yalancının mumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalancının mumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2011 Cumartesi

GERÇEĞİ YALNIZCA GERÇEĞİ


Hakim sorar:

"Bu yıl Notre Dame takımında mı top koşturuyorsunuz?"
"Evet efendim."
"Hangi pozisyondasınız?"
"Orta sahada oynuyorum efendim."
"Orta sahada ne kadar iyisiniz?"

Szymanski yerinde toparlandıktan sonra :

"Efendim, ben Notre Dame'in şimdiye kadarki en iyi orta saha oyuncusuyum."

Mahkeme salonundaki antrenör Frank Leahy şaşırır. Szymanski hep alçak gönüllü, kendi değerini pek takdir etmeyen bir futbolcudur. Sorgulama bittikten sonra Szymanski'yi bir köşeye çeker ve neden böyle söylediğini sorar. Szymanski kıpkırmızı olmuştur.

"Bunu söylemek çok zoruma gitti aslında. Ama kutsal kitap üzerine yemin ettiğimden gerçeği söylemek durumundaydım." diye yanıt verir.
....

Eskiden böyleydi. Kendini övmek çok ayıp sayılırdı. "Bırak seni başkaları övsün.", anlayışı vardı. İnsanlar büyüdükçe alçalırlardı.
Şimdilerde alçaklık yaptıkça büyüyorlar. "Alçak gönüllü olma gerçek sanırlar!" deniyor nicedir.

Tüm kutsal bilinen değerler üzerine yemin edenler hiç utanmadan, sıkılmadan, kızarmadan yalan üstüne yalan, iftira üstüne iftira atıyorlar. Yalanlar yeni yalanları doğuruyor. Bir kısım insanlar da buna inanıyor. Nice değerli insan bu yalancı alçaklar yüzünden acı çekiyor.

Gerçeği, yalnızca gerçeği söyleyeceğine yemin eder misin?




28 Haziran 2011 Salı

YALAN DOLAN VE HİLEYLE ZİRVEYE TIRMANMAK


Görünüşte ustalık, beceri ve yetenek sahibi olmayan ama zirveye rahatlıkla ve kolayca çıkan kimseleri muhtemelen duymuşsunuzdur (ya da ayak izleri alnınızın orta yerinde duruyor olabilir).

Bu süreçte, bunların başarıyı çok daha fazla hak eden ve ona layık olan diğer pek çok insanı ezip gezdiklerine hiç dikkat ettiniz mi?
Bu dünyada, hiç bir şey hakkında bir fikri olmayan insanlar olduğunu bilmelisiniz. Hatta emirleri altında onlar için nefes alması gereken birileri olmadan nasıl yaşayabildiklerine bile şaşar kalırsınız.
Böyle insanlar, övgüye değer bir başarıdan gurur duymanın ne demek lduğunu bilmezler... çünkü yapıları gereği, zaten hiçbir zaman övgüye değer bir şey başaramazlar.

Hayatta bir yerlere gelmeyi umabilmeleri için, başkalarının sırtına binmeleri gerekir. Bununla birlikte, işin sırrı "akılları" sayesinde "başarı" kazandıklarına kendilerini inandırmalarıdır...

Tembel Yöneticinin Rehberi
İş Hayatında Ayakta Kalmanın
60 Kuralı
Frank Adoranti
s.9

16 Nisan 2011 Cumartesi

"HÜKÜMETLERİN EN KÖTÜSÜ SUÇSUZU KORKUTANDIR"

Keşke gençlerimiz aşklarını konuşsa, sevdayla coşsa...
Keşke çocuklarımız neşe içinde okullarına koşsa...
Keşke herkes işinde gücünde kendi hayatını yaşasa...
Keşke kalem tutan eller bombacı sayılmasa, bomba atan eller serbest bırakılmasa...
Keşke bizi yönetmeye aday olanlar bizim kadar ülkeyi düşünse...
Keşke... Keşke... Keşke...


Şu sıra Mustafa Balbay'ın "Zulümhane" isimli kitabını okuyorum.
Kitabın bir yerinde Beydaba'nın bir sözü dikkatimi çekti, sizinle paylaşayım:
"Hükümetlerin en kötüsü suçsuzu korkutandır."

Seçime iki ay gibi kısa bir süre kaldı. Her partiden adaylar şöyle ya da böyle belirlendi.


Keşke seçim barajı bu kadar yüksek olmasa...
Keşke kürsü dışında dokunulmazlıklar kaldırılsa...
Keşke adaylar aşiretlere,tarikatlara,cemaatlara, ağalara, göre ayarlanmasa...

Keşke oylarımızın boşa gideceğini, hatta istemediğimiz kişilere yazılacağını, bildiğimizden, yakın bulduğumuz başka partiye oy vermek zorunda olmasak...

Keşke... keşke... keşke...
Keşkelerimiz çok dostlar.

Ama bir yangın varsa önce canımızı kurtarmayı düşünürüz ve en güvenli yoldan kendimizi dışarıya atarız. Tehlike geçtikten sonra bizim için değerli olanların derdine düşeriz değil mi?
Ne yazık ki bugün tam da böyle bir durumdayız.

Bazı dostların duygularını, düşüncelerini anlıyorum ve onlara hak veriyorum. Eleştirilerinde haklı oldukları pek çok nokta var. Ancak ülke gerçeklerini düşününce büyük yangından kurtulamayacakları gerçeğini de görmelerini istiyorum. Yüzde üçün- beşin onlara yararı olmayacağı gibi, aksine yangına benzin dökmek anlamını taşıdığını bilmelerini isterim. İstediklerinin bu yolla gerçekleşmesi olanaksız görünüyor. Bunun için güç birliği yapmaktan başka şansımız yok. Önce hep birlikte yangını söndürmeliyiz.

Diğer yandan yaylım ateşine başlayan art niyetli kişiler var, onlara hak vermek olanaksız.Her koldan saldırıyorlar. Komik olma pahasına aydınlıktan yana olanları hedef almışlar.En büyük dertleri de CHP...Neden dersiniz? Nerde aykırı bir kişi varsa kanallarında. Normal zamanda adam yerine koymadıklarını baştacı etmişler. Kışkırtıp duruyorlar. Onlar da kişisel zaaflarının esiri bir halde tuzağa düşüyorlar.

"Vay efendim! Mehmet Haberal işçi kenti, Sevgili Ecevit'in kalesi Zonguldak'tan nasıl aday gösterilirmiş, Rize'den gösterilseymiş..."

Size ne? Siz kendi adaylarınızın haline baksanıza! Madem bu kadar kötü, CHP'ye zarar verecek, sevinmeniz gerekmez mi?

Emek düşmanlarının, işçi düşmanlarının aklına birden Ecevit sevgisi düşüyor!
Daha geçenlerde Sayın Rahşan Ecevit'le mahkemelik olan Ecevit'in koruması, bilir kişi pozlarında konuşturuluyor.Sayın Rahşan Ecevit CHP'ye oy vereceğim diyor. Bay koruma, kendinden geçmiş, ilgiden sarhoş olmuş konuştukça konuşuyor.
Sayın Haberal bugün sanık durumundadır. Suçlu değildir. Dava devam etmektedir. Cumhuriyetin Savcıları er geç gerçekleri ortaya çıkaracaktır. Yeter ki davaya Cumhuriyet Savcıları baksın, özel yetkili olmayanlardan!

Sadece Balbay, Haberal değil; malum davada sanık durumunda olan diğer değerlerimiz için de aynı şeyleri düşünüyorum. Gerçekten toplumumuzun yetiştirdiği aydın insanlarımız bunlar. Suçlu olup olmadıklarını henüz bilmiyoruz. Dava bittiğinde suçlu olanlar ,varsa, cezalarını çekmeliler. Ama şimdiden onlara suçlu damgası vurmak art niyet değilse, aymazlıktır, vicdansızlıktır.
Ya suçlu değillerse? Şimdiden suçlu ilan edenler, insan içine nasıl çıkacaktır? Kaldı ki çocuklarımızın bile emeklerini çalmak için yapılan şifreli sınavları gördükçe ve bundan tatmin olduklarını açıklayanlara baktıkça kuşkularımız başka bir yöne kayıyor, özel yetkili hukuka olan güvenimiz azalıyor.

Sayın Balbay'ın kitabının başına aldığı Joseph Goebbels'in sözüyle bitireyim bu uzun ve sıkıcı yazımı:

"Öylesine büyük bir yalan üret ki kimse karşı çıkamasın."

Gerçekten de "örgütlü" öyle yalanlar ortaya atılıyor ki insanın nutku tutuluyor. Her yol mübah diyenleri gördükçe insan olan insanlığından utanıyor.
Çoğumuz korkuyoruz, çünkü bir anda yaylım ateşi başlıyor. Masum olduğumuzu kanıtlamak için tek başımıza mücadele etmek zorunda kalacağız bilmediğimiz bir güçle. Suçlu olanlar gibi hazırlayacağımız kılıf da yok elimizde.

Kayahan bir şarkısında şöyle diyordu ya: "Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar."

"Yalancının mumu yatsıya kadar" sözünün gerçekleşmesi bizlerin tutumuna bağlı. Haksız mıyım?

31 Ocak 2011 Pazartesi

ADAM KOVALAMAK




"Ben de astım bu arsaya bir koyun
Feleğin zoruna dayanmaz oyun
Meydan_ı hünerde gel sen de soyun
Kati zor, oyunu bozar demişler"
(Ressam Levni)

Aşağıda sözü edilen hayvanların hiç kimseyle ilgisi yoktur. Lütfen gereksiz alınganlıklar göstermeyiniz.Zaten böyle bir şey gerçek hayatta olmaz ki! Masal bu, masal masal...

Zafiyetten çiroza dönmüştü kurdun biri;
Köpekler aksine semiz mi semiz.
Bu kurt, bir gün bir köpeğe rastladı, iri
Güzel, besili bir köpek, tüyleri tertemiz.

_Atılıp şunu bir parçalamalı,
Diyordu içinden kurt cenapları.
Boğuşmayı da göze almak lazımdı fakat...
Köpek derseniz, kendisini hakikat
Koruyabilecek kadar anaçtı.
Bunu gören kurt, pek sessiz yanaştı.
Biraz aşağıdan alıp dil dökeyim diye
Hayran olduğunu söyledi bu semizliğe.

_Güç bir şey değil sayın efendimiz
Dedi köpek, böyle benim gibi semirmeniz.
Vazgeçin, bırakın bu ormanları,
Nedir bu ormanlardan çektiğiniz!
Sefil sefil, perişan, aç bilaç,
Açlıktan nerdeyse öleceksiniz.
Hepiniz fülusuahmere(kırmızı mangır ya da şimdilerde bir Allah kuruşu) muhtaç,
Adeta aslan ağzında yiyecekleriniz.
Gelin benimle hemen değişsin kaderiniz.

Kurt sordu: _Peki işim ne olacak?

_Hiç! dedi köpek, sadece adam kovalamak.
Vazifeniz yabancılara şiddet,
Evdekilere hürmet göstermekten ibaret,
Ama karşılığında neler neler!
Sizindir artık evin sayısız yemekleri,
O ne piliç, o ne kuş kemikleri!
O ne sonsuz okşanıp sevilmeler!

Kurt ne diyeceğini şaşırmıştı
Sevincinden adeta gözleri yaşarmıştı.
Derken baktı ki köpeğin boynunda bir yara.

_Bu ne? dedi.
_Hiç!
_Nasıl hiç?
_Mühim değil yani.
_Ama ne?
_Bağlamak için tasma takarlar ya, gözüne ilişen herhalde onun yeri...

_Bağlamak mı, serbestçe dolaşamaz mısınız?
_Pek dolaşamayız, ama ne çıkar!
_Ne mi çıkar? Yerinde dursun saltanatınız.
Yani hazineler bağışlasalar
Zerre bile feda edemem hürriyetimden
Deyip bizim kurt oradan uzaklaştı hemen...

Kurtla Köpek
(Lafontaine-Çev. O.V.Kanık)

Yandaşlık zor değil mi dostlar? Bu tür dostluklar mezara kadar sürecek değil a! Amaçlarına ulaşıncaya kadar kullanabildiklerini kullansınlar bakalım. Bazılarıyla daha şimdiden kapışmaya başladılar bile... Dün el üstünde tuttukları, taraf taraf yazı döşenenleri, suçsuz insanların ayağını kaydıranları,toplumu çıkmazlara sürüklemek için destek aldıkları "yetmez, ama..." diyenleri bugün kızağa bindirmediler mi? Hızla kayıyorlar! Sırası gelen kayacak!

"Dediler bu pendi sordumsa kime
Tuz ekmek bilmeze müşkülüm deme
Kül kömür ye, namert lokmasın yeme
Gün olur başına kakar demişler"
(Ressam Levni)




12 Ekim 2010 Salı

"KUTSAL YALAN"



Gelin kısa bir yolculuğa çıkalım sizinle. Merak etmeyin bu kez kısa keseceğim. Sorunun yanıtını belki bulabiliriz. Evet, neden anlaşamıyoruz?

"Her doğruyu söylemeye gelmezmiş, birtakım doğruları yaymamak, çokluktan kamudan gizlemek gerekmiş... Peki ama bir doğruyu söylememek, gizlemek, yayılmasını önlemeye çalışmak o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek gene sürmesine bırakmaya hakkınız var mıdır?
Bazı yalanlar kutsalmış, onlara dokunmaya gelmezmiş. Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına artık inanmıyoruz demektir. Bunun için "KUTSAL YALAN" sözü bir şeyin, hem köşeli, hem yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır.Ama duygularını birer düşünce saymaktan çekinmeyenler böyle saçmalarla kolayca bağdaşabiliyor.

Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir; yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalan yayıyoruz demektir..."

..............

"Her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir.
Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki söylenmesi gereken her şeyi şimdi söylerse, kendine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhinde ağırlaştırılabilir, dolayısıyla da sıkıntılı bir atmosfere düşebilir.
Herhangi bir hizmette bulunan ve bir hizmeti temsil eden kimseler için, tehlikeli bir takım düşünce ve davranışlar vardır. Bunlar bazen çok masum görünseler de hizmet erleri için tehlike arz ederler... En gizli ve en masum düşünce ve mülahazalarımızın dahi ciddi bir kontrole tabi tutulması gerekmektedir.

Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar, her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içersine yalan söylemek de insanları aldatmak da girer."


Birinci alıntı, Nurullah Ataç'tan; ikincisi Fethullah Gülen'den...

Nurullah Ataç bir düşünür, eleştirmen...

Fethullah Gülen din adamı, emekli vaiz... Görevi, dini insanlara doğru olarak anlatmak değil mi? Dinin kuralları belli olduğuna , düşünce gibi kişiden kişiye değişmeyeceğine göre neyi kimden gizleme gereğini duyuyor ki? Açık açık anlatması gerekmez mi güzel dinimizi? Kaldı ki %99'u müslüman denilen bir ülkede bunu yapamayıp da ABD'den mi yapacak?

Nihai hedef nedir? Doğrusu çok merak ediyorum. Çıkıp bunu açıklamadıkları sürece de inandırıcı olamayacaklardır.

Ben doğruların söylenmesinden yanayım. Yalan, yalandır. Yalancının mumu tez söner. Yalan savaşta düşmana karşı bir yöntem olabilir ama din kardeşlerine söylenen yalanın gerekçesini anlayamıyorum. Neyse Allah taksiratlarını affetsin...

22 Ocak 2010 Cuma

YALANCININ MUMU

Evvel zaman içinde bir baba varmış...

Milli Eğitim Bakanlığı'nda etkili bir görevdeymiş . Yurt İçi ve Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürü'ymüş... Yani yurt dışına, devlet bursuyla gönderilecek öğrencileri belirleyen en yetkili kişiymiş...

Bir de oğlu varmış bu babanın...

Oğlu, devlet bursuyla İngiltere'de eğitim görmüş. Ülkenin polis akademisinde hocalık yapmaktaymış. Tek derdi askerlermiş. Polisleri çok sever, askerleri düşman görürmüş.

Babası ise, Milli Eğitim Müdürü iken nurculuk ayininde yakalanıp yargılanmış...

Oğul'un avukatı ile Ağlayan'ın avukatları tesadüfen aynı kişiymiş...

Bu Oğul, ne zaman ülkede sorunlar çığlık olup sağır sultanları rahatsız edecek duruma gelse hemen bir sahte belge, o da olmazsa hayali darbe planları attırırmış ortaya...

Kendi gibi özel olarak yetiştirilmiş kişilerle birlikte yaparlarmış bu işi. Hele Suboran , Conzar, Tosunalkan, Yıldırımboğan varmış ki sanki bu iş için özel olarak yaratılmışlar.

Yenilen pehlivan yenilgiye doymazmış ya, bunlar da haberlerinin yalan olduğu anlaşıldıkça yenisini servise hazırlarmış. O kadar çalışıyorlarmış ki ayrıntıları gözden kaçırıyorlarmış...

Ancak bazen her şey ayrıntıda gizlidir değil mi efendim? Çok bilen çok da yanılırmış!

Bomba patlarken daha çok ses getirsin diye ya da -kendilerince başka bir nedenle- bazı kurumları, bazı gazetecileri de eklemişler son haberlere...

İşte bu bombaları da diğerleri gibi sadece ses bombasıymış. Şeytan ayrıntıda gizlidir değil mi efendim?

Bazıları ise dedikodu yapmayı çok severmiş:

"Taraf'ın bombası bu sefer çok çabuk elinde patladı. Dikkatli gözler Taraf'ın yalanını hemen yakaladı.

Mahşetten yayınlanan ve iç sayfalarda da geniş yer verilen darbe 2003 yılında planlanmış. Yazının, "Dost Durumu" ara başlıklı bölümünde, darbeye destek olacak kuvvetler sıralanıyor. Taraf'ın haberine göre, "Balyoz Eylem Planı"na yardımcı olabilecek kuvvetler şunlar:

"TSK'nın her kademesine müzahir eleman temini konusunda referans uygulamasına (ÇYDD, ADD, Türkiye Gençlik Birliği vb.) devam edilerek azami koordinasyon sağlanmasına..."

Buraya dikkat... Parantez içinde sayılan kuruluşların arasında Türkiye Gençlik Birliği'nin de adı geçiyor. Peki, 2003 yılına ait olduğu iddia edilen darbe senaryosunda "dost kuvvet" olarak adı geçen Türkiye Gençlik Birliği ne zaman kuruldu?

Türkiye Gençlik Birliği yöneticileri, derneğin 19 Mayıs 2006'da kurulduğunu ifade ediyor. Derneğin resmi internet sitesi de bunu doğruluyor. Türkiye Gençlik Birliği'nin resmi internet sitesindeki ifade aynen şöyle.

"19 Mayıs 2006 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde toplanan Türkiye Gençlik Kurultayı'nda, vatansever, Atatürkçü gençlik hareketlerini kitleselleştirecek merkezi bir örgütün; Türkiye Gençlik Birliği'nin kurulması kararı alındı. BURADAN ALDIM. Bir de BU var efendim...

"Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış..." deseler de bunlar gece gündüz çalışıyorlarmış.

Darbe yaptırmak için çıldırıyorlarmış...

Halk : "Vallahi Gerçek Darbe olsa inanmayacağız artık!" deme noktasına gelmiş.

Oysa bu ülkede, 12 Eylül 1980'de, Gerçekten Darbe yapılmış...

Pek çok karanlık olay, cinayetler o dönemde yaşanmış... Ama nedense o dönemi sorgulamak kimsenin aklına düşmezmiş de herkesin, hayali darbelerin peşine düşmesi, istenirmiş.

İşte bütün düğüm burada gizliymiş...

Bu arada halk kendi derdine düşmüş. İşsizlik, yoksulluk bellerini bükmüş. Bakmışlar olacak gibi değil, hep birlikte seslerini yükseltmeye başlamışlar. Kurtarın bizi, sesleri her yerden duyulur olmuş. Pataküteşahlar "açıyorum" diyerek tüm kapıları kapatmış herkesin yüzüne...

"Açıl susam açıl!" demişler, ama içte ve dışta açılan kapı görülmemiş...

Aksine eskisinden de kötü, çıkmaz yola girilmiş.

O zaman?

"Acele etmeliz!
Bir Hayali Darbe daha ortaya atıp tüm sorunları unutturmalı, camileri bombalayacaklarmış, diyerek halkı din üzerinden kandırıp yanımıza çekmeli ve önce Anayasa değişikliğ, sonra da erken seçim yapmalıyız..." Dediklerine dair dedikodular, her tarafta yapılır olmuş.

Masal burada bitiyor. Gökten üç bomba, ay pardon, üç elma düşmüş...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...