Anayasa mı babayasa mı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anayasa mı babayasa mı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2013 Salı

AKİL ADAMLAR DELİ Mİ?

Nazar, her şeye değermiş de sadece akla değmezmiş; çünkü herkes kendi aklını beğenirmiş  sözünü bir yerde okudum... 

Buna göre, herkesin akil adamı  kendine akilmiş demek ters olmaz değil mi? 

Başbakan televizyonda gazetecilerin sorularını(!) yanıtlarken dedi ki:

"PKK terör örgütü, barış süreci yasalara uygun olsun, yasal düzenleme yapın, öyle çıkalım yurtdışına diyor; öyle şey olmaz! Yasa masa yok! Geldikleri yerden çıksınlar!  Silahlarını ister mağaralarına, isterse başka yere gömsünler!"

Yanlış okumadınız yasalardan söz edenler teröristler...

Ve başbakanımızın dediğine göre, silahlarını gömen teröristler sütten çıkmış gibi AK-P ak olacaklar; savcılar dahil asker-polis tüm güvenlik güçleri tarafından el sallanarak uğurlanacaklarmış... 

Yine aynı konuşmada başbakan açıkladı: "Ülkemizde 40 bin Ermeni kaçak yaşıyor. Biz biliyoruz; ama göz yumuyoruz! Rumlardan da kaçak girenler oluyor!" 

 Kürt, Ermeni, Rum yurttaşlarımızla benim hiç sorunum yok, insan olmaları yeter; dini inançları da tüm kişilerin kendini bağlar, kimseyi ilgilendirmez. 

Ancak "Yeni Anayasa" çığırtkanlıkları yapanların yasa tanımazlığını hangi Anayasa maddesine koyacakları da merak konusu...

Haa, bazı konulardaki ben bilmem yargı bilir(!), anlayışları da göz yaşartacak düzeydedir.

Örnek çok da son örneği yazayım. Yasalarla kendisine verilen "Cumhuriyeti koruma ve kollama" görevini yaptığı için tutuklu olarak yargılanan komutanlarımızdan biri,  kanser hastasıymış, böbreklerinde sorun varmış; aynı durumda başkaları da var biliyorsunuz. Neyse bu komutan hastalığı nedeniyle on gün hastanede kalmış. Yeni evlendiği eşi de ona refaket etmiş vee dünyanın en büyük suçunu hastanede gerçekleştirmişler. Hiçbir suç gizli kalmaz; hele böylesi asla! Komutanın eşinin hamile olduğu da ortaya çıkıvermiş. Eeee, akil adamların medyası durur mu, bas bas bağırmaya başlamışlar, düğmeye basılmış gibi aynı anda...

 Ve komutan, yasalara uymamanın cezasını hücreye atılarak çekmeye başlamış...

Yasalara uyan Türk Ordusu'nu, Türk aydınını, Türk ulusunu (şimdilik) susturmak kolay da terör örgütünü hizaya sokmak biraz zor gibi görünüyor. Silahların gölgesinde barış yalanını sizin akil adamlarınız bile bu millete yutturamayacaktır, haberiniz ola... Ve siz onlarla birlikte tarihin çöplüğüne gömüleceksiniz.

 ABD vizesi almak için istenen tüm evrakları hazırladık, fotoğraflarımızı istedikleri şekilde çektirdik; ödememiz gereken parayı yatırdık. Veee bize bir ay sonrası için görüşme randevusu verdiler. Bugün İstanbul'a gideceğiz, valizler hazır eşimi beklerken yazıyorum. Yarın büyük randevu var. Gidip görüşeceğiz; uygun bulunursak ABD vizesi alacağız. Kızımız mezun oluyor, onur listesine girmiş; şartları zorlayıp mezuniyet törenine gitmeyi düşünüyoruz.

Bir sorun çıkacağını sanmıyorum. Çünkü daha önce de ABD'ye gitmiştik, vizemizin süresi dolduğu için yenisini almamız gerekiyor.

Bir vize için bizim uğraşmalarımıza bakıyorum, bir de başbakanın sözlerine... Sıkıysa ABD'de ya da bir başka ülkeye kaçak girmeye çalışın. 

İsrail'e gönderilen gemideki yurttaşlarımızın öldürülüşünü canlı canlı izlemedik mi? Öldürülenlerin hesabını bile soramadık. Biri biriyle konuşurken, bak sana kimi veriyorum diyen kişinin (aralarında nasıl bir ilişki var ki sesini özlemişim dediği Obama)  verdiği telefonda yapılan zoraki özürü kabul ettik; her şey toz pembeye dönüştü. Akil adamların medyası hep birlikte gülümsediler. Şimdi bize de "Hadi Gülümse!" diyeceklermiş bu akil adamlar. "Hadi ordan sen de!.."

  Ülkenizi yol geçen hanına çevirdikten sonra, her sıkıştıkça yasaları ayakbağı olarak gördükçe sizin akil adamlarınız bile deli olup çıkarlar haberiniz olsun. 

Ben bunları yazarken Başbakanımız, bütün bunların sorumlusu Kılıçdaroğlu ve Bahçeli'dir diyor ve balkonlara doldurulmuş yandaşlar, ya ya ya şa şa şa diye tempo tutuyorlardı. 
 Hadi akil adamlar, gösterin akilliğinizi! Bütün bu saçmalıklara hep birlikte  ya ya ya şa şa şa diyelim! Çıldırmak bedava...

Bana müsade, yolculuk zamanı geldi bile... 

27 Mart 2013 Çarşamba

KANUNLARIN RUHU

 Kızım gideli bir hafta oldu, ben ancak kendime dönebildim. Bir hafta boyunca evi arındırma işiyle oyalandım. Bitti mi? Bitmedi  doğal olarak, yılların birikimi bu, biter mi? En çok da kitaplar, her temizlikte çok azını atabiliyorum, kalanları kutulara doldurup merdiven altına yerleştiriyorum. Her seferinde aynı şeyi yapıyorum yeniden yeniden...
İşte bu kitap: "Kanunların Ruhu Üzerine (De L'Esprit des Lois)"... Pek çok kez bantlarla tutuşturduğum sayfaları artık iyice dağılmış; yaprakları sararmış bir halde karşımda duruyor. Ne yapmalı? Atsan atılmaz (atmaya kıyamıyorum), satsan satılmaz...  


 Fransız(Fransalı mı dememiz gerekiyor, ırkçı olmamak için!) yazar ve düşünür Montesquıeu(1689-1755), bu eser için tam yirmi yıl emek vermiş.Kopuk sayfaları birleştirerek yeniden okumaya çalışıyorum; daha doğrusu altı çizili satırlara göz gezdiriyorum.Bazılarını sizlerle de paylaşmak istiyorum:

"Yargı yetkisini, aynı zamanda yürütme yetkisini elinde bulunduran organa vermek kadar kötü bir şey olamaz."  Daha o yıllarda yasama-yürütme-yargının farklı ellerde olması gereği vurgulanıyor kitapta... 
"Üç çeşit hükümet vardır: Cumhuriyet, Saltanat, İstibdat. Cumhuriyet'le idare, milletin tümünün birden ya da milletin bir parçasının idareyi elinde bulundurmasıdır;  Saltanatla idare, bir kişinin, ama sabit ve yerleşmiş kanunlarla idaresidir; İstibdat'la idare ise, bir kişinin hiçbir kanun ve kurala bağlı olmadan kendi istek ve heveslerine göre idaresidir."

Şimdi bir sorunun tam sırası: Sizce bu  üç yönetim şeklinden hangisi günümüz Türkiye'sininkine benziyor?

Altı çizili bir bölüm daha:

"Aşırı itaat, itaat edenin bilgisiz olmasını gerektirir. Hatta işin başında bulunanın bile böyle olmasını gerektirir. Danışmaya, şüphe etmeye, düşünüp taşınmaya ihtiyacı yoktur. Sadece ister, işte o kadar."

 "İstibdat idarelerinde her aile kendi başına bir imparatorluktur. Şu halde asıl görevi, başkalarıyla yaşamayı öğretmek olan eğitim burada son derece sınırlanmıştır. Kalbe korku, ruha da dinle ilgili çok basit birkaç ilke vermekten ibaret kalır. Bilgi tehlikeli, rekabet meş'umdur. Fazilete gelince, Aristo, kölelerde böyle bir şeyin bulunabileceğine inanamıyor; bu ise, böyle bir hükümette eğitimi iyice sınırlandırır."  

Pek çok bölümün altını çizmişim yıllar önce, onları tekrar okudum; artık bu kitapla vedalaşma zamanım gelmiş de geçiyor bile... 

Hem kanun diye diye kanunlar tepelenmiyor mu bu ülkede? 
Yasalar çiğneniyor göz göre göre...

 Anormal olaylar yaşanıyor. Aaaaaa, bunlar çok normal(!) denilerek yutturulmaya çalışılıyor. Ellerindeki silahtan kan damlayanlar barış güvercini olmuş tepemizde uçuşuyorlar. Kalem tutanlar, vatan savunması görevini yapanlar terörist diye zindanlarda çürümeye terk edilmiş. 
Anayasa yapacaklarmış birlikte(!) Yasaları hiçe saydıktan sonra babayasa yapsanız ne yazar...

En iyisi atayım ben bu kitabı, atayım mı?  

24 Şubat 2013 Pazar

CIZZZZ SORULAR MİMİ- KAZIK SORULAR DA DENEBİLİR


Sevgili Blog yazarı dostum Rüyayla  (İçimdeki Ucu Bilenmemiş Kelimelerim Blog) beni mimlemiş.Yanıtını geciktirdiğim için özür dilerim. "Mim"in kuralları:

"Size ödülü veren arkadaşınız 11 tane soru soruyor, siz bu soruları cevaplıyorsunuz ve kendinizle ilgili 11 tane de gerçek yazıyorsunuz. Sonra da siz 11 soru hazırlıyorsunuz ve mimlediğiniz kişilerden yanıtlamasını istiyorsunuz.  İşte arkadaşımın soruları ve benim yanıtlarım:

I-
1.Burcunuz Ne ? Burcunuzun en çok hangi özelliğini taşıyorsunuz ?
Burcum Koç, ancak burcumun özellikleri ne bilmiyorum; daha doğrusu burçlarla hiç ilgilenmedim.
2.Asla vazgeçemem dediğiniz şey ne ?
Asla vazgeçmem dediğim şey ailem...
3.Şu da olsaydı hayatım harika olurdu dediğiniz bir şey ?
Şu anda "Yurtta ve Dünyada Barış" olsaydı hayatımız harika olurdu.
4. Favori film / Diziniz hangisi ? Neden ?
Başkaları da var, ama en çok izlediğim ve her seferinde aynı tadı aldığım film Cengiz Aymatov'un romanından uyarlanan; Türkan Şoray-Kadir İnanır-Ahmet Mekin'in ustalıklarını sergilediği "Selvi Boylum Al Yazmalım" ı söyleyebilirim.
Şu sıralar "Kuzey Güney", "Öyle Bir Geçer Zaman ki", "İntikam" izlediğim diziler...  
5. En sevdiğiniz kelime nedir ?
"Sevgi"dir.
6. Garip huylarınız neler ?
Kim bilir ne kadar çoktur, bunu çevremdekilere sormak gerekir diye düşünüyorum.
7. Şimdiye kadar en çok para ödediğiniz şey ne ?
İstanbul'da aldığımız ev için ödediğimiz para... 
 
8. Hassasiyetiniz olduğu bir şey var mı ?
Saygısızlık...
9. Yanınızdan ayıramadığınız eşyanız hangisi ?
Kendimi kınayarak yazıyorum, hatta utanıyorum; ne yazık ki sigaralığım... 
10. Neleri özlüyorsunuz ?
Şu sıralar küçük kızımı, ama bir hafta kaldı; dokuz aylık özlemim bitecek. 2 Mart'ta Türkiye'de olacak. İstanbul'a gideceğim karşılamaya...
11. Şu An .... olsa Sevinirim?  Boşluğu doldurun...
Çocuklarım yanımda olsa sevinirim.

II-
Kendimle ilgili 11 gerçeği yazmam istenmiş ama ben zaten blogumda, özellikle de MEKTUPLAR adlı blogumda tüm gerçeklerimi yazıyorum. Ayrıca ne yazabilirim bilmiyorum. 

"Sizce ben...?" diye bir soru sorsam, ne dersiniz?

III-(SİZİN MİM SORULARINIZ BU BÖLÜMDE EFENDİM...)

Eveeet geldik üçüncü bölüme. Bunlar da sizin yanıtlamanızı istediğim benim sorularım. Herkes tartışıyor, herkesin söyleyecek sözü var. Eeee Blog Yazanlar olarak bizim de çorbada tuzumuz olsun, bu ülke hepimizin, geleceğimize şekil verilmeye çalışılan şu günlerde benim görüşüm de şöyle diyorsanız lütfen yanıtlayınız efendim. Teklif var; ısrar yok. Bu sıralar konuşanın ya tepesine iniyorlar; ya da şucu bucu diye ak yüzüne karalar sürüyorlar.
Anladınız işte, biraz CIIIZZZZ sorular olacak bu mimde... Kimseyi zora sokmak istemem, katılıp katılmamakta özgürsünüz. Ama hakaret etmeden tartışabilsek yararlı olmaz mıydı dostlarım? Sormaya başlıyorum:

1- Yeni Anayasa kimlerle, nasıl yapılmalıdır?
2- Aşağıda yazacağım şu andaki Anayasamızın ilk dört maddesi hakkındaki düşünceniz? Değiştirilsin mi? Başkanlık sistemine geçilsin mi?

"1) Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
2) Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
3) Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir.
Bayrağı şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı "İstiklal Marşı" dır.
Başkenti Ankara'dır.
4) Anayasanın 1 nci maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez."


3- Anayasamızdan "Türk" sözcüğü çıkarılsın mı? "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözü ırkçılık içeriyor mu?
4-"Laiklik"ilkesi sizin için önemli mi?
5-Eğitimde kıyafet serbestisini destekliyor musunuz?
6-Kamu alanında da serbest kıyafet(örneğin türbanlı hakim,savcı,doktor,polis,öğretmen...) olsun mu? 
7- 4+4+4  Eğitim Sistemini başarılı buluyor musunuz?
8- "Barış" gelecek; "Analar ağlamayacak" denilerek Abdullah Öcalan'la yapılan görüşmelerin istenen amacı sağlayacağına inanıyor musunuz?
9-  Sizce yurttaşlarımız arasında "Türk-Kürt, Alevi-Sünni" gibi ayrımcılık, ya da düşmanlık var mı? Yoksa olması için özel çaba harcayanlar mı var? İç savaş çıkarmak için özellikle kaşınıyor muyuz?
10- Yargımızın bağımsızlığına inanıyor musunuz? 
11-Ekonomik olarak ülkemizin durumu sizce iyi mi? Ülke kaynaklarını paylaşırken cins,ırk,din farkı gözetiliyor mu? Zenginler ve yoksullar hangi kesimde yoğunlaşıyor?

Hepsi bu kadar... Çok mu zor? 
Çalışmadığım konulardan çıktı derseniz  anlarım. Dokunan yanıyor, derseniz; onu da anlarım. 
Bu ne biçim sorular derseniz, mimin kuralları gereği sizin de 11 soru hazırlamanız gerekiyor; bari onu yazın desem, çok şey mi istemiş olurum?

Buraya kadar okuma sabrını gösteren siz, evet evet siz, mimlendiniz efendim. Kaçabilirsiniz; ama hiç olmazsa kaçmadan parmağınızı kaldırın da  yoklama defterine yazayım. Şaka şaka, öğretmenliği özlemişim anlaşılan.
Dostlukla...         

15 Eylül 2010 Çarşamba

EVEEEETT NERDE KALMIŞTIK?




Yazacak çok şey birikince hiçbir şey yazamıyorum. Şimdi değil, eskiden de ben böyleydim. Okunacak, değerlendirecek sınav kağıtlarını hemen okumaya çalışırdım; yoksa birikenleri çok daha zor okuyacağımı bilirdim.

Neyse refarandumdan EVET çıktı çok şükür. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak değil mi?

20 Eylül'e kadar PKK ile anlaşmaya varılacak, verilen sözler yerine getirilecek. Referandum boykutundan sonra şimdi de okulları boykot etmişler. 20-25 Eylül tarihleri arasında çocuklarını okula göndermeyeceklermiş. Durum acil, hemen çözümlenmeli. Artık federasyon mu olur, eyalet sistemi mi olur, neyse çözülecek! Evetçileri kutluyorum.

İkinci sorunumuz da tartışılmaya başlandı bile. Başkanlık sistemine Evet dendi ya bugünden tezi yok çözümlenmelidir. Hem de ABD'dekinden daha güçlü bir başkanımız olacak. Orada kongre mongre var, başkanı sınırlıyorlar, bizde yok. Eee Hakimler Savcıları da size getirecek, pardon, dize getirecek maddelere de evet dedikten sonra kim tutar sizi? Koşar adım marş marş! Vatana millete hayırlı olsun...

Aslında başkanlık yerine padişahlık bize daha uyardı, ama neden akıllarına gelmedi bilmem ki? Padişah efendimiz mülkünü kendi çocukları arasında paylaştırıyordu ya ne güzeldi!

Bu arada beni merak eden vardır belki diye yazayım bari:

Ben, yukarda fotoğrafını koyduğum, millet hastanesinde belimi düzeltmeye çalıştım birkaç gündür; ama sonuç almamın olanaksız olduğunu görünce şansımı özel hastanede aramaya karar vermiş durumdayım. Fizik tedavisi için sırayı bu yıl veremiyor Devletimizin hastaneleri, 2011'i bekleyin diyor.

36 Yıl çalışırken her ay maaşımızdan, sağlık için kesilen paraların, kuş olup uçtuğunu da böylece anlamış oldum. Tıpkı, "Seni konut sahibi yapacağım!" diyerek zorla, her ay kesilen KEY paralarımın uçtuğu gibi. KEY paramı alamadım, benim gibi alamayan pek çok kişi var, ama yapacak bir şey de yok. Devlete millete helal olsun! Devletimizin daha çok gereksinimi var, referandumda çok harcama yaptılar zaten!

Bu arada size de bir tavsiye: Yoksa eğer, hemen özel sağlık sigortası yaptırın kendinize. Devletimizin, milletimizin hastanelerinde beklerken oturacağınız sandalye bulmanız bile mucize, ben bulamadım, belimi tuta tuta ayakta bekledim saatlerce...

Haa bir de ilaçlarınızı yazdırıp alırken ilaç fiatıyla, eczanede kesilen parayı karşılaştırın lütfen. Bazen devletimizin eczaneye kestirdiği para ilaç ederinden daha fazla. Böyle durumda ilacın tüm parasını ödemek daha karlı oluyor. Zaten ilaçlar yakında, çığ gibi çoğalan, BİM marketlerinde satılacakmış. BİM marketlerinin yeni sahibinin kim olduğunu bilenler biliyor, bilmeyenler de biraz düşünürse bulur zaten.

Yarın özel hastanede şansımı deneyeceğim.

Şimdilik bu kadar. Kendinize dikkat edin lütfen, akıl ve beden sağlığımızı korumalıyız. Daha çoook işimiz var...

13 Eylül 2010 Pazartesi

DOST

Ümit işkencede mahzun
Emek işkencede mahzun
Tenim, ayaklarım üryan
Ekmek işkencede mahzun



Canım Türkiye,
Memleketimiz!
Çalışan halklarıyla ümmi
Çalışan halklarıyla garip,
Irgadı, esnafı, madencisi, iptidai aletleri,
Kadınları, erkekleri, hapishaneleri;
Başıboş suları, dumanlı vadileri, yoz topraklarıyla,
İşsizleri, realists şairleri, mücahitleri,
Sokak şarkısı, keten helvası,
Akşam haberleri satanlarıyla memleketim!
Sana selam olsun!

Sürgünler, mahkumlar, hastalar!
Alacağın olsun
Seni İstanbul seni
Seni Bursa, Çankırı, Malatya,
Sizlere selam olsun üniversiteler!
Öğretmenleri alınmış kürsüler,
Öğretmenler!
Sizlere selam olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller!
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler, bobinler!
Bu gülünç, aşağılık,
Namussuz şeyler dışında.
Sana selam olsun
Zincirin zulmun kar etmediği
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül!

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım, İzmirlim,
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan, Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan.


15 Mayıs 2010 Cumartesi

OYUMU KIRATA VERDİM


Babam ilk kez 1954'te oy kullanmış.

O zamanlar seçme yaşı 22 olduğundan 1950'de yapılan seçimde yaşı tutmadığı için oy kullanamamış. 1954'deki seçimde ise hem oy kullanmış, hem de sandık başkanı olarak görev yapmış.

Sandık başkanı olarak görevlendirildiği köy, Erzincan'ın Hinzoru köyüymüş. Tanyeri jandarma karakolunun üst taraflarındaymış bu dağ köyü...

Seçimde görevli olanları otobüslerle gideceği köye yakın bir yerde sırayla bırakıyorlarmış. Babam, ben yine şanslıydım, diyor. Karakoldan sonrasını yanına verdikleri bekçiyle birlikte yürüyerek köye ulaşmışlar.

Üç gün bu alevi köyünde konaklamış babam. İnsanları çok iyiydi, diyor. "Köy öğretmeni de benim yaşlarımdaydı, bana okulu, okulun kitaplığını gezdirdi." diye anlatıyor o günleri.

Tesadüfen muhtarla soyadlarımız da aynıymış, diye de ekliyor.

Çok güzel bir köydü, diyor. Ve partililer...

Bir CHP'liler, bir DP'liler gelip yemeğe götürüyordu üç gün boyunca... O yoğurtların, tereyağına kırılan yumurtaların tadı nerede şimdi, diye de iç geçiriyor...

Seçimi Demokrat Parti kazanmış, köydeki sandıkta da DP önde çıkmış...
Babama soruyorum: Sen hangisine verdin? Yanıtı DP oluyor. "Öyle vaatlerle geldiler ki herkes heyecan duyuyordu o zamanlar." diye de ekliyor.

"Oyumu Demokrat Partiye verdim, demiyordu çoğu kişi, 'Kırata verdim geldim. diyordu, Demirkırata...'

Ancak 1957'de işler karıştı. Menderes Amerika'dan uzaklaşıp Rusya'ya yanaşmayı denedi, bu da Amerika'nın desteğini çekmesine neden oldu. DP gözden düştü. 1960'da ihtilal olmasaydı seçimi CHP kazanacaktı..." diyor.

İlginç değil mi? Tarih tekerrürden ibarettir, diyenler her zaman haklı mı çıkıyor?

İyi tatiller...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

NEDEN DÖNDÜLER?


Bence korkmuşlardır.

Parti Kapatmayı neredeyse imkansız hale getiren Anayasa değişikliğinin sekizinci maddesine "Hayır" diyen AKP vekilleri kendi partileri tarafından "Ergenekoncu" olmakla suçlandı, listeler yapıldı ya! Korkmuşlardır, haklı olarak!

On yedinci maddeye karşı çıkamadılar...

Eee "Ergenekoncu!" diyip çok kolay bir şekilde içiri tıkılanların başına gelenleri bizden iyi biliyorlar. Gizli, açık; sahte, gerçek belgelerin nasıl oluşturulduğunu da...

Ne diye başlarını durup dururken belaya soksunlar ki? En iyisi bu: Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım!

Görmedim, duymadım, bilmiyorum...

Var mı sözü olan?

4 Mayıs 2010 Salı

BAŞBAKAN AMCA BANA BİR BİLGİSAYAR ALABİLİR MİSİN?



BABASINDAN İSTESE DAHA GÜZEL OLMAZ MI?

NEDEN BABASINDAN İSTEMİYOR Kİ?


Not: Başlık başbakanın grup toplantısında ülkeyi geliştirdiklerini, çocukların geldiği noktayı anlatmak amacıyla kullandığı cümle...

Nankörlük etmeyin de diyor TRT 3'te şu anda!.
"Nankörlük" sözcüğünü kim için kullandığını pek anlayamadım. Bize mi, sözünü dinlemeyen vekillerine mi?

3 Mayıs 2010 Pazartesi

DAĞLARA DAĞLARA DAĞLARA DOĞRU




Zor bir dönemden geçiyoruz, artık ulusal kahramanlarımıza da saldırıyorlar!

Atatürk'e açık açık saldırmaya henüz cesaret edemiyorlar, "Makbule mi Fikriye mi?" muhabbetleriyle yetinmeye çalışıyorlar. Atatürk'ü "Atatürk" yapan özelliklerini yok sayacaklarını sanıyorlar böylece. Ve Atatürk sayesinde bugün var olduklarını unutuveriyorlar...

Sıra İnönü'ye geldi, ona saldırmak daha kolay çünkü. "Sizi ekmeksiz bıraktım belki, ama babasız bırakmadım!" diyerek savaş belasından ülkeyi kuruyan, savaşın acımasızlığını bilen İkinci Cumhurbaşkanımız ve Atatürk'ün silah arkadaşı İsmet İnönü'ye...

Saldırırken o dönemin koşullarını akıllarına bile getirmeden yapıyorlar bunu acımasızca ve kendilerinin yaptıklarını gözden kaçırarak ya da kaçıracaklarını sanarak...

Ve eğer İnönü Hitler gibi olsaydı sabun yapılmış ağababalarının değil sabunları köpükleri bile kalmayacaktı bugüne. Elindeki iktidar çoğunluğundan güç alarak polislerini halkı yok etmek için kullanan, ırkçı-faşist Hitler'e benzetilecek en son kişi bile olamaz iNÖNÜ...

Herkes eleştirilebilir, yeter ki art niyetli olunmasın ve vicdansızlık yapılmasın...

Bugün şehitlerimize ağlıyoruz...

Babamın gelişiyle çocuklar gibi sevinirken, henüz bebekken babasını yitirenlerin acısıyla yüreğimin kanadığını hissediyorum.

Çocuklar analı babalı büyümeli... Kıymayın çocuklara desem, duyan olur mu ki?

Kaybettiklerimize rahmet olsun. Yaşayanlara sağlıklı, uzun ömür diliyorum.

Dün babamı alıp dağlara vurduk kendimizi, bir günlüğüne de olsa uzaklara kaçalım istedik tüm bu olup bitenlerden. Göldağı'na gittik, doğayla kucaklaştık, çiçeklerle, böceklerle, ağaçlarla buluştuk. Nefes aldık, nefes verdik.
Yaşamak bu kadar güzelken bu kin, bu öfke niye niye niyeee?

İnsanca yaşamak istiyoruz, duyuyor musunuz? Dünya herkese yetecek kadar geniş değil mi?


Fotoları aşağıya ekledim:



























13 Nisan 2010 Salı

MAHMUT ESAT BOZKURT

"Bozkurt, ülkenin kurtuluşunun cephe savaşçısı, kuruluşunun devrimcisidir. Devrimci Cumhuriyet’in devrimci Adalet Bakanıdır. Türk Medeni Kanunu başta olmak üzere öncülüğünü yaptığı hukuk devrimi süreciyle Türk halkının tebaalıktan yurttaşlığa, ümmeten çağdaş topluma sıçrayışının öncülerindendir. Kurtuluşun ekonomik, toplumsal ve hukuksal devrimlerle tamamlanmaması durumunda ortaçağ karanlığına dönüleceğinin bilincindedir.

Bozkurt Türk ve Türk halkı tanımını Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının tümünü kapsayıcı anlamda kullanır. Halkı yüzyıllarca sömüren, kendi ülkesinde uşak durumuna düşüren sömürgecilerin dayattığı ekonomi politikanın son bulmasını, işbirlikçi sermayenin yerini ulusal sermayenin almasını, ekonominin millileşmesinin kavgasını verir.

Meriç kıyılarından Bingöl dağlarının kuytularına kadar tüm ülke coğrafyasındaki yoksul, öksüz, kimsesiz yurttaşların hukuk güvencesine alınmasında ve devrimci Cumhuriyet’ in hukuk platformunda savunulmasında Cumhuriyet savcılarının sorumluluğuna işaret eden sözlerinden bu gün için de alınacak dersler vardır."

Devamı için BURAYI tıklayınız lütfen. Bugünlerde ona neden kızdıklarını anlayacaksınız. Avukat Hüseyin Özbek yazmış.

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...