7 OCAK 2008
"Affetmek büyüklüktür." denir. Bir de : "Affetmem, affedersem daha büyüğünü yaparsın."...
Siz hangisinden yanasınız? Bugünlerde tartışılan konu af...
Birinci söz kulağa daha hoş geliyor değil mi? Ama akılcı mı? Bence değil.
Terör olaylarına karışmış, pişmanlık duymuş (!) kişileri affedelim, deniyor. Böylece terörün kökü kazınacakmışmış. Gel de gülme. Öyle vaatler yapılıyor ki teröristler için, insanın devletin ilgisinden yararlanabilme adına terörist olası geliyor. Devletini seven, ulusal çıkarları için kişisel çıkarlarından vazgeçenler için de bir şeyler düşünüldüğünü ne zaman göreceğiz? Burada haksızlık yapmama adına söylemeliyim; başbakanımız, bizi sevdiğini açıkladı geçenlerde. Nasıl mı? Sigaraya zam yaparak sağlığımızı korumak istediğini belirtti. Çok teşekkür ediyoruz da elektriğe bu kadar yüklü zam yapmasının nedeninin sevgisinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda pek açıklık getirmedi. Sanırım haberleri izleyip sinirlenmemizi önlemek içindir. "Erken yatarım, erken kalkarım; bir yumurtayı sütle çarpamam, kızarmış ekmek biraz da peynir (olsa) ne güzel yenir." Erken yatmak elektrik tasarrufu demektir. Okumak, yazmak, düşünmek boş işlerdir. O bizim için de millet vekillerimiz için de düşünür, kararını verir. Aslında millet vekillerinin de meclise gidip parmak kaldırmalarına gerek var mı bilmiyorum. Çok yoruluyorlar, üzülüyoruz.Gece yarılarına kadar Meclisin elektrikleri de yanıyor, yazık... En iyisi erkenden uyumak...
Öyle Taksim'e falan gitmeye de gerek yok. Tacize uğrarsınız. "Ey kadınlar! Örtünün ve evinizde oturun! Gördünüz turistlerin başına geleni!" Bu tacizciler Nişantaşı' na neden gitmediler anlayamadım ! Önlem mi alındı yoksa? Seneye oraya da gitsinler de herkes evinde otursun artık...
Ne diyorduk, af... Tacizcilerin affedilecek suçları yok, suç kadınlarda... Evlerinde otursalardı bunlar başlarına gelmeyecekti! Neyse bu seferlik affedelim kadınlarımızı da olmaz mı? Adamcıkları kafeste mi besleyeceğiz? Zincire mi vuracağız ? En kolayı kadınları eve kapatmak!
Trafik canavarı var bir de... Canavar olmayı kim ister? Kaza, adı üstünde. Her şey bir anda olmuyor mu? Kasıt yok... Affetmek büyüklüktür, gelin şunlara da bir büyüklük yapalım. Terörde kasıt var, bunda yok. Ölenler, yaralılar, yakınları mı? Ecel , kardeşim! "Ecel gelmiş cihane, baş ağrısı bahane..." Hem onları cezalandırmak ölenleri geri getirecek mi? Benden öneri: Trafik cezalarını affetmek, pişmanlık duyanlar için olmalı... Kırmızı ışıkta geçmek affedilmeyecek bir suç mu? Adam dershanenin önünde bomba patlatıyor, af diyoruz da kırmızı ışıkta geçene, hız sınırını birazcık aşana, yanlış yerde park edene neden demeyelim?
Vergi borçları! Bence en masum suçlardan, affet abi... Hırsızlık, dolandırıcılık, gasp,aşk cinayetleri, töre cinayetleri af kapsanına alınsın.
Okullardaki disiplin kurulları neden hala var? Öğretmen en affedici kişi olmalı. Çocuk bunlar ayol... Sınavlardan fırsat bulduklarında bakıyorlar haberlere ki Türkiye "Suçlularıyla gurur duyuyor !" , onlar da ucundan kıyısından suça özeniyor. Kime özensin başka? Kim ki dürüst, kurallara uyuyor, vergisini zamanında yatırıyor, işini büyük bir titizlikle yapıyor ve yoksulluk sınırında yaşıyor. Kimse de onunla gurur duymuyor. Diğerleri öyle mi ya? Adam hapisten çıkıyor, krallar gibi ağırlanıyor; Türkiye onlarla gurur duyuyor. Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, siz çocuk olsaydınız hangisini örnek alırdınız?
Hayır.... Hayır. Bin kez hayır. Affetmeyelim , terörist affedilir mi? Çocuklarımızın bile masum suçlarını affederken yaptıklarının yanlışlığını iyice anlatalım onlara. Daha büyük suçlardan korumak için yapmalıyız bunu...
Ateş düştüğü yeri yakar. Binlerce insanımızı acımadan öldürenleri ne hakla affetmek istiyorlar? Kendi çocuklarının burnu kanasaydı affedebilecekler miydi? Fakir fukara çocukları şehit edilirken birilerinin çocukları şirketler kurup patronlaşırken affedelim demenin mantığını anlayan var mı? Lütfen anlatsın bize...
Tehlike kapıya dayandı. "Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!"
7 Ocak 2008 Pazartesi
4 Ocak 2008 Cuma
MİMLENMEK
Benim bildiğim anlamıyla mimlenmek, hayra alamet bir durum değil... Hatta tehlikeli bir durum. Polis mimledi mi yandınız demektir. Ancak uzun zamandır merak ettiğim, bir başka anlamını bugün öğrendim. Öğrenmenin yaşı yok... Ben de seni mimledim İlbilge Hatun.
Küçük şeyler... Aslında hiç de küçük değil bence. Bir bütünün parçaları.Meşhur sözdür: "Bir mıh bir nal kurtarır; bir nal bir at kurtarır; bir at bir er kurtarır; bir er de vatanı kurtarır." Şimdi mıh( çivi) çakmak mı kolay, vatanı kurtarmak mı? Üşengeçlik yaptığımız zaman biriken işler üstümüze üstümüze gelir, bizi yıldırır. Hiç bir şey güç değil, yeter ki küçük parçalara bölelim.
Örneğin resimler... Bekletilecek konu mu? Uzak diyarlarda birileri onlara bakmak için yanıp tutuşurken "Üşendim seçemedim!" demek haksızlık değil de nedir? Olmaz efendim, olmaz...
Yemek yediniz, biraz sonra değil, hemen toplanmalı masa... Biraz sonra dediğiniz zaman gelir oturur uyuşukluk... Meydanı onlara bırakmanın anlamı ne*? Hemen, şimdi... Yorulmamanın, işleri dert etmemenin ön koşulu... Bekletmemeli. O anda çözmeli ve rahat rahat dinlenmenin keyfini tatmalı... Beklerken işler dinlenme de olmuyor, oturulsa bile...
Kuaför konusu da önemli... Kuaförüm bile resim bekliyor, merak içinde.Saçıma bakacakmış , meslek aşkıyla...
Mimlenmeye uydu mu bilmem, benden bu kadar... Yukardakiler çay servisi bekler, mutluluğun sırrı küçük şeylerde gizli. Küçük ihmaller büyük sorunlar yaşatıyor insanlara. Biriktirmeden çözümlemek en iyisi değil mi?
Küçük şeyler... Aslında hiç de küçük değil bence. Bir bütünün parçaları.Meşhur sözdür: "Bir mıh bir nal kurtarır; bir nal bir at kurtarır; bir at bir er kurtarır; bir er de vatanı kurtarır." Şimdi mıh( çivi) çakmak mı kolay, vatanı kurtarmak mı? Üşengeçlik yaptığımız zaman biriken işler üstümüze üstümüze gelir, bizi yıldırır. Hiç bir şey güç değil, yeter ki küçük parçalara bölelim.
Örneğin resimler... Bekletilecek konu mu? Uzak diyarlarda birileri onlara bakmak için yanıp tutuşurken "Üşendim seçemedim!" demek haksızlık değil de nedir? Olmaz efendim, olmaz...
Yemek yediniz, biraz sonra değil, hemen toplanmalı masa... Biraz sonra dediğiniz zaman gelir oturur uyuşukluk... Meydanı onlara bırakmanın anlamı ne*? Hemen, şimdi... Yorulmamanın, işleri dert etmemenin ön koşulu... Bekletmemeli. O anda çözmeli ve rahat rahat dinlenmenin keyfini tatmalı... Beklerken işler dinlenme de olmuyor, oturulsa bile...
Kuaför konusu da önemli... Kuaförüm bile resim bekliyor, merak içinde.Saçıma bakacakmış , meslek aşkıyla...
Mimlenmeye uydu mu bilmem, benden bu kadar... Yukardakiler çay servisi bekler, mutluluğun sırrı küçük şeylerde gizli. Küçük ihmaller büyük sorunlar yaşatıyor insanlara. Biriktirmeden çözümlemek en iyisi değil mi?
AYDIN MISIN ?
"Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerde
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun?
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol, ışık ol, yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol.
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alınteri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol.
Yollar kesilmiş alanlar sarılı
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol. "
Rıfat Ilgaz
2008... Acılarla başladı ulusumuz için yine... Taksimde yaşanan utançla başladı, Diyarbakır'da acıyla devam ediyor... Bitecek gibi de görünmüyor
TERÖR... Baş belası... Birilerinin ödü kopuyor bitecek diye. "Kurt dumanlı havayı severmiş." İçimizdeki kurtlar da öyle. Amaç korkutmak, sindirmek, bu ortamdan yararlanmak...
İç ve dış düşmanlar el ele... Duyduk duymadık demeyin, önlemlerinizi alın, operasyon yapacağız, dendi. Bekledik... bekledik... bekledik... Neden, niçin ? Neyi, kimi? Bilmiyoruz. Kış da geldi çattı, baktı ki yok ortalıkta kimse : "Tam zamanı dendi !" Mehmetçik karlı dağlarda terörist avına çıkarken büyük şehirlerde bombalar patlar oldu. Masum insanlarımız hedef alındı, korkarım son olmayacak da...
Kürt yurttaşlarımıza karşı değiliz, ama kürtçülere karşıyız; dine karşı değiliz, dincilere karşıyız... Görünen o ki kürtçülerle, dinciler dış düşmanların desteğiyle ülkemizi yok etme konusunda birleşmişler. Tüm kurumlarımız birer birer ele geçiriliyor, etkisizleştiriliyor. Sıra gözbebeğimiz ordumuzda mı ne?
Bizler ne yapıyoruz peki? Hiçbir şey! Umutsuzluk batağına saplanıp kalmışız, Cumhuriyet mitingleriyle kendimize gelir gibi olduk, seçimde bu çabaların boşa gitmesiyle küsüp meydanı boş bıraktık.Kişinin umutsuzluğu kötüdür; toplumun umutsuzluğu ondan binlerce kez daha korkunçtur...
Rıfat Ilgaz, başlarken aldığım şiirinde, aydınların yapması gerekeni anlatmış. Hiçbir şey yapamıyorsak, korkuluk da mı olamıyoruz? Artık uyanma zamanımız gelmedi mi? Yarın çok geç olacak diye korkuyorum...
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerde
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun?
Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol, ışık ol, yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol.
Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alınteri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol.
Yollar kesilmiş alanlar sarılı
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol. "
Rıfat Ilgaz
2008... Acılarla başladı ulusumuz için yine... Taksimde yaşanan utançla başladı, Diyarbakır'da acıyla devam ediyor... Bitecek gibi de görünmüyor
TERÖR... Baş belası... Birilerinin ödü kopuyor bitecek diye. "Kurt dumanlı havayı severmiş." İçimizdeki kurtlar da öyle. Amaç korkutmak, sindirmek, bu ortamdan yararlanmak...
İç ve dış düşmanlar el ele... Duyduk duymadık demeyin, önlemlerinizi alın, operasyon yapacağız, dendi. Bekledik... bekledik... bekledik... Neden, niçin ? Neyi, kimi? Bilmiyoruz. Kış da geldi çattı, baktı ki yok ortalıkta kimse : "Tam zamanı dendi !" Mehmetçik karlı dağlarda terörist avına çıkarken büyük şehirlerde bombalar patlar oldu. Masum insanlarımız hedef alındı, korkarım son olmayacak da...
Kürt yurttaşlarımıza karşı değiliz, ama kürtçülere karşıyız; dine karşı değiliz, dincilere karşıyız... Görünen o ki kürtçülerle, dinciler dış düşmanların desteğiyle ülkemizi yok etme konusunda birleşmişler. Tüm kurumlarımız birer birer ele geçiriliyor, etkisizleştiriliyor. Sıra gözbebeğimiz ordumuzda mı ne?
Bizler ne yapıyoruz peki? Hiçbir şey! Umutsuzluk batağına saplanıp kalmışız, Cumhuriyet mitingleriyle kendimize gelir gibi olduk, seçimde bu çabaların boşa gitmesiyle küsüp meydanı boş bıraktık.Kişinin umutsuzluğu kötüdür; toplumun umutsuzluğu ondan binlerce kez daha korkunçtur...
Rıfat Ilgaz, başlarken aldığım şiirinde, aydınların yapması gerekeni anlatmış. Hiçbir şey yapamıyorsak, korkuluk da mı olamıyoruz? Artık uyanma zamanımız gelmedi mi? Yarın çok geç olacak diye korkuyorum...
1 Ocak 2008 Salı
BU KAÇINCI YENİ YIL ?
01 OCAK 2008
YENİ YIL
Bir yılı daha geride bıraktık, hem de özellikle son aylarında kişisel olarak bizi mutluluğun zirvesine taşıyan bir yılı...Toplumsal açıdan ne yazık ki bunu söyleyemeyeceğim . Yeni bir yıla girerken ulusumuz adına da mutluluktan söz etmek isterdim, ama yapamayacağım bunu, üzgünüm...
2007 Aralık... Tüm anne ve babaların yaşamasını dileyebileceğim güzel günler yaşattı bize... Teşekkürler 2007, güle güle git, yolun açık olsun.
Hoşgeldin 2008...
Dört saate yaklaşmış geleli... Biz de biraz önce geldik evimize, dostlarımızla birlikteydik... Güzel bir giriş oldu. Umalım gidişin daha güzel olur...Özellikle ulusum adına mutlu bir yıl diliyorum senden, duy sesimizi lütfen...
Bir şiirle merhaba demeliyim yeni yıla; Melih Cevdet Anday'dan...
TOHUM
Dört nala haberci ilk yazdan
Aşağıdan inceden beyazdan
Dumanı tüten sıcak tohum
Dolan kara toprağı dolan
Ulaş yeryüzüne ak tohum
Hey gücüne kurban olduğum
Dağ taş dinlemezim hey aman
Göster o gül yüzünü göster
Önce yeşil yeşil bak tohum
Sonra sarı sarı gülüver
Donansın donansın daneler
Kız oğlan kız, alaca kana
Tarlalar sebil tek bedava
Ver güzelim ver yiğitim ver
Pir aşkına fakir aşkına
Anladım farkı neden sonra
Tohumdan başka şeymiş bitki
Bu küçük deli fişekteki
Ne ki? Ağaç mı allı pullu
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?
Kim bilecek... kapalı kutu
Ama bulut, yağmur bulutu
Gelir kararır nerdeyse
Tohum altta nefes nefese
Kulağı gök gürültüsünde.
Şimdi uyumalıyım, hoşça gel, hoşça yaşat, hoşça git...
YENİ YIL
Bir yılı daha geride bıraktık, hem de özellikle son aylarında kişisel olarak bizi mutluluğun zirvesine taşıyan bir yılı...Toplumsal açıdan ne yazık ki bunu söyleyemeyeceğim . Yeni bir yıla girerken ulusumuz adına da mutluluktan söz etmek isterdim, ama yapamayacağım bunu, üzgünüm...
2007 Aralık... Tüm anne ve babaların yaşamasını dileyebileceğim güzel günler yaşattı bize... Teşekkürler 2007, güle güle git, yolun açık olsun.
Hoşgeldin 2008...
Dört saate yaklaşmış geleli... Biz de biraz önce geldik evimize, dostlarımızla birlikteydik... Güzel bir giriş oldu. Umalım gidişin daha güzel olur...Özellikle ulusum adına mutlu bir yıl diliyorum senden, duy sesimizi lütfen...
Bir şiirle merhaba demeliyim yeni yıla; Melih Cevdet Anday'dan...
TOHUM
Dört nala haberci ilk yazdan
Aşağıdan inceden beyazdan
Dumanı tüten sıcak tohum
Dolan kara toprağı dolan
Ulaş yeryüzüne ak tohum
Hey gücüne kurban olduğum
Dağ taş dinlemezim hey aman
Göster o gül yüzünü göster
Önce yeşil yeşil bak tohum
Sonra sarı sarı gülüver
Donansın donansın daneler
Kız oğlan kız, alaca kana
Tarlalar sebil tek bedava
Ver güzelim ver yiğitim ver
Pir aşkına fakir aşkına
Anladım farkı neden sonra
Tohumdan başka şeymiş bitki
Bu küçük deli fişekteki
Ne ki? Ağaç mı allı pullu
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?
Kim bilecek... kapalı kutu
Ama bulut, yağmur bulutu
Gelir kararır nerdeyse
Tohum altta nefes nefese
Kulağı gök gürültüsünde.
Şimdi uyumalıyım, hoşça gel, hoşça yaşat, hoşça git...
28 Aralık 2007 Cuma
BABA
28 ARALIK 2007
"Annelik doğuştan, babalık sonradan kazanılır." diye bir söz var, belki duymuşsunuzdur. Bir bakıma doğru diyebiliriz; ancak bir yere kadar.
Bebekle anne arasında fizyolojik bir bağ vardır, dokuz ay birlikte, iç içe yaşarlar , doğru. İlk aylarda annelik sorunları çözmek için yeterlidir. Peki sonra?
Müzeyyen teyzemin anneciğime sık sık söylediği bir sözü ben de hiç unutmadım. "Bacıııı dur hele, büyüsünler ki dertleri de büyüye! "
Doğru söylüyormuş teyzem, bebekler çok çabuk büyüyor; büyüdükçe sorunları da tabii... O zaman, doğuştan geldiği söylenen, annelik gücüyle bunlarla başedebilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Anne kendini yetiştirecektir.En azından İhsan Doğramacı'nın, Dr. Skot muydu adı, iyice hatırlayamadığım yazarın kitabının bir bölümünü alıp kendi yazmış gibi yayınladığı " Annenin Kitabı " nı iyice okuması gerekecektir. Ben ezberlemiştim, o kitabı.Çok da yararlanmıştım.
Görüyor musunuz , baba dedim, anneyi anlattım buraya kadar.
Annelik övülerek dövülmüştür bizim toplumda. Babalar burada da işin kolayına kaçmıştır, çoğu zaman... Oysa annelik de babalık da öğrenilen bir durumdur ihmal edilse de. El yordamıyla yapıldığı zaman sorunlu çocuklar yetiştirmiş oluyoruz.
Anadolu Teknik, Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesinde uzun yıllar Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptım. Öğrencilerimin çoğu delikanlıydı. Disiplin Kurullarında çalıştım, yıllarca. Pek çok sorunlu öğrenciyle karşılaştım. Biraz eşeleyince sorunların kökeninde babaları gördüm.Bizlerin fazla sorumluluk vermediğimiz babalarımızı...
Evet anne çok önemli çocuk için, ama baba da en az anne kadar önemli bence. Bazen anneden de fazla...
Baba güven demek, güç demek çocuk için. Yaşama karşı dik durabilmesini sağlayacak bir güç kaynağı. Çocuğu bu duygudan yoksun bırakmaya babaların ne hakkı var? Sadece anne şefkatiyle olmuyor inanın... Yarım kalıyor, eksik kalıyor, yetersiz kalıyor. Anne çaresiz kalıyor... Bu kez çocuğu babayla korkutmalar başlıyor; anneyle çocuk arasında suç ortaklığı başlıyor. "Babana söylerim!" tehditleri ; "Babama söyleme!" yakarışları başlıyor. Zaten yeterince sağlam kurulamayan köprüler hepten yıkılıyor , babayla çocuklar arasında...
"Çocuklarımla arkadaş gibiyiz!" Bu söz çoğumuz için iyi ana- baba olma yoluymuş gibi görünüyor değil mi? Bir zaman ben de öyle düşünüyordum. Ama kızımla bir sohbetimizden sonra bu düşüncemde yanıldığımı anladım. Hayır, çocuklarımızla arkadaş gibi olmamıza gerek yok. Onlar arkadaşlarını kendileri seçebilmeliler. Yeni arkadaşlar edinmeliler. İstemedikleriyle arkadaşlıklarını bitirebilmeliler. Onların arkadaştan önce iyi ana- baba gereksinimleri giderilmelidir. Arkadaş çok, anne baba ise tektir ve çocuk için önceliklidir.
Zaman değişiyor, zamanla birlikte bizler de değişmeliyiz dostlar.Eskiden babalar dışarda, anneler içerde çalışırdı. Çoğu kez aile büyükleri de birlikte yaşardı. Artık anne de dışarda çalışıyor; dolayısıyla babalarımıza daha fazla sorumluluk vermeliyiz. Erkek çocuklarımıza da oyuncak bebekler almalıyız, "Al babası, bebek acıkmış! " demeliyiz belki de...Kızlarımızı nasıl anne olacak şekilde geleceğe hazırlıyorsak oğullarımızı da baba olacak şekilde eğitmeliyiz. İnanın mutlu olacaklardır.
Babam yanımda bu sıra... Onunla birlikte olmak, yaşamı paylaşmak öyle güzel ki... Aslında babamı anlatmak için yola çıktım, neler anlattım.
Bayramda "Beyaz Melek " i izledik eşimle, çok beğendik; izlemeyenlere öneriyorum. Son yıllarda mutluluk parayla ölçülür oldu çoğu zaman, değil, hiç değil... Mutluluk sevgide inanın. İnsanı sevmekle başlıyor her şey...
Yeni Yıl sevgi yılı olsun hepimize... Çocuklarımızı, annemizi, babamızı, ailemizi, varsa ninemizi, dedemizi, arkadaşlarımızı, doğayı, sanatı, insanlığı...
Sevgiyle kalın, insan gibi yaşayın...
"Annelik doğuştan, babalık sonradan kazanılır." diye bir söz var, belki duymuşsunuzdur. Bir bakıma doğru diyebiliriz; ancak bir yere kadar.
Bebekle anne arasında fizyolojik bir bağ vardır, dokuz ay birlikte, iç içe yaşarlar , doğru. İlk aylarda annelik sorunları çözmek için yeterlidir. Peki sonra?
Müzeyyen teyzemin anneciğime sık sık söylediği bir sözü ben de hiç unutmadım. "Bacıııı dur hele, büyüsünler ki dertleri de büyüye! "
Doğru söylüyormuş teyzem, bebekler çok çabuk büyüyor; büyüdükçe sorunları da tabii... O zaman, doğuştan geldiği söylenen, annelik gücüyle bunlarla başedebilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Anne kendini yetiştirecektir.En azından İhsan Doğramacı'nın, Dr. Skot muydu adı, iyice hatırlayamadığım yazarın kitabının bir bölümünü alıp kendi yazmış gibi yayınladığı " Annenin Kitabı " nı iyice okuması gerekecektir. Ben ezberlemiştim, o kitabı.Çok da yararlanmıştım.
Görüyor musunuz , baba dedim, anneyi anlattım buraya kadar.
Annelik övülerek dövülmüştür bizim toplumda. Babalar burada da işin kolayına kaçmıştır, çoğu zaman... Oysa annelik de babalık da öğrenilen bir durumdur ihmal edilse de. El yordamıyla yapıldığı zaman sorunlu çocuklar yetiştirmiş oluyoruz.
Anadolu Teknik, Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesinde uzun yıllar Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptım. Öğrencilerimin çoğu delikanlıydı. Disiplin Kurullarında çalıştım, yıllarca. Pek çok sorunlu öğrenciyle karşılaştım. Biraz eşeleyince sorunların kökeninde babaları gördüm.Bizlerin fazla sorumluluk vermediğimiz babalarımızı...
Evet anne çok önemli çocuk için, ama baba da en az anne kadar önemli bence. Bazen anneden de fazla...
Baba güven demek, güç demek çocuk için. Yaşama karşı dik durabilmesini sağlayacak bir güç kaynağı. Çocuğu bu duygudan yoksun bırakmaya babaların ne hakkı var? Sadece anne şefkatiyle olmuyor inanın... Yarım kalıyor, eksik kalıyor, yetersiz kalıyor. Anne çaresiz kalıyor... Bu kez çocuğu babayla korkutmalar başlıyor; anneyle çocuk arasında suç ortaklığı başlıyor. "Babana söylerim!" tehditleri ; "Babama söyleme!" yakarışları başlıyor. Zaten yeterince sağlam kurulamayan köprüler hepten yıkılıyor , babayla çocuklar arasında...
"Çocuklarımla arkadaş gibiyiz!" Bu söz çoğumuz için iyi ana- baba olma yoluymuş gibi görünüyor değil mi? Bir zaman ben de öyle düşünüyordum. Ama kızımla bir sohbetimizden sonra bu düşüncemde yanıldığımı anladım. Hayır, çocuklarımızla arkadaş gibi olmamıza gerek yok. Onlar arkadaşlarını kendileri seçebilmeliler. Yeni arkadaşlar edinmeliler. İstemedikleriyle arkadaşlıklarını bitirebilmeliler. Onların arkadaştan önce iyi ana- baba gereksinimleri giderilmelidir. Arkadaş çok, anne baba ise tektir ve çocuk için önceliklidir.
Zaman değişiyor, zamanla birlikte bizler de değişmeliyiz dostlar.Eskiden babalar dışarda, anneler içerde çalışırdı. Çoğu kez aile büyükleri de birlikte yaşardı. Artık anne de dışarda çalışıyor; dolayısıyla babalarımıza daha fazla sorumluluk vermeliyiz. Erkek çocuklarımıza da oyuncak bebekler almalıyız, "Al babası, bebek acıkmış! " demeliyiz belki de...Kızlarımızı nasıl anne olacak şekilde geleceğe hazırlıyorsak oğullarımızı da baba olacak şekilde eğitmeliyiz. İnanın mutlu olacaklardır.
Babam yanımda bu sıra... Onunla birlikte olmak, yaşamı paylaşmak öyle güzel ki... Aslında babamı anlatmak için yola çıktım, neler anlattım.
Bayramda "Beyaz Melek " i izledik eşimle, çok beğendik; izlemeyenlere öneriyorum. Son yıllarda mutluluk parayla ölçülür oldu çoğu zaman, değil, hiç değil... Mutluluk sevgide inanın. İnsanı sevmekle başlıyor her şey...
Yeni Yıl sevgi yılı olsun hepimize... Çocuklarımızı, annemizi, babamızı, ailemizi, varsa ninemizi, dedemizi, arkadaşlarımızı, doğayı, sanatı, insanlığı...
Sevgiyle kalın, insan gibi yaşayın...
5 Aralık 2007 Çarşamba
TÜRBAN MI TUR - BAN MI ?
5 ARALIK 2007
BAŞIM DÖNDÜ
Her gün önünden geçtiğim caminin yanından geçemiyorum son yıllarda... Yok yok kimsenin kimseyi rahatsız ettiği yok. Rahatsızlık veren insanlar değil... Birbirinden lüks arabalar... Özellikle cuma günleri... Yoldan geçmek olanaksız...
Geçen gün bir komşumla karşılaştık. Konuşurken söz döndü dolaştı trafik konusuna geldi. Ben de son seçimden sonra , bizim caminin önündeki arabalardan yakınacaktım. Cumaya gidenlerin sayısı ne kadar arttı ... diye söze başladım, komşum hemen atıldı... "Doğru dedi, benim eşimin de birden bire içine mi doğdu ne, artık o da gitmeye başladı! " diyiverdi, mahçup mahçup... O şimdi müdür oldu...
Yine bir tanıdık bayanla konuşuyoruz... Kendisi ip gibi askılı bulüzler, mini mini eteklerle dolaşıyor. Ne oturmasını ne de kalkmasını biliyor...Ben rahatsız oluyorum, onun duruşundan, giyinişinden. Durup dururken bana "Ben artık kapanacağım, türban takacağım! " dedi. Ardından da ekledi: "SEN ? " Ben mi, ben neden kapanayım ? Ben hiç açılmadım ki...
Bir arkadaş toplantısında sohbet ediyoruz. Daha doğrusu dedikodu yapıyoruz... Ortak bir tanıdığımızın eşi müdür olmuş yeni... İşini, eşi kotarmış , İş görüşmesine giderken türban taktığını anlatıyormuş övüne övüne...
Biliyorsunuz son yıllarda değişme, dönüşme moda... "İçmişim başım dönüyor dönüyor..." Eskiden öğrenci kardeşlerimize, türban taktırıp dolaşma karşılığı dolar - mark veriliyordu... Artık o gençler büyüdü, 50-100 markı ne yapsınlar? Makam, mevki lazım artık onlara...
Bakıyorum sayın İhsan Doğramacı unutuldu... Oysa bu modayı seksenli yıllarda O başlatmıştı... Bizim annelerimiz biraz yaşlanınca başörtüsü takarlardı. Bizler de mevlitlerde başımızı örterdik...
Son yıllarda türban modası çıktı... Çok da şıklar, kaliteli kumaştan , yırtmaçlı, dar bir pardüsü oluyor çoğu kez üzerlerinde... Tüm hatlar belli oluyor. Yürüdükçe yırtmaç açılıyor... Ya yüzleri... İnsan bakmaya kıyamıyor... Biraz ağır ama güzel bir makyaj, başta sıkma baş... İnanın mini etekliğe böyle bakılmıyor. Çoğu sevgilileriyle el ele , bazen sarmaş dolaş parklarda bahçelerde geziniyorlar... Bence hiç sakıncası yok, gençler gezmek dolaşmak hakları... Türban koca bulmanın da bir yolu mu oldu ne?
Televizyonlarda şarkı söyleyip, göbek atanların çoğu kapalı, yani türbanlı... Kapalı sözcüğü türbanlı anlamında kullanılıyor... Dini inanç gereği başın örtülecek... Dinimizin gereği kapanacağız! Peki bizim güzel dinimizin başka gereği yok mu ey müslümanlar... Yalan söylemeyeceksin, kimseyi kandırmayacaksın, haksız kazanca yönelmeyeceksin, harama el uzatmayacaksın, yetim hakkı yemeyeceksin,özü sözü aynı olacaksın, ahlaksızlık, dolandırıcılık yapmayacaksın, milletin malını kendi malından aziz bileceksin...
Hayır bunlar önemli değil, TAK TÜRBANI , AL MAKAMI!.. Bu gidişle makam kalmayacak...
Tarhan Erdem anket yapmış...Herhalde birileri istedi yapmasını... Bize göre boşuna yorulmuş, herkes görüyor bunu, yakınındakilerin nasıl değiştiğinin , nasıl dönüştüğünün farkında ... Bu sonradan dönüşenlerin , gün geçip devran dönünce yeniden nasıl kabuk değiştireceklerini de biliyor... Onun bilmediği ya da Tecahül-i Arif sanatına başvurarak bilmez göründüğü bu anketten birilerinin nemalandığı... Çok söylediler, çok kullandılar kendileri, şimdi birilerine söyletiyorlar. Bunu kimilerine makam karşılığı, kimilerine odun- kömür,kumanya, kimilerine de para karşılığı... Oysa demezler mi adama iki dönemdir , büyük bir çoğunlukla yönetimdesin; neden çözmedin türban sorununu? Çözerler mi? O zaman ne konuşacaklar? Bu konu hep gündemde kalmalı, sömürülmeli, her şeyin önüne geçmeli...Bunun sürmesi için her şeyi yaparlar, herkesi kullanırlar. Çözüm mü ? Çözüm, çözümsüzlük tabiki...
Yaşarsak göreceğiz. Türban değil asıl sorun! Asıl sorun TUR-BAN... Turlamaya devam etsinler şimdilik. Dönmekten onların da başı dönecek bir gün..."Dönen dönsün , ben dönmezem yolumdan...
BAŞIM DÖNDÜ
Her gün önünden geçtiğim caminin yanından geçemiyorum son yıllarda... Yok yok kimsenin kimseyi rahatsız ettiği yok. Rahatsızlık veren insanlar değil... Birbirinden lüks arabalar... Özellikle cuma günleri... Yoldan geçmek olanaksız...
Geçen gün bir komşumla karşılaştık. Konuşurken söz döndü dolaştı trafik konusuna geldi. Ben de son seçimden sonra , bizim caminin önündeki arabalardan yakınacaktım. Cumaya gidenlerin sayısı ne kadar arttı ... diye söze başladım, komşum hemen atıldı... "Doğru dedi, benim eşimin de birden bire içine mi doğdu ne, artık o da gitmeye başladı! " diyiverdi, mahçup mahçup... O şimdi müdür oldu...
Yine bir tanıdık bayanla konuşuyoruz... Kendisi ip gibi askılı bulüzler, mini mini eteklerle dolaşıyor. Ne oturmasını ne de kalkmasını biliyor...Ben rahatsız oluyorum, onun duruşundan, giyinişinden. Durup dururken bana "Ben artık kapanacağım, türban takacağım! " dedi. Ardından da ekledi: "SEN ? " Ben mi, ben neden kapanayım ? Ben hiç açılmadım ki...
Bir arkadaş toplantısında sohbet ediyoruz. Daha doğrusu dedikodu yapıyoruz... Ortak bir tanıdığımızın eşi müdür olmuş yeni... İşini, eşi kotarmış , İş görüşmesine giderken türban taktığını anlatıyormuş övüne övüne...
Biliyorsunuz son yıllarda değişme, dönüşme moda... "İçmişim başım dönüyor dönüyor..." Eskiden öğrenci kardeşlerimize, türban taktırıp dolaşma karşılığı dolar - mark veriliyordu... Artık o gençler büyüdü, 50-100 markı ne yapsınlar? Makam, mevki lazım artık onlara...
Bakıyorum sayın İhsan Doğramacı unutuldu... Oysa bu modayı seksenli yıllarda O başlatmıştı... Bizim annelerimiz biraz yaşlanınca başörtüsü takarlardı. Bizler de mevlitlerde başımızı örterdik...
Son yıllarda türban modası çıktı... Çok da şıklar, kaliteli kumaştan , yırtmaçlı, dar bir pardüsü oluyor çoğu kez üzerlerinde... Tüm hatlar belli oluyor. Yürüdükçe yırtmaç açılıyor... Ya yüzleri... İnsan bakmaya kıyamıyor... Biraz ağır ama güzel bir makyaj, başta sıkma baş... İnanın mini etekliğe böyle bakılmıyor. Çoğu sevgilileriyle el ele , bazen sarmaş dolaş parklarda bahçelerde geziniyorlar... Bence hiç sakıncası yok, gençler gezmek dolaşmak hakları... Türban koca bulmanın da bir yolu mu oldu ne?
Televizyonlarda şarkı söyleyip, göbek atanların çoğu kapalı, yani türbanlı... Kapalı sözcüğü türbanlı anlamında kullanılıyor... Dini inanç gereği başın örtülecek... Dinimizin gereği kapanacağız! Peki bizim güzel dinimizin başka gereği yok mu ey müslümanlar... Yalan söylemeyeceksin, kimseyi kandırmayacaksın, haksız kazanca yönelmeyeceksin, harama el uzatmayacaksın, yetim hakkı yemeyeceksin,özü sözü aynı olacaksın, ahlaksızlık, dolandırıcılık yapmayacaksın, milletin malını kendi malından aziz bileceksin...
Hayır bunlar önemli değil, TAK TÜRBANI , AL MAKAMI!.. Bu gidişle makam kalmayacak...
Tarhan Erdem anket yapmış...Herhalde birileri istedi yapmasını... Bize göre boşuna yorulmuş, herkes görüyor bunu, yakınındakilerin nasıl değiştiğinin , nasıl dönüştüğünün farkında ... Bu sonradan dönüşenlerin , gün geçip devran dönünce yeniden nasıl kabuk değiştireceklerini de biliyor... Onun bilmediği ya da Tecahül-i Arif sanatına başvurarak bilmez göründüğü bu anketten birilerinin nemalandığı... Çok söylediler, çok kullandılar kendileri, şimdi birilerine söyletiyorlar. Bunu kimilerine makam karşılığı, kimilerine odun- kömür,kumanya, kimilerine de para karşılığı... Oysa demezler mi adama iki dönemdir , büyük bir çoğunlukla yönetimdesin; neden çözmedin türban sorununu? Çözerler mi? O zaman ne konuşacaklar? Bu konu hep gündemde kalmalı, sömürülmeli, her şeyin önüne geçmeli...Bunun sürmesi için her şeyi yaparlar, herkesi kullanırlar. Çözüm mü ? Çözüm, çözümsüzlük tabiki...
Yaşarsak göreceğiz. Türban değil asıl sorun! Asıl sorun TUR-BAN... Turlamaya devam etsinler şimdilik. Dönmekten onların da başı dönecek bir gün..."Dönen dönsün , ben dönmezem yolumdan...
4 Aralık 2007 Salı
EY AKIL NERELERDESİN?
4 ARALIK 2007
AKIL FİRARDA
Artık hiçbir şeye şaşırmayacağım diyorum, ama olmuyor...
Bir bilim insanı!.. Öyle olması gerekirdi ama olmuyor işte...
İşin ilginç yanı bunların da sayılarının giderek artması...
Önce Babuna olaylarını yaşadık... Baba oğul Babunalar kandırdı bu ulusu...
Baba Babuna elinde sopasıyla bir kanalda aldığı TIP eğitimine inat hastalıkların duayla nasıl iyileştirileceğini anlattı , uzun uzun... Hastaydı oğlu, kan lazımdı, uygun kan bulunamazsa ölecekti çocuk... Çocuk diyorum ama o da doktordu.. İnandık, kanımızı verdik...Binlerce kan yurt dışına gönderildi. Ne oldu bu kanlar? Bilmiyoruz...Atıldı mı ,satıldı mı haberimiz yok. Ama Altın Saraylarda oturan birileri çıktı ortaya, biz kandırıldığımızı anladık. Sonra oğul Babuna'yı ve diğer çocuklarını, hatta torunlarını kaptırınca kanal kanal gezip ağlamaya başladı Baba Babuna... Oysa insan ektiğini biçiyor sonunda... "Ne ektin ki, ne biçeceksin?!"
Şimdilerde Jinekolog doktor Nuhoğlu'ndan söz ediyor gazeteler... Kendisi Zeynep Tokuş'un eşiymiş. Peki Zeynep Tokuş kimmiş? O da meşhur "Buzda Dans Yarışması " varmış ,onun şampiyonu... Yok yok bu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor...Yanlış anlaşılmasın. Benim derdim doktorla...
Doktor Bey , Kıbrıs'ta " Tüp Bebek Merkezi" açacakmış! Ben buna taktım. Kendi çocuklarını , Amerika'da misafir edilen çoooook büyük bir hocanın verdiği , duasıyla taçlandırdığı, altın kolye ile iyleştir, bizim çocuklarımızı bilimsel yöntemlerle tedavi etmek için TIP merkezi kur!
Olacak şey mi bu? Haksızlık yapıyorsun doktorcum, haksızlık... Farkında mısın? Hem bak ben doktorluktan anlamam, ama otuz küsür yıldır öğretmenlik yapıyorum... Öğretmenliğime ver söylediklerimi...
Her şeyi anladım da bu kadar masraf yapmanı anlayamadım... Ne gerek var bu kadar masrafa? Kolay mı açılıyor TIP Merkezi....Elinde bu kadar güçlü silah varken gidip Kıbrıslarda çalışmak niye?... Biraz kendini, biraz da bizi düşün!.. Sen demedin mi, "Hocaefendiyle görüşmek için insanlar birkaç ay önceden randevu alıp bekliyorlarmış. Biz Kalkavan'la gittik, Hocaefendi tarafından hemen kabul edildik, beni baş köşeye buyur etti, evinde birlikte yemek yedik..." diye ?.. İnan bizim bu şansımız hiç yok!...Gel, sen bırak tıpla mıpla uğraşmayı... Getir Hocaefendi'yi Türkiye'ye - çok da destekleyenin olur merak etme- oturt baş köseye... Kapatalım tüm Tıp Fakültelerini, Hastaneleri, Sağlık Kuruluşlarını... O okusun , sen üfle... Yardımcı isterseniz televizyonlarda birbirini yemekten bizi yemeye, ay pardon, bizi iyileştirmeye yetişemeyen Memo, Keko, Reco ...vd. de çağırırız. Hep birlikte ülkemizin canına okursunuz, üflersiniz de biz de kara kara düşünmekten kurtuluruz... Maliye Bakanımıza da para kalır... Bütçemiz dengini bulur...
İşte , böyle böyle güzel günler göreceğiz. Bir de şehit cenazelerinde, uçak kazasında kaybettiğimiz bilim insanlarımızın cenaze törenlerinde resimleri kaldırtan imamı da- unutmadan yazayım- uygun bir yerlere yerleştirirsiniz artık. Yoksa din elden gidecek!.. Nefesiniz boşa gitmesin, sevincimiz kursağımızda kalmasın.. "Doktor civanım, ah neler istiyor canım..."
EY AKIL GELDİNSE ÜÇ KERE ÜFLE...
Hoşça kalın, insanca yaşayın...
AKIL FİRARDA
Artık hiçbir şeye şaşırmayacağım diyorum, ama olmuyor...
Bir bilim insanı!.. Öyle olması gerekirdi ama olmuyor işte...
İşin ilginç yanı bunların da sayılarının giderek artması...
Önce Babuna olaylarını yaşadık... Baba oğul Babunalar kandırdı bu ulusu...
Baba Babuna elinde sopasıyla bir kanalda aldığı TIP eğitimine inat hastalıkların duayla nasıl iyileştirileceğini anlattı , uzun uzun... Hastaydı oğlu, kan lazımdı, uygun kan bulunamazsa ölecekti çocuk... Çocuk diyorum ama o da doktordu.. İnandık, kanımızı verdik...Binlerce kan yurt dışına gönderildi. Ne oldu bu kanlar? Bilmiyoruz...Atıldı mı ,satıldı mı haberimiz yok. Ama Altın Saraylarda oturan birileri çıktı ortaya, biz kandırıldığımızı anladık. Sonra oğul Babuna'yı ve diğer çocuklarını, hatta torunlarını kaptırınca kanal kanal gezip ağlamaya başladı Baba Babuna... Oysa insan ektiğini biçiyor sonunda... "Ne ektin ki, ne biçeceksin?!"
Şimdilerde Jinekolog doktor Nuhoğlu'ndan söz ediyor gazeteler... Kendisi Zeynep Tokuş'un eşiymiş. Peki Zeynep Tokuş kimmiş? O da meşhur "Buzda Dans Yarışması " varmış ,onun şampiyonu... Yok yok bu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor...Yanlış anlaşılmasın. Benim derdim doktorla...
Doktor Bey , Kıbrıs'ta " Tüp Bebek Merkezi" açacakmış! Ben buna taktım. Kendi çocuklarını , Amerika'da misafir edilen çoooook büyük bir hocanın verdiği , duasıyla taçlandırdığı, altın kolye ile iyleştir, bizim çocuklarımızı bilimsel yöntemlerle tedavi etmek için TIP merkezi kur!
Olacak şey mi bu? Haksızlık yapıyorsun doktorcum, haksızlık... Farkında mısın? Hem bak ben doktorluktan anlamam, ama otuz küsür yıldır öğretmenlik yapıyorum... Öğretmenliğime ver söylediklerimi...
Her şeyi anladım da bu kadar masraf yapmanı anlayamadım... Ne gerek var bu kadar masrafa? Kolay mı açılıyor TIP Merkezi....Elinde bu kadar güçlü silah varken gidip Kıbrıslarda çalışmak niye?... Biraz kendini, biraz da bizi düşün!.. Sen demedin mi, "Hocaefendiyle görüşmek için insanlar birkaç ay önceden randevu alıp bekliyorlarmış. Biz Kalkavan'la gittik, Hocaefendi tarafından hemen kabul edildik, beni baş köşeye buyur etti, evinde birlikte yemek yedik..." diye ?.. İnan bizim bu şansımız hiç yok!...Gel, sen bırak tıpla mıpla uğraşmayı... Getir Hocaefendi'yi Türkiye'ye - çok da destekleyenin olur merak etme- oturt baş köseye... Kapatalım tüm Tıp Fakültelerini, Hastaneleri, Sağlık Kuruluşlarını... O okusun , sen üfle... Yardımcı isterseniz televizyonlarda birbirini yemekten bizi yemeye, ay pardon, bizi iyileştirmeye yetişemeyen Memo, Keko, Reco ...vd. de çağırırız. Hep birlikte ülkemizin canına okursunuz, üflersiniz de biz de kara kara düşünmekten kurtuluruz... Maliye Bakanımıza da para kalır... Bütçemiz dengini bulur...
İşte , böyle böyle güzel günler göreceğiz. Bir de şehit cenazelerinde, uçak kazasında kaybettiğimiz bilim insanlarımızın cenaze törenlerinde resimleri kaldırtan imamı da- unutmadan yazayım- uygun bir yerlere yerleştirirsiniz artık. Yoksa din elden gidecek!.. Nefesiniz boşa gitmesin, sevincimiz kursağımızda kalmasın.. "Doktor civanım, ah neler istiyor canım..."
EY AKIL GELDİNSE ÜÇ KERE ÜFLE...
Hoşça kalın, insanca yaşayın...
3 Aralık 2007 Pazartesi
BU DA MI MECZUP !
Bugün Maynet'te okuduğum haber doğru ise TBMM'de bazı milletvekillerine Haber Ajanda isimli bir dergi dağıtılmış.Dergide Abdurrahman Karakoç adlı birinin de karaladığı bir şeyler varmış.
Bu kendini bilmez, kadınları da kendi eşi gibi sanan kişi biz kadınlara saldırıyor. Zaten bu tiplerin tek derdi kadınlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Bir kısmını köleleştirmek istiyorlar. Her alanda olduğu gibi bu konuda da yetersiz olduklarını saklarcasına diğer aydın kadınlara saldırıyorlar. Korkutarak, satın alarak kullandıkları kadınların uyanmasından korkuyorlar.
Bence bu tipleri zincire vurmak gerekiyor, giderek azgınlaşıyorlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Sorunlarını insan gibi çözememenin ezikliği içinde çirkinliklerini meclise de taşımaya başladılar. Seçip gönderdiğimiz vekiller de bunları okuyor mu? Yoksa onların da mı kadınlarla başı dertte...
Aydın, ilerici kadınların ve onların eşlerinin böyle sorunları yok. Sorun sizlerde. Alnı açık , yüzü ak dolaşıyorlar sokaklarda... Herkes onları görüyor. Onlar da herkesi. Sapıklar dışında , aklını kadınla bozmuş olanların dışında kimse de rahatsız etmiyor... Diğerlerini , sizinkileri arıyorsanız, kuytularda, köşelerde sizin boşluğunuzu doldurmakla meşgul çoğu.Görülüp tanınmamak için de kara çarşafların arkasına sığınıyor.
Yazı müstehçen ötesi... Bu nedenle yazdıklarını burada tekrarlayamayacağım. Bu adam söylediği zaman müstehçenleşmiş. Çirkinleşmiş.
Millet Vekillerimiz ne yapıyor?.. Meclise bu dergi nasıl, neden gönderiliyor. Erkeklerimiz neredeler? Eşlerine hakaret ediliyor. Sadece maçlarda mı tepki göstereceksiniz? Gerçek dindarlarımız ne yapıyor? Bu adam, bu yazıyı ,din maskesi altında yazıyor. Dine saygısızlık yapıyor. Ya kadınlarımız?
Hala bu adamların kölesi olmaya devam mı edecekler?
Bu kendini bilmez, kadınları da kendi eşi gibi sanan kişi biz kadınlara saldırıyor. Zaten bu tiplerin tek derdi kadınlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Bir kısmını köleleştirmek istiyorlar. Her alanda olduğu gibi bu konuda da yetersiz olduklarını saklarcasına diğer aydın kadınlara saldırıyorlar. Korkutarak, satın alarak kullandıkları kadınların uyanmasından korkuyorlar.
Bence bu tipleri zincire vurmak gerekiyor, giderek azgınlaşıyorlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Sorunlarını insan gibi çözememenin ezikliği içinde çirkinliklerini meclise de taşımaya başladılar. Seçip gönderdiğimiz vekiller de bunları okuyor mu? Yoksa onların da mı kadınlarla başı dertte...
Aydın, ilerici kadınların ve onların eşlerinin böyle sorunları yok. Sorun sizlerde. Alnı açık , yüzü ak dolaşıyorlar sokaklarda... Herkes onları görüyor. Onlar da herkesi. Sapıklar dışında , aklını kadınla bozmuş olanların dışında kimse de rahatsız etmiyor... Diğerlerini , sizinkileri arıyorsanız, kuytularda, köşelerde sizin boşluğunuzu doldurmakla meşgul çoğu.Görülüp tanınmamak için de kara çarşafların arkasına sığınıyor.
Yazı müstehçen ötesi... Bu nedenle yazdıklarını burada tekrarlayamayacağım. Bu adam söylediği zaman müstehçenleşmiş. Çirkinleşmiş.
Millet Vekillerimiz ne yapıyor?.. Meclise bu dergi nasıl, neden gönderiliyor. Erkeklerimiz neredeler? Eşlerine hakaret ediliyor. Sadece maçlarda mı tepki göstereceksiniz? Gerçek dindarlarımız ne yapıyor? Bu adam, bu yazıyı ,din maskesi altında yazıyor. Dine saygısızlık yapıyor. Ya kadınlarımız?
Hala bu adamların kölesi olmaya devam mı edecekler?
MUTLU İNSAN YOK MUTLU GÜN VARDIR
GÜNLÜK
15 EKİM 1975
"En çok ne zaman mutlu oldun ?" diye sorsalar ; hiç düşünmeden "Bu Ramazan Bayramı'nda diye karşılık verirdim... Evet mutluluğun zirvesine eriştiğimi hissettim bir hafta boyunca...
6 Ekim- 11 Ekim...
Hayatımın dönüm noktalarından biri...
"Mutlu İnsan Yok, Mutlu Gün Vardır..." sözünü doğrularcasına kendimi çok mutlu hissettim. Şu an ne biçim , nasıl duygular içinde olduğumu tahlil edemeyeceğim. Yalnız büyük bir boşluk içinde hissediyorum kendimi...Evet evet boşluk.... Ya da karanlık bir kuyuda kaybolma duygusu... Arıyorum, özlüyorum... Özlemim büyüdükçe büyüyor, bazan katlanılmaz oluyor...
O gideli henüz dört gün oldu. Bana dört asırmış gibi geliyor. Bu sefer çok başka... İyice alıştık, yakınlaştık bu kez...Seviyorum onu, hep yanımda olsun istiyorum.Ama engel olamıyoruz bu ayrılıklara. "Ölüm Allah'ın emri , ayrılık olmasaydı..." Oluyor, biz istemediğimiz halde oluyor işte... Ne yapsam, ne yazsam anlatamayacağım. En iyisi burada bırakmak...
15 EKİM 1975
"En çok ne zaman mutlu oldun ?" diye sorsalar ; hiç düşünmeden "Bu Ramazan Bayramı'nda diye karşılık verirdim... Evet mutluluğun zirvesine eriştiğimi hissettim bir hafta boyunca...
6 Ekim- 11 Ekim...
Hayatımın dönüm noktalarından biri...
"Mutlu İnsan Yok, Mutlu Gün Vardır..." sözünü doğrularcasına kendimi çok mutlu hissettim. Şu an ne biçim , nasıl duygular içinde olduğumu tahlil edemeyeceğim. Yalnız büyük bir boşluk içinde hissediyorum kendimi...Evet evet boşluk.... Ya da karanlık bir kuyuda kaybolma duygusu... Arıyorum, özlüyorum... Özlemim büyüdükçe büyüyor, bazan katlanılmaz oluyor...
O gideli henüz dört gün oldu. Bana dört asırmış gibi geliyor. Bu sefer çok başka... İyice alıştık, yakınlaştık bu kez...Seviyorum onu, hep yanımda olsun istiyorum.Ama engel olamıyoruz bu ayrılıklara. "Ölüm Allah'ın emri , ayrılık olmasaydı..." Oluyor, biz istemediğimiz halde oluyor işte... Ne yapsam, ne yazsam anlatamayacağım. En iyisi burada bırakmak...
ZAMAN AKIYOR
GÜNLÜK
"Geçsin günler, haftalar
Aylar, mevsimler, yıllar...
Zaman , sanki bir rüzgar
Ve bir su gibi aksın...
Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın.
Ömrüm sensiz geçse de
Aşkın kalbimde kalsın
Gülen gözlerim bir
Teselli ile baksın...
Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın... "
(Enis Behiç Koryürek)
PERŞEMBE...İkindi olmak üzere...Ağustos ayının güzel bir günü...Sessizliği radyonun sesi bozuyor. Elazığ'daki Bahçeli Evimizdeyim. Pencereden bakınca çam ağaçlarını, meyve ağaçlarını rahatça görebiliyorum. Biraz ilerde annemin diktiği sebzeleri ve kurumaları için düz bir tahtanın üzerine dizilmiş domatesleri de...
Seviyorum: Bu evi, bahçeyi, ağaçları, çiçekleri, sebzeleri; bahçede yaramaz yaramaz dolaşan o çirkin kedicikleri, artık civciv olmaktan çıkmış tavukları, köpek gibi bahçeye kimseyi yanaştırmayan, hatta annemden başkasından hoşlanmayan çılgın horozumuzu bile çok seviyorum.Ailemi ,insanları... Kısaca her şeyi, herkesi çok seviyorum. İlerde burayı, evimi, ailemi , arkadaşlarımı, bu şehri çok özleyeceğimi, çok arayacağımı da biliyorum... Biliyorum ama ... Bildiğim, sevdiğim, aradığım, özlediğim bir başka kuvvet beni çekiyor, uzaklaştırıyor buradan. Düşüncelerim uzanıyor çok uzaklara... İşte bundan sonrası hayalden öteye gidemiyor. Yazık...
Bekleyiş... Bekleyiş... Yine bekleyiş... İyiyi bekliyoruz, güzeli, doğruyu bekliyoruz. Hep bekleyeceğiz. Bulup bulamayacağımızı zaman gösterecek...
Koltuğumda şöyle bir kıpırdadım. Annemin bakışlarını üzerimde hissettim. Yooo hayır, yanılmışım , annem pencereye bakıyor. Evin perdelerini değiştirme düşüncesinde... Sanırım kaç metre kumaş gider diye hesaplıyor... Bilirim bu bakışı. Canım annem nasıl da yaşama bağlı, canlı, hareketli, coşkulu ve pratik zekalı...Sözlerine, uyarılarına aldırış etmediğimiz her konuda onun dediklerinin doğru olduğunu yaşayarak öğrenmişizdir çoğu kez... Şimdi yine elindeki işine döndü. Sessizce sürdürüyor işini. Tutak örüyor. Kırmızı beyaz iplerle, biraz önce bitirdiği mandal torbasından artan ipleri değerlendiriyor. Annem kızına çeyiz hazırlıyor... Canım anneciğim benim... Seni çok seviyorum.
Odada annem ve ben yalnızız.Başka kimse yok şu an. O ve ben... Bir de radyonun sesi... Haberler başladı. 30 Ağustos Zafer Bayramı , tören hazırlıklarından bahsediyor. Bugün 28 Ağustos olmalı... Evet evet öyle.
Biraz önce A. J. Cronin 'in "Yeşil Yıllar " romanını bitirdim, çok da beğendim. Mektup yazmam gerekiyor, çok birikti gelen mektuplar. Önce önemlilerden başlamalıyım yanıtlamaya. Önemli diyorum ama bu sözcük de az kalır bir arkadaşımın mektubu için. E.....'nin mektubu geleli çok oldu. Üstelik yazmakta, buraya yazmakta bile güçlük çekiyorum. On yedi yaşındaki kardeşi aniden ölmüş. Ona hemen yazmalıydım ama yapamadım, yazamadım. Ne diyebilirdim ki ... O öldü, siz yaşayın mı? "Başınız Sağolsun " un anlamı bu değil mi? Teselli için başka sözler bulmalı. Başınız sağolsun, demeyi sevmiyorum.
Ayrıca Bursa'ya N.......' e de yazmalıyım. Resimleri aldım. Hiç olmazsa bir teşekkür mektubu yazmalıydım .Çok ayıp...Ben böyle değildim eskiden.Bana bir haller oldu. Bu son haftalarda sanki hiç yaşamadım, Hayalet gibi dolaştım durdum. Hep üzülüyorum. Neden... Neden ? Onu da bilemiyorum...
"Geçsin günler, haftalar
Aylar, mevsimler, yıllar...
Zaman , sanki bir rüzgar
Ve bir su gibi aksın...
Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın.
Ömrüm sensiz geçse de
Aşkın kalbimde kalsın
Gülen gözlerim bir
Teselli ile baksın...
Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın... "
(Enis Behiç Koryürek)
PERŞEMBE...İkindi olmak üzere...Ağustos ayının güzel bir günü...Sessizliği radyonun sesi bozuyor. Elazığ'daki Bahçeli Evimizdeyim. Pencereden bakınca çam ağaçlarını, meyve ağaçlarını rahatça görebiliyorum. Biraz ilerde annemin diktiği sebzeleri ve kurumaları için düz bir tahtanın üzerine dizilmiş domatesleri de...
Seviyorum: Bu evi, bahçeyi, ağaçları, çiçekleri, sebzeleri; bahçede yaramaz yaramaz dolaşan o çirkin kedicikleri, artık civciv olmaktan çıkmış tavukları, köpek gibi bahçeye kimseyi yanaştırmayan, hatta annemden başkasından hoşlanmayan çılgın horozumuzu bile çok seviyorum.Ailemi ,insanları... Kısaca her şeyi, herkesi çok seviyorum. İlerde burayı, evimi, ailemi , arkadaşlarımı, bu şehri çok özleyeceğimi, çok arayacağımı da biliyorum... Biliyorum ama ... Bildiğim, sevdiğim, aradığım, özlediğim bir başka kuvvet beni çekiyor, uzaklaştırıyor buradan. Düşüncelerim uzanıyor çok uzaklara... İşte bundan sonrası hayalden öteye gidemiyor. Yazık...
Bekleyiş... Bekleyiş... Yine bekleyiş... İyiyi bekliyoruz, güzeli, doğruyu bekliyoruz. Hep bekleyeceğiz. Bulup bulamayacağımızı zaman gösterecek...
Koltuğumda şöyle bir kıpırdadım. Annemin bakışlarını üzerimde hissettim. Yooo hayır, yanılmışım , annem pencereye bakıyor. Evin perdelerini değiştirme düşüncesinde... Sanırım kaç metre kumaş gider diye hesaplıyor... Bilirim bu bakışı. Canım annem nasıl da yaşama bağlı, canlı, hareketli, coşkulu ve pratik zekalı...Sözlerine, uyarılarına aldırış etmediğimiz her konuda onun dediklerinin doğru olduğunu yaşayarak öğrenmişizdir çoğu kez... Şimdi yine elindeki işine döndü. Sessizce sürdürüyor işini. Tutak örüyor. Kırmızı beyaz iplerle, biraz önce bitirdiği mandal torbasından artan ipleri değerlendiriyor. Annem kızına çeyiz hazırlıyor... Canım anneciğim benim... Seni çok seviyorum.
Odada annem ve ben yalnızız.Başka kimse yok şu an. O ve ben... Bir de radyonun sesi... Haberler başladı. 30 Ağustos Zafer Bayramı , tören hazırlıklarından bahsediyor. Bugün 28 Ağustos olmalı... Evet evet öyle.
Biraz önce A. J. Cronin 'in "Yeşil Yıllar " romanını bitirdim, çok da beğendim. Mektup yazmam gerekiyor, çok birikti gelen mektuplar. Önce önemlilerden başlamalıyım yanıtlamaya. Önemli diyorum ama bu sözcük de az kalır bir arkadaşımın mektubu için. E.....'nin mektubu geleli çok oldu. Üstelik yazmakta, buraya yazmakta bile güçlük çekiyorum. On yedi yaşındaki kardeşi aniden ölmüş. Ona hemen yazmalıydım ama yapamadım, yazamadım. Ne diyebilirdim ki ... O öldü, siz yaşayın mı? "Başınız Sağolsun " un anlamı bu değil mi? Teselli için başka sözler bulmalı. Başınız sağolsun, demeyi sevmiyorum.
Ayrıca Bursa'ya N.......' e de yazmalıyım. Resimleri aldım. Hiç olmazsa bir teşekkür mektubu yazmalıydım .Çok ayıp...Ben böyle değildim eskiden.Bana bir haller oldu. Bu son haftalarda sanki hiç yaşamadım, Hayalet gibi dolaştım durdum. Hep üzülüyorum. Neden... Neden ? Onu da bilemiyorum...
BEN ONU SEVİYORUM ...
GÜNLÜK
15 AĞUSTOS 1975
Elazığ
"Bugün gönlümden dertliyim, yar uzakta..." diye bir şarkı var radyoda. Bundan sonrakini şansımıza tuttum. Bekliyorum...
"Ben onu seviyorum kime ne ? " diyerek başladı. Evet , güzel olsun , çirkin olsun, o yar benim kime ne ? Ben onu seviyorum, onunla mutlu olacağıma inanıyorum... O yar için varsın yansın, gönül benim kime ne? Sana ne...
Birazdan mektubunun cevabını yazacağım. Oldukça geciktirdim. Düşünüyorum, ne zaman evlenebileceğimizi düşünüyorum... Ekimde olsun , 1975 Ekimin'de olsun diye yazmış mektubunda... Evet bunu ben de isterim ama şu anda olanaksız gibi görünüyor bu...Bir kere askerliğin ne zaman olacağı kesinleşmedi daha. Evlendikten sonra askere gitme düşüncesinden hoşlanmıyorum. O zaman upuzun bir ayrılık dönemi yine başlayacak... Şimdi çekiliyor ama o zaman nasıl olur bilemiyorum. Tayin de sorun olur. Ne yapsak acaba? Ne yazsam bu konuda...Aksi gibi bugün de çok canım sıkılıyor...Dün çok kötü bir gün geçirdim. Üzülüyorum, her şeye çok üzülüyorum bu sıra...
Evde yalnızım bugün... Tam bir fırsat yazmak için. Ama bir türlü kafamı toparlayamıyorum. Yarına bıraksam diyorum, o zaman da ev çok kalabalık, iş çok, nerede, nasıl yazacağım!.. Mektup gecikecek...
Ahh A.....! Keşke bir kez olsun gelseydin, gelebilseydin... Ozaman daha kolay karar verebilirdik birlikte. Belki de gelmen iyi olmazdı, bilemiyorum.
Biliyor musun şu anda altı aylık nişanlıyız ve altı aydır birbirimizi görmüyoruz. Zaten ne biçim işse ayrılıkla başladı , ayrılıkla sürüyor.Korkarım öyle de devam edecek. En basiti, işte evlilik sorunu.Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor...Aslında bunlar belki önemli değil ama bir yerde insanı sarsıyor, dayanma gücünü azaltıyor...
Ş.......... teyzemler buradaydı. Yeni gittiler. Ev iyice kalabalıktı.
Bugün H...... ile F.....'un düğün davetiyeleri geldi.Mutlu olsunlar. Darısı başımıza. Geç olsun da güç olmasın.
Şimdi mektup yazmak için bırakıyorum.
15 AĞUSTOS 1975
Elazığ
"Bugün gönlümden dertliyim, yar uzakta..." diye bir şarkı var radyoda. Bundan sonrakini şansımıza tuttum. Bekliyorum...
"Ben onu seviyorum kime ne ? " diyerek başladı. Evet , güzel olsun , çirkin olsun, o yar benim kime ne ? Ben onu seviyorum, onunla mutlu olacağıma inanıyorum... O yar için varsın yansın, gönül benim kime ne? Sana ne...
Birazdan mektubunun cevabını yazacağım. Oldukça geciktirdim. Düşünüyorum, ne zaman evlenebileceğimizi düşünüyorum... Ekimde olsun , 1975 Ekimin'de olsun diye yazmış mektubunda... Evet bunu ben de isterim ama şu anda olanaksız gibi görünüyor bu...Bir kere askerliğin ne zaman olacağı kesinleşmedi daha. Evlendikten sonra askere gitme düşüncesinden hoşlanmıyorum. O zaman upuzun bir ayrılık dönemi yine başlayacak... Şimdi çekiliyor ama o zaman nasıl olur bilemiyorum. Tayin de sorun olur. Ne yapsak acaba? Ne yazsam bu konuda...Aksi gibi bugün de çok canım sıkılıyor...Dün çok kötü bir gün geçirdim. Üzülüyorum, her şeye çok üzülüyorum bu sıra...
Evde yalnızım bugün... Tam bir fırsat yazmak için. Ama bir türlü kafamı toparlayamıyorum. Yarına bıraksam diyorum, o zaman da ev çok kalabalık, iş çok, nerede, nasıl yazacağım!.. Mektup gecikecek...
Ahh A.....! Keşke bir kez olsun gelseydin, gelebilseydin... Ozaman daha kolay karar verebilirdik birlikte. Belki de gelmen iyi olmazdı, bilemiyorum.
Biliyor musun şu anda altı aylık nişanlıyız ve altı aydır birbirimizi görmüyoruz. Zaten ne biçim işse ayrılıkla başladı , ayrılıkla sürüyor.Korkarım öyle de devam edecek. En basiti, işte evlilik sorunu.Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor...Aslında bunlar belki önemli değil ama bir yerde insanı sarsıyor, dayanma gücünü azaltıyor...
Ş.......... teyzemler buradaydı. Yeni gittiler. Ev iyice kalabalıktı.
Bugün H...... ile F.....'un düğün davetiyeleri geldi.Mutlu olsunlar. Darısı başımıza. Geç olsun da güç olmasın.
Şimdi mektup yazmak için bırakıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......