16 Ekim 2008 Perşembe

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA



Koca Çınar da bizi terk etti ! Ama o kadar çok yaşıyor ki...

Unutulmayacak... Kendi şiiriyle selamlıyorum büyük ustayı...


ULAK

Alır götürür tez ulak
Dirileri ölülere

Adı, üstünde eğreti
Düşer kütüğünden yere.

Sevgisi artık akmaz ki
Yeryüzücek kuru dere.

Işır uykusu uyanık
Karanlığı vere vere.

Gözleri yarı kapalı
Ağlamak yakışmaz ere.

Dudakları yarı açık
Sanki sorar yolum nere?

Tez ulak alır götürür
Ölüleri dirilere.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

ZENGİN OLAMADIK (ııı)


Kurucaşile'ye zengin olmaya gittik demiştim. Siz de zengin olduğumuzu düşünmüşsünüzdür sanırım doğal olarak. Nerdeee?
Aksine daha bir yoksullaşarak döndük.

Nasılı şöyle... Yerler dedelerden ya ! Kayda dedelerin üstüne yazılıyormuş. Eeee dedelerin çocuk sayısı çok ! Çocukların çocuk sayısı çok... Torunların sayısı çok ! Çok oğlu çok anlayacağınız...
O kadar çokluğun arasında bize bir şey düşmez! Düşse atılmaz, satılmaz, satılsa para etmez. Sadece şehirler yaşanamaz olursa çekilip doğal bir şeyler yetiştirmeye yarar ki, işte bu önemli...

Soruyorum köyde yaşayanlara, zaten birkaç aile kalmış köylerde. Fındıklar, cevizler nasıl, neden daha çok yetiştirmiyorsunuz, diye... Birkaç da kivi ağacı var, üzerinde de meyvesi... Domuzlar! yanıtını alıyorum...

Yok yok kimseye domuz dedikleri yok. Gerçek domuzlardan yakınıyorlar. Hiçbir şey bırakmıyorlarmış ortalıkta. Geceleri domuz bekliyorlarmış evlerinin çevresinde. Biraz uzak tarlalar koruyamadıkları için hep ormana yazılmış zaten. Eşim de pek çok yeri gösterdi, eskiden bizimdi buralar, bak şimdi orman olmuş. Bu ormanlar yanmıyor da otellerin olduğu bölgelerdeki gibi. Kaza süsü verip yakamıyorlar anlayacağınız. Burada "orman kanunları "hala çok geçerli. Biri bahçesindeki bir çam ağacını kesmiş de iki yıl mahkemelerde sürünmüş. Aklıma hınzırlığımdan yakılan ormanların yerine otel yapıp keyif satanlar düşüyor nedense!

İş yok mu buralarda, diyorum kadınlara... Var, tekstil atelyesi var, ama biz gitmeyiz diyorlar. Devamında; on beş gün deneme adı altında işe alıyorlar, para mara yok, sonra beğenmedik diyip işten çıkarıyorlar! Başka yerde olsa neyse, Kurucaşile küçük bir yer, herkese rezil oluruz, diyiveriyorlar bir solukta ! Bartın'a gidebilsek orada belki iş buluruz umudunu taşıyorlar.

Gezi kısa , görülenler-yaşananlar çok olunca insan ayrıntıları atlıyor işte. Ben de atladıklarımın bir kısmını yazmış oldum böylece. Bu arada Çakraz, Kapısuyu,Tekeönü, Bozköy ayrı ayrı güzellikler sundu bize. Bu arada "Bozköy Plajına Gider" tabelasını görmek beni sevindirdi. Köy ve plaj, güzel değil mi?

Evet sonuç olarak biz zengin olmadık. Hala buradayız. Biraz sonra evi yeniden elden geçirip köye göndereceğim giysileri, kitapları ayarlayıp bir koliye yerleştireceğim. Aslında yoksul onlar mı, biz mi bilemiyorum, emin değilim en azından. Yoksulluktan söz eden kadınlarımızın kollarındaki bileziklerin çokluğu geliyor aklıma. Nedense bu bilezikler aile bütçesinden sayılmıyor. Bu onların, ailenin değil! Belki de güvence olarak görüyorlar ne bileyim.

Son birşey daha... Bize büyük sevgi ve konukseverlik gösteren köyde yaşayan üç beş ailenin kendi aralarında küslükler yaşadığını da öğreniyorum. Oysa artık terk edilmiş köylerimizde az sayıdaki insanların birbirine tutunması gerekmez mi?

Burada da tutunamayanlar karşımıza çıkıyor. Hepimizin biraz da kendimizi sorgulaması gerekmiyor mu?

GÜLEREK YAZDIM (ıı)


Kendi kendine gülene ne denir biliyorum...

Biliyorum, yine de gülüyorum. Eşim sabah işe gidecek, bir de uzun süre araba kullandığı için yorgunum diyip yattı. Ben gece kuşu olarak oturuyorum. Hem televizyonda "Genç Bakış" programını izliyorum, hem de gezi notlarımı sizlerle paylaşmaya çalışıyorum.Bir yandan da televizyondakilerle birlikte kahkaha atıyorum. Yüksek sesle ! Gülene ne derlerse desinler hiç de aldırmıyorum. Keşke siz de izliyor olsanız şu an...

Artık acı gerçekler hem söyletiyor hem güldürüyor. Ayla Akay isimli bir izleyici Abdullatif Şener'i sıkıştırıyor ve " Herkese maşallah, emeklilere inşallah!" diyor . Daha önce Osman Hoca bu sözü farklı bir şekilde dilegetirdi. "Hükümet bazılarına maşallah, bazılarına da inşallah diyerek işi götürüyor!"demişti de gençlerin kahkahalarına eşlik eden güçlü alkışlar almıştı...

Ya ben bunu yazmayacaktım ki... Gezip gördüklerime dönüyorum yeniden...

Gelin hamile demiştim en son anımsayan varsa...

Eeee diyorum, yoksulluktan yakınıyorsunuz, ama bakıyorum da bu yaşta üç çocuk yapmaktan da çekinmemişsiniz. Bunun arkası da gelir, diye ekliyorum. Kuzenden biliyorum, o da çok sıkıntıyla büyüttüğü beşinci çocuğundan sonra dur demişti doğurmaya...

İkisi birden savunmaya geçiyorlar hemen: " Bizi kim doktora götürecek de önlem alacağız?" Kızım bunun başka çözümleri de var diyorum. Anlıyorlar, ama: "Gel de bizim adamlara anlat!" diye yanıtlıyorlar. Kocalarının her akşam içtiğini de ekliyorlar.

İkisi de kocalarına kaçarak evlenmiş, ne cesaret, diyorum, kıkır kıkır gülüyorlar. "Gençlik işte, cahillik !" diyorlar.

Çayımız bitiyor, meyve çıkarıyorlar bahçe mahsulü; elma ve armut... Yiyemeyeceğimi söyleyince torbaya koyup bana veriyorlar... Bu arada televizyonları açık. Kayınvalide "Şunlar da evlenecek adam arıyor" diyip gülümsüyor. Kim diye soruyorum şaşırarak. O da şaşırmama şaşırıyor ve " Hiç mi görmedin bütün televizyonlar herkesi evlendiriyor!"

Eve dönünce çocuklara kitap gönderme sözü vererek oradan eşimin teyzesine geliyoruz. Kucaklaşmalar , sohbetler, anılar burada da sürüyor. Bahçeye iniyoruz. Pırasa, pazı, maydanoz,biber, minicik domates, roka topluyoruz. Teyzemizin üçüncü sınıfa giden küçük torunu yanımızdan hiç ayrılmıyor. Ona ve diğerlerine getirdiklerimize çok seviniyor. Tek tek herkese gösteriyor. Gitme zamanımız gelince de üzülüyor.

Vedalaşıp Amasra'ya doğru yola çıkıyoruz. Gündüz gördüğümüz güzelliklerin gecesini de görüp hayran kalıyoruz bir kez daha...

Amasra'da misafirhaneye geliyoruz. Görevlinin odasında ilk dikkatimi çeken sevgili Barış Akarsu'nun büyük bir resminin panoda asılı oluşu... Bir de Amasra haritası ve kenarında yine Barış Akarsu... O Amasra'yı, Amasralı da onu seviyor.

Sonra eşimin arkadaşı ve eşi gelip bizi evlerine götürüyorlar. Güzel bir akşam geçiriyoruz. Misafirhanedeki odamıza gitmeden "Sabah altı, altı otuz sıralarında kalkabilirseniz güneşin doğuşunu izleyin mutlaka." uyarısını alıyoruz. Kalkarız, erkenden kalkarız, diyip vedalaşıyoruz.

Sabah uyandığımızda telaşlanıyorum, saat yediye geliyor! Perdeyi açıyorum, yağmur var Amasra'da! Güneş müneş de ortalıkta görünmüyor. Sekize doğru salona iniyoruz. Kahvaltı masası hazır. İkişer dilim peynir, tereyağ, reçel, zeytin ve yumurta... Oturuyoruz masaya, görevli koşuyor "Ekmek henüz gelmedi, sekiz buçuğa doğru gelir!" Aklımıza teyzemizin verdiği köy ekmeği geliyor, arabadan onu alıp kahvaltımızı iştahla yiyoruz. İkinci çayı ve sigaramı balkonda içiyorum.

Karşıda üç ayrı tepenin eşliğinde Amasra bize bakıyor, biz de ona.Ve eşime şuradaki adanın adı neydi, diyorum. Tavşan Adası , diyor ve ekliyor. "İşte Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın filminin bir bölümü de orada çekilmişti." Sözünü ettiği film "Gönderilmemiş Mektuplar" dı. Ben beğenmiştim o filmi.

Yağmur eşliğinde yola çıktık. Bir ara bulutların arasından sıyrılan güneş , bize göz kırparak eski yerine saklandı. Kısa ama çok şeyi sığdırdığımız gezimiz böylece bitti. Eşim beni eve bırakıp görevinin başına döndü...

Görmeyenler varsa mutlaka bir fırsat yaratsınlar. Ve mutlaka "Canlı Balık"ta balıkla birlikte o meşhur salatasından yesin. Biz ilk kez Amasra'ya gidip de balık ve salatadan yemeden döndük. Artık bir başka sefere...


15 Ekim 2008 Çarşamba

ZENGİN Mİ OLUYORUZ? (ı)



İki gün, bir gece süren gezimizden bugün döndük. Ve ben bu süre içinde üç mevsimi yaşadım...

Kiraz ve erik ağaçları çiçek açmıştı dersem inanır mısınız bana? İnanın lütfen, gittim ağacın yanına, gözlerimi silip silp baktım.Tepeden tırnağa gelin gibiydi ağaçlar...

Akşam gelen telefondan sonra gitmeye karar verdik, sabah erkenden de yola çıktık. Hava serinceydi, sonbaharın serin havası vardı anlayacağınız...

Kurucaşile'ye gidiyorduk. Çaycuma, Bartın, Amasra yolumuzun üzerindeydi... Zengin oluyorduk. Bizim olan bağ-bahçe için tapu verilecekmiş. Tapu kadastro görevlileri köyden yaşlı kişilerle oluşturdukları bilirkişilerle nerelerin kime ait olduğunu saptayıp yıllar öncenin mallarını resmileştiriyorlarmış. Acele gelin dediler, biz de gidiyorduk...

Öğleye doğru hava açmaya başladı. Yol boyunca yeşilin ve mavinin her tonuyla gözlerimiz bayram yaptı, yüreğimiz yumuşadı, yenilendik, güçlendik. Her virajın çıkışında, her tepeye yükselişte hiçbir resmin, hiçbir tablonun yansıtamayacağı güzelliklerle buluştuk. Başka renk yoktu. Doğa yeşille maviye dönüşmüştü... Dağlarda hiç mi toprak olmaz! Hiç mi boş yer görünmez? Tüm dağlar ormandı, ağaçtı ve yeşildi. Ve yeşilin her tonu görücüye çıkmıştı sanki...

Ve deniz... Her dağın, her tepenin arasından mavi mavi gülümsüyordu... Çaycuma, Bartın nasıl da hızla gelişiyordu. Yol boyu pek çok konaklama yeri yapılmış dinlenmek isteyenlere... Ama Amasra başkaydı, bambaşka...

Fatih Sultan Mehmet'i hayran bırakan Amasra! Görünce burayı seslenmiş:

- Lala lala cennet bura mı ola ? Öyleyse tez alına !

Amasra'yı da arkamızda bırakarak öğlen olmadan Kurucaşile'ye ulaşıyoruz. Yazdan çalınmış bir hava karşılıyor bizi...

İçeri girmeyelim, diyorum. Dışarda oturuyoruz uzun süre... Güneş yakıyor. Yemek hazır, buyurun davetiyle yemeğe oturuyoruz. Güzel bir tarhana çorbası, ardından da sıcak sıcak, kızarmış balık... Pirinç pilavı da var, ama ondan yemiyoruz. En çok ben yiyiyorum turşudan. Yeşil domates, biber, patlıcan birleştirilmiş nefis bir turşu olarak soframıza kurulmuş. Yoğurttan da alamıyorum. Turşunun yarısını tek başıma ben bitiriyorum. Bir de salatanın yanındaki tabakta yeşil yeşil bakan maydanozlara dayanamıyorum. Biraz önce bahçeden toplanmış maydanozlar bunlar, yenilmez mi? Galiba ben yeşile vurgunum...

Yaz sıcağını da yanımıza alarak köye gidiyoruz. Köyde her zamankinden daha fazla kişi var bu kez. Onlar da bizim gibi zengin olmaya gelmişler köye... Yerlerinin kendilerinin olduğunu kayda geçirecekler... Herkes büyük bir sevgiyle kucaklıyor bizi, kimlerdensiniz sorusuyla sık sık karşılaşıyoruz burada. Ardından anlatılan anılar anılar, gözyaşları eşliğinde anlatılan öyküler ve sitemler büyüklerimize... Herkes kendi öyküsünü anlatıyor aslında... Yaşlı teyzeler ve amcalar... Kimi elindeki bastona tutunmaya çalışıyor, kimisi de yanındakine...

-Şu evi yaptırmadınız gitti ! Bak artık içine de girilmiyor, yıkıladı zaten üst tarafı ! Hiç gelmiyorsunuz ki? diyor biri. Bir başkası:

-Çok mu bıktı annenler buralardan? diye sitemini eşime yöneltiyor.

- Yok yok diyor eşim, yaşlılık işte, diyor sıkılarak.

Eşimi işlemlerle baş başa bırakıp köyü gezmeye çıkıyoruz kuzeniyle... Yıkılan eve bakıyoruz yakından. Evin çevresi de dikenlerle, otlarla çevrilmiş. Çok yaklaşamıyoruz, bir iki diken batmasından sonra...

Biraz ötedeki bir bahçeye gözüm kayıyor, ,inanamıyorum ! Beyaza bürünmüş bir ağaç. Evet kirazlar çiçek açmış! Kuzenimiz erikler de diyor! Ağaçlar armut dolu. Ellerimiz armut topluyor, gerçek anlamıyla. Çoğunu kuzenimiz topluyor ben azını...

Bir ses duyuyoruz karşı pencereden. Gelin çay demledim diyor içtenlikle... Yok mok derken ısrarlara dayanamayıp giriyoruz içeri. Tertemiz, sade bir köy evi. Karşıda büyük bir televizyon. Çayımızı yudumlarken sohbet ediyoruz...

Yoksulluktan yakınıyor onlar da. Gelin kaynana birlikte oturuyor burada. Geline yaşını soruyorum, otuz dört , diyor. Biri sekizinci sınıfta, diğeri dördüncü sınıfta iki oğlu var. Öğretmenlerden yakınıyor. Sürekli kitap alın diyorlar, bir test kitabı istemişler, tam kırk lira! Biz kaç ayda öderiz bu parayı? Hafta sonu kurs yapacaklarmış, o kitaptan! Paralı mı veriyorlar kursu, soruma hayır, yanıtını alıyorum. Tanımadığım bu öğretmenlere içimden selam gönderip ne güzel bakın diyorum. Tatilini çocuklarınızın geleceği için harcıyorlar! Üçüncü çocuğun yolda olduğunu öğreniyorum, gelin hamile...

(Çok uzadı, devamı diğer yazıda) Tabi sıkılmadan buraya kadar gelenler için bu not.

Gelen varsa geldiğini söylesin... Bakalım kaç sabırlı okuyucu var? Çok merak ettim de...

13 Ekim 2008 Pazartesi

YOKSULUN SIRTINDAN




Tolga Sağ'dan dinlemiştim türküyü ilk kez. Yüreğime işlemişti...

"Yoksulun sırtından doyan doyana,
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana...

Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?"

Evet ben de düşünüp duruyordum, ne yazayım, nasıl yazayım diye... Yine de daha zaman var, yazarım bir şeyler derken yarın kısa bir yolculuğa çıkmamız gerekti. Ben de bu akşamdan yazıp göndermeye karar verdim erken erken...

" Açım, kara toprak, açım, duyasın biraz,
Kara öküzle beraber açım bu gece.

O düşünür, düşündükçe doyar,
Ben düşünürüm, düşündükçe acıkırım.

Açım, kara toprak, açım, duyasın biraz,
Açlık saklanılamaz. "

Ne güzel söylemiş Dağlarca. "Açlık Saklanılmaz." Saklanılmıyor da...

Televizyonlarımızda bazan çöplükten yiyecek toplayan çocuk görüntüleri yansır ya gözlerimize, üzülürüz. Üzülmekte de haklıyız. Her insan, insana yaraşır şekilde yaşamalıdır. Hiç olmazsa çocuklar yeterli ve dengeli beslenmelidir. Ama şunu da unutamayız değil mi ? Bazı çocuklar çöplüklerinde bile yiyecek bulamıyor!.. Evet... çöplüklerdekilere de razı...

Bir yanda açlıkla savaşan insanlar, öte yanda şişmanlıkla... Çelişki değil mi bu?

Şimdi tam da bu sırada "Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?" diyen Tolga Sağ'ın türküsüne kulak vermez misiniz?

"Yoksulun sırtından doyan doyana..."

Ve ardından bir kez daha Fazıl Hüsnü Dağlarca :


" Yersin içersin sofrasından, üç yüz senedir,
Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil.
Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan
Mevsimler soğumuş, sular azalmış,
Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil."

Ve bu kez Tevfik Fikret koşup geliyor uzaklardan. Haykırıyor doymazlara...

"Yiyin efendiler yiyin,
Patlayıncaya, tıksırıncaya kadar,
YİYİN..."

YİYİN, YİYİN, YİYİN... Çatlayıncaya kadar yiyin !

Yoksulları, açları da hiç, ama hiç düşünmeyin!? Sadece oy alabileceklerinize biraz kırıntılarından koklatın! Adına da yardım diyin, kargalar da gülsün halinize... Ya da kameralara göstere göstere savurun yardımlarınızı... Paketlere ulaşamadan yesinler birbirlerini yoksullarımız !

"Ya ana kalk
Ya kadın yürü
Ya oğul koş

Bir anlamın gereken kurtuluşuna...
Kara derisi sırtında, yüreğini göğsünde taşımakta..."

Haydi Dostlar, ellerimizi birleştirelim. Güçlerimizi birleştirelim... Yüreklerimizi birleştirelim... Artık açlıktan kimse ölmesin! Tokluktan da!...

"PENCERENDEN ULUSLAR GÖRÜR BİRBİRLERİNİ
BİR MUM DEĞİL BİR İNSAN YANAR TÜRBENDE."

Yine Dağlarca'nın dizeleri... Onunla sonlamak istiyorum yazımı:

" Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar,
Ağır bir aydınlık , bildiğin şafak değil.
Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,

UYANDIRMAZSAN
UYANACAK DEĞİL... "


12 Ekim 2008 Pazar

BU FENER TİP TİP


Nihayet Cumartesi günü evden çıktım...

Doktorlar lokalinde arkadaşlarla buluşacaktık Fener'de... Haziranda bir ayrılmıştık, bugüne kadar buluşamamıştık.

Evden çıktım, yürüye yürüye yola koyuldum. "A" Tipi Misafirhane'nin önünden geçerken bahçesinin güzelliğine bir kez daha hayran oldum. Görkemli çam ağaçları, çeşit çeşit çiçekleri, bekçi kulubesi sonbaharla kucak kucağaydı. Pek çok devlet büyüğünü ağırlamıştı bu bina. Benim de içinde verilen kokteyllere katılmışlığım vardı. Son zamanlarda artık olmuyor bu tip toplantılar doğal olarak...

"D" Tipi evlerin önündeki iki yanı ağaçlıklı yoldan ağır ağır yürüyorum. Öyle güzel ki... Aklıma "C" Tipi evler geliyor. Çoğu satıldı artık.Oysa hepsi lojmandı eskiden. Şimdilerde jipli, türbanlı bir yığın insan girip çıkıyor "C" Tiplerine...Para onlarda ya !

Deniz Kulubü'nün yanından geçerken içeriye bir göz atıyorum. Bahçesinde kimse görünmüyor. Deniz sisli sonbahar güzelliğinin içinde hüzünlü müydü ne? Buralara girmek kolay değildi eskiden, üye kartınız olmadan deniz tarafından bile yanaşamazdınız kulübe... Ekonomik krizler nedeniyle gelen geçiyor artık. Yeter ki parası olsun!..

Gülümsüyorum aklıma geldikçe... Bir zamanlar "Deniz Kulübünde koli var, denize girilmiyor artık!" diye konuşulanları duyan görevlinin: " Nerede o koli, hemen atlayıp çıkarayım!" demesi size de komik gelmiyor mu ?

Daha önce "B" Tipi Lokalde ( Mühendisler, Mimarlar Lokali) buluşmuştuk , bu kez Doktorlar'da buluşacağız. Önceleri "B" Tipinin Misafirhanesi iken doktorlara kaptırdığı yer burası. İkisi yan yana konuklarını ağırlıyor. Karşılarında Tenis Kortu, öte yanlarında da yanından geçtiğim Deniz Kulübü... Hepsi birbirinden güzel... Fener semtinin incileri bunlar... Hele yazın göreceksiniz... Yeşili, denizi, güneşi el ele verince bakmaya kıyamıyor insan...

Geldiğim yolun karşısından geri dönecek olsam kısa bir yürüyüşle Maden Mühendisleri Cemiyeti'ne, onun karşısındaki eski yaygın adıyla Kiliseye,(Memurlar Lokaliydi,satıldı o da) şimdiki adıyla Yaman Restoran'a ulaşabilirim. Özellikle Maden Mühendisleri Lokalinden güneşin batışını izlemeyenler çok şey kaybettiklerini düşünmeliler...

Benim geri dönmeme gerek yok. Hazır Doktorlar Lokalinin kapısına gelmişken...

Ağaçların arasından geçip merdivenleri ağır ağır çıkarken yanıbaşımdaki denizden gelen temiz havayla ciğerlerimi temizliyorum. Yenilendiğimi hissediyorum.

İşte geldim... Arkadaşlar salonda oturuyorlar. Yan tarafta şömine yanıyor. Ilık bir hava karşılıyor sizi. Masalarda gerçek çiçekler renk renk vazoların içinde yerlerini almış gülümsüyor. Şöminenin karşısında iki geniş koltuk yayılmak isteyenleri bekliyor. Sabırlı... Koltukların sağ tarafında saksı çiçekleri...Yere dizilmiş. Hepsi de renk renk açmış çiçekleriyle buyurun, keyfinize bakın, der gibi ...

Özlemişim arkadaşlarımı. Sarmaş dolaş oluyoruz. Yaramış emeklilik, dinlenmişsin, diyorlar... Herkes yiyeceğini söylüyor. Ben karışık diyorum. Yemekten sonra çaylarımızı denize karşı bahçede içiyoruz. Sonra içeri giriyoruz hava serinleyince... Bir sürpriz tatlı haberiyle herkes seviniyor. "Laz Böreği" de var deniyor. Birer dilim yiyiyoruz, bir arkadaşımız ikinciyi de midesine gönderiyor.

Laz Böreğiyle ilgili, değerlendirmeler yapılıyor; tarifler verilip tarifler alınıyor. Ben tatlıya konan karabibere şaşırırken yazlık komşumun Laz Böreğini anımsıyorum. "Evet bu da güzel, ama onunki bambaşka lezzette! " cümlesi dökülüyor dilimden farkında olmadan.

Kağıtlara ay adları yazılıyor, katlanıp kül tablasının içine konuyor, elden ele dolaştırılıyor. Çeyrek altın kurrası çekiyoruz kendi aramızda. Ayda iki kez buluşmaya karar veriyoruz. Bana "Kasım" çıkıyor. Artık zengin olacağım ben de ! Şaka şaka, amaç buluşmaların devamlılığını sağlamak, düzenini korumak. Sırası gelen ortamı hazırlayacak, duyuruları yapacak. Yoksa aldığım altınları birer birer geri götüreceğim.

Bu arada altın fiyatları çok yükselmiş. Kuyumcular satıyormuş, ama siz bozdurmaya gittiğinizde türlü bahanelerle geri almıyormuş. Bu bilgiyi de paylaşmadan geçmeyeyim dedim. Belki çıkınlarınızdaki altınları bozdurmak gibi bir hayale kapılırsınız, hazır yükselmişken!

Siz hesap yaparken biz de hesaplarımızı ödüyoruz, kahvelerimizi içiyoruz ve kalkıyoruz.

Sonra Tenis Kortuna uğruyoruz. Serin havaya karşın tenis oynayanlar var. Hem onları izliyor hem de yeni katılanlarla sohbeti koyulaştırıyoruz. Altında oturduğumuz ağaçtan düşen kocaman "at kestaneleri" tehdit oluşturmaya başlayınca kalkıyoruz.Patır patır yere düşüyor, düşmesiyle de paramparça oluyor. At kestanesinden yaralanmak da komik olurdu hani...

On beş gün sonra buluşmak üzere evlerimize dönüyoruz...

Haaa bir de Deniz Feneri davasından sonra bütün denizlerimizdeki fenerler eylem kararı almışlar, "Adımızı karalamaya ne hakları var !"diye. Duydunuz mu? Bu arada burs vereceğimiz öğrenci için de 20'şer lira topladık, dişçilikte okuyan öğrencinin hesap numarasına yatıracağız...

Aklınıza geldi mi bilmem. Bir de"F" Tipi cezaevleri var, ama onlar burada değil... Siz buradaki "Tip"leri gezin, diğeri herkesten uzak olsun...

KALBİM ÜŞÜYOR



Her yanım sızım sızım sızlıyordu!

Ben artık emekliyim, yaşlanıyorum da ondan, diye düşünmeye başlayacaktım ki, dün kaloriferler yandı ve artık hiçbir yanım ağrımıyor. Demek ki çok üşüyormuşum farkına varmadan. Şimdi ısındım...

Ama kalbim hala üşüyor! Yüreğimi bir türlü ısıtamıyorum. Yok yok hemen atlamayın. Aşk meşk değil benim sorunum. Çok şükür o konularda bir derdim yok. Benim derdim başka! Kişisel değil yani...

Askerlerimizin başına çuval geçirildiğini gördüğüm günden beri kalbim buz gibi.

O günden sonra içten ve dıştan ordumuzun başına örülmek istenen çorapları gördükçe ürperiyorum.

Gözbebeğimiz ordumuzun büyük bir komutanının, askerlerimizin şehit oluşunu bizden sonra duymasıyla titriyorum. O büyük komutanımızın (Nasılsa havadan yapılan operasyonun yanlış verilen istihbarat bölgelerine olacağını bildiği için de olabilir mi?)golf sporuna devam ederek, ordu düşmanlarının ekmeğine tereyağ sürmesiyle yüreğimin titremesini engelleyemiyorum...

Osman Pamukoğlu'nu, Erdal Sarızeybek'i, Kemal Kılıçdaroğlu'nu, Yiğit Bulut'u,Şükrü Elekdağ'ı, Kamuran İnan'ı... dinliyorum, gazeteleri okuyorum ürküyorum, ürperiyorum.

Star TV'nin Mehmetçiklerimizin şehit olduğu yörede çacuklarla yaptığı röportaja takılıyor gözüm! Okulları açılmamış. Kapısına kilit vurulmuş... Haberler duyuluyor. Derken Devletin Kaymakamı koşup geliyor. Bir de eğitime muhtaç vekil öğretmen!.. Bir ay sonra Okul açılıyor, çocuklara önlük-kitap defter dağıtılıyor; yüreğim burkuluyor, gözlerim doluyor...

Milli Eğitim Bakanımız yansıyor ekranlara... Hani daha yeni geçtiğimiz bayramda, bir kez daha beni üşüten kutlama mesajını aldığım, almak istemediğimi , telefona harcanan paraların eğitime harcanması gerektiğini ,çok önceki başka yazılarımda belirttiğim Milli Eğitim Bakanımız ! Üstünde eşofmanlar var, koşarak eğitim ordusunun sorunlarıyla mı ilgileniyor sanıyorsunuz? Hayır... O, eğitimsizliğin çözümü sorusu için uzanan mikrofonlara: " Şimdi bunun sırası mı ? Tam da maça konsantre olmuşken!" diyip hızla maça gidişini görünce artık üşümüyorum, donuyorum...

Orduya saldıranların, eğitim ordusunun komutanının bu duyarsızlığını görmezden gelişiyle çözülüyorum...

Duvarımdan bizi izleyen Atatürk'ün resmine bakamıyorum. Savaşın en şiddetli anında eğitim ordusunu toplayışını, öğretmenlere, eğitime, onların yetiştirdiği aydınlara verdiği değerle kurduğu, kurtardığı Cumhuriyetle bu günü kıyaslayamıyorum. Çünkü artık kalbime de , beynime de, gözlerime de söz geçiremiyorum...

Deniz Feneri, Uyuşturucu, Hayali İhracat, Yalan,Dolan, Kalpazanlık,Sahtekarlık... Bunlarla ilişkili oldukları iddia edilen Bakanlar, Millet Vekilleri...

Bir yanda "Tutunamayanlar", öte yanda "Dokunulamayanlar"...

Yurttaşlarının yurttaşları tarafından soyulması mahkeme kararlarıyla kanıtlanmış bir olayla ilgili olarak: "Bana ne yaaaaa?!" diyen Adalet Bakanı... Sadece mahkum olanlar için: "Üzüldüm, Türk oldukları için!" diyen, soyulanların haklarının nasıl ödeneceğini aklına getirmeyen; onlar için "Üzüldüm!" bile demeyen Adalet Bakanı...

Ve bir kısmına da olsa dağıtılan kömürlerin yüreği titremeyen insanların bedenlerini kaç gün ısıtacağını, taşıma suyla hangi değirmenin döneceğini... Kaç yoksulumuzun üşümelerle kalbinin varlığını bile unutuşunu...

Söylemek istemiyorum. Susuyorum, susuyorum, susuyorum...

Biliyorum ki ,değil kaloriferler, güneşler yansa evimde bütün bunlar yaşanırken yüreğim ısınmayacak. Kalbim hep üşüyecek...

Evet dostlar, benim kalbim çok üşüyor... Ya sizin ?


15 EKİM'DE YAZI KONUSU YOKSULLUK



15 EKİM'DE TÜM BLOGLARDA YOKSULLUK KONUSU YAZILACAK MIŞ...


BİZ DE KATILALIM MI?



Not: Ayrıntılı bilgi "BABA OLMAK " Blog.

10 Ekim 2008 Cuma

BİR GÜN TEK BAŞINA



OKUYUN

SEVECEKSİNİZ...

"Dilerim Çılgınca Sevilesiniz!": Mustafa Kemal'in gözlerine bakabiliyor musunuz?

"Dilerim Çılgınca Sevilesiniz!": Mustafa Kemal'in gözlerine bakabiliyor musunuz?

TUT Kİ GECEDİR



Üç yıl olmuş onu yitireli... Attila İlhan'lar eserleriyle yaşıyor, yaşayacak. Herkes ölecek, onlar yaşayacak...

Anısı önünde saygılarımla...


tut ki gecedir
karanlık sıvışır ellerine camlardan
birden kırmızıya döner
trafik ışıkları
kükürtlü dumanlar yükselir
korkuya batmış
camkırığı adamlardan
tehlikeye büyür sakalları

tut ki gecedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
yeraltı örgütleri tetik üstünde
adres değiştirmiş silah kaçakçıları
fahişeler birbirinden kuşkulanıyor

tut ki gecedir
katiller huzursuz
hırsızlar sinirli
hainler ürkekçedir
elleri telefona kendiliğinden uzanıyor
ihanete gece müthiş bir gerekçedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar

ihanet bir bilmecedir
Attila İlhan


Son bölümü bir kez daha yazıyorum:

tut ki GECEDİR
KATİLLER huzursuz
HIRSIZLAR sinirli
HAİNLER ürkekçedir

elleri TELEFONA kendiliğinden uzanıyor

İHANETE GECE MÜTHİŞ BİR GEREKÇEDİR

İHBARLAR birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar

İHANET BİR BİLMECEDİR

KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...