28 ARALIK 2007
"Annelik doğuştan, babalık sonradan kazanılır." diye bir söz var, belki duymuşsunuzdur. Bir bakıma doğru diyebiliriz; ancak bir yere kadar.
Bebekle anne arasında fizyolojik bir bağ vardır, dokuz ay birlikte, iç içe yaşarlar , doğru. İlk aylarda annelik sorunları çözmek için yeterlidir. Peki sonra?
Müzeyyen teyzemin anneciğime sık sık söylediği bir sözü ben de hiç unutmadım. "Bacıııı dur hele, büyüsünler ki dertleri de büyüye! "
Doğru söylüyormuş teyzem, bebekler çok çabuk büyüyor; büyüdükçe sorunları da tabii... O zaman, doğuştan geldiği söylenen, annelik gücüyle bunlarla başedebilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Anne kendini yetiştirecektir.En azından İhsan Doğramacı'nın, Dr. Skot muydu adı, iyice hatırlayamadığım yazarın kitabının bir bölümünü alıp kendi yazmış gibi yayınladığı " Annenin Kitabı " nı iyice okuması gerekecektir. Ben ezberlemiştim, o kitabı.Çok da yararlanmıştım.
Görüyor musunuz , baba dedim, anneyi anlattım buraya kadar.
Annelik övülerek dövülmüştür bizim toplumda. Babalar burada da işin kolayına kaçmıştır, çoğu zaman... Oysa annelik de babalık da öğrenilen bir durumdur ihmal edilse de. El yordamıyla yapıldığı zaman sorunlu çocuklar yetiştirmiş oluyoruz.
Anadolu Teknik, Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesinde uzun yıllar Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptım. Öğrencilerimin çoğu delikanlıydı. Disiplin Kurullarında çalıştım, yıllarca. Pek çok sorunlu öğrenciyle karşılaştım. Biraz eşeleyince sorunların kökeninde babaları gördüm.Bizlerin fazla sorumluluk vermediğimiz babalarımızı...
Evet anne çok önemli çocuk için, ama baba da en az anne kadar önemli bence. Bazen anneden de fazla...
Baba güven demek, güç demek çocuk için. Yaşama karşı dik durabilmesini sağlayacak bir güç kaynağı. Çocuğu bu duygudan yoksun bırakmaya babaların ne hakkı var? Sadece anne şefkatiyle olmuyor inanın... Yarım kalıyor, eksik kalıyor, yetersiz kalıyor. Anne çaresiz kalıyor... Bu kez çocuğu babayla korkutmalar başlıyor; anneyle çocuk arasında suç ortaklığı başlıyor. "Babana söylerim!" tehditleri ; "Babama söyleme!" yakarışları başlıyor. Zaten yeterince sağlam kurulamayan köprüler hepten yıkılıyor , babayla çocuklar arasında...
"Çocuklarımla arkadaş gibiyiz!" Bu söz çoğumuz için iyi ana- baba olma yoluymuş gibi görünüyor değil mi? Bir zaman ben de öyle düşünüyordum. Ama kızımla bir sohbetimizden sonra bu düşüncemde yanıldığımı anladım. Hayır, çocuklarımızla arkadaş gibi olmamıza gerek yok. Onlar arkadaşlarını kendileri seçebilmeliler. Yeni arkadaşlar edinmeliler. İstemedikleriyle arkadaşlıklarını bitirebilmeliler. Onların arkadaştan önce iyi ana- baba gereksinimleri giderilmelidir. Arkadaş çok, anne baba ise tektir ve çocuk için önceliklidir.
Zaman değişiyor, zamanla birlikte bizler de değişmeliyiz dostlar.Eskiden babalar dışarda, anneler içerde çalışırdı. Çoğu kez aile büyükleri de birlikte yaşardı. Artık anne de dışarda çalışıyor; dolayısıyla babalarımıza daha fazla sorumluluk vermeliyiz. Erkek çocuklarımıza da oyuncak bebekler almalıyız, "Al babası, bebek acıkmış! " demeliyiz belki de...Kızlarımızı nasıl anne olacak şekilde geleceğe hazırlıyorsak oğullarımızı da baba olacak şekilde eğitmeliyiz. İnanın mutlu olacaklardır.
Babam yanımda bu sıra... Onunla birlikte olmak, yaşamı paylaşmak öyle güzel ki... Aslında babamı anlatmak için yola çıktım, neler anlattım.
Bayramda "Beyaz Melek " i izledik eşimle, çok beğendik; izlemeyenlere öneriyorum. Son yıllarda mutluluk parayla ölçülür oldu çoğu zaman, değil, hiç değil... Mutluluk sevgide inanın. İnsanı sevmekle başlıyor her şey...
Yeni Yıl sevgi yılı olsun hepimize... Çocuklarımızı, annemizi, babamızı, ailemizi, varsa ninemizi, dedemizi, arkadaşlarımızı, doğayı, sanatı, insanlığı...
Sevgiyle kalın, insan gibi yaşayın...
28 Aralık 2007 Cuma
5 Aralık 2007 Çarşamba
TÜRBAN MI TUR - BAN MI ?
5 ARALIK 2007
BAŞIM DÖNDÜ
Her gün önünden geçtiğim caminin yanından geçemiyorum son yıllarda... Yok yok kimsenin kimseyi rahatsız ettiği yok. Rahatsızlık veren insanlar değil... Birbirinden lüks arabalar... Özellikle cuma günleri... Yoldan geçmek olanaksız...
Geçen gün bir komşumla karşılaştık. Konuşurken söz döndü dolaştı trafik konusuna geldi. Ben de son seçimden sonra , bizim caminin önündeki arabalardan yakınacaktım. Cumaya gidenlerin sayısı ne kadar arttı ... diye söze başladım, komşum hemen atıldı... "Doğru dedi, benim eşimin de birden bire içine mi doğdu ne, artık o da gitmeye başladı! " diyiverdi, mahçup mahçup... O şimdi müdür oldu...
Yine bir tanıdık bayanla konuşuyoruz... Kendisi ip gibi askılı bulüzler, mini mini eteklerle dolaşıyor. Ne oturmasını ne de kalkmasını biliyor...Ben rahatsız oluyorum, onun duruşundan, giyinişinden. Durup dururken bana "Ben artık kapanacağım, türban takacağım! " dedi. Ardından da ekledi: "SEN ? " Ben mi, ben neden kapanayım ? Ben hiç açılmadım ki...
Bir arkadaş toplantısında sohbet ediyoruz. Daha doğrusu dedikodu yapıyoruz... Ortak bir tanıdığımızın eşi müdür olmuş yeni... İşini, eşi kotarmış , İş görüşmesine giderken türban taktığını anlatıyormuş övüne övüne...
Biliyorsunuz son yıllarda değişme, dönüşme moda... "İçmişim başım dönüyor dönüyor..." Eskiden öğrenci kardeşlerimize, türban taktırıp dolaşma karşılığı dolar - mark veriliyordu... Artık o gençler büyüdü, 50-100 markı ne yapsınlar? Makam, mevki lazım artık onlara...
Bakıyorum sayın İhsan Doğramacı unutuldu... Oysa bu modayı seksenli yıllarda O başlatmıştı... Bizim annelerimiz biraz yaşlanınca başörtüsü takarlardı. Bizler de mevlitlerde başımızı örterdik...
Son yıllarda türban modası çıktı... Çok da şıklar, kaliteli kumaştan , yırtmaçlı, dar bir pardüsü oluyor çoğu kez üzerlerinde... Tüm hatlar belli oluyor. Yürüdükçe yırtmaç açılıyor... Ya yüzleri... İnsan bakmaya kıyamıyor... Biraz ağır ama güzel bir makyaj, başta sıkma baş... İnanın mini etekliğe böyle bakılmıyor. Çoğu sevgilileriyle el ele , bazen sarmaş dolaş parklarda bahçelerde geziniyorlar... Bence hiç sakıncası yok, gençler gezmek dolaşmak hakları... Türban koca bulmanın da bir yolu mu oldu ne?
Televizyonlarda şarkı söyleyip, göbek atanların çoğu kapalı, yani türbanlı... Kapalı sözcüğü türbanlı anlamında kullanılıyor... Dini inanç gereği başın örtülecek... Dinimizin gereği kapanacağız! Peki bizim güzel dinimizin başka gereği yok mu ey müslümanlar... Yalan söylemeyeceksin, kimseyi kandırmayacaksın, haksız kazanca yönelmeyeceksin, harama el uzatmayacaksın, yetim hakkı yemeyeceksin,özü sözü aynı olacaksın, ahlaksızlık, dolandırıcılık yapmayacaksın, milletin malını kendi malından aziz bileceksin...
Hayır bunlar önemli değil, TAK TÜRBANI , AL MAKAMI!.. Bu gidişle makam kalmayacak...
Tarhan Erdem anket yapmış...Herhalde birileri istedi yapmasını... Bize göre boşuna yorulmuş, herkes görüyor bunu, yakınındakilerin nasıl değiştiğinin , nasıl dönüştüğünün farkında ... Bu sonradan dönüşenlerin , gün geçip devran dönünce yeniden nasıl kabuk değiştireceklerini de biliyor... Onun bilmediği ya da Tecahül-i Arif sanatına başvurarak bilmez göründüğü bu anketten birilerinin nemalandığı... Çok söylediler, çok kullandılar kendileri, şimdi birilerine söyletiyorlar. Bunu kimilerine makam karşılığı, kimilerine odun- kömür,kumanya, kimilerine de para karşılığı... Oysa demezler mi adama iki dönemdir , büyük bir çoğunlukla yönetimdesin; neden çözmedin türban sorununu? Çözerler mi? O zaman ne konuşacaklar? Bu konu hep gündemde kalmalı, sömürülmeli, her şeyin önüne geçmeli...Bunun sürmesi için her şeyi yaparlar, herkesi kullanırlar. Çözüm mü ? Çözüm, çözümsüzlük tabiki...
Yaşarsak göreceğiz. Türban değil asıl sorun! Asıl sorun TUR-BAN... Turlamaya devam etsinler şimdilik. Dönmekten onların da başı dönecek bir gün..."Dönen dönsün , ben dönmezem yolumdan...
BAŞIM DÖNDÜ
Her gün önünden geçtiğim caminin yanından geçemiyorum son yıllarda... Yok yok kimsenin kimseyi rahatsız ettiği yok. Rahatsızlık veren insanlar değil... Birbirinden lüks arabalar... Özellikle cuma günleri... Yoldan geçmek olanaksız...
Geçen gün bir komşumla karşılaştık. Konuşurken söz döndü dolaştı trafik konusuna geldi. Ben de son seçimden sonra , bizim caminin önündeki arabalardan yakınacaktım. Cumaya gidenlerin sayısı ne kadar arttı ... diye söze başladım, komşum hemen atıldı... "Doğru dedi, benim eşimin de birden bire içine mi doğdu ne, artık o da gitmeye başladı! " diyiverdi, mahçup mahçup... O şimdi müdür oldu...
Yine bir tanıdık bayanla konuşuyoruz... Kendisi ip gibi askılı bulüzler, mini mini eteklerle dolaşıyor. Ne oturmasını ne de kalkmasını biliyor...Ben rahatsız oluyorum, onun duruşundan, giyinişinden. Durup dururken bana "Ben artık kapanacağım, türban takacağım! " dedi. Ardından da ekledi: "SEN ? " Ben mi, ben neden kapanayım ? Ben hiç açılmadım ki...
Bir arkadaş toplantısında sohbet ediyoruz. Daha doğrusu dedikodu yapıyoruz... Ortak bir tanıdığımızın eşi müdür olmuş yeni... İşini, eşi kotarmış , İş görüşmesine giderken türban taktığını anlatıyormuş övüne övüne...
Biliyorsunuz son yıllarda değişme, dönüşme moda... "İçmişim başım dönüyor dönüyor..." Eskiden öğrenci kardeşlerimize, türban taktırıp dolaşma karşılığı dolar - mark veriliyordu... Artık o gençler büyüdü, 50-100 markı ne yapsınlar? Makam, mevki lazım artık onlara...
Bakıyorum sayın İhsan Doğramacı unutuldu... Oysa bu modayı seksenli yıllarda O başlatmıştı... Bizim annelerimiz biraz yaşlanınca başörtüsü takarlardı. Bizler de mevlitlerde başımızı örterdik...
Son yıllarda türban modası çıktı... Çok da şıklar, kaliteli kumaştan , yırtmaçlı, dar bir pardüsü oluyor çoğu kez üzerlerinde... Tüm hatlar belli oluyor. Yürüdükçe yırtmaç açılıyor... Ya yüzleri... İnsan bakmaya kıyamıyor... Biraz ağır ama güzel bir makyaj, başta sıkma baş... İnanın mini etekliğe böyle bakılmıyor. Çoğu sevgilileriyle el ele , bazen sarmaş dolaş parklarda bahçelerde geziniyorlar... Bence hiç sakıncası yok, gençler gezmek dolaşmak hakları... Türban koca bulmanın da bir yolu mu oldu ne?
Televizyonlarda şarkı söyleyip, göbek atanların çoğu kapalı, yani türbanlı... Kapalı sözcüğü türbanlı anlamında kullanılıyor... Dini inanç gereği başın örtülecek... Dinimizin gereği kapanacağız! Peki bizim güzel dinimizin başka gereği yok mu ey müslümanlar... Yalan söylemeyeceksin, kimseyi kandırmayacaksın, haksız kazanca yönelmeyeceksin, harama el uzatmayacaksın, yetim hakkı yemeyeceksin,özü sözü aynı olacaksın, ahlaksızlık, dolandırıcılık yapmayacaksın, milletin malını kendi malından aziz bileceksin...
Hayır bunlar önemli değil, TAK TÜRBANI , AL MAKAMI!.. Bu gidişle makam kalmayacak...
Tarhan Erdem anket yapmış...Herhalde birileri istedi yapmasını... Bize göre boşuna yorulmuş, herkes görüyor bunu, yakınındakilerin nasıl değiştiğinin , nasıl dönüştüğünün farkında ... Bu sonradan dönüşenlerin , gün geçip devran dönünce yeniden nasıl kabuk değiştireceklerini de biliyor... Onun bilmediği ya da Tecahül-i Arif sanatına başvurarak bilmez göründüğü bu anketten birilerinin nemalandığı... Çok söylediler, çok kullandılar kendileri, şimdi birilerine söyletiyorlar. Bunu kimilerine makam karşılığı, kimilerine odun- kömür,kumanya, kimilerine de para karşılığı... Oysa demezler mi adama iki dönemdir , büyük bir çoğunlukla yönetimdesin; neden çözmedin türban sorununu? Çözerler mi? O zaman ne konuşacaklar? Bu konu hep gündemde kalmalı, sömürülmeli, her şeyin önüne geçmeli...Bunun sürmesi için her şeyi yaparlar, herkesi kullanırlar. Çözüm mü ? Çözüm, çözümsüzlük tabiki...
Yaşarsak göreceğiz. Türban değil asıl sorun! Asıl sorun TUR-BAN... Turlamaya devam etsinler şimdilik. Dönmekten onların da başı dönecek bir gün..."Dönen dönsün , ben dönmezem yolumdan...
4 Aralık 2007 Salı
EY AKIL NERELERDESİN?
4 ARALIK 2007
AKIL FİRARDA
Artık hiçbir şeye şaşırmayacağım diyorum, ama olmuyor...
Bir bilim insanı!.. Öyle olması gerekirdi ama olmuyor işte...
İşin ilginç yanı bunların da sayılarının giderek artması...
Önce Babuna olaylarını yaşadık... Baba oğul Babunalar kandırdı bu ulusu...
Baba Babuna elinde sopasıyla bir kanalda aldığı TIP eğitimine inat hastalıkların duayla nasıl iyileştirileceğini anlattı , uzun uzun... Hastaydı oğlu, kan lazımdı, uygun kan bulunamazsa ölecekti çocuk... Çocuk diyorum ama o da doktordu.. İnandık, kanımızı verdik...Binlerce kan yurt dışına gönderildi. Ne oldu bu kanlar? Bilmiyoruz...Atıldı mı ,satıldı mı haberimiz yok. Ama Altın Saraylarda oturan birileri çıktı ortaya, biz kandırıldığımızı anladık. Sonra oğul Babuna'yı ve diğer çocuklarını, hatta torunlarını kaptırınca kanal kanal gezip ağlamaya başladı Baba Babuna... Oysa insan ektiğini biçiyor sonunda... "Ne ektin ki, ne biçeceksin?!"
Şimdilerde Jinekolog doktor Nuhoğlu'ndan söz ediyor gazeteler... Kendisi Zeynep Tokuş'un eşiymiş. Peki Zeynep Tokuş kimmiş? O da meşhur "Buzda Dans Yarışması " varmış ,onun şampiyonu... Yok yok bu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor...Yanlış anlaşılmasın. Benim derdim doktorla...
Doktor Bey , Kıbrıs'ta " Tüp Bebek Merkezi" açacakmış! Ben buna taktım. Kendi çocuklarını , Amerika'da misafir edilen çoooook büyük bir hocanın verdiği , duasıyla taçlandırdığı, altın kolye ile iyleştir, bizim çocuklarımızı bilimsel yöntemlerle tedavi etmek için TIP merkezi kur!
Olacak şey mi bu? Haksızlık yapıyorsun doktorcum, haksızlık... Farkında mısın? Hem bak ben doktorluktan anlamam, ama otuz küsür yıldır öğretmenlik yapıyorum... Öğretmenliğime ver söylediklerimi...
Her şeyi anladım da bu kadar masraf yapmanı anlayamadım... Ne gerek var bu kadar masrafa? Kolay mı açılıyor TIP Merkezi....Elinde bu kadar güçlü silah varken gidip Kıbrıslarda çalışmak niye?... Biraz kendini, biraz da bizi düşün!.. Sen demedin mi, "Hocaefendiyle görüşmek için insanlar birkaç ay önceden randevu alıp bekliyorlarmış. Biz Kalkavan'la gittik, Hocaefendi tarafından hemen kabul edildik, beni baş köşeye buyur etti, evinde birlikte yemek yedik..." diye ?.. İnan bizim bu şansımız hiç yok!...Gel, sen bırak tıpla mıpla uğraşmayı... Getir Hocaefendi'yi Türkiye'ye - çok da destekleyenin olur merak etme- oturt baş köseye... Kapatalım tüm Tıp Fakültelerini, Hastaneleri, Sağlık Kuruluşlarını... O okusun , sen üfle... Yardımcı isterseniz televizyonlarda birbirini yemekten bizi yemeye, ay pardon, bizi iyileştirmeye yetişemeyen Memo, Keko, Reco ...vd. de çağırırız. Hep birlikte ülkemizin canına okursunuz, üflersiniz de biz de kara kara düşünmekten kurtuluruz... Maliye Bakanımıza da para kalır... Bütçemiz dengini bulur...
İşte , böyle böyle güzel günler göreceğiz. Bir de şehit cenazelerinde, uçak kazasında kaybettiğimiz bilim insanlarımızın cenaze törenlerinde resimleri kaldırtan imamı da- unutmadan yazayım- uygun bir yerlere yerleştirirsiniz artık. Yoksa din elden gidecek!.. Nefesiniz boşa gitmesin, sevincimiz kursağımızda kalmasın.. "Doktor civanım, ah neler istiyor canım..."
EY AKIL GELDİNSE ÜÇ KERE ÜFLE...
Hoşça kalın, insanca yaşayın...
AKIL FİRARDA
Artık hiçbir şeye şaşırmayacağım diyorum, ama olmuyor...
Bir bilim insanı!.. Öyle olması gerekirdi ama olmuyor işte...
İşin ilginç yanı bunların da sayılarının giderek artması...
Önce Babuna olaylarını yaşadık... Baba oğul Babunalar kandırdı bu ulusu...
Baba Babuna elinde sopasıyla bir kanalda aldığı TIP eğitimine inat hastalıkların duayla nasıl iyileştirileceğini anlattı , uzun uzun... Hastaydı oğlu, kan lazımdı, uygun kan bulunamazsa ölecekti çocuk... Çocuk diyorum ama o da doktordu.. İnandık, kanımızı verdik...Binlerce kan yurt dışına gönderildi. Ne oldu bu kanlar? Bilmiyoruz...Atıldı mı ,satıldı mı haberimiz yok. Ama Altın Saraylarda oturan birileri çıktı ortaya, biz kandırıldığımızı anladık. Sonra oğul Babuna'yı ve diğer çocuklarını, hatta torunlarını kaptırınca kanal kanal gezip ağlamaya başladı Baba Babuna... Oysa insan ektiğini biçiyor sonunda... "Ne ektin ki, ne biçeceksin?!"
Şimdilerde Jinekolog doktor Nuhoğlu'ndan söz ediyor gazeteler... Kendisi Zeynep Tokuş'un eşiymiş. Peki Zeynep Tokuş kimmiş? O da meşhur "Buzda Dans Yarışması " varmış ,onun şampiyonu... Yok yok bu beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor...Yanlış anlaşılmasın. Benim derdim doktorla...
Doktor Bey , Kıbrıs'ta " Tüp Bebek Merkezi" açacakmış! Ben buna taktım. Kendi çocuklarını , Amerika'da misafir edilen çoooook büyük bir hocanın verdiği , duasıyla taçlandırdığı, altın kolye ile iyleştir, bizim çocuklarımızı bilimsel yöntemlerle tedavi etmek için TIP merkezi kur!
Olacak şey mi bu? Haksızlık yapıyorsun doktorcum, haksızlık... Farkında mısın? Hem bak ben doktorluktan anlamam, ama otuz küsür yıldır öğretmenlik yapıyorum... Öğretmenliğime ver söylediklerimi...
Her şeyi anladım da bu kadar masraf yapmanı anlayamadım... Ne gerek var bu kadar masrafa? Kolay mı açılıyor TIP Merkezi....Elinde bu kadar güçlü silah varken gidip Kıbrıslarda çalışmak niye?... Biraz kendini, biraz da bizi düşün!.. Sen demedin mi, "Hocaefendiyle görüşmek için insanlar birkaç ay önceden randevu alıp bekliyorlarmış. Biz Kalkavan'la gittik, Hocaefendi tarafından hemen kabul edildik, beni baş köşeye buyur etti, evinde birlikte yemek yedik..." diye ?.. İnan bizim bu şansımız hiç yok!...Gel, sen bırak tıpla mıpla uğraşmayı... Getir Hocaefendi'yi Türkiye'ye - çok da destekleyenin olur merak etme- oturt baş köseye... Kapatalım tüm Tıp Fakültelerini, Hastaneleri, Sağlık Kuruluşlarını... O okusun , sen üfle... Yardımcı isterseniz televizyonlarda birbirini yemekten bizi yemeye, ay pardon, bizi iyileştirmeye yetişemeyen Memo, Keko, Reco ...vd. de çağırırız. Hep birlikte ülkemizin canına okursunuz, üflersiniz de biz de kara kara düşünmekten kurtuluruz... Maliye Bakanımıza da para kalır... Bütçemiz dengini bulur...
İşte , böyle böyle güzel günler göreceğiz. Bir de şehit cenazelerinde, uçak kazasında kaybettiğimiz bilim insanlarımızın cenaze törenlerinde resimleri kaldırtan imamı da- unutmadan yazayım- uygun bir yerlere yerleştirirsiniz artık. Yoksa din elden gidecek!.. Nefesiniz boşa gitmesin, sevincimiz kursağımızda kalmasın.. "Doktor civanım, ah neler istiyor canım..."
EY AKIL GELDİNSE ÜÇ KERE ÜFLE...
Hoşça kalın, insanca yaşayın...
3 Aralık 2007 Pazartesi
BU DA MI MECZUP !
Bugün Maynet'te okuduğum haber doğru ise TBMM'de bazı milletvekillerine Haber Ajanda isimli bir dergi dağıtılmış.Dergide Abdurrahman Karakoç adlı birinin de karaladığı bir şeyler varmış.
Bu kendini bilmez, kadınları da kendi eşi gibi sanan kişi biz kadınlara saldırıyor. Zaten bu tiplerin tek derdi kadınlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Bir kısmını köleleştirmek istiyorlar. Her alanda olduğu gibi bu konuda da yetersiz olduklarını saklarcasına diğer aydın kadınlara saldırıyorlar. Korkutarak, satın alarak kullandıkları kadınların uyanmasından korkuyorlar.
Bence bu tipleri zincire vurmak gerekiyor, giderek azgınlaşıyorlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Sorunlarını insan gibi çözememenin ezikliği içinde çirkinliklerini meclise de taşımaya başladılar. Seçip gönderdiğimiz vekiller de bunları okuyor mu? Yoksa onların da mı kadınlarla başı dertte...
Aydın, ilerici kadınların ve onların eşlerinin böyle sorunları yok. Sorun sizlerde. Alnı açık , yüzü ak dolaşıyorlar sokaklarda... Herkes onları görüyor. Onlar da herkesi. Sapıklar dışında , aklını kadınla bozmuş olanların dışında kimse de rahatsız etmiyor... Diğerlerini , sizinkileri arıyorsanız, kuytularda, köşelerde sizin boşluğunuzu doldurmakla meşgul çoğu.Görülüp tanınmamak için de kara çarşafların arkasına sığınıyor.
Yazı müstehçen ötesi... Bu nedenle yazdıklarını burada tekrarlayamayacağım. Bu adam söylediği zaman müstehçenleşmiş. Çirkinleşmiş.
Millet Vekillerimiz ne yapıyor?.. Meclise bu dergi nasıl, neden gönderiliyor. Erkeklerimiz neredeler? Eşlerine hakaret ediliyor. Sadece maçlarda mı tepki göstereceksiniz? Gerçek dindarlarımız ne yapıyor? Bu adam, bu yazıyı ,din maskesi altında yazıyor. Dine saygısızlık yapıyor. Ya kadınlarımız?
Hala bu adamların kölesi olmaya devam mı edecekler?
Bu kendini bilmez, kadınları da kendi eşi gibi sanan kişi biz kadınlara saldırıyor. Zaten bu tiplerin tek derdi kadınlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Bir kısmını köleleştirmek istiyorlar. Her alanda olduğu gibi bu konuda da yetersiz olduklarını saklarcasına diğer aydın kadınlara saldırıyorlar. Korkutarak, satın alarak kullandıkları kadınların uyanmasından korkuyorlar.
Bence bu tipleri zincire vurmak gerekiyor, giderek azgınlaşıyorlar. Akıllarını kadınlarla bozmuşlar. Sorunlarını insan gibi çözememenin ezikliği içinde çirkinliklerini meclise de taşımaya başladılar. Seçip gönderdiğimiz vekiller de bunları okuyor mu? Yoksa onların da mı kadınlarla başı dertte...
Aydın, ilerici kadınların ve onların eşlerinin böyle sorunları yok. Sorun sizlerde. Alnı açık , yüzü ak dolaşıyorlar sokaklarda... Herkes onları görüyor. Onlar da herkesi. Sapıklar dışında , aklını kadınla bozmuş olanların dışında kimse de rahatsız etmiyor... Diğerlerini , sizinkileri arıyorsanız, kuytularda, köşelerde sizin boşluğunuzu doldurmakla meşgul çoğu.Görülüp tanınmamak için de kara çarşafların arkasına sığınıyor.
Yazı müstehçen ötesi... Bu nedenle yazdıklarını burada tekrarlayamayacağım. Bu adam söylediği zaman müstehçenleşmiş. Çirkinleşmiş.
Millet Vekillerimiz ne yapıyor?.. Meclise bu dergi nasıl, neden gönderiliyor. Erkeklerimiz neredeler? Eşlerine hakaret ediliyor. Sadece maçlarda mı tepki göstereceksiniz? Gerçek dindarlarımız ne yapıyor? Bu adam, bu yazıyı ,din maskesi altında yazıyor. Dine saygısızlık yapıyor. Ya kadınlarımız?
Hala bu adamların kölesi olmaya devam mı edecekler?
MUTLU İNSAN YOK MUTLU GÜN VARDIR
GÜNLÜK
15 EKİM 1975
"En çok ne zaman mutlu oldun ?" diye sorsalar ; hiç düşünmeden "Bu Ramazan Bayramı'nda diye karşılık verirdim... Evet mutluluğun zirvesine eriştiğimi hissettim bir hafta boyunca...
6 Ekim- 11 Ekim...
Hayatımın dönüm noktalarından biri...
"Mutlu İnsan Yok, Mutlu Gün Vardır..." sözünü doğrularcasına kendimi çok mutlu hissettim. Şu an ne biçim , nasıl duygular içinde olduğumu tahlil edemeyeceğim. Yalnız büyük bir boşluk içinde hissediyorum kendimi...Evet evet boşluk.... Ya da karanlık bir kuyuda kaybolma duygusu... Arıyorum, özlüyorum... Özlemim büyüdükçe büyüyor, bazan katlanılmaz oluyor...
O gideli henüz dört gün oldu. Bana dört asırmış gibi geliyor. Bu sefer çok başka... İyice alıştık, yakınlaştık bu kez...Seviyorum onu, hep yanımda olsun istiyorum.Ama engel olamıyoruz bu ayrılıklara. "Ölüm Allah'ın emri , ayrılık olmasaydı..." Oluyor, biz istemediğimiz halde oluyor işte... Ne yapsam, ne yazsam anlatamayacağım. En iyisi burada bırakmak...
15 EKİM 1975
"En çok ne zaman mutlu oldun ?" diye sorsalar ; hiç düşünmeden "Bu Ramazan Bayramı'nda diye karşılık verirdim... Evet mutluluğun zirvesine eriştiğimi hissettim bir hafta boyunca...
6 Ekim- 11 Ekim...
Hayatımın dönüm noktalarından biri...
"Mutlu İnsan Yok, Mutlu Gün Vardır..." sözünü doğrularcasına kendimi çok mutlu hissettim. Şu an ne biçim , nasıl duygular içinde olduğumu tahlil edemeyeceğim. Yalnız büyük bir boşluk içinde hissediyorum kendimi...Evet evet boşluk.... Ya da karanlık bir kuyuda kaybolma duygusu... Arıyorum, özlüyorum... Özlemim büyüdükçe büyüyor, bazan katlanılmaz oluyor...
O gideli henüz dört gün oldu. Bana dört asırmış gibi geliyor. Bu sefer çok başka... İyice alıştık, yakınlaştık bu kez...Seviyorum onu, hep yanımda olsun istiyorum.Ama engel olamıyoruz bu ayrılıklara. "Ölüm Allah'ın emri , ayrılık olmasaydı..." Oluyor, biz istemediğimiz halde oluyor işte... Ne yapsam, ne yazsam anlatamayacağım. En iyisi burada bırakmak...
ZAMAN AKIYOR
GÜNLÜK
"Geçsin günler, haftalar
Aylar, mevsimler, yıllar...
Zaman , sanki bir rüzgar
Ve bir su gibi aksın...
Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın.
Ömrüm sensiz geçse de
Aşkın kalbimde kalsın
Gülen gözlerim bir
Teselli ile baksın...
Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın... "
(Enis Behiç Koryürek)
PERŞEMBE...İkindi olmak üzere...Ağustos ayının güzel bir günü...Sessizliği radyonun sesi bozuyor. Elazığ'daki Bahçeli Evimizdeyim. Pencereden bakınca çam ağaçlarını, meyve ağaçlarını rahatça görebiliyorum. Biraz ilerde annemin diktiği sebzeleri ve kurumaları için düz bir tahtanın üzerine dizilmiş domatesleri de...
Seviyorum: Bu evi, bahçeyi, ağaçları, çiçekleri, sebzeleri; bahçede yaramaz yaramaz dolaşan o çirkin kedicikleri, artık civciv olmaktan çıkmış tavukları, köpek gibi bahçeye kimseyi yanaştırmayan, hatta annemden başkasından hoşlanmayan çılgın horozumuzu bile çok seviyorum.Ailemi ,insanları... Kısaca her şeyi, herkesi çok seviyorum. İlerde burayı, evimi, ailemi , arkadaşlarımı, bu şehri çok özleyeceğimi, çok arayacağımı da biliyorum... Biliyorum ama ... Bildiğim, sevdiğim, aradığım, özlediğim bir başka kuvvet beni çekiyor, uzaklaştırıyor buradan. Düşüncelerim uzanıyor çok uzaklara... İşte bundan sonrası hayalden öteye gidemiyor. Yazık...
Bekleyiş... Bekleyiş... Yine bekleyiş... İyiyi bekliyoruz, güzeli, doğruyu bekliyoruz. Hep bekleyeceğiz. Bulup bulamayacağımızı zaman gösterecek...
Koltuğumda şöyle bir kıpırdadım. Annemin bakışlarını üzerimde hissettim. Yooo hayır, yanılmışım , annem pencereye bakıyor. Evin perdelerini değiştirme düşüncesinde... Sanırım kaç metre kumaş gider diye hesaplıyor... Bilirim bu bakışı. Canım annem nasıl da yaşama bağlı, canlı, hareketli, coşkulu ve pratik zekalı...Sözlerine, uyarılarına aldırış etmediğimiz her konuda onun dediklerinin doğru olduğunu yaşayarak öğrenmişizdir çoğu kez... Şimdi yine elindeki işine döndü. Sessizce sürdürüyor işini. Tutak örüyor. Kırmızı beyaz iplerle, biraz önce bitirdiği mandal torbasından artan ipleri değerlendiriyor. Annem kızına çeyiz hazırlıyor... Canım anneciğim benim... Seni çok seviyorum.
Odada annem ve ben yalnızız.Başka kimse yok şu an. O ve ben... Bir de radyonun sesi... Haberler başladı. 30 Ağustos Zafer Bayramı , tören hazırlıklarından bahsediyor. Bugün 28 Ağustos olmalı... Evet evet öyle.
Biraz önce A. J. Cronin 'in "Yeşil Yıllar " romanını bitirdim, çok da beğendim. Mektup yazmam gerekiyor, çok birikti gelen mektuplar. Önce önemlilerden başlamalıyım yanıtlamaya. Önemli diyorum ama bu sözcük de az kalır bir arkadaşımın mektubu için. E.....'nin mektubu geleli çok oldu. Üstelik yazmakta, buraya yazmakta bile güçlük çekiyorum. On yedi yaşındaki kardeşi aniden ölmüş. Ona hemen yazmalıydım ama yapamadım, yazamadım. Ne diyebilirdim ki ... O öldü, siz yaşayın mı? "Başınız Sağolsun " un anlamı bu değil mi? Teselli için başka sözler bulmalı. Başınız sağolsun, demeyi sevmiyorum.
Ayrıca Bursa'ya N.......' e de yazmalıyım. Resimleri aldım. Hiç olmazsa bir teşekkür mektubu yazmalıydım .Çok ayıp...Ben böyle değildim eskiden.Bana bir haller oldu. Bu son haftalarda sanki hiç yaşamadım, Hayalet gibi dolaştım durdum. Hep üzülüyorum. Neden... Neden ? Onu da bilemiyorum...
"Geçsin günler, haftalar
Aylar, mevsimler, yıllar...
Zaman , sanki bir rüzgar
Ve bir su gibi aksın...
Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın.
Ömrüm sensiz geçse de
Aşkın kalbimde kalsın
Gülen gözlerim bir
Teselli ile baksın...
Sen gözlerimde bir renk,
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın... "
(Enis Behiç Koryürek)
PERŞEMBE...İkindi olmak üzere...Ağustos ayının güzel bir günü...Sessizliği radyonun sesi bozuyor. Elazığ'daki Bahçeli Evimizdeyim. Pencereden bakınca çam ağaçlarını, meyve ağaçlarını rahatça görebiliyorum. Biraz ilerde annemin diktiği sebzeleri ve kurumaları için düz bir tahtanın üzerine dizilmiş domatesleri de...
Seviyorum: Bu evi, bahçeyi, ağaçları, çiçekleri, sebzeleri; bahçede yaramaz yaramaz dolaşan o çirkin kedicikleri, artık civciv olmaktan çıkmış tavukları, köpek gibi bahçeye kimseyi yanaştırmayan, hatta annemden başkasından hoşlanmayan çılgın horozumuzu bile çok seviyorum.Ailemi ,insanları... Kısaca her şeyi, herkesi çok seviyorum. İlerde burayı, evimi, ailemi , arkadaşlarımı, bu şehri çok özleyeceğimi, çok arayacağımı da biliyorum... Biliyorum ama ... Bildiğim, sevdiğim, aradığım, özlediğim bir başka kuvvet beni çekiyor, uzaklaştırıyor buradan. Düşüncelerim uzanıyor çok uzaklara... İşte bundan sonrası hayalden öteye gidemiyor. Yazık...
Bekleyiş... Bekleyiş... Yine bekleyiş... İyiyi bekliyoruz, güzeli, doğruyu bekliyoruz. Hep bekleyeceğiz. Bulup bulamayacağımızı zaman gösterecek...
Koltuğumda şöyle bir kıpırdadım. Annemin bakışlarını üzerimde hissettim. Yooo hayır, yanılmışım , annem pencereye bakıyor. Evin perdelerini değiştirme düşüncesinde... Sanırım kaç metre kumaş gider diye hesaplıyor... Bilirim bu bakışı. Canım annem nasıl da yaşama bağlı, canlı, hareketli, coşkulu ve pratik zekalı...Sözlerine, uyarılarına aldırış etmediğimiz her konuda onun dediklerinin doğru olduğunu yaşayarak öğrenmişizdir çoğu kez... Şimdi yine elindeki işine döndü. Sessizce sürdürüyor işini. Tutak örüyor. Kırmızı beyaz iplerle, biraz önce bitirdiği mandal torbasından artan ipleri değerlendiriyor. Annem kızına çeyiz hazırlıyor... Canım anneciğim benim... Seni çok seviyorum.
Odada annem ve ben yalnızız.Başka kimse yok şu an. O ve ben... Bir de radyonun sesi... Haberler başladı. 30 Ağustos Zafer Bayramı , tören hazırlıklarından bahsediyor. Bugün 28 Ağustos olmalı... Evet evet öyle.
Biraz önce A. J. Cronin 'in "Yeşil Yıllar " romanını bitirdim, çok da beğendim. Mektup yazmam gerekiyor, çok birikti gelen mektuplar. Önce önemlilerden başlamalıyım yanıtlamaya. Önemli diyorum ama bu sözcük de az kalır bir arkadaşımın mektubu için. E.....'nin mektubu geleli çok oldu. Üstelik yazmakta, buraya yazmakta bile güçlük çekiyorum. On yedi yaşındaki kardeşi aniden ölmüş. Ona hemen yazmalıydım ama yapamadım, yazamadım. Ne diyebilirdim ki ... O öldü, siz yaşayın mı? "Başınız Sağolsun " un anlamı bu değil mi? Teselli için başka sözler bulmalı. Başınız sağolsun, demeyi sevmiyorum.
Ayrıca Bursa'ya N.......' e de yazmalıyım. Resimleri aldım. Hiç olmazsa bir teşekkür mektubu yazmalıydım .Çok ayıp...Ben böyle değildim eskiden.Bana bir haller oldu. Bu son haftalarda sanki hiç yaşamadım, Hayalet gibi dolaştım durdum. Hep üzülüyorum. Neden... Neden ? Onu da bilemiyorum...
BEN ONU SEVİYORUM ...
GÜNLÜK
15 AĞUSTOS 1975
Elazığ
"Bugün gönlümden dertliyim, yar uzakta..." diye bir şarkı var radyoda. Bundan sonrakini şansımıza tuttum. Bekliyorum...
"Ben onu seviyorum kime ne ? " diyerek başladı. Evet , güzel olsun , çirkin olsun, o yar benim kime ne ? Ben onu seviyorum, onunla mutlu olacağıma inanıyorum... O yar için varsın yansın, gönül benim kime ne? Sana ne...
Birazdan mektubunun cevabını yazacağım. Oldukça geciktirdim. Düşünüyorum, ne zaman evlenebileceğimizi düşünüyorum... Ekimde olsun , 1975 Ekimin'de olsun diye yazmış mektubunda... Evet bunu ben de isterim ama şu anda olanaksız gibi görünüyor bu...Bir kere askerliğin ne zaman olacağı kesinleşmedi daha. Evlendikten sonra askere gitme düşüncesinden hoşlanmıyorum. O zaman upuzun bir ayrılık dönemi yine başlayacak... Şimdi çekiliyor ama o zaman nasıl olur bilemiyorum. Tayin de sorun olur. Ne yapsak acaba? Ne yazsam bu konuda...Aksi gibi bugün de çok canım sıkılıyor...Dün çok kötü bir gün geçirdim. Üzülüyorum, her şeye çok üzülüyorum bu sıra...
Evde yalnızım bugün... Tam bir fırsat yazmak için. Ama bir türlü kafamı toparlayamıyorum. Yarına bıraksam diyorum, o zaman da ev çok kalabalık, iş çok, nerede, nasıl yazacağım!.. Mektup gecikecek...
Ahh A.....! Keşke bir kez olsun gelseydin, gelebilseydin... Ozaman daha kolay karar verebilirdik birlikte. Belki de gelmen iyi olmazdı, bilemiyorum.
Biliyor musun şu anda altı aylık nişanlıyız ve altı aydır birbirimizi görmüyoruz. Zaten ne biçim işse ayrılıkla başladı , ayrılıkla sürüyor.Korkarım öyle de devam edecek. En basiti, işte evlilik sorunu.Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor...Aslında bunlar belki önemli değil ama bir yerde insanı sarsıyor, dayanma gücünü azaltıyor...
Ş.......... teyzemler buradaydı. Yeni gittiler. Ev iyice kalabalıktı.
Bugün H...... ile F.....'un düğün davetiyeleri geldi.Mutlu olsunlar. Darısı başımıza. Geç olsun da güç olmasın.
Şimdi mektup yazmak için bırakıyorum.
15 AĞUSTOS 1975
Elazığ
"Bugün gönlümden dertliyim, yar uzakta..." diye bir şarkı var radyoda. Bundan sonrakini şansımıza tuttum. Bekliyorum...
"Ben onu seviyorum kime ne ? " diyerek başladı. Evet , güzel olsun , çirkin olsun, o yar benim kime ne ? Ben onu seviyorum, onunla mutlu olacağıma inanıyorum... O yar için varsın yansın, gönül benim kime ne? Sana ne...
Birazdan mektubunun cevabını yazacağım. Oldukça geciktirdim. Düşünüyorum, ne zaman evlenebileceğimizi düşünüyorum... Ekimde olsun , 1975 Ekimin'de olsun diye yazmış mektubunda... Evet bunu ben de isterim ama şu anda olanaksız gibi görünüyor bu...Bir kere askerliğin ne zaman olacağı kesinleşmedi daha. Evlendikten sonra askere gitme düşüncesinden hoşlanmıyorum. O zaman upuzun bir ayrılık dönemi yine başlayacak... Şimdi çekiliyor ama o zaman nasıl olur bilemiyorum. Tayin de sorun olur. Ne yapsak acaba? Ne yazsam bu konuda...Aksi gibi bugün de çok canım sıkılıyor...Dün çok kötü bir gün geçirdim. Üzülüyorum, her şeye çok üzülüyorum bu sıra...
Evde yalnızım bugün... Tam bir fırsat yazmak için. Ama bir türlü kafamı toparlayamıyorum. Yarına bıraksam diyorum, o zaman da ev çok kalabalık, iş çok, nerede, nasıl yazacağım!.. Mektup gecikecek...
Ahh A.....! Keşke bir kez olsun gelseydin, gelebilseydin... Ozaman daha kolay karar verebilirdik birlikte. Belki de gelmen iyi olmazdı, bilemiyorum.
Biliyor musun şu anda altı aylık nişanlıyız ve altı aydır birbirimizi görmüyoruz. Zaten ne biçim işse ayrılıkla başladı , ayrılıkla sürüyor.Korkarım öyle de devam edecek. En basiti, işte evlilik sorunu.Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor...Aslında bunlar belki önemli değil ama bir yerde insanı sarsıyor, dayanma gücünü azaltıyor...
Ş.......... teyzemler buradaydı. Yeni gittiler. Ev iyice kalabalıktı.
Bugün H...... ile F.....'un düğün davetiyeleri geldi.Mutlu olsunlar. Darısı başımıza. Geç olsun da güç olmasın.
Şimdi mektup yazmak için bırakıyorum.
29 Kasım 2007 Perşembe
MUTLULUĞUN RESMİ
BUGÜN ve YARIN
"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin ? Hem de işin kolayına kaçmadan... " diye sormuş büyük Ozan , usta ressamımız Abidin Dino'ya...
Mutluluğun resmi yapılabilir mi bilmiyorum...Ama ben mutluluğu tüm benliğimle yaşıyorum... Elimle dağıttığım davetiyeler bana mutluluğun resmiymiş gibi görünüyor. Mutluluğun resmi... Evet evet işte bu davetiyeler...
Kişi gençken tek mutluluk kendi güzel günleriymiş gibi düşünüyor... Ve yanıldığını yeni mutlulukları tadınca anlıyor benim gibi...
Davetiyeleri, düğün davetiyelerini hemen hemen dağıttık...Hayır hayır anılardaki davetiyeler değil bunlar, geçmişte yapılan düğünümüzün davetiyeleri değil...Bunlar mutluluğun resmi...Çok yakın bir zamanda gerçekleştireceğimiz kızımın düğününün davetiyeleri... Kızımın ve yeni oğlumun mutluluklarını sevenleriyle paylaşacakları düğünün davetiyeleri... Anneler anlar bu duygumu... Belki babalar da... Diğerleri sonra, çok sonra anlayacaklar...O mini mini sevmeye, öpmeye kıyamadıkları bebekleri, bir gün dostlarınıza vermeniz için elinize tutuşturduğu zaman davetiyeleri, işte o an...
"Annecim gel gucuma ..." diyen sesi kulaklarınızda yankılanırken düğün davetiyelerine bakmak... İnanılmaz güzel...Ne zaman büyüdü, ne çabuk büyüdü, nasıl büyüdü!.. Mutluluğun resmi... Abidin Dino yapmış mıdır "Mutluluğun resmi "ni ? Kimbilir belki de kendi mutluluğunun resmini yapmıştır...
Benim yaşadığım bu... Evet bunun adı "Mutluluğun Resmi"... Başka türlü tanımlayamıyorum bu duygumu... Başka yaşayabilir miyim böyle bir duygu... Tereddütsüz evet... Evet bir kızım daha var, dünya tatlısı... Güzeller güzeli... Onun davetiyelerinde de benzer duygular yaşayacağım . Eminim bundan...Henüz onun için erken biliyorum. Zamanı gelince o da olacak...
Ne güzel dostlar negüzel!.. Belki siz de yaşamışsınızdır, anlarsınız beni. İnanın abartmıyorum... Dileğim tüm anne ve babalar yaşasın bunu...
Düğün tarihine 15 gün kaldı... Yerimizde duramıyoruz. Sebepsiz gülümsüyoruz. Herkes güzel görünüyor , dost görünüyor...Mutlu görünüyor. Yakında mutluluk görünüyor...
Mutluluğun Resmi çekilecek yarın, 15 gün sonra... Sizler de gelin... Bu resimde sizler de bulunun... Mutluluklar paylaşılmalı. Dostlarla birlikte kutlanmalı...
Teşekkürler çocuklar, teşekkürler çocuklarımız bizlere bu mutluluğu yaşattığınız için... Sizler de görürsünüz umarım...
Sizleri seviyorum...
"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin ? Hem de işin kolayına kaçmadan... " diye sormuş büyük Ozan , usta ressamımız Abidin Dino'ya...
Mutluluğun resmi yapılabilir mi bilmiyorum...Ama ben mutluluğu tüm benliğimle yaşıyorum... Elimle dağıttığım davetiyeler bana mutluluğun resmiymiş gibi görünüyor. Mutluluğun resmi... Evet evet işte bu davetiyeler...
Kişi gençken tek mutluluk kendi güzel günleriymiş gibi düşünüyor... Ve yanıldığını yeni mutlulukları tadınca anlıyor benim gibi...
Davetiyeleri, düğün davetiyelerini hemen hemen dağıttık...Hayır hayır anılardaki davetiyeler değil bunlar, geçmişte yapılan düğünümüzün davetiyeleri değil...Bunlar mutluluğun resmi...Çok yakın bir zamanda gerçekleştireceğimiz kızımın düğününün davetiyeleri... Kızımın ve yeni oğlumun mutluluklarını sevenleriyle paylaşacakları düğünün davetiyeleri... Anneler anlar bu duygumu... Belki babalar da... Diğerleri sonra, çok sonra anlayacaklar...O mini mini sevmeye, öpmeye kıyamadıkları bebekleri, bir gün dostlarınıza vermeniz için elinize tutuşturduğu zaman davetiyeleri, işte o an...
"Annecim gel gucuma ..." diyen sesi kulaklarınızda yankılanırken düğün davetiyelerine bakmak... İnanılmaz güzel...Ne zaman büyüdü, ne çabuk büyüdü, nasıl büyüdü!.. Mutluluğun resmi... Abidin Dino yapmış mıdır "Mutluluğun resmi "ni ? Kimbilir belki de kendi mutluluğunun resmini yapmıştır...
Benim yaşadığım bu... Evet bunun adı "Mutluluğun Resmi"... Başka türlü tanımlayamıyorum bu duygumu... Başka yaşayabilir miyim böyle bir duygu... Tereddütsüz evet... Evet bir kızım daha var, dünya tatlısı... Güzeller güzeli... Onun davetiyelerinde de benzer duygular yaşayacağım . Eminim bundan...Henüz onun için erken biliyorum. Zamanı gelince o da olacak...
Ne güzel dostlar negüzel!.. Belki siz de yaşamışsınızdır, anlarsınız beni. İnanın abartmıyorum... Dileğim tüm anne ve babalar yaşasın bunu...
Düğün tarihine 15 gün kaldı... Yerimizde duramıyoruz. Sebepsiz gülümsüyoruz. Herkes güzel görünüyor , dost görünüyor...Mutlu görünüyor. Yakında mutluluk görünüyor...
Mutluluğun Resmi çekilecek yarın, 15 gün sonra... Sizler de gelin... Bu resimde sizler de bulunun... Mutluluklar paylaşılmalı. Dostlarla birlikte kutlanmalı...
Teşekkürler çocuklar, teşekkürler çocuklarımız bizlere bu mutluluğu yaşattığınız için... Sizler de görürsünüz umarım...
Sizleri seviyorum...
23 Kasım 2007 Cuma
ÖĞRETMENLERE ve ÖĞRENCİLERE MÜJDE
23 KASIM 2007
Müjdeler olsun sevgili öğretmen arkadaşlarım! Nihayet bizi de düşünen bir hükümetimiz var!.. Artık gönül rahatlığıyla ölebilirsiniz! Siz sevgili öğrenciler, kurtuluyorsunuz biz öğretmenlerden. Yaşadınız işte, ohh dersler boş geçecek! Yazılı yok, sözlü yok! Ben bu gece "Ölmeye Yatmak" romanını (Adalet Ağaoğlu'nun) bir kez daha okuyup ölmek istiyorum.
Duyduk duymadık demeyin ! Yarın 24 KASIM, Öğretmenler Günü. Yaşayanlara bir şey yok ama ölen öğretmenler için tüm yurttaki camilerimizde mevlit okutulacakmış. Sevinçten çıldırabilirim!.. İnsanın ölesi geliyor...
Hani bir Milli Eğitim Bakanımız, "Okullar olmasaydı Bakanlığı ne güzel idare ederdim..." demişti ya şimdi de en iyi öğretmen ölmüş olandır.Tabii bir de ölmeden önce ölenler... Fena- fillah seviyesine erişmişlerdir ki onlara insan-ı kamil( olgun insan) denirdi tasavvuf düşüncesinde. Şimdilerde bu ikinci grup öğretmenlik yapmıyor, onlar yönetici kademelerinde!Hızla sayıları artıyor, sonunda makam bulamayacaklar da çabaları boşa gidecek diye çok korkuyorum.
Biz öğretmen geldik, öğretmen olarak gideceğiz. Bir türlü akıllanmadık.Kaybettiğimiz sevgili öğretmenlerimizi saygıyla anıyoruz, yaşamayı, yaşatmayı sürdüren öğretmenlerimizin Öğretmenler Gününü kutlayıp başarılar diliyoruz...
Bu yazıyı Rıfat Ilgaz'ın " ÇOCUKLARIM " adlı şiiriyle tamamlarken sevgili öğrencilerimizin gözlerinden öpüyorum.
"
Yoklama defterinden öğrenmedim sizi,
Benim haylaz çocuklarım.
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım,
Koltuğunda satılmamış gazeteler...
Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz.
Götürmek istedi küfesinde, elimdeki ıspanak demetini,
En dalgını sınıfın...
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun,
Palto, ayakkabı yüzünden.
Kiminiz limon satar Balıkpazarı'nda,
Kiminiz Tahtakale'de çaycılık eder.
Biz inceleyeduralım aç tavuk hesabı
Tereyağındaki vitamini,
Kalorisini taze yumurtanın...
Karşılıklı neler öğrenmedik sınıfta;
Çevresini ölçtük dünyanın,
Hesapladık yıldızların uzaklığını,
Orta Asya'dan konuştuk laf kıtlığında
Birlikte neler düşünmedik...
Burnumuzun dibindekini görmeden
Bulutlara mı karışmadık...
Güz yapraklarında dökülmüş
Hasta yapraklara mı üzülmedik...
Serçelere mi acımadık kış günlerinde
Kendimizi unutarak...
"
Yine de "GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR " diyerek sonlandırmak istiyorum yazımı. Yarın yorgun kişilerin değil rahatına kıyabilenlerindir....
Sevgiyle kalın, dostça yaşayın...
Aysema
16 Kasım 2007 Cuma
SEN DE DÜNYA MISIN HA !..
16 KASIM 2007
SEVGİLİ GÜNLÜĞÜM
Dünü anarken aklım, bilincim, duygularım hep bugünü yazmalısın diye zorluyor beni...
Evet yazmalıyım, paylaşmalıyım...Ama nasıl? Nasıl öfkelerimi, acılarımı, acılarımızı sağlıklı değerlendirebilirim ki...
Mehmet Kemal'in bir şiiri sürekli beynimde. Haykırmak istiyorum!
DÜNYA MISIN
Sen de güneş misin ha !..
Sen de demir misin ,
Sen de kaya mısın ,
Sen de toprak mısın ,
Sen de su musun?
GİDERKEN
BUNCA CAN
BUNCA CANAN
SUSMUŞSUN
SEN DE DÜNYA MISIN HA !..
Evet sustum, sustuk, susturulduk... Aydınlıklar yensin karanlıkları, ulus bilinçlensin istedik. İstedik ama olmuyor , olamıyor... Bir ileri iki geri gidiyoruz. "Acılara tutunarak " yaşamaya çalışıyoruz...
Bilmek istiyoruz , öğrenmek istiyoruz , ilerlemek istiyoruz.. Olmuyor..
Gücü elinde tutanlar korkuyor bundan. Zaten okuma özürlü bir toplum olduk son zamanlarda iyice... Tek haber kaynağımız TV oldu... Okuyanlar için de gazeteler... Lütfen söyleyin bana bir ikisi dışında güvenebileceğimiz kaç medya kuruluşu var?
Bugünkü sıkıntılarımızın sorumlusu kim? Bence hepimiz suçluyuz, ama en fazla da medya... Eskiden sadece gazetecilik yapılırdı ; şimdilerde her şeyi yapabilmek, yaptırabilmek için gazetecilik de yapılıyor...Yani "Al gülüm, ver gülüm..." hesapları...
Açın televizyonları... Ben uzun süredir haberler dışında artık açmamaya çalışıyorum... Evet açın da bakın... Görün annelerimizin,kadınlarımızın,
genç kızlarımızın nasıl da uyutulduklarını ! Önce onları uyutacaksınız ki onlar da geleceklerimizi ninnileriyle uyutsun, uyutarak büyütsünler karanlık yazgılarımızı... Yeter ki bozulmasın birilerinin çıkarları, kazançlarına kazanç eklensin...
Şimdilerde terör belasının tam ortasındayız... Geleceğimiz , ulusal geleceğimiz konuşuluyor bir yerlerde... Bölünmüş, yeniden çizilmiş haritalar dolaşıyor yaban ellerde... İlk ne zaman uyarmıştı Genel Kurmay Başkanımız ? Hatırladınız değil mi ! ? Nisan'dı... Şimdi Kasım'dayız... Çok zaman geçmiş... Tehlikenin farkında olanların söylediklerine kulak assaydık bugün sorunun çözümü için adımlar atılmaya başlanmış olacaktı... Olmadı, olamadı. Bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz... Neyi bekliyoruz, kimi bekliyoruz, neden bekliyoruz...Yoksa ört ki ölem mi diyeceğiz. Giderken bunca can, bunca canan susacak mıyız...!
Bugünü yazmadan önce dünlerde dolaşıyordum. Yakup Kadri'yi yitirişimizi anlatmşım 13 Aralık 1974'teki yazımda...
Bugün onun YABAN romanından bir bölümü paylaşmak istiyorum sizlerle...Lütfen okuyun, bugünü düşünerek dünü okuyun...
Bu adamlar, buraya ne söylemeye, ne istemeye geldiler? Mutlaka, bize temenni ve inkıyat tavsiye etmeye geldiler. BUNLAR , BİR ÖLÜM MAHKUMUNA , SON SAATİNDE TESELLİYE GİDEN PAPAZLARI ANDIRIYORLAR.
"CESARET EVLADIM, CESARET. BUNUN ÖTESİNDE BİR BAŞKA HAYATA, EBEDİ BİR HAYATA ERECEKSİN. ŞİMDİ, SÖYLE BAKALIM, SON EMELİN NEDİR?"
"ÖLMEMEK."
Papazlar irkiliyorlar. İçlerinden : "Ammada aksi bir idam mahkumuna çattık." diyorlar.
İşte , Anadolu'nun dediği , işte İstanbul hükümetinin vaziyeti...
Memleketin havası bu kadar haile ile yüklü olmasa, insan bu hale gülebilir. Lakin, çıplak ayaklı, çıplak göğüslü köylüler, gülle ve kurşun taşıyan kağnıları önlerine katmış gidiyorlar.
Bu , kirli , pırtıl yorgana sarılı şey ne ? Bir top arabası... Taa, orada, o hendeğin içinde birikmiş insanlar ne yapıyor? Bunlar, bir manda leşini yüzmekle meşguldür. Ne için? Derisinden askere, çarık olur.
Öbürleri , üzerimize, sağlam İngiliz kunduralarıyla yürüyorlar.Top arabalarını , etrafı keten bezli perdelerle örtülü Berliez otomobilleri içinde üluhiyet gibi taşıyorlar.
GENE İÇİME, O KURT DÜŞÜYOR. ZAFERE NASIL İNANMALI ?
Lakin, işte, asıl bu gördüğüm şeyler için zafere inanmalıdır. Türk askeri manda leşlerinin derisinden çarık yapıp giyiyor. Türk köylüsü , top arabalarını kendi yorganına sarıp taşıyor, işte, bunun için inanmalıdır.İşittim, Eskişehir'de , demiryolu raylarını söküp eriterek top kaması yapanlar varmış. Geçen gün , yakın istasyonların birinde bir trenin kömürsüz nasıl yürütüldüğünü gördüm. Tren durur durmaz, hemen bütün yolcular inip etrafa dağılıyorlar, rastgeldikleri ağaç dallarını kesiyorlar ve getirip lokomotifin platformuna yığıyorlardı..."
(Yaban, 1932)
Evet , dünü düşünerek bugünü yaşıyoruz...Ama unutmayalım ki bugünkü adımlarımız da yarınlarımızı hazırlıyor... Adımlarımızı doğru atmak zorundayız. Yurdu sevenler, ulusu düşünenler uyanın; uyandırın.Çığlıklarımız sizlere ulaşıyor mu? Duyuyor musunuz.Siz de dünya gibi misiniz! GİDERKEN BUNCA CAN , BUNCA CANAN SUSMUŞSUNUZ...
SEVGİLİ GÜNLÜĞÜM
Dünü anarken aklım, bilincim, duygularım hep bugünü yazmalısın diye zorluyor beni...
Evet yazmalıyım, paylaşmalıyım...Ama nasıl? Nasıl öfkelerimi, acılarımı, acılarımızı sağlıklı değerlendirebilirim ki...
Mehmet Kemal'in bir şiiri sürekli beynimde. Haykırmak istiyorum!
DÜNYA MISIN
Sen de güneş misin ha !..
Sen de demir misin ,
Sen de kaya mısın ,
Sen de toprak mısın ,
Sen de su musun?
GİDERKEN
BUNCA CAN
BUNCA CANAN
SUSMUŞSUN
SEN DE DÜNYA MISIN HA !..
Evet sustum, sustuk, susturulduk... Aydınlıklar yensin karanlıkları, ulus bilinçlensin istedik. İstedik ama olmuyor , olamıyor... Bir ileri iki geri gidiyoruz. "Acılara tutunarak " yaşamaya çalışıyoruz...
Bilmek istiyoruz , öğrenmek istiyoruz , ilerlemek istiyoruz.. Olmuyor..
Gücü elinde tutanlar korkuyor bundan. Zaten okuma özürlü bir toplum olduk son zamanlarda iyice... Tek haber kaynağımız TV oldu... Okuyanlar için de gazeteler... Lütfen söyleyin bana bir ikisi dışında güvenebileceğimiz kaç medya kuruluşu var?
Bugünkü sıkıntılarımızın sorumlusu kim? Bence hepimiz suçluyuz, ama en fazla da medya... Eskiden sadece gazetecilik yapılırdı ; şimdilerde her şeyi yapabilmek, yaptırabilmek için gazetecilik de yapılıyor...Yani "Al gülüm, ver gülüm..." hesapları...
Açın televizyonları... Ben uzun süredir haberler dışında artık açmamaya çalışıyorum... Evet açın da bakın... Görün annelerimizin,kadınlarımızın,
genç kızlarımızın nasıl da uyutulduklarını ! Önce onları uyutacaksınız ki onlar da geleceklerimizi ninnileriyle uyutsun, uyutarak büyütsünler karanlık yazgılarımızı... Yeter ki bozulmasın birilerinin çıkarları, kazançlarına kazanç eklensin...
Şimdilerde terör belasının tam ortasındayız... Geleceğimiz , ulusal geleceğimiz konuşuluyor bir yerlerde... Bölünmüş, yeniden çizilmiş haritalar dolaşıyor yaban ellerde... İlk ne zaman uyarmıştı Genel Kurmay Başkanımız ? Hatırladınız değil mi ! ? Nisan'dı... Şimdi Kasım'dayız... Çok zaman geçmiş... Tehlikenin farkında olanların söylediklerine kulak assaydık bugün sorunun çözümü için adımlar atılmaya başlanmış olacaktı... Olmadı, olamadı. Bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz... Neyi bekliyoruz, kimi bekliyoruz, neden bekliyoruz...Yoksa ört ki ölem mi diyeceğiz. Giderken bunca can, bunca canan susacak mıyız...!
Bugünü yazmadan önce dünlerde dolaşıyordum. Yakup Kadri'yi yitirişimizi anlatmşım 13 Aralık 1974'teki yazımda...
Bugün onun YABAN romanından bir bölümü paylaşmak istiyorum sizlerle...Lütfen okuyun, bugünü düşünerek dünü okuyun...
" Ordunun , Anadolu ordusunun umumi bir taarruza geçeceği söylentileri günden güne kuvvet buluyor. Memleketin hemen bütün gazetelerinde bu bekleniyor, bunun sözü oluyor.İstanbul hükümeti erkanının bir murahhas heyet halinde Ankara'ya gelişleri, milli teşkilatın gücünü bir kat daha ispat etti.
Bu adamlar, buraya ne söylemeye, ne istemeye geldiler? Mutlaka, bize temenni ve inkıyat tavsiye etmeye geldiler. BUNLAR , BİR ÖLÜM MAHKUMUNA , SON SAATİNDE TESELLİYE GİDEN PAPAZLARI ANDIRIYORLAR.
"CESARET EVLADIM, CESARET. BUNUN ÖTESİNDE BİR BAŞKA HAYATA, EBEDİ BİR HAYATA ERECEKSİN. ŞİMDİ, SÖYLE BAKALIM, SON EMELİN NEDİR?"
"ÖLMEMEK."
Papazlar irkiliyorlar. İçlerinden : "Ammada aksi bir idam mahkumuna çattık." diyorlar.
İşte , Anadolu'nun dediği , işte İstanbul hükümetinin vaziyeti...
Memleketin havası bu kadar haile ile yüklü olmasa, insan bu hale gülebilir. Lakin, çıplak ayaklı, çıplak göğüslü köylüler, gülle ve kurşun taşıyan kağnıları önlerine katmış gidiyorlar.
Bu , kirli , pırtıl yorgana sarılı şey ne ? Bir top arabası... Taa, orada, o hendeğin içinde birikmiş insanlar ne yapıyor? Bunlar, bir manda leşini yüzmekle meşguldür. Ne için? Derisinden askere, çarık olur.
Öbürleri , üzerimize, sağlam İngiliz kunduralarıyla yürüyorlar.Top arabalarını , etrafı keten bezli perdelerle örtülü Berliez otomobilleri içinde üluhiyet gibi taşıyorlar.
GENE İÇİME, O KURT DÜŞÜYOR. ZAFERE NASIL İNANMALI ?
Lakin, işte, asıl bu gördüğüm şeyler için zafere inanmalıdır. Türk askeri manda leşlerinin derisinden çarık yapıp giyiyor. Türk köylüsü , top arabalarını kendi yorganına sarıp taşıyor, işte, bunun için inanmalıdır.İşittim, Eskişehir'de , demiryolu raylarını söküp eriterek top kaması yapanlar varmış. Geçen gün , yakın istasyonların birinde bir trenin kömürsüz nasıl yürütüldüğünü gördüm. Tren durur durmaz, hemen bütün yolcular inip etrafa dağılıyorlar, rastgeldikleri ağaç dallarını kesiyorlar ve getirip lokomotifin platformuna yığıyorlardı..."
(Yaban, 1932)
Evet , dünü düşünerek bugünü yaşıyoruz...Ama unutmayalım ki bugünkü adımlarımız da yarınlarımızı hazırlıyor... Adımlarımızı doğru atmak zorundayız. Yurdu sevenler, ulusu düşünenler uyanın; uyandırın.Çığlıklarımız sizlere ulaşıyor mu? Duyuyor musunuz.Siz de dünya gibi misiniz! GİDERKEN BUNCA CAN , BUNCA CANAN SUSMUŞSUNUZ...
14 Kasım 2007 Çarşamba
ÜÇÜN
" Bir kelimenin yanına bir kelime gelince
Bir sesin yanına bir ses gelince
Bir insanın yanına bir insan gelince
Büyürler, büyürler, büyürler ölümden önce. "
Özdemir Asaf
DERT ORTAĞIM, GÜNLÜĞÜM,
Okul biteli bugün tam bir ay oldu. Evet 30 TEMMUZ 1974 tarihindeyiz şimdi...
Yazacak, anlatacak o kadar çok, o kadar önemli olaylar oldu ki hangisinden başlayayım. Aksi gibi bugün çok sıkılıyorum.Üzülüyorum.
Biraz da çaresizim. Evet çaresizim diyorum...
Şu anda pek çok sorunum var, onları halledememenin çaresizliği içindeyim. Moralim de son derece bozuk...
Son aylarında okulun bitmesini hiç istemiyordum. Sanırım içime doğmuş. Okul bitince her şeyin daha güç olacağını tahmin ediyordum...
Bugün okul biteli sadece bir ay oldu, sıkıntılar da başladı. Aslında okul da kesin olarak bitmedi. İngilizceden kaldım.Başımın belası oldu.Neyse
Eylül de bir kez daha gidip geleceğim Samsun'a...Sonra..... Sonrasını bilemiyorum....
28 Haziran' da annemler Samsun'a geldiler, 2 Temmuz'a kadar onları gezdirdim. Y..... Abiler, T......Amcalar yemeğe davet ettiler sağolsunlar.
29'unda son sınavım vardı. 30 Haziran gecesi de mezuniyet törenimiz oldu. Çok kalabalıktı, bir o kadar da sıcaktı. Yine de unutulmaz bir gündü bizler için...
Temmuz'un birinde Samsun Fuarı açıldı.Hep birlikte fuarı gezdik. Annem biraz halsizdi, zaman zaman o oturdu babamla ...Biz gençler dolaştık durduk. 2Temmuz'da da yağmur çiselerken Samsun'dan Ankara'ya hareket ettik. Samsun Eğitim Enstitüsü de anılarımın arasındaki özel bir yere yerleşmiş oldu. Gerçi son bir kez daha gideceğim ama o bu gerçeği değiştirmeyecek...
15 Temmuza kadar Ankara'da kaldık. Ankara'daki günlerin nasıl geçtiği hakkında şu anda hiçbir fikrim yok, herhalde fena geçmedi...Bu arada Ankara'da bir ev aldık.Benim tayinimin buraya olması da kararlaştırıldı gibi.
Daha sonra uzun ve yorucu bir tren yolculuğundan sonra Elazığ'a geldik.
Şu anda Elazığ'daki olayları düşündüm de az önemli olaylar olmamış. Sonucunu çok merak ediyorum. Ailemin tutumu beni çok endişelendiriyor. Bakalım Ağustos ayı bana, daha doğrusu bize neler getirecek. Her ne olursa olsun hayırlısı diyelim...
Zihnim çok yorgun, halsiz ve bitkin hissediyorum kendimi. Daha fazla yazamayacağım. Yalnız bütün bunlara rağmen her şeyin düzeleceğine inanıyorum.
İyi bir yaşantı sağlamamız bugünkü mücadelemizle mümkün olacak. Aslında bu mücadelemizin hayatımız boyunca devam edeceğini biliyorum. Zaten bir anlamda hayat mücadele değil mi ki...
Bir sesin yanına bir ses gelince
Bir insanın yanına bir insan gelince
Büyürler, büyürler, büyürler ölümden önce. "
Özdemir Asaf
DERT ORTAĞIM, GÜNLÜĞÜM,
Okul biteli bugün tam bir ay oldu. Evet 30 TEMMUZ 1974 tarihindeyiz şimdi...
Yazacak, anlatacak o kadar çok, o kadar önemli olaylar oldu ki hangisinden başlayayım. Aksi gibi bugün çok sıkılıyorum.Üzülüyorum.
Biraz da çaresizim. Evet çaresizim diyorum...
Şu anda pek çok sorunum var, onları halledememenin çaresizliği içindeyim. Moralim de son derece bozuk...
Son aylarında okulun bitmesini hiç istemiyordum. Sanırım içime doğmuş. Okul bitince her şeyin daha güç olacağını tahmin ediyordum...
Bugün okul biteli sadece bir ay oldu, sıkıntılar da başladı. Aslında okul da kesin olarak bitmedi. İngilizceden kaldım.Başımın belası oldu.Neyse
Eylül de bir kez daha gidip geleceğim Samsun'a...Sonra..... Sonrasını bilemiyorum....
28 Haziran' da annemler Samsun'a geldiler, 2 Temmuz'a kadar onları gezdirdim. Y..... Abiler, T......Amcalar yemeğe davet ettiler sağolsunlar.
29'unda son sınavım vardı. 30 Haziran gecesi de mezuniyet törenimiz oldu. Çok kalabalıktı, bir o kadar da sıcaktı. Yine de unutulmaz bir gündü bizler için...
Temmuz'un birinde Samsun Fuarı açıldı.Hep birlikte fuarı gezdik. Annem biraz halsizdi, zaman zaman o oturdu babamla ...Biz gençler dolaştık durduk. 2Temmuz'da da yağmur çiselerken Samsun'dan Ankara'ya hareket ettik. Samsun Eğitim Enstitüsü de anılarımın arasındaki özel bir yere yerleşmiş oldu. Gerçi son bir kez daha gideceğim ama o bu gerçeği değiştirmeyecek...
15 Temmuza kadar Ankara'da kaldık. Ankara'daki günlerin nasıl geçtiği hakkında şu anda hiçbir fikrim yok, herhalde fena geçmedi...Bu arada Ankara'da bir ev aldık.Benim tayinimin buraya olması da kararlaştırıldı gibi.
Daha sonra uzun ve yorucu bir tren yolculuğundan sonra Elazığ'a geldik.
Şu anda Elazığ'daki olayları düşündüm de az önemli olaylar olmamış. Sonucunu çok merak ediyorum. Ailemin tutumu beni çok endişelendiriyor. Bakalım Ağustos ayı bana, daha doğrusu bize neler getirecek. Her ne olursa olsun hayırlısı diyelim...
Zihnim çok yorgun, halsiz ve bitkin hissediyorum kendimi. Daha fazla yazamayacağım. Yalnız bütün bunlara rağmen her şeyin düzeleceğine inanıyorum.
İyi bir yaşantı sağlamamız bugünkü mücadelemizle mümkün olacak. Aslında bu mücadelemizin hayatımız boyunca devam edeceğini biliyorum. Zaten bir anlamda hayat mücadele değil mi ki...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
KİMSE YOK MU
"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...
-
ANKETİN SORUSU ŞU: Sizce Türkiye'nin en ÖNEMSİZ sorunu nedir? Seçeneklerden sadece birini tıklayacaksınız. Şimdiden teşekkürler...
-
Eşime sordum: "57" dedi, inanamadım! Şaka yapıyorsun, dedim. Hesapla bak, dedi. Hesapladım, hesapladım işin içinden çıkamadım......