kendi savaş adı barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendi savaş adı barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2013 Perşembe

REYHANLI'YA AĞIT

İki bin on üçün Mayıs ayında
Canlar cansız kaldı canlı yayında
Bir ayağı koptu, biri mayında
O da canevimde koptu kopacak
Az kaldı kıyamet koptu kopacak.

Anneler Günü'nde öldü anneler,
Kalbini ikiye böldü anneler
Hani ya, gül açan güldü anneler?
Kan kırmızı güller koptu kopacak,
Az kaldı kıyamet koptu kopacak.

Reyhanlı reyhandı kan gölü şimdi
Dumandan sayılmaz kaç ölü şimdi?
Sırıtır karşımda p.ç. d.lü şimdi.
Dilim yuvasından koptu kopacak,
Az kaldı kıyamet koptu kopacak.

On bir Mayıs günü çekildi perde,
Meydan mahşer yeri alev göklerde,
İnsan Hakkı diyen köpekler nerde?
Bir çocuk bacağı koptu kopacak,
Az kaldı kıyamet koptu kopacak.

Kan gölüne döndü pazar ve çarşı,
Mazlumlar bir avuç zalime karşı
Zalimlerin ipi koptu kopacak
Az kaldı kıyamet koptu kopacak.

Canlar cayır cayır kömürleştiler!
Vicdansız yürekler demirleştiler!
Yaşayan ölüler zaten leştiler!
Leşlerin dişleri koptu kopacak!
Az kaldı kıyamet koptu kopacak!"

Ali Parlak

27 Mart 2013 Çarşamba

KANUNLARIN RUHU

 Kızım gideli bir hafta oldu, ben ancak kendime dönebildim. Bir hafta boyunca evi arındırma işiyle oyalandım. Bitti mi? Bitmedi  doğal olarak, yılların birikimi bu, biter mi? En çok da kitaplar, her temizlikte çok azını atabiliyorum, kalanları kutulara doldurup merdiven altına yerleştiriyorum. Her seferinde aynı şeyi yapıyorum yeniden yeniden...
İşte bu kitap: "Kanunların Ruhu Üzerine (De L'Esprit des Lois)"... Pek çok kez bantlarla tutuşturduğum sayfaları artık iyice dağılmış; yaprakları sararmış bir halde karşımda duruyor. Ne yapmalı? Atsan atılmaz (atmaya kıyamıyorum), satsan satılmaz...  


 Fransız(Fransalı mı dememiz gerekiyor, ırkçı olmamak için!) yazar ve düşünür Montesquıeu(1689-1755), bu eser için tam yirmi yıl emek vermiş.Kopuk sayfaları birleştirerek yeniden okumaya çalışıyorum; daha doğrusu altı çizili satırlara göz gezdiriyorum.Bazılarını sizlerle de paylaşmak istiyorum:

"Yargı yetkisini, aynı zamanda yürütme yetkisini elinde bulunduran organa vermek kadar kötü bir şey olamaz."  Daha o yıllarda yasama-yürütme-yargının farklı ellerde olması gereği vurgulanıyor kitapta... 
"Üç çeşit hükümet vardır: Cumhuriyet, Saltanat, İstibdat. Cumhuriyet'le idare, milletin tümünün birden ya da milletin bir parçasının idareyi elinde bulundurmasıdır;  Saltanatla idare, bir kişinin, ama sabit ve yerleşmiş kanunlarla idaresidir; İstibdat'la idare ise, bir kişinin hiçbir kanun ve kurala bağlı olmadan kendi istek ve heveslerine göre idaresidir."

Şimdi bir sorunun tam sırası: Sizce bu  üç yönetim şeklinden hangisi günümüz Türkiye'sininkine benziyor?

Altı çizili bir bölüm daha:

"Aşırı itaat, itaat edenin bilgisiz olmasını gerektirir. Hatta işin başında bulunanın bile böyle olmasını gerektirir. Danışmaya, şüphe etmeye, düşünüp taşınmaya ihtiyacı yoktur. Sadece ister, işte o kadar."

 "İstibdat idarelerinde her aile kendi başına bir imparatorluktur. Şu halde asıl görevi, başkalarıyla yaşamayı öğretmek olan eğitim burada son derece sınırlanmıştır. Kalbe korku, ruha da dinle ilgili çok basit birkaç ilke vermekten ibaret kalır. Bilgi tehlikeli, rekabet meş'umdur. Fazilete gelince, Aristo, kölelerde böyle bir şeyin bulunabileceğine inanamıyor; bu ise, böyle bir hükümette eğitimi iyice sınırlandırır."  

Pek çok bölümün altını çizmişim yıllar önce, onları tekrar okudum; artık bu kitapla vedalaşma zamanım gelmiş de geçiyor bile... 

Hem kanun diye diye kanunlar tepelenmiyor mu bu ülkede? 
Yasalar çiğneniyor göz göre göre...

 Anormal olaylar yaşanıyor. Aaaaaa, bunlar çok normal(!) denilerek yutturulmaya çalışılıyor. Ellerindeki silahtan kan damlayanlar barış güvercini olmuş tepemizde uçuşuyorlar. Kalem tutanlar, vatan savunması görevini yapanlar terörist diye zindanlarda çürümeye terk edilmiş. 
Anayasa yapacaklarmış birlikte(!) Yasaları hiçe saydıktan sonra babayasa yapsanız ne yazar...

En iyisi atayım ben bu kitabı, atayım mı?  

24 Şubat 2013 Pazar

CIZZZZ SORULAR MİMİ- KAZIK SORULAR DA DENEBİLİR


Sevgili Blog yazarı dostum Rüyayla  (İçimdeki Ucu Bilenmemiş Kelimelerim Blog) beni mimlemiş.Yanıtını geciktirdiğim için özür dilerim. "Mim"in kuralları:

"Size ödülü veren arkadaşınız 11 tane soru soruyor, siz bu soruları cevaplıyorsunuz ve kendinizle ilgili 11 tane de gerçek yazıyorsunuz. Sonra da siz 11 soru hazırlıyorsunuz ve mimlediğiniz kişilerden yanıtlamasını istiyorsunuz.  İşte arkadaşımın soruları ve benim yanıtlarım:

I-
1.Burcunuz Ne ? Burcunuzun en çok hangi özelliğini taşıyorsunuz ?
Burcum Koç, ancak burcumun özellikleri ne bilmiyorum; daha doğrusu burçlarla hiç ilgilenmedim.
2.Asla vazgeçemem dediğiniz şey ne ?
Asla vazgeçmem dediğim şey ailem...
3.Şu da olsaydı hayatım harika olurdu dediğiniz bir şey ?
Şu anda "Yurtta ve Dünyada Barış" olsaydı hayatımız harika olurdu.
4. Favori film / Diziniz hangisi ? Neden ?
Başkaları da var, ama en çok izlediğim ve her seferinde aynı tadı aldığım film Cengiz Aymatov'un romanından uyarlanan; Türkan Şoray-Kadir İnanır-Ahmet Mekin'in ustalıklarını sergilediği "Selvi Boylum Al Yazmalım" ı söyleyebilirim.
Şu sıralar "Kuzey Güney", "Öyle Bir Geçer Zaman ki", "İntikam" izlediğim diziler...  
5. En sevdiğiniz kelime nedir ?
"Sevgi"dir.
6. Garip huylarınız neler ?
Kim bilir ne kadar çoktur, bunu çevremdekilere sormak gerekir diye düşünüyorum.
7. Şimdiye kadar en çok para ödediğiniz şey ne ?
İstanbul'da aldığımız ev için ödediğimiz para... 
 
8. Hassasiyetiniz olduğu bir şey var mı ?
Saygısızlık...
9. Yanınızdan ayıramadığınız eşyanız hangisi ?
Kendimi kınayarak yazıyorum, hatta utanıyorum; ne yazık ki sigaralığım... 
10. Neleri özlüyorsunuz ?
Şu sıralar küçük kızımı, ama bir hafta kaldı; dokuz aylık özlemim bitecek. 2 Mart'ta Türkiye'de olacak. İstanbul'a gideceğim karşılamaya...
11. Şu An .... olsa Sevinirim?  Boşluğu doldurun...
Çocuklarım yanımda olsa sevinirim.

II-
Kendimle ilgili 11 gerçeği yazmam istenmiş ama ben zaten blogumda, özellikle de MEKTUPLAR adlı blogumda tüm gerçeklerimi yazıyorum. Ayrıca ne yazabilirim bilmiyorum. 

"Sizce ben...?" diye bir soru sorsam, ne dersiniz?

III-(SİZİN MİM SORULARINIZ BU BÖLÜMDE EFENDİM...)

Eveeet geldik üçüncü bölüme. Bunlar da sizin yanıtlamanızı istediğim benim sorularım. Herkes tartışıyor, herkesin söyleyecek sözü var. Eeee Blog Yazanlar olarak bizim de çorbada tuzumuz olsun, bu ülke hepimizin, geleceğimize şekil verilmeye çalışılan şu günlerde benim görüşüm de şöyle diyorsanız lütfen yanıtlayınız efendim. Teklif var; ısrar yok. Bu sıralar konuşanın ya tepesine iniyorlar; ya da şucu bucu diye ak yüzüne karalar sürüyorlar.
Anladınız işte, biraz CIIIZZZZ sorular olacak bu mimde... Kimseyi zora sokmak istemem, katılıp katılmamakta özgürsünüz. Ama hakaret etmeden tartışabilsek yararlı olmaz mıydı dostlarım? Sormaya başlıyorum:

1- Yeni Anayasa kimlerle, nasıl yapılmalıdır?
2- Aşağıda yazacağım şu andaki Anayasamızın ilk dört maddesi hakkındaki düşünceniz? Değiştirilsin mi? Başkanlık sistemine geçilsin mi?

"1) Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
2) Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
3) Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir.
Bayrağı şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı "İstiklal Marşı" dır.
Başkenti Ankara'dır.
4) Anayasanın 1 nci maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez."


3- Anayasamızdan "Türk" sözcüğü çıkarılsın mı? "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözü ırkçılık içeriyor mu?
4-"Laiklik"ilkesi sizin için önemli mi?
5-Eğitimde kıyafet serbestisini destekliyor musunuz?
6-Kamu alanında da serbest kıyafet(örneğin türbanlı hakim,savcı,doktor,polis,öğretmen...) olsun mu? 
7- 4+4+4  Eğitim Sistemini başarılı buluyor musunuz?
8- "Barış" gelecek; "Analar ağlamayacak" denilerek Abdullah Öcalan'la yapılan görüşmelerin istenen amacı sağlayacağına inanıyor musunuz?
9-  Sizce yurttaşlarımız arasında "Türk-Kürt, Alevi-Sünni" gibi ayrımcılık, ya da düşmanlık var mı? Yoksa olması için özel çaba harcayanlar mı var? İç savaş çıkarmak için özellikle kaşınıyor muyuz?
10- Yargımızın bağımsızlığına inanıyor musunuz? 
11-Ekonomik olarak ülkemizin durumu sizce iyi mi? Ülke kaynaklarını paylaşırken cins,ırk,din farkı gözetiliyor mu? Zenginler ve yoksullar hangi kesimde yoğunlaşıyor?

Hepsi bu kadar... Çok mu zor? 
Çalışmadığım konulardan çıktı derseniz  anlarım. Dokunan yanıyor, derseniz; onu da anlarım. 
Bu ne biçim sorular derseniz, mimin kuralları gereği sizin de 11 soru hazırlamanız gerekiyor; bari onu yazın desem, çok şey mi istemiş olurum?

Buraya kadar okuma sabrını gösteren siz, evet evet siz, mimlendiniz efendim. Kaçabilirsiniz; ama hiç olmazsa kaçmadan parmağınızı kaldırın da  yoklama defterine yazayım. Şaka şaka, öğretmenliği özlemişim anlaşılan.
Dostlukla...         

20 Şubat 2013 Çarşamba

BARIŞ İSTEMEYEN ŞEHİR-İZMİR

Şaşırdınız mı? Ben duyunca çok şaşırdım. Hele ilk kez duyduğum TkMM (Türkiye küçük Millet Meclisi)söylemini hakaret olarak algılayınca şaşkınlığım iyice arttı. TBMM olmuş TkMM, küçük meclis, tabi "k" harfi başka bir şeyi simgelemiyorsa? Her şeye hazırlıklı olmakta fayda var, kuşkulanmak yararlıdır. Düşündürür insanı.

 Gecenin bu saatine kadar o kuşkuyla araştırma yapmaya başladım. Oysa ne güzel ütü yapıyordum. Yarım kaldı, olsun vatan söz konusuysa ütünün önemi mi kalır? Başladım google dolaşmaya.  Aranızda benim gibi duymayan var mı bilmiyorum. Ya gidip gelmelerden kaçırmışım haberi, ya da ortamı uygun bulunca onlar günışığına çıktılar da haberdar oldum. 

Efendim, meğer 2008'den beri 30 ilde örgütlenmişler. AKP VE BDP  destekliyormuş. Bakan ve milletvekilleri, belediye başkanları her ay yapılan toplantılarına katılıyormuş. Başkanlığını Şanar Yurdatapan yapıyormuş. TESEV arkalarındaymış. ABD'de de aynısından yapılıyormuş. Katılımcıların adına bakınca az çok amaçlarının ne olduğu konusunda fikir edinmeniz mümkün.
 Daha önceki "açılım!" tertiplerinin başlangıcı da TkMM'deki toplantılarda ilk  ele alınmış. Hani şu yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları Habur'da kurulan mahkemeler, davul zurnayla karşılanan teröristler; açılmadan kapanan açılım komedileri...

Haberlerde duydum. Şanar Yurdatapan, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanına sesleniyordu. İzmir'in "barış istemeyen şehir" imajının silinmesi için Diyarbakır Belediyesini ziyaret etmesi gerekiyormuş. Barıştan yana olan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanını da İzmir'e davet etmeliymiş. O zaman İzmir'in adı temize çıkacakmış. Bu son cümle benim çıkarımım. Terbiyem izin verseydi, Diyarbakır Belediye Başkanının meşhur restiyle yanıt verirdim, hani şu "Haa ....." diye başlayan küfürüyle...

"Barış" sözcüğünün anlamı mı değişti, kimle neyle barışıyoruz? Diyarbakır'la İzmir ne zaman küsmüştü ki barışsın? Bizim kimsenin kökeniyle, diliyle,diniyle derdimiz yok, insanlığına bakarız sadece. Bizi birbirimize kırdırmanın bin bir düzeni kuruluyor, küçük meclislerle koca ülke parça parça dilimlenmek isteniyor. Bu oyuna gelecek miyiz, bu tuzağa düşecek miyiz? 
Kürtler değil kürtçüler; dindarlar değil dinciler ve onların dışardaki akıl hocaları her türlü numarayı yapıyorlar. Kışkırttıkça kışkırtıyorlar, tek dertleri içte birbirimize kıyalım, kolay lokma olalım. Sabır ya sabır...

Sizleri İzmir Marşıyla baş başa bırakıyorum.İzleyin, iyi gelecektir.



EK: Mustafa Sönmez'in Cumhuriyet Gazetesindeki bugünkü yazısına da bakın isterseniz.
"KÜRT DÜĞÜMÜ: KİM ÇÖZER; KİM ÇÖZEMEZ(1)
EK 2: EN ÖNEMLİ GÖREV İÇ SAVAŞI ÖNLEMEKTİR.
WarhaWk'ın blogundan.

19 Şubat 2013 Salı

NİKAHSIZ YAŞAYAN KADINLAR




 Yukarıdaki fotoğrafı dün çektim, soğuk şubat havasına inat, erik ağacımız çiçek açmış. Şaşkın mı denir, sabırsız mı, akılsız mı? Meyveye dönüşür mü, dayanır mı tüm baskılara... Yoksa bile bile lades mi onunkisi?

Bugün  aslında başka bir konudan söz etmek istiyordum size, ağacı görünce onu da dahil ettim içine...

Zonguldak Sosyal Sigortalar İl Müdürü Kamuran Öner'in bir açıklamasını paylaşmak istiyorum. Diyor ki: 

"Zonguldak'ta 3 bin 373 kadının, babasının emekli maaşını alabilmek için, eşlerinden boşanıp birlikte yaşamaya devam ettiklerini tespit ettik. Maaşlarını kestik, böylelikle yılda 24 milyon lira devletin kasasında kaldı."
 Aynı zamanda bu kişiler için Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduklarını da eklemiş. Mahkeme sonuçlandığında  önceden aldıkları maaşları faiziyle geri ödeyeceklermiş...  Ayrıca bu durumda olup da henüz dosyası tamamlanmayanların sayısı da 2 bin 500 kadarmış. 

Suç mu bu? Tabi ki suç, cezası verilmeli... Ama ailelerin neden böyle bir yola başvurdukları da didik didik incelenmeli. Kaç çocukları var, kaç lirayla geçinmek zorunda bırakılmışlar? Ne yerler, ne içerler, nasıl geçinirler? Üç çocuk, beş çocuk demeden önce bunlara bakmak gerekmez mi? 

Çocuk yetiştirmek, yeterli ve dengeli beslemek, eğitilmesini sağlamak kolay mı? Gerçi üç beş diyenlerin çocuğa bakışları, beklentileri bizimkinden çok farklı. Öyle iyi yetişsinler; devlete, millete,insanlığa yararlı olsunlar gibi bir dertleri yok. Bir lokma, bir hırkayla yetinsiler, bize oy versinler, bizim için çalışsınlar, bizim için ölsünler yeter. Fazlası gerekmez; eğitimlilerle uğraşmak, onları yönetmek kolay mı? Tepesine vur, lokmayı ağzından al insan tipi en ideal olanı... 

Kim boşanıp birlikte yaşamak ister ki? Boşanıp birlikte yaşamak, yasalara göre suç olduğunu bilmek; ama buna katlanmak, bile bile lades değil mi?  

Keşke tüm suçluları  böyle yakalasalar ve gereğini de yapsalar. Ama büyük büyük dolandırıcılar kahramanlar gibi tepemizde oturuyor, el üstünde tutuluyor; Türkiye onlarla gurur duyuyor!

Hoş son zamanlarda teröristlerle, Abdullah Öcalan'la(bizleri kurtaracak makbul kişi, şöyle ya da böyle seçilen vekillerden bile daha makbul kişi!) Barzani'yle, bilmem hangi insan kaçkınıyla da gurur duyuyor bazılarımız... 
Adını barış koydum(!) kandırmacasıyla başımıza ne çoraplar örülmek istendiğini de şaşkınlık ve endişe içinde izlemiyor muyuz? Akıl kaçkını insanlar aydınlarımızı, askerlerimizi düzmece davalarda yok etmeye çalışmıyor mu? 

Tüm saçmalıklarını onaylatacak insan tipi ne kadar cahil olursa, ne kadar yoksul olursa o kadar makbul değil mi?


6 Ocak 2013 Pazar

AFFEDECEK MİSİNİZ? AFFETMEK YOOOKK!



Emeklerinin karşılığını almak için tam 35 gün Zonguldak caddelerinde eylem yaptılar, seslerini duyuramayınca Ankara'ya gitmeye karar verdiler. Otobüslerin şehre girmesi engellenince 4 Ocak 1991'de 100 Bin kişi yürümeye başladı; dört günün sonunda Mengen(Bolu)'de yolları kesildi...

O günler daha mı iyiydi ne? Ne biber gazı, ne tazyikli su... 




Büyük Zonguldak yürüyüşünün 22. yıl dönümünde(4-8 Ocak 1991) maden şehitlerimizle birlikte tüm şehitlerimizi saygıyla anıyorum. 

Bugün geldiğimiz noktada Abdullah Öcalan barış güvercini olarak yutturulmaya çalışılıyor, inanacak mıyız? Memleketimiz lime lime doğranıp kolay lokma haline dönüştürülürken görmezden mi geleceğiz?

Aydınlara, yurtseverlere yapılanları unutacak mıyız? 
 Sorumlularını Affedecek miyiz?
 Affetmek yoookkk!

Birlikten güç doğar. Gücünün farkında olanlara selam olsun...


 

10 Ağustos 2012 Cuma

"YÜREĞİNDEKİ SEVGİ HEEEEEY DOST!"

"Yüreğindeki sevgi,
Sana kadar mı?
Yoksa evine, akrabana kadar mı?
Taşar mı fakir sokaklara,
Taşmaz mı?"

Henüz 20 yaşında, 1992 doğumlu... Çocuk diyeceğim, diyemiyorum. Hıçkırıklar boğazımı düğümlerken gördüm onları üç çift göz şaşkın şaşkın bakıyordu kameralara... Biri henüz altı aylık, bebek gözleri babasını bir iki kez ancak görebilmiş ; diğeri abi, iki yaşında; annelerinin yaşını bilemedim; kucağında çocukları olmasa bildiğin çocuk o da... Babalarını bugün ebedi yolculuğuna uğurlayacaklar. Er Özkan Ateş Foça'daki hain saldırıda şehit düşmüş,  iki çocuk babası, henüz yirmi yaşında...

"Yüreğindeki sevgi,
Irk kadar, din kadar mı?
Sarı mı? Ak mı? Kara mı?"

Eski bir öğrencim ileti göndermiş:  "iki gün önce gece, hürriyetin internet sayfasında üç askerimizin kaçırıldığı yazdı, sabah kalktığımda o haber yoktu, hiçbir gazetede göremedim. gerçekten hiçbirimiz uyuyamıyoruz fakat elimizden hiçbişey gelmiyor.
  Haberde Urfadan Trabzona izne giden otobüste 3 askerin kaçırıldığı yazıyordu..kimseler görmeden kaldıttırıldı demek ki..nereye gidiyoruz bilmiyorum hocam, benim içim acıyor, ülkemizde bunca şey yaşanırken ne uyuyabiliyoruz nede gönül rahatlığıyla huzurla nefes alabiliyoruz. hep burnumuzun ucunda bir sızı, boğazımızda bir düğüm.."

Bir şey diyemedim. Benim de burnumun direği sızlıyor, boğazım düğümleniyor, gönül rahatlığıyla huzurlu nefes alamıyorum...

İçte ve dışta bizi büyük bir kaosa sürüklemek isteyenler durmadan çalışıyor.Haritalar çizilmiş, yıllar öncesinden; planlar yapılmış; başkanlar, eşbaşkanlar seçilmiş; Ortadoğu'yu kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde dizayn ediyorlar. Direniyoruz, direneceğiz... 

"Yüreğindeki sevgi,
Halk kadar, memleket kadar mı?
Uzanır mı beş kıtaya,
Uzanmaz mı?"

Suriye'yle savaşalım; içte birbirimizi yiyelim diye her yol deneniyor. İnsanımızı Kürt, Türk diyerek; alevi sünni diyerek ayrıştırmaya çalışıyorlar. Oyuna gelecek miyiz? Kürtçülerin, dincilerin hain tuzaklarına düşecek miyiz? Okyanus ötesi kurulan tezgahlara yem mi olacağız?

  Savaşın eşiğine gelmiş durumdayız, böyle bir durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmayacak da ne zaman toplanacak söyler misiniz? Koskoca bir ulusun kaderi tek kişinin iki dudağı arasından çıkan sözlere mi bağlı olacak?

"Yüreğindeki sevgi,
Heeeey... dost,
Tariflere sığmaz mı!"

Güzel İzmir'e, İzmirlilere selam olsun, kendilerine yakışanı yine yaptılar. Yakında ben de İzmir'de olacağım.

  Ve ÜLKEMİZİN HER KÖŞESİNDE yüreğindeki sevgi kocaman olan; ırk, din, cins ayrımı yapmadan tüm insanları seven; insanlığın huzur ve mutluluğu için çalışanlara selam olsun.

Bugün ulusumuzun ölümü anlamına gelen Serv Anlaşmasının yıl dönümü...Dün nasıl yırtıp attıysak ulusumuzun ölüm fermanını ve Lozan'da yeniden dirilişimizi dosta düşmana gösterdiysek bugün de aynısını yapacağız. Kimsenin kuşkusu olmasın.  Atatürk aydınlığında yolumuza devam edeceğiz.

Zannetmeyiniz gücümüz bitti yorgunuz...
Zannetmeyiniz ki suskunuz...
Zannetmeyiniz artık yokuz...

Fırtına öncesi biz hep böyle durgunuz...


Not: Tırnak içindeki dizeler Arif Damar'ın "Ölçü" adlı şiirinden alıntıdır.    

7 Ağustos 2012 Salı

DAN DANA DAN DAN

Ankara da sıcaktı ama burası çok daha fena... Sıcakla birlikte nem insanın tüm gücünü tüketiyor. Kardeşim dizinden ameliyat oldu, menüsküs olmuş. Ankara'ya gidip döndüm. Şimdi iyi çok şükür...
Babamı getirecektim, istemedi. Ablamla Alanya'ya dönmeyi tercih etti. 83. yaşını kutladık hep birlikte canım babamın...

Yazmak istiyorum, ancak bilgisayarın başına oturuyorum, hemen vazgeçiyorum uzun zamandır. Yazacağım her şey anlamsız geliyor. Ülke gündemi çok can yakıyor. Şehitler şehitler şehitler... 20 yaşındaki gencecik çocuklar pis bir savaş yüzünden canından oluyor.
 Ülkeyi yönetenler cenaze namazında saf tutuyor, sonrasında unutup gidiyor. Tek dertleri kardeş kardeş makamları nasıl paylaşacaklarıyla ilgili... "Bak ben seni o koltuğa oturttum; şimdi sıra bende, öyle üzüldüm müzüldüm deme haaa!" Sanki babasının koltuğu ikram masasına konan...

 Polisler ölüyor. Birçoğu öğretmen olarak ya da başka bir mesleği yapmak için yetiştirilmiş çocuklar kendi alanlarında iş bulamadıkları için polis yapılmış! İş yok, ekmek parası işte... Ne dense yapmak zorunda, yoksa bir partilinin çocuğu onları tek sıraya dizdirebiliyor suçlu gibi. Aynı kişi polis kantinini de işletiyor babası sayesinde... Astığı astık kestiği kestik iktidar nimetlerini her alanda kullanıyor, memurlar kölesi sanki...

Adalet neydi, milletçe unuttuk... Katiller serbest, yurtseverler tutuklu...

Olimpiyatlara "Güle güle" gittik, herkesi kendimize güldürüyoruz, ağlaya ağlaya döneceğiz anlaşılan.  Şaşırdınız mı bu duruma? Ben hiç şaşırmadım. Neden mi?

Eyüp Belediyesi bir yarışma düzenlemiş haberiniz vardır belki... Ben TV'de izledim. Başkan konuşuyor, etrafında 6-7-8 yaşında çocuklar pırıl pırıl, iddialı, yarışa hazırlar... Çocuklara marka vermiş başkan, her gün namaza gelince markanın birini teslim ediyorlarmış. Bir ay sonra  eylül ayında statta tören düzenlenip ödül alanlar açıklanacakmış.Çocuk şenliği yapacakmış başkan! En çok namaz kılan çocuklar aileleriyle birlikte "umre"ye gönderilecekmiş. Diğer çocuklara da çeşitli armağanlar verilecekmiş. Başkan iş adamlarına çağrı yapıyor hediyeler için katkı verin, diyor. İş adamlarının kimisi gönüllü, kimisi korkudan yardım yapacaktır biliyorum.

Siz hiç spor yapan, sanatla ilgilenen, bilimsel çalışmalar yapan gençler için böyle bir çağrı duydunuz mu?  Olimpiyatlarda başarı  uzun soluklu çalışmalar sonucu gelir, ama biz rastgele topladığımız çocuklarla yola çıkıyor, Allah'ın izniyle, madalya toplayacağız, diyoruz. Çocuklardan kendi başarısızlıklarımızı görünmez kılmak, gözden kaçırmak için olağanüstü başarı bekliyoruz. Olacak iş mi bu? Allah'ın sopası yok, olan oluyor ders alan olmuyor.
 Ülkenin her yanı yangın yeriyken Suriye'ye savaş çığlıkları atılıyor,kim için, ne için savaşacağız? Bu savaşın gerçek yöneticileri kim? Suriye'den sonra sıra kime gelecek? Daha şimdiden kaç şehit verdik? Sınırlarımız yol geçen hanına döndü, gelen kim, giden kim belli değil. Sınır karakollarının durumu ortada...

Davulcu saatin zilini kuruyor, telefonunun alarımını  çalıştırıyor uyanmak için, biz aptalız ya, onun kadar olamıyoruz ya, her gece "dan dana dan dan" sesleriyle uyanmak zorunda bırakılıyoruz. Akşam yemeğini bedavaya getirmek isteyenler belediyelerin iftar sofralarına kuruluyor. Yiyin için saltanatım var benim... Emekçinin hakkını vermezsin olur biter, çalışanın canına okursun, nolacak? 

Güzel şeyler olsun diye dilekte bulunmak istiyordum, vazgeçtim. Bir büyük makam sahibimiz, "Güzel şeyler olacak!" demişti de olanları gördük hep birlikte. Sıfır sorundan sıfırı tüketme noktasına geldik ulusça. Sonumuz hayrola...        

27 Mart 2012 Salı

ZIL-İ HAYAL

Müşfik Kenter:" Bütün dünya bir sahnedir ve kadın-erkek herkes birer oyuncu, sıraları geldikçe ya girer ya çıkarlar..." demiş.

Evet, oyuncuyuz; ama kimimiz gerçeği, kimimiz gölgeyi oynuyoruz.
Karagöz ve Hacivat'tan söz etmem "Dünya Tiyatrolar Günü"nde aykırı olmaz değil mi?

Zıl-i Hayal (hayal gölgesi) ya da hayal-i zıl (gölge hayali) bir başka deyişle Gölge oyununun Anadolu'ya ne zaman girdiği konusunda çeşitli söylentiler var. Burada onlara değinmeyeceğim Sadece yaygın bir söylenti var ki onu yazmadan geçemeyeceğim.

Karagöz ve Hacivat, Sultan Orhan zamanında Bursa'da bir cami inşaatında çalışıyorlarmış. Aralarında sürekli nükteli konuşmaları, diğer işçileri işlerinden alıkoyduğu gerekçesiyle, Padişah Orhan tarafından öldürtülmüşler. Ancak Padişah vicdan azabı çekmeye başlamış. Bunun üzerine Şeyh Küşteri, bir beyaz perde arkasında Hacivat'la Karagöz'ün deriden yapılmış tasvirlerini oynatıp onların şakalarını yineleyerek padişahı avutmuş.

Hayal-i zıl oyunu, özellikle on yedinci yüzyıldan bu yana Türkiye'de çok yaygınlaşmış; padişah çocuklarının doğumu, evlenmesi, sünnet olması dolayısıyla düzenlenen genel şenliklerde; ayrıca, ramazanlarda kahvehanelerde ve zenginlerin evlerinde oynatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda kısaca "hayal" oyunu olarak adlandırılmıştır. Bu oyunu oynatan sanatçılara da "hayali" (hayalci, karagözcü) denmiştir. (Hayali Küçük Ali, Hayali Memduh...)

Halkımız Karagöz oyununu çok sevmiş, benimsemiştir. Bu oyunlar bir bakıma halkın ortak malı olmuştur. Zamanın gereksinmesine göre sanatçılarca çeşitli konular eklenmiştir. Birer tuluat oyunu olan Karagöz oyunları ancak on dokuzuncu yüzyılda yazıya geçirilmiştir.

Karagöz: Okumamış halkı,
Hacivat: Yarı aydın kişileri,
Hayalci: Kuklacı, elindeki ipe bağlı kuklaları, istediği şekilde, yöneten kişileri simgeliyor.

Bir örnek:

"Hacivat: Ah bilader, sen artık rezaleti ayyuka çıkarıyorsun.
Karagöz: Döverim! Zerdaliyi tabaktan çıkaran kim?

H: Kabahat sende değil, senin peder ü maderindedir(anne-baba). Talim ve terbiyene asla dikkat etmemişler, hayvan kalmışsın.
K: Ben hayvan mıyım?

H: Hayvansın zahir!
K: Ben hayvanım ha! Hani benim palanım, hani benim yularım?

H: Surette insansın amma, sirette hayvandan farkın yok.
K: Suratın insan ama sırtın hayvan ne demek? Türkçesi yok mu?

H: Hayvan-ı natıksın.
K: Hamamcı Sadık kim?

H: Ah Karagöz, vaktiyle okuyup yazaydın hiç olmazsa tar-ı cehaletten kurtulmuş olurdun, senin bu gabavetin mekteb görmemenden ileri gelir.
K: Ben neden mekteb görmedim?

H: Vay! sen mektebe başladın mı?
K: Başladım ya, ne sandın?

H: Mürekkep yaladın mı?
K: Evet yaladım.

H: Kağıt karaladın mı?
K: Paraladım.

H: Yazı çıkarabilir misin?
K: Yazı çıkarması bir şey mi? Gel haddin varsa kışı çıkar. Evde ne odun, ne de kömür, kesede paralar hak getire...

H: ... Hani "Mektep gördüm, mektebe başladım" dedin; mekteb gören böyle ebkem mi olur?
K: Ayol, ben mektebe başladım ama, mekteb yapılırken rençberlikle başladım."
(Kanlı Kavak'tan)


Geldik yirmi birinci yüzyıla. Dünya Tiyatrolar Günü' nün elli birincisini kutluyoruz bugün...
Gölge oyunu sürüyor. Kuklalar var, elindeki iple kuklaları istediği gibi yöneten, yönlendirenler var. Ne yazık ki oynanan zamane oyunları insanlığı eğlendirmiyor artık. Anaları ağlatıyor, çocukları babasız bırakıyor, doymuyor bir türlü, her şeyi her şeyi istiyor; gözü kendinden başkasını görmüyor...
Biz "Yurtta ve dünyada BARIŞ" ı rehber etmişken ulusumuzun savaşa sürüklenişiyle ilgili tiyatroyu şaşkınlık ve öfkeyle izlemekteyiz...

Tandoğan meydanına toplanan aydınlarımız umut verse de kesintili eğitim çıkacak gibi görünüyor, hiç olmazsa dört yıl çocuklar mürekkep yalayacaklar; sonrası Allah kerim! Bakarsınız Karagöz gibi okul inşaatında çalışırlar da yazı kışı rahat geçirirler! Birkaç da çocuk yaparlar mutlu mesut yaşarlar fena mı?Dünya bir tiyatro sahnesi. Herkes kendisine biçtiği rolü oynayıp gidecek.

"Baki kalan bir hoş seda"demiş atalarımız.

Dünya Tiyatrolar Gününüz kutlu olsun...


*Görselleri facebooktan aldım. Emeği geçenlere teşekkürlerimle...

19 Kasım 2011 Cumartesi

SAVAŞ MI DEDİNİZ?


ARTIK, SURİYE İLE SAVAŞ HALİNDEYİZ

Ürkütücü değil mi?
Yeni Şakak Gazetesinde İbrahim Karagül yazmış...

Hem Vicdani Ret, Hem Bedelli Askerlik diyeceksiniz; hem de savaş çığlıkları atacaksınız. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi?
Taşları bağlayıp...

Ben SAVAŞA HAYIR diyorum...
"YURTTA BARIŞ
DÜNYADA BARIŞ"
Ya siz?

EK: Bayrak Yakmak ve Savaşa Doğru
Can Poyraz yazmış, okuyun lütfen...

20 Nisan 2011 Çarşamba

AYŞE'Yİ ERKEKLE ALDATAN ERKEK KİM?



Kanal Türk'ün sabah programına denk geldim kanal değiştirirken.

Baktım çok ciddi bir tartışma var, dur hele dedim! Ne de olsa eski alışkanlık, Kanal Türk izlediğimiz kanaldı bir zamanlar.

Ülkede yer yerinden oynuyor, YSK,veto, seçim, adaylar, sehven şifreli sınav...

Şimdi de Gütan Kışanak'ın sehven milletvekili olduğu ortaya çıkmış...

Dört yıl paşa paşa milletvekiliği yaptıktan sonra, YSK birden bire Gülten Kışanak'ın kızlık soyadına bakmadığını hatırlamış! Ya da "Gizli Biri!" bununla ilgili bilgi göndermiş! Aday olmasını engelleyen eski bir suçu varmış meğer, o zaman farketmemişler. Ve yanlışlık düzeltilmek istenmiş.

"Aday olamazzz!" yeni seçimde, demiş YSK!

Eee sonra...
Sonrası demezler mi adama?

Dört yıl önceki karar yanlışsa, sorumlular bunun bedelini ödemeyecek mi? Bu devletin kasasından çıkan parayı, en azından yanlışlığı yapanların ödemesi gerekmez mi? Hem de faiziyle? Diğerkullandığı haklarını sormuyorum bile...

Ya da yanlışlık bugün yapıldıysa ülkeyi bu kaosa uğratanlardan hesap sorulmayacak mı?

Demezler...

Çünkü o günlerde "bir türlü açılamayan AÇILIM" söylemleri vardı; şimdilerde "tam olarak açıklanamayan KAPALIM" çabaları var! O zaman BDP bu kadar güçlü değildi, kandırılmaya müsaitti. Oylar cepteydi. Şimdi kazın ayağı öyle değil, oylar elden gitti gidiyor...

Neyse şimdi bunu düzeltmenin yollarını arıyormuş, verdiği kararlar sorgulanamaz YSK.

Yasalar sana uymuyorsa yasaları; hakimler sana uymuyorsa hakimleri değiştirirsin. Teröristler sana gelmiyorsa sen teröristlerin ayağına götürürsün mahkemeyi, olur biter. Ne var bunda?!

Sakın yanlış anlaşılmasın. BDP Bağımsız adaylarına yapılanı doğru bulmuyorum. Hatta seçim barajını adaletsiz buluyorum. Her kesim mecliste kendini ifade edebilmeli. Ama hukuka takla attırarak değil, hukuku düzgün işleterek. Siyasetin gölgesini hukukçuların üzerinden çekerek. Adaletin herkese eşit mesafede durmasını sağlayarak...
Bugüne kadar tam aksini yapmadılar mı?

Çok yazdım bu konularda kandırıldık, aldatıldık, satıldık çoğumuz. İşte eski yazılarımdan biri, BAKINIZ.

Nerden buralara geldim? Haaa! Kanal Türk haberinden... Eskiden böyle miydi? Hey gidinin Kanal Türk'ü! Satıldı, böyle oldu!
Satışa gelmeyelim...

Ayşe'yi kimin aldattığı umurumda değil, ben ulusumuzu kimlerin aldattığını öğrenmek istiyorum. Sahi bizi kim aldatıyor?

Ayşe'yi kimin aldattığını merak edenlere de saygılıyım. Onun için araştırdım.
Başlıktaki haberi google sordum, burada buldum.

7 Şubat 2011 Pazartesi

DİLERİM "BARIŞ" ve "BEYN" KAZANIR


Barış Ünver, 22 yaşında üniversite öğrencisi bir genç.
Başarılı bir Blog yazarı.
Beyn adını verdiği blogunda kişisel ve toplumsal görüş ve düşüncelerini yazıyor. Katılırsınız, katılmazsınız;beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı; ancak bu genç insanın düşüncelerini internet ortamında özgürce söylediği için hakkında dava açıldığını öğrenince çok üzüldüm. Bu, bir anlamda diğer bloglara da gözdağı anlamını taşıyor.
Dilerim Barış kazanır...

DOĞAN NADİ'DEN BİR FIKRA:
(1946-1948 yıllarından...)

MUHARRİR ARANIYOR

Genç veya ihtiyar, kadın veya erkek, bunların pek önemi yok. Hatta öyle uzun boylu okuyup yazma bilmese de olur;
Bilirse, okumasa da olur.
Yazarsa, okunmasa da olur.
Okunursa, anlaşılmasa da olur.
Anlaşılırsa, kulak asmasa da olur.
Evet, bütün bunlar kabul.

Yalnız bir şartımız var: Kimseyi kızdırmayacak.
Muharrir yapacağız da...

Bu fıkra çoook eskilerden... Bugün "İleri Demokrasi"ye geçtiğimiz söylenmiyor mu?

EK:EYVAH! SIRA BLOGLARDA
Milliyet-Gülgün Karaoğlu yazdı.

27 Aralık 2010 Pazartesi

SIĞINAK



Yaşadığınız şehirde hiç sığınak var mı, ya da yaşanabilir durumda mı? Bu soru da nereden çıktı diyebilirsiniz, ama konu önemli.

Hürriyet gazetesinin haberine göre devlet büyüklerimiz için sığınak yapılıyormuş. Savaş halinde devletin zirvesi: nükleer,biyolojik, kimyasal silahlardan korunmak için Ankara'da büyük bir sığınak yaptırıyormuş, 300 kişi günlerce o sığınakta yaşayabilecekmiş.

Yok yok yaptırmasınlar demiyorum. Hiç öyle şey olur mu?

Ama, biz de insanız, bizim durumumuz ne olacak endişesiyle yazıyorum.

Bir zamanlar Sivil Savunma kursuna katılmıştım; bize ABD'deki sığınakları videoda göstererek acil durumda yapmamız gerekenleri anlatıyorlardı. Sivil savunma görevlisine: Zonguldak'ta sığınak var mı, varsa nerede, onları gezsek daha iyi olmaz mı gibi münasebetsiz sorular sormuştum. Aldığım cevapla da ürkmüştüm. Buradaki sığınağa girerseniz anında ölürsünüz, fareler cirit atıyor! demişti.

Herkese bir görev veriyorum. Biliyorsanız söyleyin, bilmiyorsanız araştırın. Yaşadığınız yerde sığınak var mı? Varsa nerede? Bir saldırı anında ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Sevgilerimle...

23 Aralık 2010 Perşembe

AŞK GİBİ BİR ŞEY OLDU BEKLEMEK



ne çok mektup getirirdi postacı
kimi yurt içindendi, kimi dışından
ne çok dergi, ne çok kitap, ne çok gazete
renk renkti pulları hepsinin de
ben mi çok severmişim dostlarımı o zamanlar
yoksa onlar mı beni

aşk gibi bir şey oldu beklemek...



Vedalar beni hep etkilemiştir. Hala da etkiliyor. 2010 yılına güle güle demeye hazırlandığımız şu günlerde daha duygusal mıyım neyim? Yanlış anlamayın lütfen, 2010 yılı çok iyi geçti demek istemiyorum.

Toplum olarak hop oturup hop kalktığımız bir yıldı 2010...

Şimdi 2011'i bekliyoruz. Eski yılın götürdüklerini biliyoruz da yeni yılın ne getireceğini bilmiyoruz. Ama gelenin gideni aratmasından da korkuyoruz. En azından ben korkuyorum.



yıllar var ki yoksunum o dost mektuplarından
sanki savaş, sanki deprem
bir anda hepsi birden göçüp gitmişler sanki

ne çok selam getirirdi postacı bir zamanlar
aşk gibi bir şey oldu selam beklemek şimdi




Not: Şiir H.H.Korkmazgil'in (Bir Zamanlar)

29 Aralık 2009 Salı

SAVAŞMA SEVİŞ



Sizi bilmem ama ben çok film izledim. Hatta çocuklarım bile şaştı bu işe... Beni eğlendirmek için film izletmek istediklerinde önerdikleri pek çok filmi gördüğüm çıktı ortaya...

Neyse efendim, diyeceğim şu:

Filmin en heyecanlı sahnesini gözünüzün önüne getirin.

Filmin kahramanları içerde, çeşitli planlar yapıyorlar! Kimlerin başına, ne çorap örelimin ya da birilerin başına çuval geçirelim de köşeyi dönelimin hesapları yapılıyor. Anlayacağınız kendi çıkarlarına engel gördükleri kişilere tuzak hazırlamanın peşindeler!

Dışarda, evden biraz uzak köşede bir araba park etmiş durumda. Arabanın içinde
iki kişi (biri erkek, biri dişi) suçluları yakalamak için görevlendirildikleri için pusuya yatmış bekliyor. Gözleri, kulakları o evde...

Evdekiler gizli dümenler peşinde oldukları için kapıda izbandot gibi korumalar kuş uçurtmuyor!

Tam da o sırada içlerinden biri park halindeki arabayı farkediyor, elindeki fenerin kirli ışığıyla arabaya yöneliyor...

Tehlike büyük, arabadakiler ne yapsın? Hemen klasik yönteme başvuruyorlar. Ne sihirdir ne keramet diyip el çabukluğuyla soyunup sevişmeye başlıyorlar!

Koruma bakıyor ki arabanın içinde çırılçıplak iki kişi sarmaş dolaş sevişiyor. Zavallı koruma, savaşmaktan unuttuğu bu sahne karşısında bunalıma giriyor.
Başına kendi silahını dayayıp " Kafama sıkar giderim!", şarkısını söyleye söyleye terk-i diyar ediyor!

Herkes korumanın başına üşüşüyor. Bizim gizli görevliler suç üstü yapamasalar bile, suçluların günyüzüne çıkmasını sağlayarak oradan ayrılıyorlar. Kuşku tohumları herkesin yüreğine düşüyor... Suçlular panik halinde oraya buraya saldırıyor. Kendi suçlarını gözden kaçırma telaşı içinde suçsuz insanları karalamak için delil yaratma peşine düşüyor.

Oysa ok yaydan çıkmış, korku da kuşku da dağları aşmıştır. Filmin sonunda gerçek suçlular kendi kazdıkları kuyuya düşüyor, adaletin pençesine düşüyor...

Doğru söyleyin. İzlediğiniz filmlerde buna benzer sahneye denk gelmediniz mi?

***

Yeni yılda savaşlar son bulsun. Herkes sevdikleriyle buluşsun. Sevgi tohumları düşsün yüreklere...

Hırsın gözü kör olsun. Toplumun huzurunu bozan aç gözlülerin gözünü toprak doyursun. Tüm "köstebekler" kendi kazdıkları çukurlarda boğulsun.

8 Aralık 2009 Salı

ÇOK GÜZEL ŞEYLER OLUYOR MU?



"Çok güzel şeyler olacak..." demişlerdi.

OLDU MU?

Yoksa onların güzel anlayışı bu mu?


"Açılalım" demişlerdi.

AÇILDIK MI?

Açılım diye diye hortlattılar kötülük tohumlarını!


"Analar ağlamasın, barış ollacak!" dedilerdi.

Onların barıştan anladığı bu mu?

Barıştıksa:

Neden kanıyor ana yüreğim!

9 Eylül 2009 Çarşamba

ADI BARIŞ KENDİ SAVAŞ


"Aydınlığa versek elimizi,
Uzuyor koyu bir katranla yapışkan
Parmakların ucunda ip gibi.
Ak bir güvercin alsak avucumuza,
İnim inim karayel yerine,
Güvercinin tüylerinde batak. Batak
En uzun ışıltılı yıldızda.

Çektik kentin yorganını üstümüze,
Düşler kurduk, düşlerimiz batak.

Ve batak kişiler sardı yöremizi:

Suratları insana boyalı
Bütün o alıp satanlar, üleşenler;
İçimizde açan karanfilli
Kara tırnaklı yıldızla kirleterek
Sıkınca bir irin çıksın diye,

Yalnızlığa gömenler,
Ün tacirleri,
Bağnazlar,
Despotlar,
Ve ödlekler;
Havasız odalarda duman kişiler;

Yoksulun cebinden aşırılmış
Beşlikleri yutturanlar altın diye.

Durgun batak, leş kokulu batak!

Atımı getirin benim, kır atımı!
BATAKTAN DÖRT NALA ÇIKMAK GEREK!
(O.Rifat)


Şehitlerimize, sel felaketinde yitirdiklerimize rahmet diliyorum. Yakınlarıyla birlikte tüm ulusumuza sabır dilesem mi bilmiyorum. Sabır sabır sabır... Nereye kadar!

Doğal felaket mi sayacağız bütün bunları?

Daha dün yapılan Silivri Cezaevinin bacası çökmüş. Yağmur, ülkenin en büyük davasının görüldüğü sırada savcıların üstüne üstüne yağıyormuş. Dava bu nedenle ertelenmiş. İçerdekiler suçlu mu değil mi henüz belli değil! Bu gidişle daha uzun süre de bilinmeyecek. Sanıklar istediği kadar bağırsın:

Suçumuz ne! Suçumuzu söyleyin ki savunmamızı ona göre yapalım!

Evet, dava ucu açık bir şekilde sürüyor. Bekleyip -belki- göreceğiz.

Ancak dışardaki suçlular ne olacak? Silivri Cezaevini kim yaptı? Neden bu kadar kısa sürede yıkıldı?

Dere yataklarına yapılan evler için hangi belediyeler izin veriyor? Koca koca binaları dikenler alt yapı hizmetlerini neden gözardı ediyor? Akacak yol bulamayan sular sele dönüşüp can alınca doğal afet mi diyeceğiz?

Ormanları yakanlar, yakılan orman alanlarını paylaştıranlar daha mı az suçlu?Doğanın dengesini bozarak bizleri de dengesiz insanlar topluluğuna dönüştürenler ne diyorsunuz ha, hala susuyor musunuz, hala duruyor musunuz oturduğunuz koltuklarda?

İnsanlar dengesini yitirdi, dedim. Evet selle boğuşan insanların eşyalarını yağmalamanın başka nasıl bir açıklaması olur ki? Açlık mı, yoksulluk mu, tüm değerlerin yitirilişi mi? Hepsi mi?

Tecrübe Konuşuyor! adı altında -Diyarbakır Cezaevinin önünde- program yaptırıp "İşte tüm sorunlar burada yapılanlarla başladı, burada çok acılar yaşandı!!! " diyenlere ne diyeceğiz? O kadar insan bu nedenle mi öldü? Art niyet konuşuyor, demek daha çok yakışmaz mıydı bu programı yapanlara? Adına Barış" dedikleri "Savaş" hala sürmüyor mu? Bu son şehitlerimizi " BARIŞ!" a mı kurban verdik?

Açılım, açılım diye caka satanlar , açılımın ne menem bir şey olduğunu merak eden milletten, bunu esirgeyerek kapalı oturumlara sığınmak isterken ulusun geleceğiyle oynadıklarının bilincindeler mi? Hem bu acele niye? Nereye yetişeceksiniz?

Daha dün randevu vermediklerinizle canciğer olmanızın sebebi ne?

Demokratik Açılımı tüm ulusu kapsayacak şekilde yapalım mı? Ekonomik sorunlarımızı çözmeye ne zaman başlanacak? Sağlık sorunlarımızı - ilaç katkı payını yükseltme dışında- çözme konusunda ne yapacaksınız? Ya eğitim sorunlarının çözümü? Kürt Dili ve Edabiyatı Bölümü açarak tüm eğitim sorunlarımızı çözdüğünüzü mü sanıyorsunuz?

Yeter diyorum artık, biraz da tüm ulus için çalışın!

"Bir tuz ki aşımıza karışmış,
Oyar köstebekleriyle etimizi.
Kelepçelidir kirpiklerimiz,
Acır bir ışığa dönsek yüzümüzü.

AYDINLIĞA VERSEK ELİMİZİ."



2 Eylül 2009 Çarşamba

HIZLA DÜŞÜYORUZ


Aklı başında bir insan, bindiği dalı keser mi? Kesmez kesmez de bu resim de ne oluyor, diyebilirsiniz. Evet Nasrettin Hoca bunu yapmış. Yapmış, ama niye yapmış? Bir düşünün bakalım.

Ders alalım, aklımızı başımıza toplayalım diye, değil mi?

Aldık mı dersimizi? Neeerdeeee?

"Düşeceğimi bildin, ne zaman öleceğimi de bil!" demiş, merhum.

Ölmesek de hızla düşüyoruz. Tek tek dallarımız budanıyor. Tüm arı kovanlarına çomak sokuluyor.Kimseye faydası olmayacak bilesiniz. Balını başkaları yiyecek, bizse birbirimizi!

Koca çınar dayanır mı bu kadar sarsıntıya? Dayanır, dayanır da içten içe kemiren fareler ne olacak?

Gaflet, dalalet, hatta hıyanet içinde olanlar, düşenin dostu olmaz biliyorsunuz değil mi? Her yüze güleni dost sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

"Hele bir düş de gör! Hayalde gör, düşte gör!
Hiç bilmedin kıymetim on parmağı kınalı (hileli),
Bir kötüye düş de gör!"

Bindiği dalı kesmek, başka çıkarlar peşinde değilseniz, akıllıların yapacağı iş değil! Hiç değil...

Zafer bayramımız kutlu olsun.
Dünya barış günümüz de...

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...