Korkudan tırsmışız... Eskiden kızıyordum, ama şimdi neden korktuğumuzu anladım. Haksız da sayılmayız hani...Karşımızdaki kişiler tüm değerlerini yitirmiş, amaca giderken her şeyi göze almış durumda. Göze almış demek de az; sanırım gözü dönmüş demek daha doğru...

Pek çok şeyin düzmece olduğunu biliyorduk, biliyorduk ama, dur bakalım belki de içlerinde suçlu olanlar da vardır, yakında kurularla yaşları ayırlayacaklardır nasıl olsa! diye düşünüyorduk.

Yok öyle değilmiş. Şimdilerde her şey gün ışığına çıkıyor bir bir... Şu olaya bakar mısınız?

Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin başına gelenler her şeyin özeti değil mi? Evet biz korkağız, korkmakta da haklıyız. Neden mi?
Harp Okulunu dördüncülükle bitiren gözbebeğimiz teğmen bir gün tutuklanıyor. Neden tutuklandığını bilmeden 29 ay hapsediliyor. Sonra bir gün savcının karşısına çıkıyor, savcı telefonundaki bilgilerden hareketle onu "Ergenekon terör örgütünün talimatıyla Hizbut Tahir örgütüne sızmakla" suçluyor. Ve ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılıyor.

Ve şimdi anlaşılıyor ki Ergenekon davasında asker olarak ilk tutuklanan Teğmen Mehmet Ali Çelebi'nin, tutuklandıktan sonra, telefonuna, Fatih Emniyetindeki polisler Hizbul Tahir örgütü sanığı Mehmet Oğuz Kazancı'ın rehberindeki 139 numarayı 'YANLIŞLIKLA!' bir dakikada kaydedilivermişler. Ve bu olay teğmenin 29 aydır tutuklu kalmasına neden olmuş.

Teğmen Mehmet Ali Çelebi özgürlüğüyle birlikte saygınlığını yitiriyor...


Türkçe Sözlüğe göre 'saygınlık', saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij anlamlarını taşıyor...

Bir de bu davalarda adı geçen Osman Yıldırım'ın öyküsüne bakalım mı?

*Kasten adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan dokuz yıl hapis(Eyüp 1. Ağır Ceza 1995/78)
*Ablasını öldürmekten 20 yıl hapis(Akhisar Ağır Ceza 1989/32)
*Nüfus Kağıdında sahtecilik yapmaktan mahkumiyet(Kırklareli Asliye Ceza 1998/215)
*Öz yeğenini satarak fuhuşa aracılık yapmaktan 2 yıl 6 ay hapis(Erzurum 1. Asliye Ceza 1998/391)
*Cumhuriyet gazetesinin bombalanması
*Danıştay suikastından müebbet hapis(Ankara Asliye Ceza)
*İfadelerinde Atatürk'e, Cumhuriyetimize hakaret...

Saygınlık neydi? Saygı görme, güvenilir olma durumu, itibar, prestij değil mi?

Savcımız "Osmanım" diye hitap ettiği bu kişiye güvenmiş, itibar etmiş; onu gizli tanık yapmış; söylediklerini ciddiye almış ve onun söylediklerinden harekettle pek çok kişiyi tutuklamış.

Korkmakta haksız mıyız? Sizi bir anda terör örgütü üyesi yapabilirler. Telefonlarınızı dinleyip, eklemeler yapamayacaklarını söyleyebilir miyiz? Bilgisayarınıza, telefonunuza eklemeler yapmak çok mu zor? Evinize getirdikleri silah, uyuşturucu, belge size aitmiş gibi gösterilip tutuklama yapılabilir mi?
Suikast yapacaklardı uydurmasıyla koca Türk Ordusunun kozmik odalarına girilmedi mi? Orduyu gözden düşürmek için her yol denenmedi mi? Gazeteciler, bilim insanları hapislerde çürümeye terk edilmedi mi?

Bu arada Hizbullahçılar yanlışlıkla serbest bırakılıyor, onlar sırlara karıştıktan sonra ömür boyu hapis cezası veriliyor!
Abdullah Öcalan'a saygınlık rütbesi verileli çok oldu. Teröristler Habur'dan kahramanlar gibi içeri girdi, alkışlarla karşılandı. Pazarlıklar sürüyor, toplumuzun geleceğini şekillendirmede akıl hocası olarak saygın yerlerini aldılardı çoktan.

Korkalım korkalım da korkunun ecele faydası var mı?

18 Ocak 2011 Salı

EYVAAAAH GALATASARAY SESİ AL




Hani bir söz vardır, bilirsiniz: "Ne sağcıyım, ne solcu; futbolcuyum futbolcu..."

Genelde faşist iktidarlar halkı futbolla uyutmayı pek severler, çoğu kez de bunu başarırlardı. Ama durum çok ciddi , birileri statlara giremiyor artık. Demek ki bıçak kemiğe dayandı iyice...

Bizim millet yumuşak huyludur, sabırlıdır, başına vur lokmasını al,ses etmez. Dur bakalım ne olacak, der çoğu kez. Ama unutmayalım ki yumuşak huylu atın çiftesi pek olurmuş, binicisini taşıdığı gibi bir anda üstünden atmayı da bilirmiş.

Artık gerçekten birilerinin "eyvahh" deme zamanı gelmiş. İstediğiniz kadar "Sesi al!" diyin, ok yaydan çıkmış bir kere. Bunun arkası gelecektir. Farkında oldukları için çok sinirliler. Sağa sola çatışları gidici olduklarını görmenin verdiği tedirginlikten.

Statlardan çıkan ses öyle yumurta atan öğrencilerin sesini kısmak, burnunu kırmak kadar kolay değildir bunu onlar da biliyorlar.Kaldı ki bu bile üniversitelere gitmelerini engellemeye yetti.Yumurta satışları tavan yaptı.

Futbol izleyicisi sanatçılara da benzemez. Sanatçılar naif insanlardır, eserleriyle var olurlar, ağızlarını pek bozmazlar, sadece "ucube" sözüne kırılırlar, fazla taraftarı da yoktur bizim toplumumuzda.

Ama bu sefer sert kayaya tosladılar, futbol taraftarını kızdırmaya gelmez, o her şeyi göze alır, sesini, nefesini sonuna kadar kullanır, avazı çıktığı kadar bağırır. Haksızlığa uğradığını anlayınca yetkili kimse, ne gerekiyorsa yapar, faks yağmuruna bile tutar, yuhalar, ıslık çalar, küfür eder, adamı anasından doğduğuna pişman eder. Taraftarlık çok güçlü bağdır, birbirini hiç tanımayan insanlar bir anda kırk yıllık tanışmış gibi ortak duyguları paylaşıverirler...

İşte onun için eyvah ki ne eyvah! Hesap verecek olma düşüncesi kimbilir kimlerin uykularını bölüyor?

Galatasaray sen çok yaşa emi...

3 Ekim 2010 Pazar

ÜZERİNDE DÜŞÜNMEYE DEĞMEZ Mİ?

Silivri'ye açık mektubumdur!

Bu yazı, Silivri Cezaevinde yatmakta olan kader değil iktidar kurbanlarına ithafen yazılmıştır.

Bu yazı, benim için iktidar kurbanlarına moral vermek haricinde başka bir öneme de sahiptir. Sahiptir çünkü, bu yazı şu zamana kadar yazmış olduğum tüm yazıların genel bir sentezidir.


Selam olsun sizlere “Bu memleketin gerçek sahipleri!”

Bu mektubu yazmadan önce kaç defa doğru sözcükleri seçmek amaçlı yazıp sildiğimi hatırlamıyorum bile... Çünkü Birkaç kelime ile durumumuzu anlatmak gerekirse “kelimelerin bittiği yerdeyiz.”

Ancak buna rağmen umutlu olunuz. Umudunuzu Hiçbir zaman yitirmeyiniz. Mutlu yarınlar kapıdadır.

Bunu bazılarının dediği gibi hislerime dayanarak söylemiyorum. Bunu elle tutulur kanıtlarla söylüyorum.

Yukarıda bir kısmını aldığım satırları Bir Milyon Kalem'de Volkan Kahyalar yazmış. Çok doğru saptamalar var, bence okunmalı...

Devamı ŞURADA. Lütfen okuyunuz.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

"DEMOKRASİ KARŞITI BİR ENGEL DAHA KALKTI ADIM ADIM ÖZLEDİĞİMİZ TÜRKİYE GELECEK"




"demokrasi karşıtı bir engel daha kalktı adım adım özledimiz türkiye gelecek"

Başlık yukarıda linkini verdiğim İnternet Haber Sitesindeki bir okuyucu yorumu...

Sayın Baykal'ın istifa ettiğini hepimiz biliyoruz. Neler yaşandığını da...
Kasetin ne içerdiğini tam olarak bilmiyoruz. Bu zaman içinde anlaşılacaktır. Gerçekse ailesi adına üzülürüm. Ancak konu bu değil.

İçinde yaşadığımız koşulların her türlü çirkinliğin,hırsızlığın, yolsuzluğun komplonun, iftiranın; uydurma belgenin, gizli tanıkların, telekulakların, gizli kameraların cirit attığı bir ortam olduğunu görüyoruz, biliyoruz, yaşıyoruz...

Tüm bunların kime ya da kimlere karşı yapıldığını düşünelim mi?

*Atatürk aydınlığından yana olan öncü kişilere yönelik değil mi? Onlar şu anda sanık durumunda yargılanmayı bekliyor.

* Ordumuza yönelik mi? Evet, pek çok komutan tutuklanıyor, sorgulanıyor, davalar uzadıkça uzuyor, sonuç bir türlü alınmıyor, alınamıyor. Ordumuzun TC Anayasa'sında kendisine verilen "Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma ve kollama " görevi var.

* Yargıya karşı yapılan saldırıları, düzenlenen maddeleri, yargıdan kaçma çabalarını biliyoruz değil mi? Yargıdan kim kaçmak ister, neden kaçmak ister, bir düşünün bakalım.

*Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk'ün kurduğu; Atatürk İlkelerine bağlı Laik demokratik sosyal bir hukuk devletinden yana mı? Evet. Yıpratmak için her yol denendi mi? Yine evet.
Son zamanlarda CHP oyları anketlerde tırmanışa geçti mi? Geçti. Ve şimdi Baykal istifa etti...

İlk düşen yorum bence çok önemli. Ne diyor?

"DEMOKRASİ KARŞITI BİR ENGEL DAHA KALKTI,
ADIM ADIM ÖZLEDİĞİMİZ TÜRKİYE GELECEK!"

Asıl üzerinde duracağımız konu bu, bence:

Özledikleri Türkiye nasıl bir Türkiye olacak?

Son bir söz:

Şu anda "Dokunulmazlık" zırhının arkasına sakladıkları suçlarını görmezden gelip kıs kıs gülenler de istifa etme cesaretini gösterebilirler mi acaba?

(KimKime Dum Duma- Behiç Ak- Cumhuriyet Gazetesi'nden Alıntıdır)

14 Nisan 2010 Çarşamba

SAHİ YA ?


Bir zamanlar yaktık söndürdük, yaktık söndürdük! Elimiz elektrik düğmesinde saat tam dokuzu bekledik. Aç kapa, aç kapa!

Evlerin pencereleri ateş böcekleri gibi yanıp yanıp sönüyordu hatırlar mısınız?

Niye? "Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık!" diyorduk...

Susurluk'ta bir kaza olmuştu ve her şey ortalara saçılmıştı!

Çok şey konuşuldu, çok araştırma yapıldı, çok kişiden söz edildi.

Sonra bugünlere geldik.

Suçlu suçsuz pek çok kişiye dokunur dokunur olduk, bazılarına çok kötü dokunduk!

Ama, nedense birilerine hiç dokunamadık!

Benim de hep merak ettiğim şeyleri Ömer Özdamar yazmış...

Bir bakın isterseniz? ŞURADA:

12 Ocak 2010 Salı

DOKUNMAK DOKUNULMAK DOKUNDURMAK



Bir fıkra:


PAPAZ, iki metre ilerisinde Zangoç’a sormuş:

"Gizli gizli sen mi içiyorsun kutsal şarabı?"

Zangoç’ta derin bir sessizlik. İyice köpürmüş Papaz:

"Sana soruyorum be adam! Duymuyor musun?’"

"Hayır. Buradan hiçbir şey duyulmuyor efendim!"

"Olacak şey mi! İki adım öteden beni duymuyorsun?"

Zangoç bıyık altından gülmüş:

"İsterseniz yer değiştirelim, anlarsınız…"

Yer değiştirmişler. Bu kez Zangoç seslenmiş:

"Kilise için toplanan yardımları kim iç ediyor?’

Papaz kendi kendine söylenmiş:

"Hakikaten yahu! Buradan hiç bir şey duyulmuyor."


Gün gelecek,

Devran dönecek...



Not. Gülen Sansüründe Yeni Perde

Kürşat Bumin yazmış (Yeni Şafak)

30 Aralık 2009 Çarşamba

BU GİDİŞLE YENİ YIL YAZISI YAZAMAYACAĞIM

"ÇOK GÜZEL ŞEYLER OLACAK " demişti.

OLANLARI GÖRDÜK...

Şimdi de:

"GELECEĞİMİZ ÇOK PARLAK OLACAK" dedi.


İNANDINIZ MI?


*Okuyun, kararınızı verin. YALÇIN KÜÇÜK anlatıyor. TIKLAYIN LÜTFEN...

* *Bir de şunu okuyun.

***KAMER GENÇ'e de bir TIK...


NOT: Gözaltına alınan askerler serbest bırakıldı. Ancak suç unsuru kağıttan hala bir haber alamadık. Askere yutturamadıkları kağıdı kim yuttu? KAĞIDIN AKİBETİNDEN ENDİŞE EDİYORUM. BİLENLERİN İNSANİYET NAMINA...

29 Aralık 2009 Salı

SAVAŞMA SEVİŞ



Sizi bilmem ama ben çok film izledim. Hatta çocuklarım bile şaştı bu işe... Beni eğlendirmek için film izletmek istediklerinde önerdikleri pek çok filmi gördüğüm çıktı ortaya...

Neyse efendim, diyeceğim şu:

Filmin en heyecanlı sahnesini gözünüzün önüne getirin.

Filmin kahramanları içerde, çeşitli planlar yapıyorlar! Kimlerin başına, ne çorap örelimin ya da birilerin başına çuval geçirelim de köşeyi dönelimin hesapları yapılıyor. Anlayacağınız kendi çıkarlarına engel gördükleri kişilere tuzak hazırlamanın peşindeler!

Dışarda, evden biraz uzak köşede bir araba park etmiş durumda. Arabanın içinde
iki kişi (biri erkek, biri dişi) suçluları yakalamak için görevlendirildikleri için pusuya yatmış bekliyor. Gözleri, kulakları o evde...

Evdekiler gizli dümenler peşinde oldukları için kapıda izbandot gibi korumalar kuş uçurtmuyor!

Tam da o sırada içlerinden biri park halindeki arabayı farkediyor, elindeki fenerin kirli ışığıyla arabaya yöneliyor...

Tehlike büyük, arabadakiler ne yapsın? Hemen klasik yönteme başvuruyorlar. Ne sihirdir ne keramet diyip el çabukluğuyla soyunup sevişmeye başlıyorlar!

Koruma bakıyor ki arabanın içinde çırılçıplak iki kişi sarmaş dolaş sevişiyor. Zavallı koruma, savaşmaktan unuttuğu bu sahne karşısında bunalıma giriyor.
Başına kendi silahını dayayıp " Kafama sıkar giderim!", şarkısını söyleye söyleye terk-i diyar ediyor!

Herkes korumanın başına üşüşüyor. Bizim gizli görevliler suç üstü yapamasalar bile, suçluların günyüzüne çıkmasını sağlayarak oradan ayrılıyorlar. Kuşku tohumları herkesin yüreğine düşüyor... Suçlular panik halinde oraya buraya saldırıyor. Kendi suçlarını gözden kaçırma telaşı içinde suçsuz insanları karalamak için delil yaratma peşine düşüyor.

Oysa ok yaydan çıkmış, korku da kuşku da dağları aşmıştır. Filmin sonunda gerçek suçlular kendi kazdıkları kuyuya düşüyor, adaletin pençesine düşüyor...

Doğru söyleyin. İzlediğiniz filmlerde buna benzer sahneye denk gelmediniz mi?

***

Yeni yılda savaşlar son bulsun. Herkes sevdikleriyle buluşsun. Sevgi tohumları düşsün yüreklere...

Hırsın gözü kör olsun. Toplumun huzurunu bozan aç gözlülerin gözünü toprak doyursun. Tüm "köstebekler" kendi kazdıkları çukurlarda boğulsun.

17 Kasım 2009 Salı

PEH PEH PEHHH!


"İki kişi telefonla konuşurken
Olmayalım hemen üç kişi"

C
emal Süreya


Telefon dinlemeleri ayyuka çıkınca mı aklınız başınıza geldi?
Yasa çıkaracaklarmış!
Peh peh pehhh!

Suç üstü mü oldunuz?

17 Eylül 2009 Perşembe

GARİPLER ve GARİPOĞLU

Çocuk, babasına üzüldüğü için, teslim olmuş!

Teslim olmadan canı sucuk çekmiş! Yazık çok acıdık! İyi ki avukatı ısmarlamış da aç aç sorgulanmaya gitmemiş! Bu kadar zamandır, ne yer ne içer bu çocuk, dedik mi hiç?

Saklı yaşamak kolay mı? Siz kaç gün dayanabilirsiniz ki?
Hem üzgün, hem de aç!

Babasına çok üzülmüş, onun için teslim olmaya karar vermiş çocukcağız! Daha ne istiyorsunuz? Fesatlık yapmayın, pazarlık mazarlık olmamıştır hiç...

Yakalanmadan önceki yayınları izlemediniz mi? Daha ilk günden iyi çocuk olduğunu, pek çok dil bildiğini anlatmadılar mı bize? Evet, iyi çocuk bu! Babasına da üzülmüş zaten...

İstemeden olmuş her şey, bir anda! Babasına üzülmüş!

Miş miş de miş miş; muş muş da muş muş!..

Ya diğer babaya?

Diğer babayı ne yapacağız?

Eeee.... baba var baba var, babadan babaya fark var!

Ünlü Babalar,
Ünsüz Babalar...

Ünlü babalar üzülmesin yeter ki; ünsüz babaların ne yaşadığından kime ne?

Lime lime doğranmış, başı kesilmiş, bir kız var orta yerde! "Var" yanlış oldu, artık yok yok yok... yaşamıyor, yok artık! Kimseye yanıt veremez, babası da ünsüz!

O zaman vurun abalıya! Hakkında her türlü karalamayı özgürce yapabilirsiniz. Boy boy resimlerini yayınlayabilirsiniz! Bütün bunlardan payınıza düşen kazancı yanınıza kar sayabilirsiniz!

Adli Tıpta kanları bile karıştırabilirsiniz! Raporları hazırlarken yanlışlıklar yapabilirsiniz!

Posbıyıklarından korktuklarımıza: " Kızını dövmeyen, dizini döver!" anlamına gelecek seyler de söyletebilirsiniz. Kızların dışarda işi ne, anlayışını tetiklersiniz. Beyni hurafelerle dolmuş, örümceklenmiş kafaların sayısını çoğaltabilirsiniz. Siz de yok olun emi!..

"GELİP TESLİM OLAN SANIĞI" Yakalamış gibi, kameraların karşısına geçenler,

GEREKLİ ÖNLEMLERİ ALMADIĞI İÇİN, "Sel"de ölenleri nerdeyse suçluymuş gibi gösterenler,

"BEDELİ NE OLURSA OLSUN!" diyerek ulusun geleceğiyle ilgili kararları, tüm uyarılara rağmen, tek başına uygulamaya kalkanlar oldukça...

BU ÜLKEDE DAHA ÇOK ANALAR-BABALAR AĞLAYACAK DEMEKTİR.

12 Eylül 2009 Cumartesi

ON İKİ EYLÜL

Bugün On İki Eylül... Seksenden bu yana yirmi dokuz yıl geçmiş! Koca yirmi dokuz yıl! O gün doğan çocuklar yirmi dokuz yaşına girmiş iyi mi?

Kanın gövdeyi sürüklediği yıllardı, milleti canından bezdiren. Acılar yaşanıyordu, köşe başları tutulmuştu, herkes tedirgindi. Ve bir sabah uyandık ki darbe olmuş, sokağa çıkma yasağı getirilmiş...

Bir günde her şey düzelmişti. Akan kan durmuştu. Kardeş kavgası dedikleri bitmişti!

Amerika: "Bizim çocuklar darbe yapmış!" diye açıkladı bu durumu. Nereden sizin çocuklar, denmedi; denemedi...

Konya mitinginde yaşananlar son damlaydı, Erbakan ve arkadaşları kol kola tüm değerlerimize saldırmıştı. Tam da milletin canından bezdiği günlere denk getirilmişti darbe!

Sonra anlaşıldı ki sağ gösterip solu bitirme planının adıydı 12 Eylül!

Atatürk diye diye Atatürk'ün yaptıklarını yıkmanın ;ülkemizin kazanımlarına saldırıların başladığı yılın adıydı 12 Eylül!

Dikensiz gül bahçesi yaratmak gerekiyordu.Aydınlar, sendikacılar,gençler,emekçiler gibi toplumsal direncin temel taşlarının yok edilmesi gerekiyordu bunun için! Yeni destekler oluşturulmalıydı.

Din adamlarımızın parası yurtdışından (Rabıta Örgütünden) ödenmeye başlandı bu sıralarda. Aleyhimize olan anlaşmalara imzalar atıldı.Karşı çıkabilecekler susturuldu.

Tüm özgürlükler yok edildi.
650 bin kişi gözaltına alındı.
1 Milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 Bin kişi için idam cezası istendi.
517 Kişiye idam cezası verildi.

Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı. Hem de 17 yaşındaki Erdal Eren, yaşı büyütülerek asıldı. "Asmayalım da besleyelim mi!" denilerek asıldı!..

Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
30 Bin kişi "sakıncalı" olduğu için işten atıldı.
14 Binkişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 Bin kişi "siyasi mülteci" olarak yurtdışına gitti.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin "işkenceden öldüğü" belgelendi.
937 Film "sakıncalı" bulunduğu için yasaklandı.
23 Bin derneğin faaliyeti durduruldu.

Yüzde doksan sekizin "kabul" dediği "Anayasa" hazırlandı. Biz "hayır" diyen yüzde ikinin içindeydik. Her zamanki gibi azınlıktaydık yine...

Sonra Özallı yıllar başladı. "Ben zengini severim!", dedi; yoksullar alkışladı. "Benim memurum işini bilir!" dedi; halk alkışladı. Alışamayanlar oldu bu durumlara, "Alışırsınız, alışırsınız!" dendi. Alışamayanlar dışlanır oldu.

Böylece 24 Ocak 1980'de alınan ekonomik kararlar kolayca uygulanmaya başlandı. Yeni zenginler türedi, papatyalar açtı, prensler bir bir Amerika'dan Türkiye'ye döndü. Zenginler zenginlikleriyle yarışır oldu. Eşler, çocuklar barlarda, gazinolarda gününü gün ederken politikacılar halkın görebileceği yerlerde namaza durur oldu. Dört eğilimi birleştirdik selamları verildi.

Sonradan gelenler 24 Ocak kararlarına karşı çıkamadılar. Halka karşı sermayenin; kamusal haklara karşı özelleştirmenin yanında yer aldılar. Yeni zenginler türedi. Cemaatlara, tarikatlara şirin görünme yarışına girdiler. Ecevit bile, gizlice , F. Gülen'in dağıttığı ödülü almaya gitti... Bu arada yeşil sermaye atağa kalktı.

Artık bugün için her şey hazırdı. Geriye "Kanlı mı olacak, Tatlı mı?" sözleri kaldı. Şimdi tatlı tatlı gidiyoruz "Ergenekon" u saymazsak! Tranvay hızlı tren gibi maşallah!..

Bizler, yoksullaşan halkın çocuklarına kısıtlı olanaklarımızla yardım etmenin yollarını ararken, sevgili halkımız elinde avucunda kalan üç kuruşu Deniz Fenerlerinde söndürüyor. Yine de akıllanmıyor. Din adına, Allah yolunda harcandığı düşleri içinde, cennete gitme hayallerini sürdürüyor.

Herkes memnun, her şey tatlı tatlı gidiyor. Arada sel mel geliyor, deprem meprem yokluyor, ama... Bu da şikayet etmemenin, şükretmenin, beterin beterinden korkmanın bir uyarısı oluyor. Adını yüzyılın felaketi koyuyorlar, alkışlıyor.Selden payına düşeni alıp götürüyor!

Ya sonra?

Yağmur çiselemeye başladı." Rahmet" yağıyor. Dilerim ölçüyü kaçırmaz. Daha fazla kişi "rahmetlik" olmaz...

16 Temmuz 2009 Perşembe

BU TELAŞ NİYE ?


İki bine yakın hakim ve savcının görev yeri değiştirilecekmiş. YHK kaç gündür bu konuda çalışmalar yapıyor. Eee ne var bunda, diyebilirsiniz.

Bence de bunda bir şey yok. Yıllardır devlet görevlileri yer değiştirir. Bu adalet görevlilerinde, askerlerde, valilerde, emniyet görevlilerinde, kısaca devlet memurlarında belli kurallar dahilinde hep yapılır.

Birileri gider, birileri gelir. Devletin işleri yerine getirilir. Kimsenin yeri doldurulmaz değildir. Kişi gittiği yerde yasalar gereği görevini sürdürür. Yerine gelen de öyle...

Şöyle bir baktığımızda kimler geldi kimler geçti. Kimi tayin oldu gitti, kimi emekli oldu gitti. Kimi de bu dünyadan temelli gitti. Yeri de boş kalmadı. En unutulmaz görünenler bile unutulmanın acısını derinlerde hissettiler. Düşmeyegörsün bir kez insan, çok çabuk unutulur. En çok da karşısında el pençe divan duranlar tarafından!...

Neyse efendim, sözü uzatmadan söyleyeyim. İlk kez malum medyanın haberlerinden duydum. Meğer Ergenekon davasını yürüten savcıların da görev yerinin değitirilme olasılığı varmış. Sadece onların mı? Hayır iki bine yakın (2.000'e yakın) hakim ve savcının görev yeri, yasalar gereği, değiştirilecekmiş.

Şimdi kıyameti koparıyorlar! Erkenekon davası savcılarının yeri nasıl değiştirilirmiş?! Neden değiştirilmesin ki? Diğerlerinden onları ayıran ne? Ben anlayamadım. Ortada yasa var mı? Var. Gelen de giden de bu yasaya göre yargılama yapmıyor mu? Her savcı, her hakim kendine göre mi karar veriyor, yasalara göre mi? Yasalara göre. Yasayı yapan kim? TBMM... Uygulayanlar da Cumhuriyet Savcıları, hakimleri; yani adalet dağıtıcıları değil mi?

O zaman bu telaş niye? Kime güveneceğiz? Sadece Ergenekon savcılarına güvendiğimizi söylersek, diğerlerini güvenilmez mi sayacağız? Onların da yürüttükleri davalar yok mu? Hadi diyelim, onlar en iyileri, özel olarak seçilmişler, yerlerinde kalsın. Allah gecinden versin ama, ya ölürlerse dava sahipsiz mi kalacak?

Bakalım yarın (saat hesabıyla bugün) ne olacak? YHK'nun işi zor.Allah malum medyanın diline düşürmesin kimseyi. Çok yandan saldırıyorlar işlerine gelmeyince...

15 Haziran 2009 Pazartesi

DÜŞMANA DOST ORDUYA DÜŞMAN



Son zamanlarda malum çevrele sürekli Türk Ordusunu yıpratma çabalarının içine girdiler. Sistemli, planlı, örgütlü çabalar dikkatli bakanların gözünden kaçmıyor...

Aynı kişilere bakıyorsunuz, hep ülkemizi yok etmeye çalışanlarla sarmaş dolaş! En büyükleri düşmanın kucağında oturuyor, ineceği de yok! Arada bir oturduğu yerden fetva veriyor. Daha önceki konuşmalarına bakınca bugün yapılanların neden yapıldığını anlıyorsunuz zaten. Ama onlara bakan yok artık... Son aşamaya geldik mi ki?

Bir de kuklaları var, ipi başkalarının elinde!.. Deli bunlar... Akıllı olsalar zaten kukla olmazlardı değil mi?

Delilerden biri eline verilen taşı atıyor ortaya. Sırada bekleyen diğer deli hemen atlıyor üstüne, başlıyor tepinmeye!.. Sonra kurgulanmış olan diğer deli: Aaaaa duydunuz muuuuu? Bak bak ne diyorrrr! Sonra elden ele, dilden dile , manşetten manşete, kanaldan kanala dolaşan deliler ortamı kıvamına getiriyor. Bir sonraki emre kadar olay pişirilmiş, aferinler alınmış oluyor.

Sonra yetmiş milyon akıllı bu iftiraları ayıklamak için akla karayı seçmeye çalışıyor... En öndeki akıllılar türlü yollarla susturulmaya çalışılıyor. En azından burdan görünen böyle...

Bir de şu var sorulması gereken: Siz orduda olsanız, gizli planlar yapsanız, bu planları, ARAYANLARIN ELİYLE KOYMUŞ GİBİ BULACAĞI BİR YERE KOR MUSUNUZ? Çocuklar bile yapmaz bunu.

Sade bu olayda değil, diğer önemli davada da her şey çok kolay bulunuyor. Sanki, gel beni hemen bul! der gibi darbe planları, silahlar, bombalar orta yerlerde bırakılıyor...

Bu işte bir tuhaflık yok mu? Eğer ülkenin iyiliği için yapıyorlarsa bu karalamaları, neden düşmanların birinin kucağından inip diğerinin kucağına oturuyor bu kişiler söyler misiniz?

Türk Ordusuna saldırarak ne yapmak istiyorlar?


4 Mayıs 2009 Pazartesi

ALİ DİBO NEDİR?


Ali Dibo, AKP'den ihraç edilen eski AKP Hatay Milletvekili Fuat Geçen'in açıklamalarına göre , devletin olanaklarının eşe, dosta ve de akrabalara dağıtılma yöntemine Hatay'da verilen admış...

Efendim, yöntem şöyle işliyormuş: Diyelim ki bir ihale açılacak, bu ihaleye herkes katılabilirmiş. Ancak önceden hazırlanıp yetkili ve etkililere verilen, eş-dost-akraba adlarının bulunduğu listeye göre ihaleyi kazandırılacaklar belirlenirmiş. Diğer katılımcılar figüran olduklarıyla kalırmış...

Bunu topluma kim duyurdu belgeleriyle? Fuat Geçen. Ben onun yalancısıyım. O şimdi nerede, ne yapıyor? Bilmiyorum. Yalnız AKP'den atıldığını biliyorum. Ali Dibo yapıyor diye suçladığı kişi şimdi nerede biliyor musunuz? O şimdi Adalet Bakanımız... Hayırlı olsun! Hepimiz adaleti aramıyor muyuz?

Peki Ali Dibo ADALETLİ bir şey mi?

3 Mayıs 2009 Pazar

RUHAT MENGİ ve STAR TV PAZAR GÜNLERİNİN VAZGEÇİLMEZİ


Pazar günleri saat 12.30'da Star TV'nin karşısında yerimi alıyorum. Bu pazar da öyle yaptım...

Bugünkü programın konukları CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Meclis Eski Başkanımız Hüsamettin Cindoruk, Taraf Gazetesi Yazarı Ayşe Gül, Deniz Feneri Davasında sanık olarak adı geçen Zeki Karamanı'ın Avukatı Ersan Şen ve Emekli General Osman Özbek'ti...

Artık Adalet Eski Bakanı olan Mehmet Ali Şahin de telefonla programa katıldı.

Ergenekon Davası, Deniz Feneri Davası , terör belli başlı konulardı.


Konuşmacıları değerlendirdiğimde Hüsamettin Cindoruk, Kemal Kılıçdaroğlu ve Osman Özbek benden tam not aldılar. Konuya hakim, dersini çalışmış, belgeleri konuşturdukları için inandırıcı, güven ve umut veren bir tartışmacı profili sergilediler...

Adalet Eski Bakanı , telefonla katıldığı programda, kendisini ne kadar savunmaya çalışsa da televizyon mikrofonlarına kendi sesiyle yansıyan çelişkili konuşmaları beyinlere yer ettiğinden, inandırıcı olamadı. Başarısız olduğu için ya da Deniz Feneri Davası'ndaki tutumuyla ilgili, CHP tarafından verilen gensorunun, mecliste görüştürülmesini engelleyerek halkın gözünden kaçırma çabalarının sonucunda artık eskiler arasına o da katıldı.

Avukat görevi gereği taraflıydı, tarafı olduğu davayı savundu.Mesleğinin gereği davayı kazanınca emeğinin karşılığını alacak... Ona bir şey demiyorum.

Ona demiyorum, ama Taraf Gazetesi Yazarı Ayşe Gül'ün kimin adına, kimin tarafına, ne karşılığı konuştuğunu doğrusu anlayamadım. Tek anladığım TARAF oluşu, TARAFLI oluşu... Bence o sınıfta kaldı. Çünkü söylediklerinin hiçbirine kimseyi inandıramadığı gibi, kendisini de inandıramadı.

Vatan Gazetesi Yazarı Ruhat Mengi'yi kutluyorum.Başarılı bir program sunucusu bence. Bir de sitemim var kendisine: Pazar günü gezinti programımızı ertelememize neden oluyor, üç-dört saatimizi ekrana kilitliyor diye...


Pazar gününü evde geçirenlere öneriyorum bu programı. İzleyin, ülke sorunları üzerinde düşünün lütfen...Bu ülke bizim...



Not:
Haaa bu arada yeni bir haber, programda açıklandı. Hüsamettin Cindoruk DP Genel Başkanı olacakmış.Çalışmalar sürüyormuş . Ona da başarılar dilerim. Kendisini hep saygın bir hukukçu ve siyasetçi olarak biliyorum. Gerçi içinde olduğu hiçbir partiye oy vermedim, ama hep saygı duydum kendisine...

29 Nisan 2009 Çarşamba

PİNEKLEMEYE ÇAĞRI


* Dokuz askerimiz şehit oldu...

* İstanbul Bostancı'da başarılı bir operasyon(!) sonucu bir komiser, bir sivil yurttaş şehit oldu, bir terörist ölü olarak ele geçirildi.

* Bilkent Üniversitesi'nde canlı bomba!

* Genel Kurmay Başkanı Basın Toplantısı yaptı. Bana göre oldukça doğru açık ve gerçekçi saptamalar yaptı. Keşke aynı şeyi siyasetçilerimiz de yapsa...

Sahi siyesetçilerimiz, yöneticilerimiz ne yapıyor?

...........


En iyisi bir şiire sığınmak... Salah Birsel'in "Pineklemeye Çağrı" şiirine kulak verelim:


Duralım efendiler biraz
Koşmayalım öyle delice
Yormayalım kalbimizi
Katmerlendirip gerdanımızı
Oturalım efendiler biraz

İsteyen dikilsin gönlünce
Çökelim bir yere şöyle bir
Açalım ağzımızı ilkin
Gerelim omuzlarımızı sonra
Giderek bayıltıp gözlerimizi
Esneyelim efendiler biraz

Aldırmayalım öyle üç beşe
Yayalım göbeğimizi iyice
Dönelim sırtımızı İŞE AKLA
Acıyan çıkmaz sonra halimize
Vakitken çocuklar büyükler henüz

Pinekleyelim pinekleyelim
Horlayalım efendiler biraz

18 Nisan 2009 Cumartesi

ÜZMEZ'İ ÜZMEYİN!

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CH%C3%BCseyin%20%C3%9Czmez,%20mizah%20dergileri%20kapa%C4%9F%C4%B1nda%5C6764775.jpg



14 Yaşındaki İlköğretim öğrencisi B.Ç 'ye Bursa-Mudanya'da cinsel taciz suçundan yargılanan Üzmez' i üzmeme çalışmalarının bütün hızıyla devam ettiği anlaşılmıştır.

Adli Tıp'tan verilen birinci raporda "Çocuk B.Ç. tacizden etkilenmemiştir!" yönündeki raporun usulsüz ve vicdansız bir rapor olduğu anlaşılınca ikinci bir raporun hazırlanmasına karar verilmişti.

Raporun sağlıklı hazırlanması için de Doç. Dr. Ayten Erdoğan Adli Tıp Kurumunda dört ay önce görevlendirilmişti. Ve bugün gazetelere şu haber düşmüştür:

"Doç. Dr. Ayten Erdoğan, 'Bu koşullarda sağlıklı rapor çıkarmak zor' gerekçesiyle Adli Tıp Kurumu'ndan istifa etti. 7 sayfalık istifa dilekçesinde neden İhtisas Kurumu'nda çalışamayacağını 27 madde halinde sıralayan Erdoğan, Adli Tıp Kurumu'na yönelik ithamlarda bulundu ve B.Ç.'ye yine aynı raporun verileceğini iddia etti.

İstifa eden psikiyatrist Doç Dr. Ayten Erdoğan, Adli Tıp kurumuna ağır eleştiriler yöneltirken, "B.Ç.'ye yeniden aynı raporu verecekler" dedi. Erdoğan, istifa gerekçesinde, "Bu koşullarda sağlıklı rapor çıkarmak çok zor" ifadesini kullandı.

İşte "Adli Tıp Kurumu'nda çalışan birçok üye ve yönetici tarafından eleştirilere ve yıpratmalara maruz kalmaktayım" diyerek istifa eden Doç. Dr. Erdoğan’ın istifa dilekçesinden çok çarpıcı iddialarda bulunmuştur."


Sayın doktorun iddialarını gazetelerden okuyabilirsiniz.

Beni şaşırtan Hüseyin Üzmez'i üzmemek için elbirliği edenlerin, Sayın Türkan Saylan'ı üzmek için güç birliği etmeleri! Bu size de garip gelmiyor mu?

Aynı şekilde Lozan'ı karalayanların Serv'i hortlatmak isteyenlerle işbirliği yapmasına siz de şaşırıyor musunuz benim gibi? Serv bir ulusun ölüm antlaşması, Lozan varoluş destanı değil miydi?

Ve son bir şey daha...

Hapishanelerimizin konuklarının eğitim düzeylerinin yüksekliğiyle dışardıkileri sollamış olması size de komik gelmiyor mu?

Gülsek mi ağlasak mı?

Galiba gülme aşamasına geldik toplumca!..

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CH%C3%BCseyin%20%C3%9Czmez,%20mizah%20dergileri%20kapa%C4%9F%C4%B1nda%5C6764776.jpg


16 Nisan 2009 Perşembe

DELİLLERİ KARARTMAK



Dün genç bir üniversite öğrencisi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'e biraz uzaktan sesini duyurmaya çalışıyor. Adalet Bakanı etrafını sarmış kendisini soru yağmuruna tutan gazetecilerden bunalmış bir ruh halinde, denizde boğulacakken son anda atılmış can simidi gibi çocuğun sesine dönüyor:

" Sen gel bakayım buraya..."

diyor, yüzünde en babacan ifadesiyle. Nasıl olmasın? Hem gazetelere her seferinde aynen söylediği cümleyi tekrarlamaktan kurtulacak, hem de bir gençle ilgilenerek güzel bir imaj yakalayacak!

Ama yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor sayın bakanımız. Çağırdığına çağıracağına bin pişman oluyor. Keşke gazetecilerin arasında kalsaymış.

Genç öğrenci mutlu bir yüz ifadesiyle bakana yanaşıyor ve soruyu patlatıyor:


" Ergenekon" soruşturmasında her şey fazla serbest de ;
"Deniz Feneri" soruşturmasında her şey fazla yasak, NEDEN?"


Bakanımız: " Ben karışamam, Savcılar Bağımsızdır." dedi. Öyle uygun görmüşler... Tarafsız olduğunu söyledi.


İki davada şu anda yargı aşamasında. Yargılananların hiçbiri için suçlu da suçsuz da diyemeyiz. Bekleyip göreceğiz.

Yalnız öğrenci kardeşimizin sorusunu da düşünmeden edemeyeceğiz:

"Ergenekon" kapsamında , gece yarıları apar topar,gözaltına alınan, ülkemizde saygınlık kazanmış, gözbebeğimiz, onur kaynağımız insanların evleri didik didik aranıyor, deliller toplanıyor. Eleştirenlere de "Deliller karartılmasın diye böyle yapıyoruz." deniyor. Peki, güzel... Ama biraz çabuk olun da suçsuzlar içerde boş yere ceza çekmesin, diyoruz biz de...

Sonra da "Deniz Feneri" davasını düşünüyoruz. Burada konuşmak yasak. Hala Almanca'dan Türkçe'ye tercüme işlemleri yapılıyor. Adalet Bakanımız birkaç hafta içinde tercüme işlemi biter, herhalde, diyor. O zaten tarafsız. Tercüme işi bitince orada suçlananların da evleri aranacak, deliller toplanacak, gözaltına alınacaklar... Yargı sonucunda suçlularla suçsuzlar ayrılacaklar.


Biz genç öğrencinin sorusuyla bitirelim yazımızı:

" Neden, Ergenekon'da her şeyi serbest bıraktınız da Deniz Feneri'nde her şeyi yasakladınız?

13 Nisan 2009 Pazartesi

YAŞ MISIN KURU MU?


Yıl 1925... Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkelere şu tarihi mesajı veriyordu:

" Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz..."

Yıl 2009... Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor.


Bugün şeyhlerin, dervişlerin, müritlerin ve de meczupların amaçlarının değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat; ikdidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı. Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor.

Tam bağımsız bir devleti ve kazanımlarını ortadan kaldırarak, ülkeyi uluslararası finans merkezlerinin denetimine sunmak da, geriye gitmek anlamında mürtecilik olarak değerlendiriliyor.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en sıkıntılı dönemini yaşıyor.

Bir tarafta , Türkiye Cumhuriyetini koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var.Ancak, ne bir siyasi partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk vatanseverleri...

Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyetin başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürüklediği ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim...


ABD'de yaşayan çok ünlü bir hocaefendi! nin şu sözleri çok önemlidir:

" Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır."


Ancak biz Cumhuriyetin savcılarına güveniyoruz. İçinde güvenilmezler olsa da hukukun üstünlüğüne inanan, suçluyu suçsuzdan ayıracak gerçek savcılarımız vardır. Ve onlar sayesinde gerçek suçlular hak ettikleri cezayı alacaklardır. Şemdilli'de birilerinin etkisi altında hukuksuzluğa yönelen savcı meslekten ihraç edilmiş ve soluğu ABD'de almıştır. Ne yazık ki suçsuz insanlar bu yüzden acı çekmiş, bir kişi de yaşamına son vermiştir.

Bugün de "Ergenekon" davasında gözetim altına alınanları görüyoruz TV'lerde. İçlerinde kurular da yaşlar da vardır. Bilmiyoruz, anlayamıyoruz. Ancak, gerçekler er geç ortaya çıkacaktır. Fazla acılar yaşanmadan gerçeklerin gün ışığına çıkması en büyük dileğimizdir.

Ve Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyetinin temelleri sağlam atılmıştır. En büyük güvencemiz budur. İçerden ve dışardan yıkmaya çalışanlar avuçlarını yalayacaktır.

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...