10 Ekim 2008 Cuma

MİM Mİ SOBE Mİ ?



SevgiliParpa
li beni sobelemiş. İlk kez sobeye yakalanıyorum.

Daha önce bazı bloglarda "mimlendiniz" diye geçiyordu. Bu söylem bana itici geliyordu. "Sobe" daha sevimli bir sözcük değil mi? Kim "mimlenmek !" ister ki...

Buraya kadar iyi de bundan sonrası biraz zor. Başlayalım bakalım:

İsminiz: Nihal
Nerelisiniz: Elazığ
Yaşadığınız yer: Zonguldak
Mesleğiniz: Emekli Yazın Öğrt. (Türk Dili ve Edb.)
Hobileriniz: Bu konuya çalışamadım öğretmenim...
Evli misiniz: Evet. Dünya tatlısı iki kızım var. Üçüncüsü yolda(anneanne olacağım yakında)
En sevdiğiniz yemek: Sevdiklerimle yediklerim.
Sevdiğiniz müzik: Güzel olan her çeşidi dinlerim. Ama türküler daha çok etkiliyor sanırım beni. Ve Seven Aksu şarkıları...
Nerelere gitmek istersiniz: Doğu Karadeniz'i görmek istiyorum. Ülkemizde gitmediğim tek bölge olduğu için.


Sanırım pek açık olmadı. Daha sonra belki... Bu arada bugün eski defterlerimi ayıklamaya çalışırken lisede arkadaşlarıma yazdırdığım iki de anket defteri elime geçti. Birazını okudum. Çok güldüm. En son sayfaya da kendi yanıtlarımı yazmışım. Onlardan da bir ikisini yazmak istiyorum :

(Sevdiğiniz yerli - yabancı şarkıcı ve şarkı:
Ajda Pekkan, Behiye Aksoy... "Menekşe Gözlerde Hiç Vefa Yokmuş"
Mary Hopkin, Tom Jones. "Those were the days"

Görmek istediğiniz yer: Fransa, Japonya.)


Evet... Defterde çok ilginç sorular var .Tam elli üç soru... Ben altıncı sorudakiyle bu yazıyı okuyup yanıtlamak isteyen herkesi sobelemek istesem kimler evet der ki... Deneyelim bakalım...

Sobelendiniz efendim... Konu mu ? Buyrun bakalım:

"Parayı mı, şöhreti mi, sanatı mı tercih edersiniz ? " Neden?

O dönemde ben ve arkadaşlarım "SANAT" demişiz...


9 Ekim 2008 Perşembe

SKANDAL



Oldukça sakin görünüyordu. Az önce üstüne üstüne gelen, onun için bile bayağı ağır olan kamyon şoförünün kaba küfürünü unutmuş gibiydi.

Sekreterinin yapmacık, küçümseyen gülümsemesi, çocuklarının sırıtarak para isteyişi, kapıcı kadın... Yanında çalışan mühendis dostuyla yaptıkları konuşma aklına geldi :

"Hayat pahalı, geçim zor !"

diyordu arkadaşı.

"Alçak!" diye düşündü. " O kadar para alıyordu; evleri, arabaları vardı... O kadar işçi dururken hayat pahalılığından söz edene bak!" diye geçirdi içinden. " Herhalde gene zam isteyecek!"

Gözlerini kapattı. Doktor sakin bir hayat yaşamasını söylemişti. Sigara da yasaktı. "Doksanlık ihtiyarlar gibi " diye geçirdi aklından. İki aydır içmiyordu, ama yaktı bir sigara. Ciğerlerini dumanla doldurdu. "Yalnızım" diye düşünüyordu, "Yapayalnızım hayatta!"

İyi bir işim, tonlarca param, çevremde çalışanlar ve bir yuvam var. " Yuvam mı ?" diye gülümsedi ...

Vaktiyle büyük paralarla almıştı o evi. Mobilyalar Paris'tendi. Ama yetmiyordu. Konuşacak kimsesi yoktu. "Psikologa mı gitmeliyim?" diye düşündü. Özel bir doktoru vardı." Acaba o da mı arkasından gülüyordu ? "

"Karım" dedi yüksek sesle. Seneler neler değiştirmişti ?.. Evlendiklerinde sevgili karısı cesur, atak, düşüncelerini söylemekten çekinmeyen bir küçük kızcağızdı. Çok gençtiler... Zengin değillerdi. Çalışıyor, bir yandan da para biriktiriyorlardı.

Karısının öğrencilerini ondan çok sevdiğini düşündüğü için, çıkardığı o kavgaları hatırladı... İşini kurup iyi para kazanmaya başlayınca karısı da işten ayrılmıştı. Karısıyla sanat, edebiyat hakkındaki konuşmalarını hatırladı...

Oysa şimdi en son ne zaman ciddi konular üzerinde laf ettiklerini hatırlamıyordu bile... Tartışmalara, sırf kendini haklı çıkarmak için girdiğini artık itiraf ediyordu.

Bütün ciddi konuların, anlayışı dışında kaldığını idda edip bir şey dediğinde suratına boş boş bakan kadın Nilay olamazdı! Başı ağrıyordu. Sırtını yumuşak koltuğa dayadı...

Abisini arayacaktı. Telefon numarasına bakmak için çekmeceyi açtığında gördüğü şeyle irkildi ! Büyük harflerle "VASİYETİM" yazılıydı. Sonra karşısına çıkan tabancaya dehşetle baktı. Onu kim bırakmıştı oraya ?.. Düşünemiyordu... Silahı eline aldı.

Kafasına dayadı. "Hayır" dedi. "Hayır" korkmuyorum... Hayatımda ilk kez cesurum... Başladığım işi bitirmeliyim... Elim, yaşlılıktan titriyor... Korkudan değil !

Kendi kararlılığına kendisi de şaşırdı... Bocalıyordu...

Bir ses ! Telefonu açmalıydı... Oysa sekreterine rahatsız edilmek istemediğini kesin bir dille anlatmıştı... Telefon ısrarla çalıyordu. Özel hattıydı. Kaba bir şekilde açtı. Telefonun ucundaki ses
"Baba !" diyordu. Sevecenlikten eser yoktu sesinde.
"Kurtar beni !". Kulakları uğuldamaya başladı...

Güçlükle konuşabildi. "Ne var ! " Oğluna böyle sert cevap verdiğini hiç hatırlamıyordu. Bir kez olsun ağzından aksi bir laf çıkmamıştı. Birden ses değişti :

"Ben Cevat, karakoldan arıyorum! Oğlunu bir diskotekte kokain partisinde suçüstü yakaladık!"

"Hemen geliyorum !" diye cevapladı. Aniden telefon kapandı. "Acaba hangi karakol!" diye düşündü. Beyni donmuştu. Cevat'ın karakolu !.. Evet... Kızılay'da...

Acaleyle çıktı. Sekreterinin, notu olup olmadığını soran sesini duymadı bile.

Arabasına atladı. Kızılay'a gidiyordu. Yanan kırmıza ışığa ağır bir küfür savurdu... Hırsla gaza bastı...

Gözünü açtığında başucunda beyaz şekiller fark etti. Biri : "Şükürler Olsun !" diye bağırdı. Burnuna keskin bir ilaç kokusu geliyordu. Birden tanıdık bir ses duydu : "Yanındayız Canım !"

Bu seste anlayış vardı. Telaş ve endişe hissetti... Yabancı bir ses:
" Bizi epey korkuttunuz."

Artık iyice ayılmıştı. Hastanedeydi. Yanında gözyaşları içinde gülümseyen kadın, karısıydı... Sesler : " Bacağınızı kesmek zorundayız ! " diyordu. " Kurtulmanız mucize... "

Duymadı bile... Adının karışacağı skandalları , satışların düşmesi aklına bile gelmedi. Karısının makyajsız gözlerinde sevgi görmüştü. Bu ona bir ömür yeterdi...


SİZ ATABİLİR MİSİNİZ ?






Çalan telefonla irkildim... Cep telefonumdu çalan. Açtım, arkadaşımın meraklı sesi:

-Nerelerdesin sen?
-Evdeyim, burdayım...
-Hiç sesin soluğun çıkmıyor, çalışırken daha çok görüyorduk seni!
Cumartesi arkadaşlarla buluşuyoruz, "Doktorlar Lokali"nde...
-Tamam , gelirim... Sevindim.
-Çık dışarı biraz , ne bu ?

Haklıydı arkadaşım. Ne zamandır eve kapandığımı ben de biliyordum.

Şöyle bir etrafıma bakındım. Boş bir mukavva kutu ve etrafına saçılmış defterler, kağıtlar... Ortasında da ben... Bir de atılacaklar için yanıma koyduğum poşet...

Poşetin içinde çok az atılacak var... Diğerleri gözümün içine bakıyor. Kıyma bize !

Açıyorum sayfa sayfa... Okuyorum, gülüyorum, üzülüyorum, hüzünleniyorum ve bir türlü atamıyorum.

Elimde küçük bir şiir defteri var şimdi. Ortaokul birinci sınıfta tutmuşum. Belli ki Türkçe öğretmenimiz Nurettin Hasköylü tutturmuş. Ne çok severdim onu. Gözünde bir sorun vardı galiba, acımasızca "Allah'a Yan Bakan " adıyla anılıyordu öğrenciler arasında...

Defteri karıştırırken baktım arkadaki boş kalan sayfalara kurşun kalemle birşeyler yazılıp silinmiş. Birazı dikkat edince okunuyor. Ön sayfaya baktım, benim adımın üstüne bir çizgi çekilmiş, üstüne de kızımın adı yazılmış. Kızım ilkokuldayken defterimi okumuş, kendi defteri olsun istemiş, içine de çocuk şiirleri yazmış, sonra da silmiş yazdıklarını ! Şimdi ben bu defteri atabilir miyim? ( Masumiyet Müzesi' ne mi göndersem.)

Şimdi bir başka defter duruyor elimde. Benim değil. Bu kez ben, defterimi sahiplenen kızımın orta üçüncü sınıf Türkçe defterini saklamışım, kendiminkilerin arasında.

Sayfalarının arasında gezinirken kalakalıyorum... " Skandal "! Bu bir kompozisyon çalışması onun.

Ödevin Konusu Şu: "Ani değişikliklerin insan ve toplum üzerindeki etkileri. "

Yazı uzadı. Ben birazdan atamadıklarımı yeniden kutuya dolduracağım. Bir başka zamanda denemek üzere depoya kaldıracağım.

Kızımın yazdığı "Skandal" isimli öyküyü de kaybolmaması için bir sonraki yazımda sizlere de sunacağım.

Ben atamıyorum. Siz atabilir misiniz ?

8 Ekim 2008 Çarşamba

FİNO KÖPEKLİ ANALAR



"Bu analar fino köpekli değil, başörtülü analar..."

(Vakit Gazetesi'nden)


Gördünüz mü nerelere geldik ? Şehit yakınlarının resminin yanına yazmışlar bunu! "Bu analar fino köpekli değil, başörtülü analar!"

10 Ekim, Dünya Ruhsağlığı Günü... Aman aklınızı koruyun!..

Ben artık çok zorlanıyorum...

Bazı kişiler köşeleri tutmuş,kötülük tohumlarını toplumun üstüne savurdukça savuruyor. Sıra analara gelmiş !

"fino köpekli analar"
"başörtülü analar"

Siz hiç doğurdunuz mu ? Ana yüreğini biliyor musunuz?

Amacınıza ulaşmak için kendi ananızı bile çiğneyip geçecek kadar kara yüreklisiniz. Ama tüm anaların yüreği sizin için bile yanar .

Çıldırma noktasına geliyoruz. Kime, niçin kızacağımızı şaşırdık. Kafaları karıştırmadan daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi yineleyeceğim. Zor günlerden geçtiğimiz şu sıralarda gerekli olduğuna inanıyorum.

Dindarlara değil, din tacirlerine,
Kürtlere değil, Kürt tacirlerine,
Türklere değil, Türk tacirlerine,
Ulusalcılara değil, Ulus düşmanlarına,
Yardım severlere değil, yardım tacirlerine,
Hayvan severlere değil, hayvan düşmanlarına,
Vatan sevenlere değil, bölücülere,işbirlikçilerine,
Atatürk'e değil, Atatürk düşmanlarına,
İnsanlara değil, insan tacirlerine...
K I Z M A L I Y IZ.


Ve tüm canlıları sevmeliyiz. Buna "fino köpekleri" de dahil...

7 Ekim 2008 Salı

GÜLÜNESİ AŞKLAR




Artık resim de çekebiliyorum, bilgisayarımda...


Çok ilerledim çoook ! Aferin bana... Okuduğum kitapların resmini de koyunca blogum daha mı bir güzelleşti ne ?

Gülmeyin, şaşırmayın. Bu benim için önemli. Okula yeni başlayan çocuklar gibiydim önceleri...

Bana bu olanağı sağlayan her kimse , ya da kimlerse öncelikle onlara çok teşekkür ediyorum. Sonra sıkıştıkça sorularımla bunalttığım sevgili yavrularıma... Otuz üç yıldır yaptığım her çalışmada beni destekleyen,yanıbaşımda duran sevgili eşime...

Ve yazdıklarımı okuyan, yorumlarıyla beni yüreklendiren tüm sanal alemdeki okuyucularıma, yani siz dostlarıma içten teşekkürlerimi sunuyorum...

İki gün sonra blogumun birinci yaş günü... Doğum Gününe hepiniz davetlisiniz...

Kendimi kutluyorum. Çünkü bilgisayar dünyasına bodoslama dalmıştım. Hele, "Şu da ne ?" derken, bir de baktım bloger sahibi olmuşum. Bloga giriş yaptım , ama ne olduğunu inanın bilmiyordum. Yazdıkça öğrendim, okudukça farkına vardım. Artık daha daha bilinçliyim.

Bu konuda okuduğum diğer bloglardan da çok şey öğrendim. Onlara da katkılarından ötürü çok teşekkür ediyorum. Her biri birbirinden güzel bloglar var, onları da ekleyeceğim diğerlerinin arasına. (Aslında dün çoğunu eklemiştim ,ama kaydetmeyi unuttuğum için hepsi boşa gitti. Tekrar ekleyeceğim.) Sizlerin de beğenisine sunacağım...

Gelelim yeni okuduğum kitaba. "Gülünesi Aşklar" yazarı Milan Kundera. Fransızca'dan çeviren, Serdar Rifat Kırkoğlu.

Bir solukta okunacak bir kitap. Su gibi akıyor inanın, elimden bırakamadım. Özellikle ilk bölüm (Hiç Kimse Gülmeyecek)harika...

Kitaptan seçtiğim bir bölümle veda etmek istiyorum sizlere. Umarım üzerinde düşünürsünüz:

****

" Şimdiki zamandan gözlerimiz bağlı geçebiliriz. Çok çok yaşamakta olduğumuz şeyleri sezebilir ve tahmin edebiliriz. Ancak daha sonraları, gözlerimizin bağı çözüldüğünde ve geçmişi incelediğimizde, yaşamış olduğumuz şeyleri kavrar ve onların anlamına varırız.

Ben de o akşam, aklımdan başarıma içtiğimi geçiriyor ve bunun kendi sonumun görkemli bir kutlanışı olduğundan hiç mi hiç kuşkulanmıyordum.

Ve hiçbir şeyden kuşkulanmadığım için de ertesi sabah keyifle uyandım. Klara yanımda hala mışıl mışıl uyurken, Bay Zaturecky'nin mektubuna iliştirilmiş olan makaleyi aldım, eğlenceli bir kayıtsızlıkla ayakta onu okumaya koyuldum..."

5 Ekim 2008 Pazar

DELİ GÖZBEBEKLERİ

The image “http://www.kalem.biz/images/ULU%20%C5%9EEH%C4%B0TL_5_353.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.
"Yol geçen hanı" olmuşuz!..Haberiniz var mı ? Ne giren belli, ne çıkan ...

Her gün, kaçak göçmenler sıkıştıkları arabalardan çıkarılırken haberlerimizi süslüyor. Bir kısmı ölmüş olarak ! Ölmeseler haberimiz olmadan geçip gidecekler.

İftar sofralarında boy gösterenlerin baştacı edildiği ülkemizde artık çalışmak, görevini doğru düzgün yapmak hayal mi oldu ? Bu kaçaklar İstanbul'a kadar gelirken hiç mi bir çalışana rastlamadılar. Hepimiz bu dünyadan vazgeçtik de cennete mi yatırım yapıyoruz ?!

Yurt dışına çıkanlar bilirler. Tüm evraklarınız tam da olsa didik didik aranırsınız. Ya bizde ?

Sadece bizi değil Dışişleri Bakanımızı bile saatlerce dışarda bekletmişlerdi de ulus olarak üzülmüştük hatırlar mısınız?.

Ege kıyılarımızda Yunanistan'dan insanlar ellerini kollarını sallaya sallaya gelir giderler... Onlardan vize mize istenmez, ya bizden ? Deneyin isterseniz !

Uluslararası ilişkilerde karşılıklı çıkar gözetilmez mi? Bizi ikinci sınıf insan durumuna düşürmeye kimin , ne hakkı var ? Bize vize soranlara biz neden sormuyoruz ?

Doğuda, Güneydoğu'da durum nasıldır? Bu kaçaklar nasıl giriyor içeri, sormaz mısınız ? Bu teröristler nereden sızıyor içimize? Asker ocağımıza, Ana yüreğimize kor düşürüyor? On beş şehit ! Gördünüz mü ? Yanmadınız mı ?

Herkesin, başını iki elinin arasına alıp düşünme zamanı gelmedi mi ? Dizi dizi Mehmetlerimiz uğurlanırken yüreğinizin yanması yeterli mi ? Artık herkesin görevinin gereğini yerine getirmesi zamanı gelmedi mi ?

SKY Türk TV'de Eskişehir'deki Mehmet'imizin cenaze törenini izlediniz mi?
Artık öfkeler kabına sığmıyor , görmüyor musunuz, duymuyor musunuz?

Teröre destek verenlerle sarmaş dolaş görüntü veren büyüklerimiz de buna yakından tanık oldu.

"Yan gelip yatmadı, vatanını satmadı!" diye haykırıyor acılı kalabalık duymadınız mı ? Daha başka şeyler de yankılandı ekranlardan ben söylemeyeyim, siz de duydunuz değil mi?

Öfkenin hem sözleri, hem gözleri deli deli gelmiyor mu size de ?


"Ey
beni
ağzı açık
dinleyen adam!

Belki arkamdan bana
bu kalbini
haykırana
"kaçık"
diyen adam!

Sen de eğer
ötekiler
gibi kazsan,
bir mana
koyamazsan
sözlerime

bak bari gözlerime;
bunlar:
Deli gözbebekleri !
gözbebekleri !
(Nazım Hikmet)


Artık güzel günler görsün çocuklarımız , diyoruz. Ya siz ?

MASUMİYET AŞK VE ORHAN PAMUK



Orhan Pamuk romanlarının en çok nesini seviyorsunuz?

Böyle bir soruya siz nasıl yanıt verirsiniz bilemiyorum, ama ben sadece giriş cümlelerini, diye yanıtlardım sanırım.

Aslında üzülüyorum gerçekten. Nobel almış tek yazarımız ve ben onun kitaplarını sevemedim.

Bu sefer ümitliydim. Okuyanlar, kolay okunduğunu söylüyordu. Olmadı... Oysa aşk romanı diyordu kendisi röportajında... Ben bir aşka da rastlayamadım Masumiyet'e de...

Sen henüz üniversite sınavına hazırlanan yoksul akraba kızı Füsun'u Merhamet Apt. nın tozlu, pis, karışık depo evine götür, her gün ikiyle dört arasında orada buluş, birlikte ol! Bu arada başka biriyle de (Sibel'le)nişan hazırlıklarını sürdür,onunla da büronun koltuğunda birlikte ol, adına da aşk de!.. Olsa olsa bunun adı bencillik, saplantı, tutku ya da başka birşey olur... Ama aşk olmaz!

Aşk bu mu, sevgi bu mu sevgili yazar? Ne yazık ki değil, hiç değil... Ve bu ilişkilerin hangisi masum, masumiyet bunun neresinde? Ben bulamadım!

Neyse herkesin aşkı kendine diyip geçebilirdim, ama okuyucuyu aptal yerine koyması beni çıldırtıyor. İkide bir araya girip:

"Bunları yazarken, hikayeme ilgi gösteren meraklıları üzmemem gerektiğini hissediyorum: Kahramanları kederli diye , bir roman da kederli olmak zorunda değildir" (s. 115)

"Çünkü artık öpüşmekte ikimiz de ilerlemiştik. Kederimizle sizleri üzeceğime..." (s. 115)

" Orhan Bey in , Füsun ile dans ederken hissettiği şeyleri kendi ağzından okumak isteyenler, lütfen "Mutluluk" başlıklı son bölüme baksınlar." ( s.140)

"Siz okurlara itiraf ediyorum." ( s.173)

"Arabayı çalıştırırken yan gözle baktığım nişanlımın yüzündeki içten endişeyi ve kederi ise anlatmayayım da, okur beni kalpsiz sanmasın." ( s.173)

Sevgili Orhan Pamuk, biliyorum okumayacaksın, duymayacaksın ama lütfen okuyucunun işine karışma. Bırak herkes kendince okusun. Bu kitabı eline alanlar en azından okur yazar değil mi ? Roman kahramanı hakkında istediği değerlendirmeyi yapmakta da özgür olmasın mı ? Sen araya girdikçe roman roman olmaktan çıkıyor, en azından benim gözümde...

Cümleler eskisi kadar olmasa da yine uzun ve zaman zaman da bozuk ne yazık ki... Nobel'e yakışmıyor. Örnek mi ?

" Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?"

(Koruyabilir yerine, koruyabilir miydim olmalıydı. Çünkü burada özne birinci tekil kişi "ben" .Son cümlenin öznesi "her şey", dolayısıyla yüklemin kişisinin de farklı olması gerekiyor.) (s.11 romanın ikinci cümlesi bu!)

"Çünkü bu sekiz yılın büyük bir kısmını, birkaç ay içinde, en fazla altı ayda Füsun'u ikna edip onunla evleneceğimizi hayal ederek geçirdim." (s.404)

"Babanın yanında içki sigara içmemek, yayılarak oturup bacak bacak üstüne atmamak gibi geleneksel aile kurallarına uyma endişesiyle yapılan bütün bu "saygı" hareketleri, yıllar içinde yavaş yavaş kayboldular." (s.439)

(saygı hareketleri - kayboldular... "-lar" çoğul takısı gereksiz kullanılmış. İnsandan başka çoğul özneler varsa yüklem tekil olur. Kişileştirme sanatına başvurulmamışsa...)


Sevgili okurlarım, sözü daha fazla uzatıp sizi yormak istemiyorum. Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, keşke bu aşk romanını hiç yazmasaymış. Diğerlerinin hiç olmazsa bir büyüsü, rüyası, gizemi vardı. Bunda ne var anlayan varsa anlatsın lütfen...

Siz yine de okuyun. Bana bakmayın.Her kitap okunmayı hak ediyor. Ayrıca kolay zengin olmanın yollarını, zengin çocuklarının yaşantılarını da öğrenirsiniz bu sayede. Kimbilir belki siz de...

1 Ekim 2008 Çarşamba

KIRK GÜN KIRK GECE BAYRAM OLSUN



Bizim gibisi yok vallahi...

Dünyada yer yerinden oynuyor, bizde tık yok. Biz iyiyiz, hem öyle iyiyiz ki bayram yapıyoruz. Kriz geliyormuş neyimize ? Şimdi git sonra da gelme ! Biz bayramdayız...

Luna Park'ta dönme dolap dönüyor, dönüyor, dönüyor... Durmak bilmiyor. Yarım saat süren korku dakikaları !.. Sonra vazgeçtiğimizi falan sanmayın. O bozulduysa diğerleri var. Bayramda eğleneceğiz, hemen öbürlerine koşuyoruz. Ya onlar da bozulursa ? Boşver o zaman düşünürüz.

Çocuklar dışında, dinlenen çalışanların dışında, bayramları seven var mı ?

Ben kendi adıma sevmiyorum bayramları. Hüzünleniyorum, hem de çok... Kaybettiklerimi düşünüyorum, hüzünleniyorum. Gelemeyen çocuklarımı düşünüp hüzünleniyorum. Gidemediğim, göremediğim yakınlarımı düşünüp hüzünleniyorum. Kimsesizleri düşünüp hüzünleniyorum. Yoksulları düşünüp hüzünleniyorum.

Tepeden tırnağa hüzünlüyüm anlayacağınız... Sevmiyorum bayramları...

Haberlere bakıp üzülüyorum...

THY Çağrı Merkezi özelleştirilecekmiş. İnsanlar işsiz kalacağı için öfkeli. Sus biz bayramdayız!..

Altınova'da gençler müziği biraz sesli dinledi diye öldürülmüş. Camlar kapılar kırılıyor, yer yerinden oynuyor.İş bölücülüğe kadar gidiyor! Biz bayramdayız.

Bayram sevgi, dostluk ,kardeşlik...

Elektrik, doğalgaz zamlandı. Sus sus şimdi sırası mı ?

Kamer Genç, tek kişilik ordu. Bayram mayram dinlemedi, tepkisini koydu, çıktı dışarı, ayıp mı etti?

Bir Mehmet'imiz daha şehit olmuş...

Aman sus, bayram bayram...

Bayram öncesi ve sonrası yollar kan gölüne dönüyormuş. Varsın dönsün. Biz bayramdayız...

Dokuz gün bayram, yeter mi ? Yetmez. Daha Kurban Bayramı da var. Orada da birkaç gün ekleriz, merak etmeyin ?

Ya Bir Mayıs ?

Bir günde ülke ekonomisinin düşeceği durumu düşünmek zorundayız değil mi ?! Hem işçilerin bayram neyine ? Onları peyder pey işten çıkararak her gün bayram yaptıracağız ?

Bayram olsun bayram olsun,
Kırk gün kırk gece bayram olsun,
Canım sana kurban olsun!..

"İNAN Kİ AĞLAMADIM
HÜZÜNLÜYÜM SADECE..."

28 Eylül 2008 Pazar

EĞİTİME KENDİMİZDEN Mİ BAŞLASAK?


Onun başına gelenleri blogları dolaşırken tesadüfen öğrendim.

İçim cız etti ! Acıdım ona da ailesine de... Ne yazık ki bu tek örnek değil toplumumuzda.

O bir eşcinsel. Bu yüzden acı çekiyor şu sıralar. Sadece o değil, annesi de, başkaları da...

Bir anne düşünün ! Bilgisayarın başına oturuyor şiir araştırmak için. Ve karşısına sevgili oğlunun blogu çıkıyor. Okuyor ve oğlunun eşcinsel olduğunu öğreniyor ! Kolay mı ?

Hiç kolay değil. Baba ve kardeş kabullenmişler durumu. Anne de kabullenecek, ama biraz sancılı olacak bu süreç anlaşılan.

Toplumumuzda eşcinsel olmak zor. Farklı cinsel tercihi olanları sadece bu nedenle mutsuz etmek için elimizden geleni esirgemiyoruz. Oysa herkes hayatını yaşar, mutluluğu kendince yakalamaya çalışır. Normal sandıklarımızın ne yaşadıklarını bilebilir miyiz? Hem artık çoğumuz biliyoruz ki bu biyolojik bir olay...

Normal, kime göre neye göre normal ?

Sadece onları mı mutsuz ediyoruz? Hayır, herkesi herkesi mutsuz edecek nedenler var bizde...

Okumuyoruz, öğrenmiyoruz, araştırmıyoruz.

Birileri ahlak polisi gibi tepemize dikilmiş şu ayıp, şu günah, şu haram... Oysa cinsel eğitimin gereği kimsenin aklına gelmiyor. Bu eğitime sadece çocukların değil, biz büyüklerin de gereksinimi var, unutulmasın.

Yasaklayarak, yok sayarak, eve kapatarak, görmezden gelerek gençlerimize de biz büyüklere de acılar yaşatarak nereye varabileceğimizi sanıyoruz.

Cinsellik var. Yemek içmek kadar önemli hem de. Biz konuşsak da konuşmasak da gençlerin hatta yetişkinlerin böyle bir sorunu var. O zaman üzerinde biraz daha düşünelim istedim hiç olmazsa...

Bakın Monteıgne, Denemeler de " Cinsel Yanımız " konu başlığı altında cinselliğin çok önemli olduğunu belirttikten sonra şunları söylüyor :

***

"Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini düşünmelidirler :

Cinsel gerçeğin erkenden öğretilmesi daha iffetli ve daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine ve ateşine göre bulmaya kalkar.

Kadınları ( insanlarımız demek daha doğru)türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz. Durmadan hayallerini çoşturuyor, dürtüklüyoruz. Sonra da dişiliklerine (tüm cinsel tercihlere) lanet okuyoruz.

Doğrusunu söyleyelim :

Biz erkeklerin hemen hepsi kendi günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar. Kendi vicdanından çok karısının vicdanın üstüne titrer ( Aman ne fedakarlık !)... Tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya, yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine , afaroz edilmesine razıdır herkes (çocuklarımız için de aynı)...

Kötülükleri ne haksızca değerlendirmek bu ! Kadınlar da biz de cinsel taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlaksızlığa düşebiliriz. Ama kötülükleri doğaya göre değil, kendi çıkarımıza göre ölçüyoruz. Bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler."

***

Evet Monteıgne böyle söylüyor. Son cümlesini bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum.

"Kötülükleri doğaya göre değil, kendi çıkarımıza göre ölçüyoruz. "

Kimisi namusu türbana sokarak koruduğunu düşünüyor. Ne büyük bir yanılgı !

Platon: "Namusları, uzun eteksiz, yeterince örtüyordu onları."

"Augustinus'un sözünü ettiği birtakım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinsellikleriyle mi, yoksa , o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!"

Ne komik değil mi?

Hani cennete giden erkeklerimize "huriler" hizmet edecekmiş dendiğinde tatlı tatlı gülen erkeklerimiz; kadınlara da "nuriler" diyince kala kalması gibi...

Ahlak kurallarımızın sertliği, cinselliği içinden çıkılmaz büyük bir sorun durumuna getiriyor ve ne yazık ki mutsuz insanlar türetiyor.

Farklılıkları anlamak zorundayız. Onlarla çatışarak bir yerlere varamayız. Öyle ya da böyle, onlar bizim çocuklarımız. Onları dinlemek zorundayız. Tercihlerini ister kendileri seçmiş olsun, isterse seçmek zorunda kalsın kabul etmek zorundayız. Cinselliği farklı yaşıyor diye tüm güzel özelliklerini görmezlikten gelemeyiz. Geleceğin yazarları, sanatçıları belki de onlardır. Bunu ne hakla engelliyoruz .

Zeki Müren'i "Sanat Güneşi" yapan sesini, bestelerini cinsel kimliğine kurban mı edeceğiz?

Ne dersiniz eğitime önce kendimizden mi başlasak ?

ALIŞTIRMAYA GÖR


İki gündür su bekliyorum. Her zaman neredeyse telefonu kapamamla eş zamanlı çalardı kapımızın zili... Kapıyı açtığımda sevimli , mavi mavi bakan genç taşıyıcı ve bir damacana suyu hazır bulurdum.

Temizliğe gelen kadından duymuştum. Çalıştırıcılar, taşıyıcılara çok az para veriyorlarmış. Oğlu, işsizlikten yapıyormuş bu işi... Ben de biraz da onun etkisiyle su getiren çocuğa her seferinde bir YTL fazla veriyordum. Emeğine küçük bir katkı da benden olsun diyerek. Suyum da çabucak geliyordu.

Ancak artık emekliyim ya, parayla ilişkim iyice zayıfladı. Çoğunlukla evdeyim. Para kullanmadığım için bozuk param da pek olmuyor. Son iki seferde su parasını zorla denkleştirdim verdim. Yani fazladan verecek bozukluk bulamadım...

Ve dün yazdırdığımız su hala gelmedi. Meğer alıştırmışım oğlumuzu farkına varmadan.

Neyse hazırladım bir YTL'yi, gelince vereceğim. Benim sorunum kolay aşılacak gibi görünüyor. Ya pek çok kişiyi yardıma bağlayanlar ne yapacak ? Onların hali hal değil !

Deniz Feneri söndü sönecek...

Hükümet yetkilileri sıkıştı, sıkışacak...

Belediyeler, Devlete borçları nedeniyle, sıkıştırılıyor; sıkıştırılacak...

Gerçek Olmayan ( Hayali ) İhracaatlar yakalandı, yakalanacak...

Millet alışmış, bekleyecek !

Ver diyecek,
Yok ki , diğerlerinin sırtından yapılan borçlar ödenecek!
Ödemezsen !
Elektrikler kesilecek...
Tüm ülke karanlığa gömülecek !
Boşver yine ülkeyi, biz arkanızda olacağız...
Oy oy, açız, bir torba koy !

Alışmışız bir kere, yok deme ! En az üç çocukla ne yaparız biz?
İş yok, güç yok ! Vereceksin, vermezsen...

Oy.....

" Alışmış kudurmuştan beterdir."

Keşke alıştırmasaydık bedava yaşamaya...

"Emeksiz yenen aş, ya karın ağrıtır; ya baş."

Görünen o ki, çok kişinin başı ağrıyacak ...


KİMSE YOK MU

"bu geceyi bağırtan ben değilim bu geceyi bu bir yürek gibi buğulu bu uğultulu yangın gecesini rezil rezil bağırtan ben değilim gem...